İhanet Ve Kehanet

Konu sahibi son olarak 2351 gün önce görüldü
Terk edip giderken beni, hiç değilse yatağıma bir köpeğe zehirli et atar gibi attığın KİRLETİLMİŞ bedeninden utan! Ben büyük bir suçmuşçasına yüzüme vurduğun şairliğimi çoktan unuttum! Sen hiç değilse terk edip giderken beni, yalnızlıktan kanayan kulaklarıma merhem diye sürdüğün o yalan aşk sözlerinden utan!


Utan tenime değen ellerinden, utan bakışlarından ki onlar değil miydi sanki durmadan gözbebeklerimi öpen?!


Şimdi hiçbir şey yokmuşçasına dönüp arkanı giderken hayatımdan, sen hiç değilse tanıştığımız günden utan ve unut her şeyi! Çünkü adını hatırlayınca ben en çok şairliğimden utandım!

Ben çoktan kabullendim, senin beni terk edip gitme mecburiyetini! Sen hiç değilse nesli tükenmiş bir hayvan gibi terk edip giderken beni, en çok da beni gecelerce şehvetle öpen o çilek kokulu dudaklarından utan!


Utan aldığın nefesten, utan içtiğin sudan, üzerimize görünmez bir parmaklık gibi örtülen gökyüzünden! Utan beni öpüşünden, utan yatağıma girişinden!
 
Ya bişey sorucam sizin tek derdiniz aşk acisi cekmekmi? Bitek benmi fakirim bu avradini kestimin forunsalinda
 
Ya bişey sorucam sizin tek derdiniz aşk acisi cekmekmi? Bitek benmi fakirim bu avradini kestimin forumsalinda

:) derdin fakirlikse yanlış yerdesin ZiFiR. Daha mantıklı işler yapmanı, aklını kullanmanı, analiz yapmanı, belki biraz cesaretini kullanmanı ve böylece daha çok para kazanmanı öneririm.
Zaten olayıda çok yanlış anlamış gibisin. Mesele aşk acısı değil. Mesele edebiyat, mesele kelimelerin dansı... :)
 
:) derdin fakirlikse yanlış yerdesin ZiFiR. Daha mantıklı işler yapmanı, aklını kullanmanı, analiz yapmanı, belki biraz cesaretini kullanmanı ve böylece daha çok para kazanmanı öneririm.
Zaten olayıda çok yanlış anlamış gibisin. Mesele aşk acısı değil. Mesele edebiyat, mesele kelimelerin dansı... :)

Cok zaman adres karistiriyorum ben bakma sen bana edebiyati balyozlamaya devam önerilerin bi harika hemen gidip para kazanmaya basliyorum
 
Ya kardeş neden hep öpüşmek sevişmek şehvet temalarını işledin sen şimdi ramazan ramazan
 
Ben bu yazıların devamını okumak istiyorum

Kimisinin fakirlikten yakınırken saatlerini internette harcadığı, kimisinin şiir olmadığına kanaat getirdiği, kimisinin edebiyata vurulan balyozu çevirdiği başlığın altında mı? :)
İnsanları anlamak güç... Yazının devamı konu kaldırılınca kadar gelecek ara ara.
 
Kimisinin fakirlikten yakınırken saatlerini internette harcadığı, kimisinin şiir olmadığına kanaat getirdiği, kimisinin edebiyata vurulan balyozu çevirdiği başlığın altında mı? :)
İnsanları anlamak güç... Yazının devamı konu kaldırılınca kadar gelecek ara ara.

Takma bu kadar. İyi ya da kötü eleştiri, absürt yorumlar her zaman olacaktır. Kimisi beğenir kimisi beğenmez. İyi ya da kötü yorumların olması bir anlamda kitlelere ulaşabildiğin ve dikkat çektiğin anlamına gelir. Hareket var mı yok mu sen ona bak. Ve yaptığın işin doğruluğuna inanıyorsan vazgeçmeyeceksin. Yazmaya devam
 
Sen ve ben, iki ayrı özne; sahnesi şehir olan bu yaşam tiyatrosunda! Şehir hırçın, şehir katil, şehir bir yangın! Sen ve ben, “biz” olmaya çalışan iki acemi aleviz bu şehir yangınında! Düşler, tanrılarla sevişen tanrıçalar, poligamik mitler ve mitolojinin son hızla mitomaniye dönüşmesi!

Evet, erimek budur, budur cehennem; yalanlarla yakılan bu çağ yangınında sen kibrit kutusu, ben ise ıslak bir kibrit çöpü!

Başımı yaslıyorum omzuna, şehirde yangın çıkıyor, gözyaşlarımız saf benzin akıyor! Her gece ayrı bir yalan söylüyorum, yangını(mı) söndürmeye gelen itfaiyecilere: “Ama ben onu seviyorum!” diyorum!

Sevilen hiçbir şey yok oysa biliyorsun, yok sevmeye zamanımız; sorumluluklarımız var, geçmişten getirdiğimiz ve geleceğe kök salmış yalanlarımız!

Ah sevgilim, ah gizemli tanrıça! Ah sana şizofreniyi aşktan beter sandıran yanılsama! Biliyorsun ne ben Eros’tum(26) ne de sen Psykhe! Öyleyse neden bu aniden yüreğimize saplanan ölüm korkusu, neden bu aşk sandığımız intihar tortusu?

Görüyorsun, uzun cümleler kuruyorum, seri cinayetler işler gibi! Vazgeçtim ben şiirlerimden, bir kenara bıraktım Sembolik Şizofrenilerimi! Kimseye anlatmaya kıyamadığım masallar yazıyorum şimdi dört duvar arasında!

Dört duvar, öylesine yalnız ki, yalnızlıktan şehir yanıyor, şehir kanıyor, şehir içime akıyor! Adını kuşlara öğretip, Kaf dağının ardına yolluyorum, şimdi hangi kuşa baksam gagası kanıyor!

Dudaklarımı kemirip duruyorum! Bir sığınak değil, cephenin tam orta yeri oysa şiir ve bu aşırı romantizm, bu çocukça hayaller hiçbir soruya cevap değil! Nereden bulaştım bilmem bu saçma hayallere! Nerede çağlayanlar, hani, su perileri nerede?! Kendimle dolu dizgin savaşırken kırılmadı mı sanki pegasuslarımın kanatları?! Kim ne yapsın ki şimdi benim gibi korkak kralı?! Kırılmış asam, yarmıyor artık Deniz’leri(29) sevdam!

Parça tesirli bir bomba gibi dururken şimdi elimde eski bir resmin, şiir dediğin yalnızca çekeceğim küçük pim! Ve giderken bıraktığın hiçbir sorunun cevabı değil ani delirişim!
 
Gözkapaklarıma yapışıp gözbebeklerimden içeriye akan iflah olmaz paranoyaya teslim ederken bedenimi, yağmur çiseliyor kısacık saçlarıma… Ve küçük kız çocukları kısacık etekleriyle dört dönüyor etrafımda… Hepsinin de saçlarına yapışıp kalmış yaklaşan fırtınanın korkusu…

İnce ince damıtılıyor karanlık, atmosferin ücra köşelerinde ve birdenbire dökülüveriyor her akşam Dünya’nın üzerine… Oysa ideoloji sanılıyor içimdeki büyük nefret bazı felsefe sohbetlerinde! İdeoloji sanılıyor içimde biriken ezilmişlik ve kaygı ve o büyük endişe: Kim bilir ne zaman asacağım kendimi?!

Bu mudur ideolojisi yalnız bırakılmış küçük oğlan çocuklarının, dört dönerken etraflarında bembeyaz elbiseli küçük kız cesetleri… Biliyorsun, bir kara delik gibi durmadan içine çökerek güçlenen, içine yaklaştıkça acıya gömülen bir çocuğum ben…

İnce ince damıtılıyor üzüm her seher vakti paslı imbiklerde ve birdenbire dökülüveriyor her akşam bomboş kadehlere… Biliyorsun, bazıları ideoloji sanıyor bitmiş şarap şişelerinden molotof kokteyli yapmayı, bense her kadehte biraz daha geciktiriyorum intiharı…
 
yüreğine sağlık. ancak intiharlı cümleleri beğenmedim

:) Tabutlara sığmayacak kadar İNTİHAR var, şeytanın siparişi
dünyanın ninnisi olmuş sirenler, ya RAB bizi özler
Şah damarım attıkça yaşını silerim çeşmin, solar hayat resmin
umut nerdesin,yine bittin nerelere gittin ben seni göremeden?

İntihar ki şeytanın insana siparişi... Aşkın gömleğini giydirirde çıkarır üstelik dar ağacına ulaşan o iskemleye. İntihar ki şeytanın insana siparişi hemde aşkın gömleğinde ;)
 
Kelimelerin çok kısa, sözlerin çok derin!
En eski oyuncağıyım bu kentin:
OYUNU BIRAK!​

Yalnizliğin kredisi en yüksek ders olarak okutulduğu, sokakları karanlık ve dar, akşamları intihara meyilli bir şehirde çocuk oldum ben! Aşkı yaşayamadan kovuldum okulumdan, kovuldum evimden, sokaklarımdan! Kovulmadım; çocuk başına istifa ettim doğduğum taşra şehrinden!

Çocukça hayaller kurmanın en büyük suçlardan biri sayıldığı yıllarda kuytu okul koridorlarında tanıdım âşık olmayı! Aşk zaten yalnızca çocukların kalkışabileceği bir delilik olarak yer almaktaydı tarih sahnesinde; bilmiyordum henüz, bilmiyordum hayatın bana hazırladıklarını!

Gerçeklerin kocaman buzdağları oluşturduğu, depresyonun rutin bir süreç sayıldığı ve âşık olmaya kalkışan insanların hiç düşünülmeden linç edildiği yeniyetme bir şehirde çocuk oldum ben! Çocuk olmak, acı çekmekti; ama yine de umutla bakabilmekti geleceğe! Geleceğin olmadığını öğrenecektim elbette biraz daha büyüyünce gördüğüm insanların acıyarak bakan yüzlerinde!

Kızamık gibi ağır ateşli geçen bir çocukluk hastalığıydı aşk benim çocuk olduğum şehirde; elime yüzüme bulaştı! İçten içe kemirerek tüm hücrelerimi, beni kendisine esir etti! Çökerken karanlık büyük bir hızla üzerime, ben suskun haykırışlar taşıdım yırtık ellerimde Deniz’e...

Kayıp bir kıtaydı doğduğum şehir; çok geçmeden buzullarla örtüldü! Kocaman şehir iki çocuğa dar gelince, kovmadılar ki beni; kendim döndüm arkamı ve gittim!

Ben giderken şehre tabirsiz bir hüzün çöktü, döndüm arkamı; istemeye istemeye çıktım o taşra kentinden! Adı İstanbul konan bir metropole ayakbastım; bir yalana aktım ellerim ayaklarım kanayarak! Biter sandım, her âşık çocuk gibi, şehir büyüyünce büyür sandım umutlarım! Çok geçmeden anlayacaktım elbette, küçük bir çocuğun hep küçük bir şehirde kalması gerektiğini!
 
Metropole adım atar atmaz masalsı gerçeğimiz gerçeksi bir masala dönüştü! Çünkü bir şeyin şiir sayılabilmesi için ille de alt alta mısralarla yazılması gerekirdi! Yani çok zor anlaşılırdı bir insan, hatta anlaşılamazdı! Çünkü sanat aşkın bittiği yerde başlardı, felsefe sanatın tükendiği yerde ve aşk ancak felsefenin son durağında gösterirdi gerçek yüzünü!

Masalsı isyanımız isyankâr bir masala dönüştü! Çünkü kareli defter yapraklarına yazdıklarımızı adlandıramıyorduk artık! Alt alta yazsak şiir oluyordu; mısralara ayırmasak öykü! Az biraz uzayacak olsa yazı, roman oluveriyordu sanki!
Sen ne kadar iyi bir şair olduğumu bilen tek insandın! Bu yüzden, sakın ölme, dedim sana! Ölme sakın görmeden kitaplarımızın basıldığını, basılan kitaplarımızın toplanıp yakıldığını…

İnan, bir gün basılacak kitaplarımız, dedim… Basılan kitaplarımız ilk günden toplatılıp yakılacak. Yanan kitaplarımızın ateşinde bileyip kırık kılıçlarımızı, savaş boyası diye süreceğiz küllerini yüzlerimize!
Ve çıkacağız dedim yine İstanbul’un karşısına! Dört yanını şiirle kuşatıp yeniden fethedeceğiz bu eski Bizans yosmasını! Varsın karadan yürüsün ihanetler dedim, varsın kurusun deniz, kurusun Boğaz, biz seninle gökyüzüne yeni bir ülke kuracağız!

Şiirlerimde şaheserler yarattığıma inanan tek insandın. Bu yüzden sakın ölme dedim sana! Öpüştürme sakın damarlarımdaki alyuvarları eroinle, sakın tanıştırma gecelerimi beyaz zehirle!
Eroin; kimyanın simyaya kafa tuttuğu loş laboratuarlarda doğdu. Eroin; daha doğar doğmaz zehirlerin padişahlık tahtına oturdu. Ve şimdi ben tek veliahdıyım bu padişahlığın; sakın, sakın ha beni karanlık zindanlarda boğdurma, dedim sana!

O kadar çok şey vardı ki daha sana anlatacağım, bu yüzden sakın dedim sana, sakın ölme! Sakın manşet olmasın adın ucuz gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine!

Beni anlayabilecek belki de tek insandın! Bu yüzden, işte sırf bu yüzden, sakın dedim sana, sakın ölme! Tutunduğum her dal gibi sen de kırılıp titreyen avuçlarıma düşme!
 
Şubat’in İlk günüydü seninle karşılaştığımızda! Hatırla! Buz gibi bir hüzün örtülmüştü İstanbul’un tüm sokaklarına! ‘2001’den arta kalır yanı yoktu 2011’in! Büyüyen yalnızca ellerim değildi bu kez! Acılarımdı, ayrılıklarımdı, sarhoşluklarımdı!

Dedim ya, ‘2001’den hiç farkı yoktu üzerime çöken 2011’in; belki de sırf bu yüzden avuçlarımla içtim gözlerinden katman katman damlayan kalitesiz şarabı!

Şubat’ın ilk günüydü seninle karşılaştığımızda! İstanbul buram buram acıydı, yalnızlıktı, Üsküdar’dı, Kız Kulesi’ydi. Pürüzsüz yüzünde bir utanç vesikası olarak taşıdığın gözlerin, öpmemişti henüz kör gözlerimi.

Şubat’ın ilk günüydü seninle karşılaştığımızda! Hatırla! İnanamamıştın bile seninle konuştuğuma, selamlaştığıma ve methiyeler düzdüğüme kızıldan sarıya dönmek için çırpınan incecik saçlarına.

Hatırla! Korkudan titriyordu parmakların, dudaklarımdan dökülen her damla acıda! Hatırla! İnanacak tek bir insan bile kalmamışken hayatında, batmışken tüm gemileri şizofren komutanların Marmara’da, küçük bir kız çocuğu gibi âşık oluverdin bana!

Elbette Şubat’ın ilk günüydü seninle karşılaştığımızda ve elbette Valentine’e lanetler okumak için gelecek tüm yüzyıllarda, 26 Şubat’a, hem de Salacak’a ayarlanacaktı ilk buluşma!

Hatırla! Binlerce yıl sonra karşılaştık yeniden, bir 26 Şubat sabahı, gösterirken avucumdaki tüm kum saatleri 10.30’u! Ruhum ilk yaratıldığı andan beri arayıp durmuştu zaten narin ruhunu. Bulduğumda sorusuzdu ruhun, teklifsizdi. Kocaman bir cevap olarak karşında duruyordu çünkü zavallı ömrüm!

Sığındım sana! İnandım tarihin en büyük yalanlarına yardım ve yataklık etmekten sabıkalı bakışlarına! Çünkü sen yokken ZEHİRdi yağan her YAĞMUR! Ve ben açmıştım avuçlarımı umutsuz bir dilenci gibi gökyüzüne…
“Unut!” deyiverdin bir anda, “Unut tüm o sahte Deniz’leri… Çünkü ben sana okyanusu sunuyorum. Birlikte yüzelim mi?”

“Lanet olsun,” dedim, “lanet olsun tüm Deniz’lere, tüm limanlara! Yüzerken yüzülsün şu zavallı derim bu kutsal okyanusta! Vaftiz et beni yeniden hüzünle, acıyla ve aşkla!”

Lanet olsun tüm haritalara! Tüm coğrafyacılara! Görüverdim ben tüm kayıp kıtaları gözlerine ilk baktığımda! Azıcık daha derine bakacak cesareti bulunca kendimde, cennetle tanışıverdim gözlerinde!

Gökyüzünde yeni bir yıldızın doğumuydu sanki gözlerine bakınca gördüğüm ışıltı! Gözlerine bakacak cesareti bulunca karşımda duruyordu sanki cennetin iki kapısı! Görecektim elbette kıyafetlerini çıkartacak cesareti bulunca; muhakkak diğer beş kapı da bedeninde saklıydı!

Her uykum yemyeşil bir istihareye döndü gözlerindeki cenneti görünce! Masumiyetini görünce bakışlarında, döndü arkasını Kız Kulesi, söndürdü ışıklarını Üsküdar, yumdu İstanbul gözlerini!
Masumiyetini görünce bakışlarında, dudakların Araf’tı çünkü; korkak dokunuşlarınsa Sidret-ül Münteha! Dokundum, secdeye kapanıp af dileyen günahkâr deliler gibi, dokundum çilek kokan dudaklarına! Ve topu topu iki kısa anda değişiverdi tüm Dünya!”

Soğuk buz gibi bir Şubat sabahı buluştuk ilk kez seninle, Kız Kulesi’nin tam karşısında! İçimdeki küçük âşık çocuk yara alınca başladı elbette haylaz şair tarafımın mesaisi…

Soğuk buz gibi bir Şubat sabahı buluştuk ilk kez seninle, Kız Kulesi’nin tam karşısında! Hatırla! Daha yeni başlamıştı Uranüs’ün hükümdarlığı Satürn’den kurtulmak için can atan gökyüzünde!

Sahip olduğun tarifsiz güzellikle, Anahita olmak düştü sana bu harika masalda ve Ahura olmak düştü payıma bu sonsuz yalan savruluşunda!

TOPRAKtı ellerin, alevdi masumiyetinin arkasına bile saklanmayı başaramayan günahkâr gözbebeklerin! SUydu oysa gözlerim ve seldi aşkımın arkasına saklanmayı başaramayan yüce kinim!

Soğuk buz gibi bir Şubat sabahı, bir yabancı ülke fetheder gibi, ayakbastım toprak’larına! Kınalar yakarken arsız İblis anüs çeperlerine, ben tuz oldum; tenine karıştım!

Hatırla! Sesini ilk duyduğumda kelimelerinin arkasındaki büyüyü gördüm!

Hatırla! Sana ilk bakışımda gözlerinin ardındaki cenneti gördüm! Cehennemi tadıp da geldim; elbette günahsız değildim! Ama gelir gelmez diz çöktüm ayaklarının dibinde, boynumu eğdim! Sana kirletilmiş ruhumu sundum avuçlarımda, bir tek gülümseme bekledim karşılığında!

Hatırla! Bir anda değişiverdi her şey! Bilemezdim; yazmazdı ki okuduğum hiçbir kitapta, bir gülümseyişin kâfi olduğunu unutturmaya tüm intiharları…

Hatırla! Yapayalnız, tapınaksız kalmıştın seni bulduğumda! Kırılmış kutsal kanatların çok geçmeden iyileşmişti SENİN OLDUĞUMDA! Elbette getirecek hediyem yoktu sana gözyaşlarımdan başka! Ke(n)di parmaklarımla okşadım ince sarı saçlarını ve ke(n)di ellerimle inşa ettim bakışaramda senin görkemli tapınağını!

Bana ellerini uzattın, bana o Şubat sabahı ufacık parmaklarını! Bir kez değecek olsaydı dudakların dudaklarıma, kocaman bir mutluluk esir alacaktı sanki tüm kâinatı!

Hatırla! Kucak dolusu papatyalar topladım sana uçsuz bucaksız lale tarlalarından! Şizofren şairler kurban ettim uğruna, sensizken okunan her sabah ezanında! Hatırla! Kendimi unutup geldim, secde ettim ayaklarının dibinde! Kıblemdi Kız Kulesi, gözlerin farzdı artık, korkutucu bakışlarınsa sırılsıklam bir seccade!

Hatırla! Sana sunduğum ebedi aşk sığmaz oldu edebiyata! Sustum! Öptüm durmaksızın ayak parmaklarını!

“Ah güzel tanrıça,” diyerek gömüldüm hıçkırıklara, “yalvarırım kabul et gönüllü köleliğimi! Gülümse bir kez ve değişsin yine zaman, yine mekân, yine boyut! Her şeyi unuttur, her şeyi unut! Ve al şu zavallı bedenime sığmayı başaramayan deli ruhumu güzelliğinle uyut!”

Hatırla! Gücü yetmezdi büyülerin dokunmaya saçlarıma, ama ah güzel tanrıça, bir kara büyü gibi dokundu bir kez dudakların dudaklarıma!

Hatırla! Köhne bir Şubat sabahıydı seni bulduğumda, ne kadar da acımasız olmuştu diğerleri! Çok çaba harcamışlardı çıkartabilmek için elbiselerini! Yırtmışlar paramparça etmişlerdi de üstünde başında ne varsa, bir kez olsun sıyıramamışlardı RUHUNUN NARİN KILIFINI!

Güzel bedenin zavallı bir örtü değil miydi sanki şaheserler gizleyen ruhunu örten!

Tuttum ellerinden, ellerin, bir yangın yeriydi.

“Çok acıtmışlar narin ruhunu, yüzyıllarca öpsem de parmaklarını, bu acıyı dindiremem!” dedim, ağlayan gözlerini silerken… “Ah tanrıçam, diz çöküyorum asaletinin önünde! Biledim kılıçlarımı, gözlerime sürme diye çektim intikamı! Biliyorum unutturamaz süslü şiirlerim sana acını… Bırak da eğileyim önünde, diz çöküp haykırayım sana durmadan aşkımı! Ben benzemem ki diğerlerine! Onlar kötü, onlar yanan koca bir orman gibi örttüler üstümüze sonsuz göğü…
Uzat ellerini tanrıçam, bitiyor mürekkep bitiyor kalem! Çoktan gitti piyonlarım, atım, kalem! Uzat parmaklarını tanrıçam, küçücük avuçlarında erisin ellerim, erisin yüzüm, erisin ellerime çok gelen hüzün!”

Hatırla! Bir kerecik gezinince ürkek parmak uçlarım ince sarı saçlarında, başkalarına yazılmış şiirler kaybettiler bir anda anlamlarını!

Çürüdü elim, çürüdü parmaklarım! Utandım yazdığım şiirlerden! Utandım yaşadığım psikopatolojik kimsesizliğimden! Bakışlarına değince BAŞKALARINA YAZILMIŞ ŞİİRLER çürüdü elim, çürüdü el yazım! Ve utandım parmaklarıma değen her kalemden, değince ellerin gizli saklı DEFTERlerime! Çürüdü dilim, çürüdü kelimelerim! Gözlerindeki hüzne değince bakışlarım, ben bir ŞAİR olarak ayak bastığım her TOPRAKtan utandım!
 
Gece tümüyle çökünce İstanbul’un kalabalık otogarlarına, ayrılık vakti geldi diye belki de toplayıp tüm cesaretimi; baktım gözlerinin derinliklerine!

“Cici bir kızsın sen…” dedim!

Boynunu yere eğdin, kızaran yüzünü saklamaya çalışırken tutup çenenden, kaldırdım yüzünü…

“Değilim…” diyerek cevap verdin!

“Öylesin, biliyorum!” diye ısrar ettim…

Kaçırdın bakışlarını, kafanı iki yana salladın. Ve ben sana gerçekten inanmam gereken, bana ilk ve belki de son kez dürüst olduğun o anda sana inanmadığım için kendimi asla affetmedim!
 
Geri