İhlâsın Hakîkati

Konu sahibi son olarak 3311 gün önce görüldü
İrfan ve edebiyat dilinde geçen "kalp"ten maksat vücudun sol kesimindeki, kanı damarlara pompalayan bir parça etin olmadığını hemen hepimiz biliyoruz. Örneğin Kur'an'ın şu tabirinde:

"Kalbi olan(lar) için onda anlayış ve ibret (dersi) vardır." [1]

Veya Hafız'ın oldukça latif şu irfani beytinde:

Dilem remide şud ve gâfilem men derviş
Ki in şikârı ser geşterâ çe âmed piş

(Kalbim ürktü ve ben gafil-derviş kaldım.
Bu başıboş avın (kalbin) başına ne geldiğini bilmiyorum
).

Açıktır ki, bu tabirlerde geçen kalp, vücudun kalp denilen organıyla tamamen farklı ve esasen onunla hiç bir rabıtası olmayan yüce ve mumtaz bir hakikattır. Yahut şu ayet-i kerime'yi göz önüne alın ki kalp hastalıklarından söz ediyor, buyuruyor:

"Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırır..." [2]

Bu kalp hastalıkları elbette tıp doktorunun tedavi edebileceği bir hastalık değildir.

KALBİN TARİFİ

O halde bu kalp denilen şey nedir acaba? Evet, bu sorunun cevabını insan vücudunun hakikatinde aramalıyız, insan tek bir vücuda sahip olduğu halde yüzlerce binlerce yöne sahiptir. İnsanın "Özü" bir çok düşünceler, dilekler, korkular, ümitler, sevgiler ve ... den oluşan bir bütündür. Bunların hepsi bir noktada birleşen çeşitli nehirlere benzerler. Bu birleşim noktasının kendisi ise, engin bir deniz gibidir. Şu ana kadar bu konuya vakıf, hiç bir kimse bu denizin derinliklerine eriştiğini iddia etmemiştir. Filozoflar, arifler ve psikologlardan her biri, bu engin denize dalıp, onun gizliliklerini keşfetmeye çalışmışlardır; bir ölçüde de arifler, belki de diğerlerinden daha çok başarılı olabilmişlerdir. Kur'an'ın kalp dediği şey de işte bu engin denizden ibarettir. Bizim temiz ruh dediğimiz her şey bu denize bağlanan ırmaklar ve bağlardan ibarettir Hatta akıl bile bu denize bağlanan bir nehirdir.

Kur'an, vahiyden söz ettiği zaman aklıyla değil, Resulullah'ın kalbiyle ilgilenmiştir sadece. İşte bundan anlıyoruz ki, Rasulullah, Kur'an'ı akıl gücüyle ve akli delillerle elde etmemiştir. Bu gerçekleri idrak edebilecek bir duruma gelen, Rasulullah'ın kalbidir. Bu bizim için tasavvur edilebilecek bir şey bile değildir. Necm ve Tekvir Surelerinde bu irtibatın (Vahyin) keyfiyeti kısmen açıklanmıştır. [3]

Kur'an, vahy ve kalp meselesi söz konusu edildiğinde, daima akıl ve düşünceyi aşan bir beyanla konuşmuştur. Fakat bu asla akıl ve düşüncenin zıttına konuşmak değildir. Çünkü aklın hadd-ı zatında, bu gibi konuları kavramasının imkanı yoktur.

KALBİN ÖZELLİKLERİ

Kur'an'a göre kalp bir idrak vesilesi de sayılıyor. Aslında Kur'an'daki sözlerin büyük bir kısmına muhatap olan, insanın kalbidir. Zira, bu sözleri kalp kulağı duyabilir ancak, başka hiç bir kulağın duymasına imkan bile yoktur. O yüzden Kur'an bu idrak aracını iyice arındırmak konusunda kalp sefası, kalp aydınlığı vb. meseleler altında defalarca değinmiştir:

"Kim nefsi ve kalbini tezkiye edip temizlemişse, kurtulmuştur, muradına ermiştir." [4]

"İş öyle değildir, hayır, kazandıkları şeyler, üst üste kalplerine yığılmıştır da kalpleri pas tutmuştur." [5]

Kalp aydınlığı hakkında diyor ki:

"Ey iman edenler, Allah'tan çekinirseniz (kalbinizi aydınlatır, hayırla şerri birbirinden) ayırt etme kabiliyetini verir size..." [6]

Yahut diğer bir ayette şöyle diyor:

"Bizim yolumuzda çalışıp, cihad edenleri yollarımıza sevk ederiz..." [7]

Öte yandan, kötü işlerin, ruhu bozup, insanı iyiliklerden ve doğru yoldan saptırmasından da defalarca söz edilmiştir. Müminlerin diliyle diyor:

"Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola hidayet ettikten sonra kalplerimizi saptırma..." [8]

Kötü insanlar hakkında ise şöyle okuyoruz:

"Öyle değildir, hayır, kazandıkları, üstüste kalplerine yığılmıştır da kalpleri pas tutmuştur." [9]

"...Onlar, eğrilince Allah da kalplerini gerçekten batıla meylettirdi..." [10]

Veya diğer bir kaç ayette kalplerin mühürlenmesi, kilitlenmesi ve katılaşmasından bahsediyor:

"Allah; kalplerini, kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde var..." [11]

"...Ve (yaptıklarından dolayı) kalplerini perdeledik ki artık anlıyamazlar onu..." [12]

"...İşte kafirlerin kalplerini böyle mühürler." [13]

"...Onların (ehl-i kitabın, hak ile araları) uzayıp açıldıkça kalpleri katılaştı ve onların çoğu fasık oldu." [14]

Böylece anlıyoruz ki Kur'an insan için, yüce bir ruhi ve manevi ortam yaratmak istiyor, bu ortamın sağlam ve temiz tutulmasını üsteliyor. Öte yandan fertlerin, temiz ve iffetli kalmaları için sarfettikleri gayretlerin, başarısızlıkla sonuçlanmaması için, Kur'an insanlara, her şeyden önce kendi toplumsal çevrelerini arındırıp, temiz bir ortam meydana getirmelerini tavsiye ediyor. Kur'an, açıkça belirtiyor ki, nefsinizde hakiki bir imanı elde etmek ve yüce eğilimler meydana getirmeyi istiyorsanız, bunlar ancak toplumunun hevâ ve heves, şehvet perestlik vb. her türlü rezaletten uzaklaşmasıyla olabilir.

İnsanlık tarihi gösteriyor ki müstekbir güçler toplumu sultaları altına almak ve sömürmek istedikleri zaman önce toplumu ruhen fesada uğratırlardı ve bu iş için fıskı fücuru ve cinsel sapıklıkları halk içerisinde yaymağa çalışıyorlardı.

Bu şeytani metodun ibret verici bir örneği bizzat Rönesansa zemin hazırlayan ve zamanında Avrupa'nın en ileri uygarlıklarından biri sayılan Müslüman İspanya idi. Hıristiyanlar, İspanya'yı Müslümanların elinden olmak istiyorlardı. Hedeflerine ulaşabilmek için ellerinden geleni yaptılar. Onlar her şeyden önce bütün güçlerini harcayarak Müslüman gençlerin ahlâklarını bozmağa çalıştılar. Fuhuş, zina ve laubalilik vesilelerini Müslümanları kendine çekebilecek miktarda her yere yaydılar. Onlar sadece normal halkı değil, ordu ve devlet başkanlarını bile bu yolla aldatıp, onları ifsat ettiler. Böylece Müslümanlardaki azim, irade, kuvvet, şecaat, iman ve ruh temizliğini zayıflatarak onları ayyaş, hakir ve zayıf insanlara çevirdiler. Böyle insanların ne kadar çabuk ve kolayca mağlûp olacakları da apaçık ortadadır. Nitekim Hıristiyanlar, Müslümanların İspanya'daki 300-400 yıllık hakimiyetleri karşısında, onlardan öylesine feci bir intikam aldılar ki tarih, yaptıkları cinayetleri anlatmaktan utanıyor. Sözde Hz. İsa'nın talimatı gereğince suratlarının sağ tarafına yedikleri tokatın karşısında sol taraflarını da çevirmekle görevli olan bu Hıristiyanlar İspanya'da Müslüman ölülerden kan ırmağı akıtarak, tarihte gelmiş geçmiş bütün canilerin yüzünü ağarttılar. İşte böylece Müslümanlar, kendi zayıf iradeleri ve bozuklukları yüzünden büyük yenilgilere uğrayarak, Kur'an'a uymamalarının cezasını müşahede ettiler.

Zamanımızda da emperyalist ve sömürgeci güçler, girdikleri her yerde aynı şeyi yapmaktalar. Yani onlar, her şeyden önce kalpleri bozmağa çalışıyorlar ve kalpler bozuldu mu artık akıl da hiç bir işe yaramaz; üstelik kendisi bir zincir olup takılır insanın eline ayağına. bu yüzden görüyoruz ki onlar, ne okulların açılmasından korkuyorlar ne de üniversitelerin faaliyetlerinden endişe ediyorlar. Hatta kendileri bile okul tesis etmeğe kalkışıyorlar. Fakat diğer taraftan bütün imkanlarını kullanarak öğrencinin ruh ve kalbini ifsat etmeğe çalışıyorlar. Evet, onlar ne yapacaklarını çok iyi anlamışlar; zira, ruhu hasta olan birisi hiç bir şey yapamaz, her türlü rezalet ve sömürüye boyun eğer.

Bu konuda Kur'an da uyarıda bulunmuş, devamlı olarak toplum ruhunun temiz ve yüce tutulmasını istemiştir. Örneğin bir ayet-i kerime'de buyuruluyor ki:

"İyilik etmek ve kötülüklerden sakınmak hususunda bir birinizle yardımlaşın, günah işlemek ve zulüm etmek (gibi kötü işler için) yardımlaşmayın ve Allah'tan sakının. Şüphe yok ki Allah'ın cezası çok çetindir." [15]

Yani evvela iyi ve hayır işler peşinde olup, kötülükler ve günahlardan sakının, birde iyi işlerde ortaklaşa faaliyet edin, tek başınıza değil.

Burada kalp hakkında Resul-ü Ekrem (s.a.a) ve imamlardan (a.s) da bir kaç hadis nakledip bu konuya son vermek istiyorum.

Tarih kitaplarında naklediliyor ki adamın biri Rasulullah (s.a.a)'in huzuruna gelerek:
- Ya Rasulullah! soracak sorularım vardır size.
- Sorunu sormadan cevabını almak istemez misin?
- Buyurun ya Rasulullah!
- Sen, iyilik ve kötülüğün ne olduğunu sormak istemiyor muydun?
- Evet ya Rasulullah, aynısını soracaktım size.
Resulullah üç parmağını birleştirip, adamın göğsüne hafifçe vurarak:
- Bunu sen kendi kalbine sorsana. İnsan oğlundaki bu kalp, yaratılışı gereğince iyiliklerle aşinadır; onlarla huzur bulur, mütmain işlerle bozulup çeşitli rahatsızlıklara maruz kalır. Bizim vicdan azabı dediğimiz şey de ruhun kötülük ve rezaletlerle uyuşmadığından meydana gelmektedir.

Mevlânâ bu hadisin,
"Bu konuda gerçek fetvayı kalbinden al..." kısmını şiir kalıbına dökmüştür:

Pes Peygamber goft istefeti'l kulub
Gerçi müftiyişan berun guyed hutub

(Peygamber; fetvayı kalbine danış dedi.
Müfti, bu zor iştir, çık dışarı dese de
).

Başka bir şiirinde:

Guş kon istefit kalbek ez Rasul
Gerçi müfti berun guyed fuzul

(Peygamberin, "kalbine danış" dediğini dinle.
Gerçi müfti "çık dışarı yalancı" diyor
).

Resul-ü Ekrem (s.a.a) demek istiyor ki, bir insan gerçekten hakikat peşinde olup, bu yolda halis bir niyetle hareket ederse, kalbi hiç bir zaman onu yanıltmaz; muhakkak onu doğru yola sevkeder. Esasen hak yolunda yürüyüp, hakikati arayan birisinin vardığı nokta hakikatten başka bir şey olamaz. Ancak bu zarif noktadır; ve bunu gereğince kavramamak çoğu vakit yanlışlık doğurmaktadır. İnsanın sapmasına neden ise, onun ilk baştan şartlanarak müşahhas hedefler peşinde olup hakikati aramamasından ileri gelmektedir.

Başka bir yerde Resulullah (s.a.a)'e iman hakkında sorulduğunda:

"Bir insan kötü bir iş yaptığında üzülüp, pişman olur ve iyi bir iş yaptığında sevinirse, bu onun imanına delalet eder." diye buyurdu.

İmam Cafer-es Sadık (a.s) kendisinden nakledilen bir rivayette şöyle buyurmaktadır:

"Mümin birisi dünyaya bağlanmak derdinden kurtuldu mu, işte o zaman Allah sevgisinin tadını anlar ve artık yeryüzü kendisine dar geliyormuş gibi bütün varlığıyla bu maddi dünyanın ötesine çıkıp gitmek ister."

Bu evliyaullah'ın ve ilahi kişilerin kendi hayatlarıyla ispatladıkları bir gerçektir, tarihte bunların bir çok örneğine rastlamak mümkündür. Örneğin naklediliyor ki Rasulullah (s.a.a) günün birinde, sabah namazından sonra, Ashab-ı Suffe'yi ziyarete gitmişti. Onlar Mescid-ün Nebi'nin yanında kalan fakir ve dünya malından yoksun Müslümanlardırlar. Bunların arasında Haris İbn-i Zeyd isminde, için için erimiş, gözleri çukurlaşmış birisine çarpmıştı Rasulullah'ın gözleri.
- Ne haldesin?
- Yakine eriştiğim halde sabahladım!
- Büyük bir iddia da bulunuyorsun, yakininin alameti ne?
- Geceleri yatamıyorum, gündüzleri oruç halindeyim daima ve geceyi sabaha kadar hep ibadetle geçiniyorum.
- Bunlar kafi değildir, devam et?
- Ya Rasulullah! öyle bir durumdayım ki, cennet ve cehennem ehlinin seslerini duyuyorum sanki. İzin verirseniz ashabınızın birer birer içlerini söyleyeyim size!
- Sus sus! yeter artık, fakat arzun nedir onu söyle?
- Allah yolunda cihad etmek ...

Kur'an bize öğretiyor ki, kalbi temizleyip onu cilalamak insanı öyle bir makama eriştirir ki, Hz. Ali (a.s)'ın buyurduğu gibi, eğer perdeler onun gözü önünden kaldırılırsa da yakininde olduğundan fazla hiç bir şey artmaz. Evet, Kur'an öyle insanlar yetiştirmek istiyor ki hem ilim ve akıl silahından yararlansın hem de kalp silahından ve bunların her ikisini de en iyi bir şekilde hak yolunda kullanabilsin.

---------------------------
[1]- Kaf/37.
[2]- Bakara/10.
[3]- "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyle" "Batmakta olan yıldıza andolsun ki, Arkadaşınız (Muhammed) sapmamış ve azmamıştır. O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak, bildirilen bir vahy iledir. Ona çetin kuvvetlere sahip ve güçlü olan Cebrail öğretmiştir; (ki o,) görünümüyle çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. Hemen doğruldu. O, en yüksek bir ufuktaydı. Sonra yaklaşmış ve inmiştir. Araları iki yay aralığı kadar belki daha da yakın oldu. Allah o anda kuluna vahyedeceğini etti. (Muhammed'in) gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı." (Necm/1-11)
Bu ayetlerle Kur'an, demek istiyor ki bu gibi konular (Vahy) aklı aşan şeylerdir. Veya Tekvir suresinin bir kısmında şöyle okuyoruz.
"Bu Kur'an, arşın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçinin getirdiği sözdür. Arkadaşınız (Muhammed) asla deli değildir. Andolsun ki, o, Cebrâil'i apaçık ufukta görmüştür. Peygamber görülmeyenler hakkında söylediklerinden ötürü töhmet altında tutulamaz..." (Tekvir/19-24)
İkbal-i Lahuri'nin de bu konuda güzel bir sözü var o diyor ki: "Peygamber, kendisi hakikatlerle dolup taştıktan sonra, aldıklarını beyan eden bir kimsedir."
[4]- Şems/9.
[5]- Mutaffifin/14.
[6]- Enval/29.
[7]- Ankebut/69.
[8]- Al-i İmrân/8.
[9]- Mutaffifin/14.
[10]- Saf/5.
[11]- Bakara/7.
[12]- En'am/25.
[13]- Araf/101.
[14]- Hadid/16.
[15]- Maide/2.

Alıntıdır. Kaynak kitap: Kur'an'ı Tanıma Metodu ve Fatiha Suresinin Tefsiri - Murtaza Mutahhari
 


Hamdolsun ki, Yüce Mevlâ sizde muhabbet nurunu tutuşturmuştur. Bu, büyük bir devlettir. Onun elde ettirmeyeceği hiçbir şey yoktur. Hakk'ın sırf lütuf ve ihsanı olan bu manevî bağı iyi tutunuz ve güçlendirmeye çalışınız.

Hadîste, (El-mer'ü mea men ehabbe) "Kişi sevdiği ile beraberdir" buyurulmuştur. Bu beraberlik, Allah yolundaki sevgiye ilişkindir. Hakk'ın Zâtı'na kadar varır. Bu halde olanlar, her an ilerleyip yükselmededir. Bu husus, zamanın birçok engelleri sebebiyle açıkça bilinemeyebilir. Fakat; vicdan şahitlik eder. Esasen önemli olan, hâlin elvermesidir. Elverdiğinin bilinmesi değildir. Bu hususun bilinmesi, fazladan bir fayda sayılmıştır. Gerçekte, asıl amaçla ilgisi yoktur. Nefsânî varlığından geçmeden önceki bilme ve görme, zararlar doğurur; yüce maksada ermeye engel olur. Nefsânî varlığından geçtikten sonra ise, ona hiç gerek ve ihtiyaç kalmamaktadır. Maksad; nefsânî varlığından geçerek manevî doyum ve huzura ermek, sırf Allah'ın ibâdet ve kulluğu yolunda dosdoğru yürümektir. İşte bu, kerametten üstündür. Onun için; din uluları (El-istikâme fevka'l-kerâme) "Doğruluk kerametten üstündür" buyurmuşlardır. Yaratılmanın sırrı da, kulluktan başka bir şey değildir. (Vemâ halâktül cinne ve'l-inse illâ liya'büdûn) "Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım" (1) âyet-i kerîmesi bunu bildirir. Gerçek kulluk ve ibâdetin ise, bilinmeden yapılması mümkün değildir.
İbâdet, bilmekten geçer. Zîrâ; bir şey bilinmedikçe yapılamaz. Önce yapılacak şeyi bilmek, sonra bildiği üzere yapmak gerekir. Onun için; bilginin elde edilmesi gerekli olmuştur. Zîrâ; yerine getirilmesi gerekli olan bir esâsı tam yapabilmek için, bilinmesi zorunlu olan şeyi bilmek gerekir. Demek ki; bilmek, İslâm'ın esaslarından olan ibâdetleri yapmakta ilk gerekli şeydir. Böyle olunca; âyet-i kerîmede geçen ibâdetin ma'rifetle (bilmekle) açıklanması doğru değildir. Nitekim; İslâm büyükleri ve ilk nesil müslümanları, ibâdeti ma'rifetle açıklamamışlardır...

Bilinmelidir ki:
Bilgi, iki kısımdır. Biri genel, diğeri özel anlamda olan bilgidir. Genel anlamdaki bilgi; Ehl-i Sünnet ve Cemâat inancını ve yapılması gerekli farzları topluca veya ayrıntılarıyla bilmektir. İlim adamları arasın da bilinen bilgi budur. Özel anlamdaki bilgi; bilinen de varlığından geçtikten, nefis manevî doyum ve huzûra erdikten sonra elveren bilgidir. Muhlasların (2), ihlâsın hakikatini elde edenlerin bilgisidir. Manevî seyr ve ilerlemeden amaç, bu bilgiyi, bu manevî doyum ve huzuru, bu fenayı, bu ihlâsı elde etmektir.

Genel anlamda olan bilgi ile özel anlamda olan bilginin farkı, asıl ile gölge arasındaki fark gibidir, özel anlamdaki bilgiye erenler, Allah'tan razılardır. Allah da onlardan razıdır. Amellerinde ihlâs ve Hakk'ın rızâsı esastır. Yaratıkların rızâsı, gizli şirk, dünyâ menfaatleri, Allah'tan başka şeylere tutkunluk onlar için hiçbir şekilde düşünülemez. Nefsânî varlığından geçmeden önce, bu açık ve gizli kirlerden kurtulmaya imkân yoktur. Bunların amellerinde de ihlâs eksik olmaz ise de bu ihlâs, suretteki ihlâstır. Hakîkatteki ihlâs değildir. Onun için; bunlara muhlisûn(3) denir. İhlasın hakîkatine erenlerin ihlâsları daimîdir. Onların ihlâslarının hiçbir şekilde bulanmasına, bozulmasına imkân kalmamıştır. Çünkü; nefisleri manevî doyum ve huzura ermiştir. Râzîlik ve marzîlik(4), bu nefsin niteliğidir. Gerçek manevî doyum ve huzur makamında bulunan bir nefis, elbette Allah'tan razıdır. Allah da ondan razıdır. Râzîlik ve marzîlik, devamlıdır. İhlasın hakîkat üzere devamı da, bu makamın gereğidir. Onun için bunlar, muhlas kullardır. İhlasın suretinde olanlar ise, yukarıda söz edildiği üzere muhlis kullardır. İhlasın suretinde bulunanlar hakkında, Peygamber Efendimiz tarafından: (El-muhlisûne alâ hatarin azîm) "Muhlisler, büyük bir tehlike üzeredirler" diye haber verilmiştir. Muhlaslar hakkında da, (İnnehû min ibâdine'l-muhlasîn) "Şüphesiz O, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandır"(5) âyet-i kerîmesi vardır ki, Allâh'a kulluk nisbetini ifâde etmektedir.

Bir kulun kulluğunu ki, Allah Teâlâ onaylaya ve hakkında "Bizim muhlas kulumuzdur" buyura; o kul için artık başka şeref ve makama gerek ve ihtiyaç yoktur. Çünkü; kulluk makamı, bütün makamların üstündedir. Bu makamın başı ve başkanı, asıl olarak Sevgilisi Peygamberimiz'dir. Vâris olarak da, peygamberlerden ve meleklerden sonra insanların ve yaratıkların en faziletlisi olan Sıddîk-ı Ekber Efendimiz'dir. Ashâb-ı kiramdan, onlara yetişenlerden, din imamlarından ve Hakk'a eren velîlerden de Peygamber'e uymakta önceliği bulunan ve tam bağlılık gösterenlerdir. Bu zâtların dünyâ hayatındaki halleri emirlere uymak, yasaklardan sakınmaktır. Peygamber Aleyhisselâm'a her hâl ve işlerinde tâbi' olmak, bid'atlardan şiddetle kaçınmaktır. Bunlar; bir sünnete uymanın kerametini, yerlerin ve göklerin keşfine, kalb gözüyle seyrine değişmezler. Bütün güç ve irâdelerini, Allah'ın emir ve yasaklarına uymak ve kul lukta bulunmakta kullanırlar. Allah'tan başka şeylerin bilinmesi ve görülmesi arzusunda bulunmak, onlar için günahtır. Allah'ın zatî yakınlık ve ma'rifetinden mahrum kalma alâmetidir. Zîrâ; Allah'ın bizden istediği ve bizi yaratmasının sebebi, O'nu bilmemiz ve O'na kulluk etmemizdir. Bu esaslar içinde istemeden ne elverirse, nimettir. Yoksa, Allah'tan bir cezadır. Çünkü; bir kulun, "Ey Rabbim! Bana insanların kalblerinde olan şeyleri ve yaptıkları işleri bildir. Gayb âleminin bilinmeyen sırlarını aç" diye istekte bulunması; "Ey Rabbim! Bana Senden başkasının ma'rifetini ver" demektir ki, böyle bir kimseye Allah Teâlâ manevî yakınlığını ve has ma'rifetini nasîb etmez. Onu, kendinden başka şeylerin tutkunu kılar. Bu kimsenin, bu arzudan vazgeçerek ihlâsla ibâdet ve kulluk yoluna girmedikçe; binlerce keşif ve kerâmet sahibi olsa bile, has kulluk ve ma'rifet makamının kemâlinden bir koku almasına imkân yoktur. Onu, isteği üzere Allah'tan başka şeylerin girdabına atarlar. Hakk'ın zatî yakınlık ve ma'rifeti dâiresine yol vermezler. Bu zümrenin yarın akılları başlarına gelir amma, iş işten geçmiş bulunur. Büyüklerden bâzılarına Allah'tan başka şeylerin keşfedilmesi hâli elverince, onlar: "Ey Rabbimiz! Bize, Senden başkasının tutkunu olmanın kapılarını kapa. Bizi kendinle, ibâdet ve kulluğunla, Seni bilmek ve tanımakla meşgul et. Bizi, nasipsizlerden ve Yüce Zâtından mahrum olanlardan kılma" diye feryâd etmişlerdir.

İşte; bütün dert ve gayretlerimiz yalnız Allah Teâlâ'ya kul olmak, O'na ibâdette bulunmak, O'nu bilmek, ihlasın hakikatine ermektir. Bunlardan başkası mâsivâdır (Allah'tan başka şeylerdir). İstek ve amaca uygun değildir. İstek ve irâde dışında meydana gelen şeyler olursa; bu reddedilmek için değil, bir hikmet ve fayda içindir. Has kulun bunları elde etmekte ve geri çevirmekte kendi payı bulunmaz.

(l) Zâriyat Sûresi; 56
(2) Hakk'a ihlâsla yöneltilmiş olanların
( 3) Hakk'a ihlâsla yönelenler
(4) Allah'tan razı olmak ve Allah tarafından razı olunmak
(5) Yûsuf Sûresi: 24

M. İhsan Oğuz, Mektuplar, 2. Cild, s.267-272
 
Kendini başkasından üstün bilmek: Ucub
İftara doğru
M.SAİD ARVAS
[email protected]



Kibir, kendini başkasından üstün göstermek, ucub ise kendini başkasından üstün bilmektir. İnsan, hiç kimsenin bulunmadığı bir yerde de ucub sahibi olabiliyor!

Ucub, bir Müslümanın yaptığı ibadetleri, iyilikleri beğenmesi, bunlarla övünmesi demektir...

İnsanı yaptıklarını beğenmeye sürükleyen sebeplerin başında cehalet ve gaflet gelir. Bu kötü huydan kurtulmak için, “her şeyin Allahü teâlânın dilemesi ve yaratması ile meydana geldiği” unutulmamalıdır. İlim, akıl, ibadet, mal, evlâd, makâm gibi nimetlerin Rabbimizin lütfu ihsanı olduğunu hatırlamalıdır.

İnsana faydalı olan, tatlı gelen şeye “nimet” denir ki gönderen elbette Allahü teâlâdır. Ondan başka yaratıcı ve gönderici yoktur.

Eshab-ı kiramdan (aleyhimürrıdvan) bazıları Huneyn Gâzasında askerin çokluğunu gördüler ve “biz artık mâğlup olmayız” dediler. Bu sözler Resulullah Efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) mâlum oldu, çok üzüldüler. Nitekim harbin başlangıcında Cenab-ı Hakkın yardımı gelmedi, sıkıntılı anlar yaşandı. Sonra Rabbimiz merhamet etti, nusret-i ilahi imdada yetişti.
Davud aleyhisselâm dua ederken “Ya Rabbi! Evlâdlarımdan birkaçının namaz kılmadığı hiçbir gece yoktur ve oruç tutmadıkları hiçbir gün geçmemiştir” deyince Allahü teala cevaben buyurdu ki: “Ben dilemeseydim, kuvvet ve imkân vermeseydim bunların hiçbiri yapılamazdı.”
Kibir, kendini başkasından üstün göstermek, ucub ise kendini başkasından üstün bilmektir. Hiç kimsenin bulunmadığı bir yerde insan ucub sahibi olabilir, fakat kendini büyük gösteremez kibirlenemez.

Kibirden ve ucubdan kurtulmak için tevâzu sahibi olmaya çalışmalıdır. Kavuştuğu nimetleri kendinden bilmeyen kurtulur. Diyelim bir kimse güzeldir, yakışıklıdır. Bundan dolayı kendini beğenirse ucub olur. Sahip olduğu güzelliği kendinden değil de Allahü teâlânın lütfu olduğunu düşünürse ve şükrederse sevap kazanır.

Günahkârları beğenmemeli, fakat kendini günahkârlardan üstün de görmemelidir. Kendini cennetlik, günahkârları cehennemlik bilmemelidir. Hatta kâfir için bile böyle düşünmemeli. Kâfir bir kelime-i şehadet getirerek cennetlik olabilir, kendisi mahzurlu bir söz söyleyerek cehenneme yuvarlanabilir...

Bir zamanlar bir abid vardır. İbadetlerinde adaba dikkat eder, namazını düzgün kılar... Gencin biri ona hayran hayran bakınca “Bak evlâdım” der; “Şeytan da uzun yıllar ibadet etti. Akıbeti mâlum... Mühim olan sondur. İbadetlerimin kabul olup olmadığı meçhul. Kaldı ki kabul olsa bile bir gözümün şükrünü edaya yetmez!”

Bunun için demişler ki: “Sonu tevbe ile biten bir günah, sonu ucubla biten bir ibadetten daha hayırlıdır.”

Hadis-i şerifte buyruldu ki: “Günah işlemeseydiniz, bundan daha zararlı olan ucubdan korkardım.”
6.8.2015
 
Kibirli hükümdarın hazin sonu!
İftara doğru
Ahmet Demirbaş
[email protected]



Çok kibirli bir hükümdar vardı. Bir gün memleketini dolaşmak istedi. "Atımı hazırlayın!" diye emretti. Yola çıkmak için her şey hazırdı...

Kibir, çok kötü bir huydur ve Allahü teâlâyı unutmanın alametidir. Kibir her iyiliğe engeldir, her kötülüğün anahtarıdır... Aklı olan, kendini ve Rabbini tanıyan, hiç kibredebilir mi? İnsan aşağılığını, acizliğini, Rabbine karşı her an izhar etmek mecburiyetindedir. Bunun için her an her yerde aczini göstermesi, tevazu üzere bulunması gerekir. Kul böyle olur...
***
Çok kibirli, gururlu bir hükümdar vardı. Bir gün memleketini gezmek istedi. Hizmetçilerine "Elbiselerimi getirin" diye bağırdı.
Huzuruna çeşit çeşit elbise getirildi. Fakat hiçbirini beğenmiyordu. İster istemez birini giymek zorunda kaldı.
Sonra ikinci emrini verdi: "Atımı hazırlayın!"
Hemen atı hazırlandı. Süslü ata, süslü elbiseleri ile bindi. Yanına hizmetçilerini ve askerlerini de alarak memleketi dolaşmaya çıktı.
Atın üzerinde ilerlerken gururundan, kibrinden yanında yaya olarak yürüyenlere bile bakmıyordu. Gözü hep yukarılarda idi. Vatandaşlarından bazıları dertlerini sıkıntılarını anlatmak için yanına yaklaşmak istediklerinde, onlarla ilgilenmiyor, atın üzerinden "Uzaklaştırın onu" emrini veriyordu... Bu şekilde epey dolaştılar. Günün birinde, karşısına, yamalı fakat temiz elbisesi olan yaşlı bir kimse çıktı. Hemen emrini verdi: "Uzaklaştırın şu ihtiyarı!"
Mâiyetindekiler, hemen ihtiyarı uzaklaştırdılar... Biraz sonra, aynı ihtiyar atın dizginlerini tutup "Ey mağrur hükümdar, seninle görüşmem lâzım" dedi. Bu hâli gören hükümdar, küplere bindi. Sesi çıkabildiği kadar bağırıyordu: "Sen hangi cesaretle benim atımın dizginlerine yapışırsın, bugüne kadar kimse böyle bir şey yapamadı!.."
Fakat ihtiyar hiç oralı değildi. Hâlâ dizginleri elinde tutuyordu. Mâiyetindekiler de uzaklaştırmaya muvaffak olamadılar. Hükümdar mecburen "Söyle bakalım, derdin nedir?" dedi. "İhtiyacımı gizli söylemem lâzım, açıktan söyleyemem" deyince, hükümdar ister istemez başını aşağıya eğdi. İhtiyar kulağına yavaşça "Ben Azrâilim" dedi. Bu sözü duyan hükümdarın beti benzi attı, eli ayağı titremeye başladı. "Ne olur bana biraz müsaade et! Geri dönüp çocuklarımı bir defacık olsun göreyim! Onlarla helâlleşeyim! Ondan sonra canımı al!" diyebildi.
Azrâil aleyhisselâm "Hayır buna müsaade yok" deyip o anda ruhunu aldı.
Herkese yukarıdan bakan hükümdarın cansız bedeni atın ayakları altına yuvarlanıvermişti...
14.8.2015[/SIZE]
 
Geri