Hz. Muhammed dönemi

Konu sahibi son olarak 2619 gün önce görüldü


Sual: Resulullaha tâbi olmanın önemi nedir, tâbi olmak için ne yapmalı?
CEVAP
Muhammed aleyhisselama tam ve kusursuz tâbi olabilmek için, Onu tam ve kusursuz sevmek lazımdır. Bunun alameti de, Onun düşmanlarını düşman bilmek, Onu beğenmeyenleri sevmemektir. Muhabbete müdahene, yani gevşeklik sığmaz. Aşıklar, sevgililerinin divanesi olup, onlara aykırı bir şey yapamaz. Aykırı gidenlerle uyuşamaz. İki zıd şeyin muhabbeti bir kalbde, bir arada yerleşemez. İki zıddan birini sevmek, diğerine düşmanlığı icap eder.

Resulullahı sevmek, bütün Müslümanlara farz-ı ayndır. Onun sevgisi bir gönüle yerleşirse, İslamiyet’i yaşama, imanın ve İslam’ın tadına, doyulmaz zevkine ermek ne kadar kolay olur. Bu sevgi, iki cihanın efendisine tam uymaya sebeptir. Bu sevgiyle Allahü teâlânın Habibine ikram ettiği sonsuz ve tarife sığmaz nimetlere ve bereketlere kavuşmakla şereflenilir. Küçük, büyük her Müslümanı doğrudan doğruya Resulullahın sevgisine götüren Ehl-i sünnet âlimleri ve kitapları bu bereketlerin senetleridir.

Bu dünya nimetleri geçicidir ve aldatıcıdır. Bugün senin ise, yarın başkasınındır. Ahirette ele girecekler ise sonsuzdur ve dünyada iken kazanılır. Bu birkaç günlük hayat, eğer dünya ve ahiretin en kıymetli insanı olan, Muhammed aleyhisselama tâbi olarak geçirilirse, seadet-i ebediyye, sonsuz necat, kurtuluş umulur. Yoksa Ona tâbi olmadıkça, her şey, hiçtir. Ona uymadıkça, her yapılan hayır, iyilik, burada kalır, ahirette ele bir şey geçmez.

Ahirette Cehennemden kurtulmak, yalnız Muhammed aleyhisselama tâbi olanlara mahsustur. Dünyada yapılan hayrat ve hasenat, yani bütün iyilikler, bütün keşfler, bütün hâller ve bütün ilimler Resulullahın yolunda bulunmak şartı ile, ahirette işe yarar. Yoksa, Allahü teâlânın sevgili Peygamberine tâbi olmayanların yaptığı her iyilik, dünyada kalır ve ahiretin harap olmasına sebep olur. Yani, iyilik şeklinde görünen, birer istidractan başka bir şey olamaz.

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Kimi, ona [Muhammed aleyhisselama] iman etti, kimi de, ondan yüz çevirdi ki, bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr eden kâfirleri elbette ateşe atacağız.) [Nisa 55-56]

(Rablerini inkâr edenlerin
[imansızların faydalı] işleri, fırtınalı bir günde, rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer; o işlerin hiç faydası olmaz.) [İbrahim 18]

(Kıyamette onların yaptıkları her işi toz duman ederiz.) [Furkan 23]

(Kıyamette en çok ziyana uğrayanlar, iyi işler yaptıklarını sanıp da, bütün çabaları boşa gidenlerdir.)
[Kehf 103-104]

Bir kimse, binlerce sene ibadet etse ve ömrünü, nefsini temizlemekle geçirse ve güzel huyları ile yanındakilere ve keşf ettiği aletler ile, bütün insanlara faydalı olsa, Muhammed aleyhisselama tâbi olmadıkça, İslam dinine inanıp müslüman olmadıkça ebedi saadete kavuşamaz.

İşte âyet-i kerime mealleri:
(Allah indinde hak din ancak İslam’dır.) [A.İmran 19]

(Sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]

(Kim İslam’dan başka din ararsa, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.)
[A.İmran 85]

(Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.) [Muhammed, 33]

(Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içlerinden ırmaklar akan Cennetlere koyar. Kim yüz çevirirse, onu can yakıcı azaba uğratır.)
[Feth 17]

(Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygambere de itaat etseydik! derler.)
[Ahzab 66]

Ahirette azaplardan kurtulmak, ancak Muhammed aleyhisselama tâbi olmaya bağlıdır. Onun gösterdiği yolda giden, Allahü teâlânın sevgisine kavuşur. Ona tâbi olan, Allahü teâlâya sadık kul olmak saadetine erer. Dünyaya gelmiş olan yüzyirmidörtbinden ziyade Peygamberin en büyükleri, Ona tâbi olmayı istemiştir. Musa aleyhisselam Onun zamanında bulunsaydı, o büyüklüğü ile beraber, Ona tâbi olmayı severdi. İsa aleyhisselamın gökten inip, Onun dini yolunda yürüyeceğini herkes bilir. Onun ümmeti olan müslümanlar, Ona tâbi oldukları için, bütün insanların hayırlısı ve en iyileri oldu. Cennete gireceklerin çoğu bunlar oldu ve Cennete herkesten önce gireceklerdir.

Ona tâbi olmak, yani Ona uymak, Onun gittiği yolda yürümektir. Onun yolu, Kur’an-ı kerimin gösterdiği yoldur. Bu yola İslam Dini denir. Ona uymak için, önce iman etmek, sonra Müslümanlığı iyice öğrenmek, sonra farzları eda edip, haramlardan kaçınmak, daha sonra, sünnetleri yapıp mekruhlardan kaçınmak lazımdır. Bunlardan sonra, mubahlarda da Ona uymaya çalışmalıdır.

İman etmek, Ona tâbi olmaya başlamak ve saadet kapısından içeri girmek demektir. Allahü teâlâ Onu, dünyadaki bütün insanları ebedi saadete davet için gönderdi.

Âyet-i kerimelerde mealen buyuruldu ki:
(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]

(Resulullahta sizin için
[uyulması gereken] güzel örnekler vardır.) [Ahzab 21]

Ona tâbi olarak yapılanlar makbuldür. Mesela, Ona uyan bir kimsenin, gün ortasında bir parça uyuması, Ona uymaksızın, birçok geceyi ibadetle geçirmekten, kat kat daha kıymetlidir. Çünkü, kaylule etmek, yani öğleden önce biraz uyumak âdet-i şerifesi idi.

Mesela Onun dini emrettiği için, bayram günü oruç tutmamak ve yiyip içmek, Onun dininde bulunmayıp senelerce tutulan oruçlardan daha kıymetlidir. Onun dininin emri ile fakire verilen az bir şey ki, buna zekat denir, kendi arzusu ile, dağ kadar altın sadaka vermekten daha efdaldir.

Emir-ül-müminin Ömer radıyallahü anh bir sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra, cemaate bakıp, bir kimseyi göremeyince sordu: Eshabı; “Geceleri sabaha kadar ibadet ediyor. Belki şimdi uyku bastırmıştır” deyince, Emir-ül-müminin; “Keşke bütün gece uyuyup da, sabah namazını cemaatle kılsaydı, daha iyi olurdu” buyurdu.

İslamiyet’ten sapıtmış olanlar, sıkıntı çekip ve mücahede edip, nefslerini körletiyor ise de, İslamiyet’e uygun yapmadıklarından kıymetsizdir ve hakirdir. Eğer bu çalışmalarına ücret hasıl olursa, dünyada birkaç menfaatten ibaret kalır. Halbuki, dünyanın hepsinin kıymeti ve ehemmiyeti nedir ki, bunun birkaçının itibarı olsun. Bunlar, mesela çöpçüye benzer ki, çöpçüler herkesten daha çok çalışır ve yorulur. Ücretleri de herkesten aşağıdır. İslamiyet’e tâbi olanlar ise, latif cevahir ve kıymetli elmaslar ile meşgul olan mücevherciler gibidir. Bunların işi az, kazançları pek çoktur. Bazen bir saatlik çalışmaları, yüz binlerce senenin kazancını hasıl eder. Bunun sebebi şudur ki, İslamiyet’e uygun olan amel, Hak teâlânın makbulüdür, çok beğenir.

Böyle olduğunu kendi kitabının çok yerinde bildirmiştir. Mesela, Âl-i İmran suresi, otuz birinci âyetinde mealen; “Ey sevgili Peygamberim! Onlara de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız ve Allah’ın da, sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz! Allah bana tâbi olanları sever” buyuruyor.

İslamiyet’e uymayan şeylerin hiçbirisini Hak teâlâ sevmez, beğenmez. Sevilmeyen, beğenilmeyen şeye sevap verilir mi? Belki cezaya sebep olur.

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı kerimde, Nisa suresi, sekseninci âyetinde, Muhammed aleyhisselama itaat etmenin, kendisine itaat etmek olduğunu bildiriyor. O halde, Onun Resulüne itaat edilmedikçe, Ona itaat edilmiş olmaz. Bunun pek kat’i ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, âyet-i kerimede; “Elbette muhakkak böyledir” buyurdu ve bazı doğru düşünmeyenlerin, bu iki itaati birbirinden ayrı görmelerine meydan bırakmadı. Âyet-i kerimede mealen buyuruldu ki:
(Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.) [Nisa 150,151]

Bütün insanlara önce lazım olan şey, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında bildirdikleri gibi bir iman ve itikad edinmektir. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın yolunu bildiren, Kur’an-ı kerimden murad-ı ilahiyi anlayan, hadis-i şeriflerden murad-ı peygamberiyi çıkaran bu büyük âlimlerdir. Kıyamette kurtuluş yolu, bunların gösterdiği yoldur. Allah’ın Peygamberinin ve Onun Eshabının yolunu kitaplara geçiren, değiştirilmekten ve bozulmaktan koruyan, Ehl-i sünnet âlimleridir.

Ehl-i sünnetin reisi, imam-ı a’zam Ebu Hanife Nu’man bin Sabit’tir (radıyallahü teâlâ anh).

Evliyanın büyüklerinden Sehl bin Abdullah Tüsteri hazretleri buyuruyor ki:
“Eğer Musa ve İsa aleyhimesselamın ümmetlerinde, imam-ı a’zam Ebu Hanife gibi bir zat bulunsaydı, bunlar Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa dönmezdi.”

Muhammed aleyhisselama tâbi olmak ahkam-ı İslamiyeyi yani İslam dininin emirlerini beğenip, seve seve yapmak ve Onun emirlerini, İslamiyet’in kıymet verdiği üstün tuttuğu şeyleri ve âlimlerini, salihlerini büyük bilip, hürmet etmektir ve Onun dinini yaymaya uğraşmak demektir ve dinine uymak istemeyenleri, beğenmeyenleri, aldırış etmeyenleri zelil, hakir ve aşağı tutmaktır.

İki cihan saadetine kavuşmak, ancak ve yalnız, dünya ve ahiretin efendisi olan, Muhammed aleyhisselama tâbi olmaya bağlıdır. Ona tâbi olmak için iman etmek ve ahkam-ı İslamiyeyi öğrenmek ve yapmak lazımdır.

Resulullah efendimize tâbi olmak yedi derecedir:
Birincisi, Ahkam-ı İslamiyeye inanarak, bunları öğrenmek ve yapmaktır. Bütün Müslümanların ve âlimlerin ve zahidlerin ve abidlerin tâbi olması, bu derecededir. Bunların nefsleri iman etmemiştir. Allahü teâlâ, merhamet ederek, yalnız kalbin imanını kabul etmektedir.

İkincisi
, emirleri yapmakla beraber, Resulullah efendimizin bütün sözlerini ve âdetlerini yapmak ve kalbi kötü huylardan temizlemektir. Tasavvuf yolunda yürüyenler bu derecededir.

Üçüncüsü
, Resulullah efendimizde bulunan hallere zevklere ve kalbe doğan şeylere de tâbi olmaktır. Bu derece, tasavvufun “vilayet-i hassa” dediği makamda ele geçer. Burada, nefs de iman ve itaat eder ve bütün ibadetler, hakiki ve kusursuz olur.

Dördüncüsü
, ibadetler gibi bütün hayırlı işler hakiki ve kusursuz olmaktır. Bu derece, ulema-i rasihin denilen büyüklere mahsustur. Bu rasih ilimli âlimler, Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin derin manalarını ve işaretlerini anlar. Bütün Peygamberlerin eshabı böyle idi. Hepsinin nefsleri iman etmiş, mutmainne olmuştur. Böyle tâbi olmak, ya tasavvuf ve vilayet yolundan ilerleyenlere veya bütün sünnetlere yapışarak bütün bid’atlerden kaçanlara nasip olur. Bugün, dünyayı bid’at kaplamış, sünnetler gayb olmuştur. Bugün, sünnetleri bulup yapışmak ve bid’at deryasından kurtulmak çok zordur. Bid’atler, âdet hâlini almıştır. Halbuki âdetler ne kadar yerleşmiş ve yayılmış olsalar ve ne kadar güzel görünseler de, din ve sünnet olamaz.

Beşincisi
,Resulullah efendimize mahsus kemalata, yüksekliklere tâbi olmaktır. Bu kemalat, ilim ve ibadetle ele geçemez. Ancak, Allahü teâlâdan, lütuf ve ihsan ile gelir. Bu derecede olanlar, büyük Peygamberler ve bu ümmetin pek az büyükleridir.

Altıncısı
, Resulullah efendimizin mahbubiyyet ve ma’şukiyyet denilen kemalatına, olgunluklarına tâbi olmaktır ki, Allahü teâlânın çok sevdiklerine mahsustur ve lütuf ile ele geçmez, muhabbet lazımdır.

Yedinci derece
, insan vücudunun her zerresinin tâbi olmasıdır. Tâbi metbua o kadar benzer ki, tâbi olmaklık aradan kalkar. Bunlar da, sanki Resulullah efendimiz gibi, aynı kaynaktan, her şeyi alır.

Ona uymanın ufak bir zerresi bütün dünya nimetlerinden ve ahiret saadetlerinden kat kat üstündür. İnsanlık meziyeti ve şerefi Ona tâbi olmaktır. Resulullah efendimize uymak için Müslümanların Ehl-i sünnetin dört hak mezhebinden birinde olmaları temel şarttır.

Ey saadete kavuşmak isteyen akıl sahipleri! Bütün gücünüzle Ona tâbi olmaya çalışınız! Bu devlete, bu nimete mani olan her şeyden kaçınız! Harikalar gösteren bir din yobazını ve yüksek mevkiler, diplomalar ele geçirmiş olan bir fen yobazını, yani Ona tâbi olmak şerefinden mahrum olan bir cahili, bir gafili görürseniz, bunun sözlerinin, yazılarının, radyolardaki, televizyonlardaki saçmalarının, yalanlarının, insanı felakete sürükleyeceğini ve hiç böyle gösteriş yapmayan, fakat çok dikkat ile ve titizlikle Ona tâbi olana inanmanın, Onu sevmenin, felaketlerden kurtarıcı çok kıymetli ilaç olduğunu biliniz! [Yalnız Kur’an diyen, Kur’anı getirmekle vazifesi bitti, O postacıydı diyen, Kelime-i şehadetin ikinci kısmına yani Muhammedün Resulullah demeye lüzum yoktur diyen din düşmanlarına inanmayı, yollarında bulunmayı felaket biliniz. Yaralı aslandan daha fazla bunlardan kaçınız.]

“Hepiniz bir sürünün çobanı gibisiniz!”
Ona tâbi olmak (Ahkam-ı İslamiye)yi beğenip, seve seve yapmak ve Onun emirlerini ve İslamiyet’in kıymet verdiği, üstün tuttuğu şeyleri ve âlimlerini, salihlerini büyük bilip, hürmet etmektir ve Onun dinini yaymaya uğraşmak demektir ve Allahü teâlânın emirlerine uymak istemeyenleri sevmemektir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki;
(Hepiniz bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evlerinizde ve emirleriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara Müslümanlığı öğretmelisiniz! Öğretmez iseniz mesul olacaksınız.) [Müslim]

(Bir müslümanın evladı ibadet edince, kazandığı sevap kadar, babasına da verilir. Bir kimse, çocuğuna fısk, günah öğretirse, bu çocuk ne kadar günah işlerse, babasına da o kadar günah yazılır.)
[S. Ebediyye]

Din-i İslam’ın temeli, imanı, farzları ve haramları öğrenmek ve öğretmektir. Allahü teâlâ, Peygamberleri bunun için göndermiştir. Gençlere bunlar öğretilmediği zaman, İslamiyet yıkılır, yok olur. Allahü teâlâ, müslümanlara (Emr-i maruf) yapmayı emrediyor. Yani, benim emirlerimi, bildiriniz, öğretiniz diyor ve (Nehy-i anilmünker) emrediyor. Yani, yasak ettiğim haramları bildiriniz ve yapılmasına razı olmayınız, diyor.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Birbirinize Müslümanlığı öğretiniz. Emr-i marufu bırakır iseniz, Allahü teâlâ, en kötünüzü başınıza musallat eder ve dualarınızı kabul etmez.) [Bezzar]

(Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda gazaya verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazanın sevabı da, emr-i maruf ve nehy-i anilmünker sevabı yanında, denize nazaran bir damla su gibidir.)
[Deylemi]
 
Hz. Muhammed (s.a.v) 'in son saniyeleri...

Müslümanlar inançları gereği peygamberler arasında fark gözetmezler. (Bakara, 285) Madem öyle, işte böyle diyerek ölçüyü kaçıracak değiliz. Hz. İsa'ya da, Hz. Musa'ya da, ona inandığını iddia edenlerden daha saygılıyız.

Bu olay bizleri bir özeleştiriye de sevketmeli. Hz.Muhammed (sav) ile alay edenler, onu tanımıyorlar ve bilmiyorlar. Üzüntü verici olan, Hz.Muhammed'in evrensel mesajını dünyaya ulaştıramadık. Bu hepimiz için birer sorumluluk aynı zamanda.

Nitekim Hz.Muhammed tebliğ için gittiği Taif'te taşlanmış ve kan revan içinde kalmıştı. O sıra Hz. Cebrail geldi ve İstersen dağları başlarına geçireyim teklifinde bulundu. Hz.Muhammed birden ürperdi ve ellerini semaya kaldırarak; Ya Rabbi, onlar beni bilmiyorlar; eğer yüz sene sonra bile olsa içlerinden bir tane hayırlı insan çıkacaksa, ne olur onları helak etme diye dua etti. Anlatılırsa, gerçeği göreceklerinden ümidi vardı.

Burada yeri gelmişken, Hz.Muhammed'in vefat etmeden önceki son mesajlarına değinmek istiyorum.
Takdir edersiniz ki,

O'nu anlamanın yolu, tavsiyelerine kulak vermekten geçiyor.

Gel vur...

VEFATINDAN bir gün önceydi. Herkes nefesini tutmuş bekliyordu. Çünkü az evvel Hz.Muhammed , Bende bir hakkı olan varsa gelsin alsın dediğinde, orada bulunanlardan biri; evet, benim bir alacağım var. Bir gün kırbacınızın ucu o sıra açık olan sırtıma değmişti de, canım yanmıştı dedi. Hz.Muhammed hiç tereddüt etmeden üstündeki kıyafeti sıyırdı, arkasını döndü ve vur dedi. Herkes şaşkındı. O sahabe hemen koşturdu ve elini yüzünü Hz.Muhammed'in mübarek sırtına sürdü, doyasıya öptü. Ardından da, teninizin değdiği yerleri cehennem ateşinin yakmayacağını bildiğimden, mübarek bedeninize dokunabilmek için mahsus böyle söyledim dedi. Hz.Muhammed bu davranışıyla, kul hakkının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

Ölüme sevinmek...

VEFATINA yakın çok sevdiği kızı Hz. Fatma'yı yanına çağırdı ve kulağına bir şeyler söyledi. Hz. Fatma'nın önce üzüldüğü sonra sevindiği görüldü. Hikmeti sorulduğunda, babam bana yakında öleceğini söyleyince çok üzüldüm. Fakat benim yanıma ilk sen geleceksin dediğinde ise sevindim cevabı verdi. Nitekim 6 ay sonra o da vefat etti.

Peygamber Efendimiz vefat etmeden az önce eşi Hz. Ayşe'nin dizine uzandı ve mübarek başını Hz. Ayşe'nin çenesiyle göğsü arasına yasladı. Misvak istedi. Takatsiz olmasına rağmen, zaten inci tanesi gibi olan dişlerini temizledi. Rabbi'nin huzuruna tertemiz gitmek istiyordu.

Son sözleri olarak; namaza dikkat edilmesini, kadın haklarının korunmasını, idare altındakilere iyi muamele edilmesini, emanetlerin yerlerine ulaştırılmasını istedi. (Camiü's-Sağ”r, c.3, s.188/3190) İnsanlık sırf bu öğütlere kulak verse, daha yaşanılabilir bir dünya oluşturmak işten bile değildir.

Azrail izin istedi...

Bir ara kapıya vuruldu. Gelen Hz. Cebrail'di. Selam verdi. Peygamberlik görevinin sona erdiğini söyledi. Ardından, kapıda bekleyen bir misafir daha olduğunu ve eğer izin verirse ancak içeri girebileceğini söyledi. Hz.Muhammed o kim diye sordu. Hz. Cebrail, ölüm meleği Hz. Azrail dedi. Hz.Muhammed , gelebilir, ben hazırım cevabı verdi. Şahadet parmağını yukarı kaldırdı; Yüce Dost’a gittiğini söyleyerek ruhunu teslim etti. Hz. Ayşe seslendi, cevap alamadı. Hz.Muhammed'in mübarek gözünden bir damla yaşın yanağına süzüldüğünü gördü.

Bilemiyoruz Hz.Muhammed niçin ağlıyordu. Ayrıldığı dost ve arkadaşlarının hasretine mi, yoksa Müslümanlar'ın geride bıraktığı emanete yeterince sahip çıkamayacakları endişesiyle mi?

Sen ağlama Ey Resul... Dayanamam...

Emanetine belki yeterince sahip çıkamadık. Bağışla bizi.
Ama bugün seni bir kez bile olsun görmemiş olan milyonlarca Müslüman ayakta... Bu olaylar daha da tetikledi bizi.

Daha çok çalışıp, seni daha çok anlatacağız...
 
HZ. MUHAMMED DÖNEMİ

Evvelâ İslâm’ın başlangıcı olan VII. Yüzyıldaki Ortadoğu’nun siyasal, ekonomik ve sosyal durumları ile bu etmenlere bağımlı olarak gelişen kentleşme ve mimarlık oluşumlarına bir bakalım:

Ortadoğu ülkeleri, batıda Mısır, güneyde Arap Yarımadası, kuzeyde Mezopotamya ve doğuda İran’dan oluşur. Petrolün bilinmediği bu dönemlerde bölge, tarım, hayvancılık ve ticaret sektöründen geçimini sağlıyordu. Özellikle Mısır’da Nil deltası, Mezopotamya’da Dicle ve Fırat havzalarında, Arap Yarımadası’nın güney bölgelerinde tarım; çöllerin ve ancak kısıtlı vahaların bulunduğu iç bölgelerde hayvancılık, hurma ve kervan ticareti gelişmişti. İpek Yolu ile batıya, Çin’in ipek, Hindistan’ın baharat ticareti de Horasan ve İran illerini ayakta tutuyordu. Bölgede Sasani, Roma ve Bizans paraları tedavül ediyordu.

Bölgenin nüfus çoğunluğunu Araplar, Yahudiler, Koptlar, Persler, Romalı ve Bizanslılar oluşturuyordu. Her halk, kendi bölgelerinde çoğunluğu oluşturmakla beraber Yahudiler, hemen her bölgede varlıklarını sürdürüyorlardı. Bölgede geçerli dil, İbranice, Arapça ve Farsça idi. Türkler, bölgenin dışında ve kuzeyde kalıyorlardı.

Kudüs’te, Suriye’de Hıristiyanlar kiliselerinde, İran’da Sasaniler Zerdüşt tapınaklarında, Museviler hemen her yerdeki sinagoglarında dinlerini yaşıyorlardı. Araplar ise putlar yolu ile Tanrı’ya ulaşmaya çalışıyorlardı. Arapların günümüze intikal eden tek dinî yapıları Kâbe idi. Kabileler halinde yaşıyorlar, her kabilenin benimsediği putlar Mekke’de, Kâbe’de toplanıyordu.

Putperest Arapların kutsal yapısı Kâbe üzerinde biraz duralım: Kutsal kitaplardaki anlatılara göre Kâbe’yi inşa edenler, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’dir. İbraniler, Hz. İbrahim’in ataları sayılırlar. Kâbe’nin ilk inşasında üzerinin açık, ihata duvarı ile çevrili bir mahal olduğu tahmin ediliyor. Baba-oğul, Ebu Kubeys Dağı’nda bulup getirdikleri Hacer-ül Esved’i (Kara taş) yapının doğu köşesine vaz etmişler. (Al-i Ümran Suresi 90. ve Bakara Suresi 121. ayetler) Sonraki devirlerde yapılan inşaatla bina, geometrik küp şeklini almış. Zaten Kâbe sözcüğü de mikâb = küp’ten geliyor. Bazı kaynaklarda, Hz. Muhammed’in gençlik yıllarında, 605’lerde oluşan büyük selden veya yangından Kâbe’nin yıkıldığı anlatılıyor. Yıkımın ardından Kâbe’yi yeniden inşa edebilmek için malzeme ve usta kıtlığı çekildiği sırada, Habeşistan’da (Etyopya’da) inşa edilecek kilise için malzeme götüren ve Cidde’de karaya oturan bir Bizans gemisinde bulunan inşaat malzemelerinin, özellikle kerestenin ve aynı gemide bulunan inşaat ustası Bizanslı Bagum’un (?) Mekke’ye celp edildiği, kâgir inşaatın Bagum usta, ahşap çatının Mekke’de oturan Mısırlı bir Kopt (Kıpti) usta tarafından yapıldığı, Hacer-ül Esved’in –ki bu da bir nevi puttur- 4 kişi tarafından ellenmeden bir sedye yardımı ile taşınarak yerine konduğu, bu kişilerden birinin genç yaştaki Hz. Peygamberimiz olduğu rivayet ediliyor.

Kâbe içinde 360 kadar put vardı. Ortada, üzerinde gelmiş geçmiş peygamberlerin tasviri bulunan Hubel putu yer alır, çevresinde her kabilenin iletişim kurduğu diğer putlar sıralanırdı. Bu putlardan en çok bahsi geçenler, Hz. Peygamberimizin de mensubu bulunduğu Kureyş kabilesinin güneş tanrıçası Lât, Bedevi kabilelerin taptığı Uzza ve de Melat en meşhur tanrıçalardı. (Nedim Gürsel’in bu üç tanrıça ile ilgili konuları işleyen ‘Allahın Kızları’ romanı okunmaya değer bir eserdir.)

HZ. MUHAMMED DÖNEMİ:

Bu dönemden zamanımıza hiçbir mimarlık eseri intikal etmemiştir. Yapı ustalarının, konut yapılarını geleneksel metotlarla, geometri bilgisinden uzak, açı ve ölçü birliğine uymaksızın ve mahalli malzeme olan taş ve çamurla gerçekleştirdikleri sanılmaktadır. Hz. Peygamber’in tefekkür bâbında yalnız kalmak isteyişinde Hira Dağı’ndaki mağaraya çekilmesi, Mekke kentinde başını dinlemeye müsait hiçbir tesisin bulunmadığını akla getirmektedir.

Peygamber’in Mekke’de yeni dini, çevresine iletmekte zorlandığı, bu nedenle daha müsait bir ortam olan Medine’ye hicret ettiğini biliyoruz. (622) Bu dönemde Medine’nin adı Yesrib’di. Kasabanın yarısı Arap, diğer yarısı Musevi dinine mensup Yahudilerden oluşuyordu. Yahudilerin Hz. Peygamber’e yardımcı oldukları söylenir. Hz. Muhammed, kendinden önce gelmiş iki semavi dine, Museviliğe de İseviliğe de saygılı idi. Bu dinler de Ortadoğu’dan çıkmıştı. Ortadoğu, bu dinlerden evvel de bir kültür ve ahlak meşheri idi. Tevrat’ta zikredilen ‘10 emir’in Tevrat’tan çok çok eski ‘Hamurabi Yasaları’ tabletlerinde de bulunması bize bu kültür birikimini gösteriyor. Museviliğin bağnaz gelenekleri, İseviliğin, Hz. İsa’dan sonra abartılan Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi (teslis) gibi aykırılıklar, putperestlerin cahilce ve bâtıl Tanrı inançları, kölelik sistemi, aklı başında insanları bu yeni dinin (İslâmiyet’in) aydınlığına çekiyordu. Tek Tanrıcılık, veciz ifadesini ‘Le ilâhe, il El-İlah’ (Tanrılar yoktur, tek Tanrı (Allah) vardır) da buluyordu.

Yesrib, dağınık ve gelişigüzel bir kasaba iken Hz. Muhammed’in gelişi ile kendisine destek verenler (ensar), ardından göç edenlerle (muhacirin) çehresi değişmeye, kuyumcu, terzi, marangoz gibi esnaf ve sanatkârın, kervan sahibi tüccarın yerleşmesi ile kentleşmeye başladı. Adı Medine = Kent oldu. Zamanla önemli ailelerin ve sözü geçen aile reislerinin (nakib) ve de aydın dindaşların çoğalması ile Medine-i Münevvere (Aydın Kent) diye anılmaya başladı.

Acaba ilk cami yapıları nasıldı? Bu konuda elimizde dişe dokunur doküman yok. Burada Sabahattin Eyüboğlu’nun Sanat Tarihi derslerinde anlattıklarını aklımda kaldığı kadarı ile ifade etmeye çalışacağım. Bilindiği gibi Arapça ‘cem’ toplama, ‘cemaat’ toplanan halk, ‘camia’ topluluk, ‘Cuma’ toplantı günü, ‘cami’ toplanılan yer (özel anlamda Müslüman mabedi) oluyor. İlk camilerde, her halde güvenlik gereği olarak, toprak zemin 3-4 metre kazılır, alt seviyede kare veya dikdörtgen planlı bir düzlük oluşturulur; çevre sedde duvarları ile takviye edilir; bir noktadan merdivenle inilir-çıkılır; çevreye direkler dikilerek revak oluşturulur; üzeri hurma yaprakları ile örtülürdü. Açık meydanın orta yerinde abdest almak üzere büyük bir su küpü bulunurdu. (Hoca bu bilginin kaynağını söylemedi ama merhum, mesnetsiz atan bir Hoca değildi.) Daha sonraki safhalarda kapalı mekânlar (mescitler) yapıldı. İlk minare ve ilk şerefenin de Bilal-i Habeşî’nin ilk ezanı okuduğu set üstü olduğunu söyleyebiliriz. Peki, Müslüman mabedine acaba niçin ‘cami’ denmiş? Çünkü mümin (iman edenler), toplandıkları revak altında imamla karşılıklı tartışır, her dileyen söz isteyerek bir nevi ‘panel’ gerçekleşirdi. Cuma namazı iki rekât kılınır, dindaşlar sulh ve sükûn içinde mabetten dağılırdı. (Günümüz Cuma namazları, politikacıların ve onların gözüne girmeye çalışan bürokratların gösteri alanına dönüşmüş, karşılıklı fikir teatisi yerine imamlar timsah gözyaşları dökerek saf çevrelere ‘one man show’ yapmaya başlamış, Hz. Peygamber dönemindeki 2 rekâtlık namaz da 16 rekâta çıkarılmış bulunmaktadır.)

Neyse, biz yine esas konumuza dönelim. Yeni din, kâh ikna ile kâh ‘gazve’lerle yayılmaya başlamış, artık Mekke’ye dönüş vacip olmuştu. Hicretin 8. yılında, 630’da Mekke’nin fethi ile Kâbe’deki putlar kırılmış, ama Hacer-ül Esved ve Yemenî taşına ilişilmemiştir. Bu sırada Hz. Ömer’in bu taşların da kaldırılması gerektiğini Hz. Peygamber’e söylediği, Hz. Muhammed’in bu öneriyi dikkate almadığı yazılmıştır.

Boşalan Kâbe mekânı, yeni dinin de kutsal mekânı olmaya devam etti. Zaten, Hz. Peygamber daha Medine’de iken namazını her zamanki gibi kutsal kent Kudüs yönüne doğru kılarken, birden Kâbe yönüne dönüş yapmıştı. Bu eylem, Bakara Suresi,139’da ‘Yüzünü Mescid-i Haram’a (Mekke’deki Kâbe’ye) çevir’ mealindeki ayette yer almıştır.

Putperestlik (cahiliye) döneminden beri yapılan Kâbe çevresindeki çevrinme (tavaf) törenleri, hicretin 10. yılında, 632’de yeniden düzenlendi ve İslâm’a uyarlandı. Böylece Kâbe’ye yeni işlev verildi ve ‘Hac’ farizası başlamış oldu.

Bu vesile ile Kâbe ve çevresi (Mescid-i Haram) yeniden düzenlendi. Düzenlemede tarihi olaylar yaşatıldı. Hacer-ül Esvet’in karşısında bulunan ‘Zemzem’ kuyusu kutsal su oldu. Alanda bir metre yüksekliğindeki dairesel duvar (El-Hatim) muhafaza edildi. Yine alanda bir taş vardı ki (sonradan kubbe ile örtüldü) Hz. İbrahim’in inşaatta yorulduğu zaman üzerine oturup soluklandığı taş olarak nitelendi. Sığ bir çukurluğa En-Nican (tekne) dendi ki Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in harç kardığı yer olarak kabul edildi.

Bu dönemden günümüze kalan hiçbir mimarlık eserini sizlere anlatamadığım için üzgünüm. Unutmayalım ki, dünya şaheseri Aya Sofya, bu dönemden bir yüzyıl önce (532-537) inşa edilmişti.

Hz. Muhammed, 632’de sonsuzluğa uçtu. Kendisinden sonraki ‘Halife’ler (Ardıllar), devletin ve dinin mücahitliğini yapmaya devam ettiler. Aralarında iyileri olduğu kadar kötüleri de vardı.

Yılmaz ERGÜVENÇ
 
Hz . Muhammed ( S . A . V )

albumpic3bnbo9.jpg
 
Seni anlatamam Ya rasulellah

Dediler bana “Bu dünya O var diye yaratıldı”

Geldim dünyaya, açtım gözlerimi, aradı bu gözler seni

Ama sen yoktun...

Haber göndermişsin

-Kardeşlerime selam olsun- demişsin...

Seni göremeyen kardeşlerine selam

Senden gelen selama can kurban Ya Resûlallah.

Sen ki eşsiz tebessümüyle

kalpleri anahtarsız açan,

Sen ki dört mevsim açan gül,

Sen ki bir yavrucağın kuşu ölmüş diye

taziyeye giden ince gönül,

Sen ki harbe en önde giden, korkusuz cengaver.

Çocukların bile fikrini soran ,büyük düşünür,

İsmi Allah la yazılacak kadar şereflisin.

Bir hayvan ölüsünden herkes uzaklaşırken

Onun güzel dişlerini görecek göz vardı sende...

Selam vermeyi çok sevmene rağmen

Tembellik yapana

bunu layık görmeyecek kadar çalışkandın sen.

Çocuklarla oyun oynayan

alçak gönüllü sevgi güneşi,

İki kurbanlığın oğlu olarak asildin sen.

Can düşmanlarının malını emanet ettiği,

Sözüne güvendiği emindin sen

Hz. Yusuf tan güzel,

tüm insanlar içinde özeldin sen

İnci dişlerinin arasından çıkanlarla

kimsenin incinmediği yürektin sen.

Sen yürüyünce dağlar erirdi,

mahlûkat selam verirdi sana,

İftira atanlar üzünce seni,

melekler öperdi yanaklarından …

Münkirler ağlatınca

Amine yoktu ki kucaklasın seni?

Abdullah görmedi,

nasıl cezalandırsın kafirleri?

Ama Rabbin vardı,

alemleri senin için yaratan Rabbin...

Miraca çıkardı seni,

sevgiliyi görmek herşeye değerdi.

Bahiranın bahçesindeki

kuruyu yeşerten sevgili !

Gel ey nebi.

Gönlümün bozkırları seni bekler.

Seni sevmek her ruhun yiyeceği, içeceği,

İlahi aşkın gıdası seni sevmekten geçer.

Benim sevgim nedir ki?

Ayçiçeğinin güneşe olan sevgisi...

Önemli olan güneşin,

ayçiçeğine ışık göndermesi.

Sana öylesine muhtacım ki...

Ölesiye muhtaç...

Yine de SEN'den bir şey

anlatmış sayılmam Ya Rasulellah.

Binlerce salât selam olsun Sana ey Gül yüzlü Nebi

Peygamberimiz (SAV) Efendimizim için doğum günü haftası olarak kutlanan doğum günü haftası,
ülkemiz insanı ve bütün Alem-i İslam'a
hayırlar getirmesini Rabbimizden temenni ve niyaz ediyorum.
 
Peygamberimiz Hz. Muhammed

Abdullah ve Amine’den olma
Allah’ın Resulü Hz. Muhammed.
Beşyüzyetmişbir de doğma
Allah’ın Resulü Hz. Muhammed.

Hak dini Íslâmı kurdu
Dünya’yı berekete boğdu
Kardeşliği, dostluğu yaydı
Allah’ın Resulü Hz. Muhammed.

Dört Peygambere dört kitap indi
Davut’a Zebur, Musa’ya Tevrat
Ísa’ya Íncil, son Peygambere ise Kur’an
Allah’ın Resulü Hz. Muhammed.

Peygamber soyundan dört halife
Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali
Adalet, sabır tüm mevlanın malı
Allah’ın Resulü Hz. Muhammed.

Mekke’den Medine’ye yürüdü.
Altıyüzotuziki de gözünü yumdu
Müslümanlara Kâbe’yi kutsal kıldı
Allah’ın Resulü Hz. Muhammed.

Tarsus / MERSÍN

Mustafa Toga
 
Nurlu Peygamberimiz

Senin için yaratıldı bu kâinat,
Selâm verdi; melekler, semâvat,
Şefâat eyle ümmetine ey Resûl!
Dökülüyor dudaklarımızdan salâvat...

Hep ümmetine rehberlik ettin,
Yüce Allah’ın yoluna sevk ettin
Şefâat eyle ümmetine ey Resûl!
Kalbimizi, ruhumuzu sen serinlettin...

Cennet ile müjdeledin müminleri
Ateş ile korkuttun münkirleri,
Şefâat eyle ümmetine ey Resûl!
Seni arzular hakikat erleri...

Mübarek dilinden okudun Yüce Kur’ân’ı,
Aydınlattın; ufukları, bütün cihanı,
Şefâat eyle ümmetine ey Resûl!
Senin yoluna verelim bu canı...

(Nisan 1991-Erzurum)

Zekayi Şahin



 
Muhammed'i Çok Özledim

Muhammed’i çok özledim
Ciğerlerim pare, pare
Şol canımdan çok istedim
Yollar, götür beni yâre

Günüm gecem selâvattır
Ne huzurdur, ne rahattır
İstediğim şefâattır.
Yâr Muhammed, cana çare.

Irmak olsam, yâre aksam
Ravzasına, nasıl baksam
Şol gönlümü, bile yaksam
Kapanmıyor, canda yare.

Ümmetinim, şerefim çok
Gelmelere dermanım yok
Bir hasret ki, saplandı ok
Sırat üzre, düştüm nare.

Derdim elbet, Kabe ve Hac
Muhammed’e aşkım ilaç
Hasretinden düştüm bîlaç
Çöllerdeyim, hem avare.

Hak aşkına ömür versem
Muhammed’i bir kez görsem
Eşiğinde bile ölsem,
Yalvar, yakar, ben bîçare.

Aşk var ise, Sen sebebi
Habibullah, en son nebi
Selindeyim, coştu debi
Şefâat kıl, sitemkâre.

Bayram LEVENTOĞLU


 
Rahmet Peygamberi

Dünyamızı şereflendirdiğinde,
Sanki güller açmıştı kainat.

Müjdeleşiyordu tüm varlık alemi,
'Muhammedü'l-Emin' doğdu diye...

Kainat o an eğilmiş bir dal gibi,
Selamlıyordu varoluş sebebini.

Ardından aralandı kara bulutlar,
Bir güneş gibi parladı, islamın nuru.

Yağmaya başladı sağnak rahmet yağmuru.
Ne kisralar dayanabildi rahmetine,
Ne de bin yıllık mecusi ateşi...


Selamlar olsun sana, Ya Muhammed!
Selamlar olsun sana, Ya Resulüllah!

 
Geri