hükümdarlar hakkında bilgiler hükümdarların biyoğrafileri

Konu sahibi son olarak 2624 gün önce görüldü
hükümdarlar hakkında bilgiler hükümdarların biyoğrafileri

Şeyh Şamil (1797 - 1871)



İmam Şamil 1797 yılında Dağıstan’ın Gimri köyünde dünyaya geldi. Babası bölgenin yerli halklarından Avar Türklerine mensup Dengau Muhammed’dir. 15 yaşında iken at binerek kılıç kuşandı. 20 yaşına geldiğinde iki metreyi aşan boyu ile atlama, ateş etme, güreş, koşu, kılıç gibi spor dallarında üstün yetenek sahibi olmuştu.

Öğrenimine bilgin Said Harekani’nin yanında başladı. Daha sonra kayınpederi olan Nakşibendi Şeyhi Cemaleddin Gazi Kumuki’nin öğrencisi oldu. Kendinden önce İmamet makamında bulunan Gazi Muhammed ve Hamzat Beg’in müşavirliğini yaptı. Son derece sade ve kanaatkar bir hayatı vardı.

İmam Şamil, muhtelif zamanlarda beş defa evlenmiş ve bu izdivaçların bazıları dini ve siyasi sebeplerle olmuştu. Şamil’in Fatimat, Cevheret, Zahidet, Emine ve Şovanat ismindeki zevcelerinden Ahmed Cemaleddin, Muhammed Gazi, Muhammed Said, Muhammed Şefi, Cemaleddin ve Muhammed Kamil isimli altı oğlu ile Fatimat, Nafisat, Necabat, Bahu-Mesedu ve Safiyat isimli beş kızı oldu.

Şamil, İmam yani devlet başkanı seçildikten sonra ilk iş olarak iç işlerini ele aldı. Ruslara karşı daha etkili savaşmak için lüzumlu idari ve askeri teşkilatları yeni esaslara göre tanzim etti. Bir taraftan askeri tedbirler alıp düşmana karşı savunma savaşları verirken, diğer taraftan da muntazam adli ve idari sivil bir devlet mekanizması geliştirmiş, medreselerde eğitime önem verdirmiş, fikir ve sanat alanında da büyük adımlar atılmasını sağlamıştır. Döneminde tophaneler, baruthaneler, silahhaneler yapılmış, muntazam birlikler halinde askeri teşkilat kurulmuştur.

Güçlü hitabeti, kararlı tutumu ve askeri dehasıyla büyük başarılar kazanmış, ünü kısa zamanda yayılarak, otoritesi Dağıstan civarında yaşayan geniş topluluklar tarafından kabul edilmiştir.

İmam Şamil, idare sistemini yeniden düzenlerken, ülkeyi naiplik ve vilayetlere ayırarak bunların başına hem askeri hem de sivil yetkilerle donatılmış naipleri getirdi. Üç veya dört naiplik bir vilayet idi. Vilayetlerin başındaki naibin rütbesi daha yüksekti.

Ayrıca, her biri birer savaş kahramanı olan bu yüksek rütbeli naiplerden Ahverdil Muhammed, Kabet Muhammed, Şuayıb Molla, Taşof Hacı, Danyal Sultan, Nur Muhammed, Hitinav Musa, Sadullah, Duba Hacı, Hacı Murat ve Şamil’in büyük oğlu Muhammed Gazi, gazavat’ın adı anılması gereken başlıca kahramanları oldular.

Şamil imam seçildiği 1834 yılından 1859 yılına kadar Rusya’nın büyüklüğü ve kudretine rağmen yılmadan mücadeleyi sürdürdü. Kendinden önceki iki imamın döneminde de fiilen 10 yıl savaşlara iştirak ettiğinden durup dinlenmeden cihad ettiği süre tam 35 yılı bulmuştur. Bu süre zarfında Rus kuvvetlerine büyük zayiatlar vermiş ancak kısıtlı sayıdaki asker sayısı da günden güne erimiştir. 1839’da Ahulgo Tepesinde 3.000 mürid ile General Grabbe komutasındaki 10.000’i aşkın üstün donanımlı Rus ordusunun kuşatmasına 80 gün süreyle direnişi harp tarihine geçmiştir. Şamil bu savaşta eşi Cevheret’i, oğlu Said’i ve kızkardeşi Mesedo’yu kaybetmiş, 8 yaşındaki oğlu Cemaleddin’i Ruslara rehin vermek zorunda kalmıştır.

Bu dehşet verici savaşlarda sadece insan kaybı olmadı. Ruslar, ancak aylar süren savaşlar sonunda işgal edebildikleri bölgelerde, ağaçları, ormanları yakıp, bir tek canlı yaratık bırakmadan ilerlerdiler.

Savaşlara iştirak eden Rus komutanlarından Milyutin, 80 gün devam eden Ahulgo savaşı hakkında hatıratında şu satırlara yer verir; "Artık muharebenin sevk ve idaresi kumandanların elinden büsbütün çıkmıştı. Hiddetlerinden köpürmüş, adeta çıldırmış bir hale gelen dağlılar, ulu orta askerlerimizin üzerine saldırıyor, süngü ucunda can verinceye kadar dövüşüyorlardı. Kadınlar bile kendilerini kudurmuş gibi müdafaa ettiler ve silahsız oldukları halde sıra sıra süngülerimizin üzerine atıldılar. Lakin muvaffakiyet için her türlü fedakarlığı göze almış olan Rus kumandanlığı inatla taarruzlara devam etti. Teslim olmayı katiyyen reddeden dağlılar, hiçbir ümitleri kalmadığı halde kahramanca dövüştüler. Kadınlar, çocuklar ellerindeki kamalarla Ruslara hücum ediyor, süngülerin önünde göz kırpmadan can veriyorlardı. Bazıları ise kendilerini ve çocuklarını korkunç uçurumlara atıyorlardı. Yaralılar bile inanılmaz şekilde dövüşüyordu."

Dost ülkelerden hiçbir yardım göremeyen İmam Şamil’in, nihayet elindeki bütün kuvvet kaynakları tükenir ve 1859’un 6 Eylül’ünde Gunip’te Prens Baryatinsky komutasındaki 70.000 kişilik Rus ordusuna, yanında birkaç yüz kişi kalıncaya kadar direndikten sonra teslim olur.

İmam Şamil, aile efradı ve 40 kadar adamı Petersburg’a Çar’ın sarayına götürülür. Rus Çarı II.Aleksandr tarafından sarayın kapısında hayrete düşülecek derecede nazik karşılanır. Çar, babası 1.Nikola’ya ve ihtişamlı ordularına tam otuzbeş yıl Kafkasya’yı zindan eden, zamanının bu en büyük kahramanını karşısında görür görmez, yüzünden ve sakalından hayranlıkla öpmekten kendini alıkoyamaz.

İmam Şamil bir ay kadar sarayda misafir edildikten sonra, saygın tutsak olarak esaret yıllarını geçireceği Kaluga’ya gönderilir.

Ancak Şamil ve ailesine esaret çok ağır gelir. İki yıl içinde Şamil’in simsiyah saçları beyazlar. Büyük kızı Nafisat ile gelini Muhammed Gazi’nin karısı Kerimet üzüntüden vereme yakalanarak ölürler.

Aradan ancak on yıl geçtikten sonra Çar, onun Hac’ca gitmesine izin verir. Ancak bir tedbir olarak oğlu Muhammed Şefi’yi alıkoyar ve Hacc’ı ifa ettikten sonra derhal Rusya’ya dönmesini şart koşar.

Şamil, 1870 yılında maiyetindeki adamları ile birlikte Rusya’dan ayrılarak önce İstanbul’a uğrar. Sultan Abdülaziz tarafından karşılanarak sarayda ağırlanır. Şamil’in İstanbul’a uğradığı haberi duyulduğunda şehirde yer yerinden oynamış, halk bu büyük kahramanı görebilmek için saray kapılarına akın etmişti.

Şamil, aşkına düştüğü son menzile bir an evvel varmak için Sultan’ın kendisine tahsis ettiği gemi ile yola koyulur. Cidde limanında Mekke Emiri, şehrin ileri gelenleri ve mahşeri bir kalabalık tarafından törenlerle karşılanarak Mekke’de Şürefa dairesinde misafir edilir.

Hac sırasında orada bulunduğunu duyan, dünyanın dört bir yanından gelmiş yaklaşık yüzbin müslümanın onu görmek için yarattığı izdiham sonucu, hükümet makamları İmam Şamil’i Kabe’nin üstüne çıkarmak suretiyle bu hayran kalabalığın arzusunu tatmin edebildi.

Şamil, hac farizasını yerine getirdikten sonra Medine’ye geçer. Medine günlerinde son derece takatten düşer, çektiği büyük ızdırap artık tahammül edilmez bir hal alır ve hastalanarak yatağa düşer.

Bütün hayatını ülkesinin milli bağımsızlığına adayan, askeri dehasını bütün dünyaya ve bizzat ebedi düşmanı Rus yüksek makamlarına dahi kabul ettiren, adını dünya tarihine "gelmiş geçmiş en büyük gerilla lideri" olarak yazdıran İmam Şamil 4 Şubat 1871’de 74 yaşında iken hayata gözlerini yumar
 
Mehdi (742 - 785)


Abbasi Devleti'nin üçüncü halifesi olan Mehdi, kendisi gibi halife olan Mansur'un oğlu ve meşhur Harun Reşid'in de babasıdır. Künyesi Ebu Abdullah Muhammed Mehdi bin Mansur'dur. Halifeliği, iç huzurun ve düzenin sağlandığı, dışarıda da önemli başarıların elde edildiği bir dönemdir. Abbasilerin en önemli ve değerli halifelerinden olup Risâle-i Nur'da kuvvetli itikad ve takva sahibi olarak vasıflandırılmaktadır (Mektubat s. 100).


Mehdi'nin doğum tarihi 742-44 yılları arasında farklı şekillerde nakledilmektedir. Kırk üç yaşında vefat ettiği gözönüne alındığında 742 veya 743 tarihinde doğduğu söylenebilir. Halife Mansur'un oğlu olup Humeyme'de doğdu. Babası eğitimine özel önem verdi ve bilgili ve kültürlü yetişmesi için tanınmış hocalardan istifade ederek özel dersler aldırdı. Mehdi, Mufaddal ed-Dabi'den Arap dili ve edebiyatına dair dersler aldı. Hocasının teşvikleriyle belagat ve şiire özel ilgi gösterdi. Hocası, Arapların meşhur şairlerinin eserlerinden taramalar yaparak ve seçme eserler almak suretiyle "El-Mufadaliyat" adlı derleme eseri vücuda getirdi. Mehdi, aldığı eğitimin neticesinde güzel şiirler yazdı, düzgün bir ifadeye sahip oldu.


Halife Mansur, oğlunun askeri açıdan da iyi yetişmesi için küçük yaştan itibaren eğitimini sağladığı gibi çocuk denecek yaşta komutanlıklar vererek çok önemli seferlere de gönderdi. Bazı ayaklanmaların bastırılması için hazırlanan birliklere komutan olarak atadı. Horasan'da çıkan Ali el-Cabbar bin Abdurrahman el-Ezdî'nin isyanını bastırmakla görevlendirildi. Çıkan çarpışmalarda üstün gelerek isyanın bastırılmasına muvaffak oldu. Önemli başarılar elde ettikten sonra, babası tarafından veliaht olarak tayin edildi. Kendisi ve askerleri için Rusafe şehri kuruldu. Bir süre sonra da hac emiri olarak tayin edildi.


Mansur, 775 yılında hacca gitmek üzere yola çıkınca yerine oğlu Mehdi'yi vekil bıraktı. Kısa bir süre sonra vefat etmesi üzerine Mehdi'ye biat edildi ve böylece vekaleti asliyete dönüşmüş oldu (775). Halifeliği vefatına kadar on yıl sürdü. Mansur döneminde istikrarsızlık tam olarak giderilemediğinden ve yeni devlet henüz tam olarak düzeni sağlayamadığından iç karışıklıklar devam etmekteydi. Mansur, hem istikrarı sağlamak hem de düşmanlarına karşı üstünlük sağlamak maksadıyla sert bir tutum izlemekte olup halka karşı da iyi davranmamaktaydı.


Mehdi'nin halifeliği ile birlikte devlette istikrar sağlandı. İçerde ve dışarıda düzen sağlandı ve devlet maliyesi düzeldi. Dolayısıyla bolluk ve rahatlığın olduğu bir döneme girildi. İmar faaliyetlerine hız verildi, yol ve su kanalları yaptırıldı. Devletin merkezi olan Bağdat çok önemli gelişmelere sahne oldu. Posta teşkilatı ıslâh edildi. Halife alim ve sanatkârları himayesine alarak onlara büyük değer verdi. Yabancı eserlerin tercüme edilmesi için büyük gayret sarf edildi. Halife; merhametli, zeki, insaflı bir halife olarak tarihe geçti.


Mehdi'nin ilk icraatlarından birisi de cezaevlerinde bulunan bazı mahkûmları serbest bırakmak oldu. Geri kalan mahkûmlara yiyecek tahsis etti. Çünkü, o zamana kadar mahkûmlara aileleri bakmak zorunda idiler. Yiyecekleri aileleri tarafından karşılanmakta idi. İhtiyacı karşılanamayanlar ise açlıkla karşı karşıya kalmakta idiler. Adli düzenlemelere de gidilerek ilk defa yargı işlerine bakacak mahkemeler ihdas edildi. Halife, yolcuların rahat bir şekilde seyahat etmeleri, barınma ve konaklama imkânlarına kavuşabilmeleri için Mekke yolu üzerinde konaklama yerlerinin yapılmasını emretti. Su ihtiyacının karşılanabilmesi için yeni kuyular açıldı ve daha önce mevcut olanların da ıslâh edilmesi yoluna gidildi. Bağdat ile diğer şehirler arasındaki posta işlemleri düzene sokuldu. Diğer taraftan daha önceden mallarına el konan bazı kimselere malları iade edildi.


Mehdi'nin yaptığı önemli faaliyetlerden biri de halkın üzerindeki vergi yükünü azaltmak oldu. Farklı para birimi uygulamasını kaldırdı. Vergi oranlarını düşürdü. İnsanlara zulmetmekten Allah'a sığındığını belirterek adil olmayan vergi sistemine son verdi. Bu yolla hazinenin zarara sokulduğunu ve önemli miktarda gelir kaybının olacağını belirten devlet görevlilerine; "Devlet hazinesi ne kadar zarar ederse etsin, benim görevim hakkı gerçekleştirip zulmü gidermektir" (Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, 3. C. s. 106) karşılığını verdi. Devlet görevlilerine; halka zulmetmeden, kolaylık sağlayarak vergi toplamalarını emretti. Bu maksatlar bütün valiliklere talimat yazdırttı.

Mehdi, bir taraftan büyük bir cömertlik göstererek halka bol miktarda para dağıtırken diğer taraftan da haksızlığa uğrayanların haklarını elde etmelerine imkân sağladı. Devletin elindekini halka dağıtmasına rağmen, hazineye büyük miktarda gelir sağlandı. Halifenin yaptığı icraatlar neticesinde halk arasında büyük bir itibar kazandı ve herkes tarafından sevildi.


Bediüzzaman, Ehl-i Beyt'e saltanatın nasip olmamasının hikmetlerini anlatırken, dünyevi saltanatın aldatıcılığına dikkat çekmektedir. Bediüzzaman'a göre bu mübarek silsilenin en önemli vazifesi, Kur'ân'ın hükümlerini muhafaza etmektir. Dolayısıyla saltanata geçen birisi bir nebi kadar masum olmalı diyen Bediüzzaman; "veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın" (Mektubat, s. 100) ifadelerine yer vermektedir. Bu ifadeler saltanat ve hilafetin çok ağır mesuliyetlerinin olduğunu, bu makamların hakkıyla ifa edilmesinin ne kadar zor olduğunu gösterdiği gibi, Mehdi'nin sözkonusu görevleri bihakkın yerine getirdiğine de işaret etmektedir.


Risâle-i Nur'da, Halife Mehdi'nin isminin zikredildiği yerlerden birisi de ahirzamanda gelmesi beklenilen "Mehdi"nin anlatıldığı bir bölümdür. Ahirzamanda gelmesi beklenilen Mehdinin siyaset, diyanet, saltanat, cihad gibi çok dairelerde vazifeleri vardır. Her asırda, meyusiyete düşen insanların "kuvve-i maneviyelerini teyid" edecek, Al-i Beytten "bir nevi mehdiye" hükmünde zatlar çıkmıştır. Bunlar her alanda farklı farklı insanlardır. İşte Mehdi-i Abbasi'den bu bağlamda sözedilir. Meselâ, diyanet alanında Gavs-ı Azam ve Şah-ı Nakşibend, Aktab-ı Erbaa [Dört büyük kutup: Abdülkadir-i Geylani, Ahmed-i Bedevi, Ahmed-i Kutai, ve Seyyid İbrahim Desuki'dir.] ve Oniki İmam'dır. Siyaset alanında da Mehdi-i Abbasidir. (Şuâlar, s. 509)


Halife Mehdi, Ehl-i Beyt ile aralarındaki bağı kuvvetlendirmek ve yakınlaşmayı sağlamak maksadıyla büyük gayret gösterdi. Tutuklu olanları serbest bıraktı. Elinden geldiği kadar sıkıntılarını gidermeye çalıştı ve Hazret-i Ali soyundan gelenlerin bir kısmını devlet görevlisi olarak muhtelif yerlere gönderdi. Bazılarıyla görüşerek onların sevgisini kazanmaya çalıştı.


Mehdi'nin halifeliği sırasında ülke genelinde düzen sağlandıktan sonra Bizanslılarla önemli mücadelelere girişildi. Bizanslıların yağma ve saldırılarına karşı askeri tedbirler alınarak istihkamlar güçlendirildi ve hudutlara gereken önem verildi. Bizans ordularının saldırıları üzerine bir ordu hazırlanarak harekete geçildi. İslâm ordusu 779 yılında Ankara yakınlarına kadar ilerledi. Bizanslıların Suriye üzerinden ilerlemelerine karşı İslâm ordusu da harekete geçti ve bazı kaleler fethedildi.

780 tarihinde de Halifenin oğlu Harun komutasındaki bir ordu Bizans üzerine gönderildi. Halife de Haleb'e kadar orduya refakat etti. Harun komutasındaki ordunun muhtelif akınları sonucunda İslâm orduları Üsküdar yakınlarına kadar ilerlediler ve Bizanslılar barış yapmak zorunda kaldı. Bu başarılarından ötürü Harun'a "er-Reşid" ünvanı verildi.


Mehdi on yıl süren halifeliği boyunca çok büyük başarılar sağladı. İçerde muhalif güçleri etkisiz hale getirdiği gibi dış devletlere karşı da devleti güçlü hale getirdi. Vatandaşlarına karşı gösterdiği merhamet ve adalet her kesimin saygı ve takdirini kazandı. Halkın büyük sevgisine mazhar olan Mehdi, 785 yılında vefat etti.
 
Timur (1336 - 1405)


Timur 1336'da Keş'de doğdu. Türkler kendisine, Aksak Timur derlerdi. Barlas aşiretinin başbuğlarından Emir Turagay ile Tekina Hatunun oğluydu.

1370 yılında hükümdar olan Timur askeri ve idari düzenlemeler yaptı. 1373'de Harizm seferine çıkan Timur, Kat şehrini ele geçirdi. Daha sonra Celyirlilerin başkenti Hocend üzerine yürüdü ve şehri ele geçirdi. Bu bölgede seferlere ve zaferlerine devam eden Timur giderek güçlendi. 1379'da Harizm'i tamamıyla, 1381'de de Sebzvar'ı, topraklarına kattı. 1384'de Irakı Acem'e giren Timur, aynı yıl Esterabat'ı ele geçirdi.

1386'da Tebriz, Kars ve Tiflis'i aldı. Azebaycan ve Ermenistan bölgelerindeki seferleri sonunda Karakoyunlulara karşı savaştı ve 1387'de Doğu Beyazıt, Ahlat, Adilcevaz ve Van'ı ele geçirdi. İran'a yönelen Timur, Maraga, Rey ve Isfahan üzerine yürüdü. 1389 yılında Altınordu devleti üzerine sefere çıkan Timur, iki kez zafer kazandı.

1391 yılında Mazerdan bölgesini ele geçirdi. Timur, bütün Şiraz ve Kirman'ı ele geçirdikten sonra Bağdat, Tekrit, Erbil ve Musul'a hakim oldu. Urfa'yı ele geçiren Timur bir süre sonra Akkoyunlu ve Karakoyunlu beylerini kendine bağladı. 1395 yılında Derbendi ele geçirerek kuzeye yönelen Timur, Ukrayna ve Kiev üzerine yürüdü. Özi ırmağı kıyısında bulunan Kırım ve Azak çevresindeki Ceneviz kolonilerini ele geçirdi ve Moskova'ya dayandı.

1398'de Hindistan'a girdi. Delhi'yi ele geçirdi. 1400'de toplanan kurultaydan sonra Gürcistan Seferine çıkma kararı aldı. Ardahan ve Kars üzerinden Bingöl'e geldi. Ahmed Celayir ve Kara Yusuf, Timur'dan kurtulmak için Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid'e sığındılar. Bayezid, Timur'a bağlı olan Erzincan'ı ele geçirdi. Timur ise 1400 yılında Erzincan'a tekrar hakim oldu ve Sivas, Malatya ve Behisni şehirlerini ele geçirdi. Suriye üzerine yürüyen Timur Halep'i aldı ve Şam'ı kuşattı ve aldı.

1402 yılında Erzurum, Erzincan, Kemah ve Kayseri üzerinden Ankara'ya doğru hareket etti. Ankara'da Çubuk ovasında yapılan savaşta Osmanlı Kuvvetlerini büyük bir bozguna uğratan Timur, Yıldırım Bayezid'i esir aldı. Bir yıl Anadolu'da kalan Timur bütün Anadolu illerini ele geçirdi. 1403'de Gürcistan, 1405'de Çin seferine çıktı. Pir Muhammed'i yerine veliaht bırakan Timur, Otrar'da öldü.
 
Alaüddin Keykubad III ( .... - .... )


Sultan Üçüncü Alaüddin Keykubad, Anadolu Selçukluları'nın 17.nci, yani son hükümdarı yada sonunculardan birisidir. Sultanlığı devrinde, Anadolu o kadar karışıktır ki, Üçüncü Alaüddin Keykubad'ın ve ondan sonra gelen İkinci Gıyaseddin Mes'ud'un Selçuklu hükümdarı sayılıp sayılamayacakları bile meçhuldür.


Üçüncü Alaüddin Keykubad'ın ölümü hakkında iki rivayet vardır. Birinci rivayete göre, Gazan Han'ın emriyle tahttan indirilen babasının yerine tahta geçtikten sonra, isyan başlatmak suçuyla, yine Gazan Han tarafından İsfahan'da idam edildi. Diğer rivayete göre ise, Bizans İmparatorluğu'na kaçan Üçüncü Alaüddin Keykubad, İmparator Mihal tarafından hapsedilerek orada öldü. Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihi olan 1299, Sultan Üçüncü Alaüddin Keykubad'ın hükümdarlık dönemine rastlar.
 
Uzun Hasan (1423 - 1478)


Uzun Hasan 1423 yılında Diyarbakır'da doğdu. Akkoyunlu hükümdarı Ali Bey'in oğlu Cihangir, babasının ölümü üzerine tahta geçmişti. Uzun Hasan, kardeşi Cihangir'in emri ile yaptığı askeri mücadelelerden sonra, giderek güçlendi ve kardeşi Cihangir'i başkentten uzaklaştırarak Akkoyunlu hükümdarı oldu.


Trabzon Rum İmparatoru'nun kızı Katerina Despina ile evlendi. Trabzon'u Osmanlı saldırısına karşı koruyacağına söz verdi. Uzun Hasan, ayrıca İstanbul'a elçi göndererek, Trabzon Rum İmparatorluğunun her yıl verdiği verginin affedilmesini ve karısına çeyiz olarak verilmiş olan Kayseri yöresinin teslimini istedi. Fatih Sultan Mehmed bu istekleri reddetti. 1461 ilkbaharında Trabzon seferine çıktı. Osmanlı akıncıları karşısında başarısız olan Uzun Hasan'ın kuvvetlerinden yardım alamayacağını anlayan Trabzon Rum İmparatoru David Komnenos, 26 Ekim 1461'de Trabzon'u, Fatih Sultan Mehmed'e teslim etti.


Uzun Hasan bu gelişmelerden sonra ülkesini Gürcistan, Suriye ve Azerbaycan yönünde genişletmek için harekete geçti. Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah'ı yenilgiye uğrattı. Giderek güçlenen Akkoyunlu ülkesi, Horasan dışında bütün İran'ı, Ermeniye'yi ve Mezapotamya'nın önemli bir kısmını kapsıyordu. Uzun Hasan bundan sonra Osmanlılarla mücadeleye girişti. Karamanoğlu Pir Ahmed ve Kasım Beylere yardım ederek onları Osmanlılar aleyhine kışkırttı. Akkoyunlu kuvvetleri 1472'de Tokat'a baskın yaptılar. Ayrıca Akkoyunlu kumandanı Yusuf Mirza, Kayseri, Karaman, Hamideli yörelerini ele geçirdi.


Bunun üzerine Fatih, doğuda kendisi için tehlikeli duruma gelen Uzun Hasan'ı ortadan kaldırmaya karar verdi. Osmanlı ve Akkoyunlu kuvvetleri 11 Ağustos 1473'de Otlukbeli'nde karşılaştılar. Osmanlı topçusu tarafından kuvvetleri bozguna uğratılan Uzun Hasan İran'a çekildi. Akkoyunlular Devleti'nin merkezini Tebriz'e naklettiler. Uzun Hasan Gürcistan seferinden dönerken hastalandı ve kısa bir süre sonra 1478 yılında Tebriz'de öldü.
 
Şah Abbas (1557 - 1628)


Şah Abbas 1557 yılında doğdu. Safevi sülalesinden Muhammed Hudabende'nin oğludur. Herat'ta babasına karşı ayaklandı. Kazvin'i ele geçirdi ve 1587'de hükümdar oldu.


Şah Abbas, babasının kötü yönetimi ile yok olma derecesine düşen Safevi Devletini kalkındırdı. Yeniçeriliği taklit ederek "Tüfekçi" adını verdiği bir ordu kurdu. 1597'de Herat yakınlarında Özbekleri yenerek Meşet'i geri aldı. Osmanlıların Avrupa seferi ve Anadolu ayaklanmaları ile uğraşmasından yararlanarak, Sultan Üçüncü Mehmed'in son yıllarında Osmanlı Türklerine düşmanca tavırlar sergiledi. 1605'te, sayıca zayıf olan Osmanlı ordusunu Tebriz yakınlarında yenerek Tebriz, Erivan ve Kars kalelerini ele geçirdi.


Kuyucu Murad Paşa'nın Tebriz'i harap etmesi üzerine, İran seraskeri Nasuh Paşa ile 1618 yılında imzaladığı antlaşma uzun sürmedi. Sultan İkinci Osman'ın öldürülmesini ve Anadolu'da çıkan karışıklıkları fırsat bilen Şah Abbas, Bağdat, Kerbela, Necef, Musul ve Diyarbakır'ı zaptetti. Şah Abbas, İran'ın gelişmesi için çok gayret etti. Yol, köprü, saray ve birçok kervansaraylar yaptırdı. Buna karşın çok zalim bir yönetim kurdu. Tahta geçmesine yardımcı olan Murşid Küli Han'ı, bir süre sonra da öz oğlu Şafi Mirza'yı öldürmekten geri durmadı. 1628 yılında ölen Şah Abbas'ın yerine torunu Şah Mirza Safi geçti.
 
Şah Tahmasb (1514 - 1576)


Şah Tahmasb, 22 Şubat 1514'te İsfahan'da doğdu. Şah Birinci İsmail'in oğlu olan Şah Tahmasb, Çaldıran Savaşı'ndan sonra Horasan'a gönderildi. Bir süre Sebzvar ve Herat'ta kaldı. Şiilerin ve Safevilerin tanınmış bilgin ve şeyhlerinden özel öğrenim gördü.


1521'de Sultaniye'deki babasının yanına dönen Şah Tahmasb, Şah İsmail'in ölümü üzerine 1524'te tahta çıktı. Osmanlı Devleti'nin 1533 Irakeyn seferini açmasını neden olacak sınır olayları onun zamanında yoğunlaştı. Ulama Paşa'nın Osmanlılara sığınması, Bitlis Bey'i Şeref Han'ın Safevilere yaklaşması bu savaşın başlıca nedeniydi. Şah Tahmasb, 1528'de Özbeklere karşı yaptığı ilk savaşını kazandıktan sonra Bağdat'a yürüdü. Burayı Osmanlılara teslim etmeyi düşünen Musullu Zülfikar Bey'i yenerek, Bağdat'a girdi.


Özbeklere, Horasan'a yeni akınlar düzenliyorlardı. Bu nedenle 1529'da Horasan'a dönmek zorunda kalan Şah Tahmasb burada iki yıl kaldı. Osmanlı tehlikesi artınca da tekrar batıya yöneldi. 1533'te Osmanlı Veziri Azamı İbrahim Paşa Doğu Anadolu'ya geldi ve bölgeyi denetimi altına aldı. 1533-34 yılları boyunca Bitlis, Adilcevas, Erçiş ve Van'dan sonra Azerbaycan'ın başkenti Tebriz'de, Osmanlı kuvvetlerince ele geçirildi. Irak'a yönelen Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman, Bağdat'ı aldı. Şah Tahmasb'da Tebriz'i kurtararak Van'a yürüdü. Bu nedenle Kanuni Sultan Süleyman ikinci kez İran'a geldi.


Bu süre içerisinde kesin bir barış imzalanamamıştı. Sınır olayları eksik olmadı. Buna rağmen Osmanlı tehlikesini atlatmış görünen Şah Tahmasb, Horasan seferine çıktı. Özbekleri zayıflatarak bir tehlike olmaktan çıkardı. 1540-48 yılları arasında Gürcistan seferine çıktı. Kanuni Sultan Süleyman, 1548'de düzenlediği seferle Doğu Anadolu'da Şah Tahmasb'ın aldığı yerleri yeniden Osmanlı topraklarına kattı. Tebriz, direnmeden Osmanlılara teslim oldu. Osmanlı padişahı seferden dönerken Van'ı da aldı. Bu mağlubiyetlerden sonra Şah Tahmasb yağma ve saldırılar düzenleyerek kasaba ve köyleri yakıp yıktı. Erzincan'a kadar ilerleyen Şah Tahmasb, Osmanlı kuvvetlerinden çekindiği için Karabağ'a gitti.


Gürcistan'a seferler yapmaya devam eden Şah Tahmasb, 1552'de Osmanlı sınırları içinde kalan topraklara akınlar düzenledi. Bu gelişmeler Kanuni Sultan Süleyman'ı üçüncü kez İran üzerine yürümeye zorladı. 1553'te Halep'e giden Kanuni Sultan Süleyman, 1554 baharında Kars üzerinden İran topraklarına girdi. 1555'de iki ülke arasında Amasya antlaşması imzalandı. Şah Tahmasb ölümüne dek barışa bağlı kalarak dostluk ilişkisinin zedelenmemesine özen gösterdi. Sultan İkinci Selim'le de dost kalmaya çalışan Şah Tahmasb, hükümdarlığının son iki yılını ağır bir hastalıkla geçirdi.


1576 yılında Kazbin'de ölen Şah Tahmasb'ın yerine oğlu Haydar Mirza tahta çıktı. Bir gün sonra öldürülen Haydar Mirza'nın yerine, ikinci oğlu Şah İkinci İsmail tahta çıktı
 
Haydar Mirza (1555 - 1576)


Şah Tahmasp I’in oğlu olan Haydar Mirza 1555 yılında dünyaya geldi. Kendisini çok seven babasınca veliaht ilan edildi. Tahmasp ölünce hükümdarlığının ilan ettiyse de (1576) saltanatı bir gün sürdü, kızkardeşinin kışkırtmasıyla öldürüldü.
 
Tuğrul Bey ( .... - 1063)


Selçuk Bey'in torunudur. Babası Mikail bir savaşta şehit düşünce Selçuk Bey tarafından Cend şehrinde yetiştirildi. Selçuk Bey'in vefatı ve amcası Arslan Bey'in Gazneli Mahmut tarafından esir edilmesi üzerine 1025'te Selçuklu hanedanının başına geçti.

Tuğrul Bey'in ilk yılları yurt aramakla geçti. 1034'te Şah Melik'e karşı ilk mağlubiyetini aldı ve 7 - 8 bin askerini kaybetti. 1035'te ilk büyük zaferini Gazne hükümdarı Mesud'a karşı savaşarak elde etti. Bu savaş Selçukluları mültecilikten kurtarıp ülke sahibi bir devlet haline getirdi. Tuğrul Bey, Nişabir'i payitaht seçip 1038'de ilk kez adına hutbe okuttu.

Daha sonra Gaznelilerle çeşitli tarihlerde savaşan Selçuklular Tuğrul Bey'in en önemli zaferi olan Dandanakan Meydan Muharebesi"yle yıkılma tehlikesini iyice bertaraf ettiler. Payitaht 1043'te Nişabur'dan Çağrı Bey'in komutanlarından İbrahim Yınal tarafından fethedilen Rey'e taşındı.1058'de Abbasi Halifesi "Cenab - ı Hakk'ın kendisine tevdi ettiği tüm ülkeleri Tuğrul Bey'e naklettiğini" bildirdi.

Tuğrul Bey 1060'ta Mısır Fatimilerini bir daha toparlanamayacak şekilde bozguna uğrattı. Bizans karşısında sürekli savunma durumunda olan İslam dünyası, Tuğrul Bey'le birlikte hücuma geçti. Bizans elindeki Anadolu'ya ilk giren Türk Sultanı da Tuğrul Bey oldu.

Tuğrul Bey'in amcası Musa Yabgu'nun oğlu Şehzade Hasan, 1048'de Zap Nehri kenarında Bizanslılara mağlup olmuştu. Bunun üzerine Tuğrul Bey tarafından gönderilen İbrahim Yınal ve Kutalmış, Bizans ordusunu Hasankale'de mağlup ve komutanlarını da esir etti.

Tuğrul Bey Erciş ve Bergri kalelerini fethederek Anadolu'nun kilidi olan Malazgirt önünde ordugah kurdu. Fakat Malazgirt, Tuğrul Bey'e nasip olmadı. Bağdat ve Rey'i imar eden Tuğrul Bey yakalandığı bir hastalık sonucu 5 Eylül 1063 tarihinde vefat etti.
 
Hüseyin Baykara (1430 - 1505)


Hüseyin Baykara 1430 yılında Herat’da doğdu. Uzun süre Cürcah Mazenderan hükümdarlığı yaptı. Sonra Horasan’da da hükümdar oldu. Baba ve ana soyundan Timurlenk’e uzanır. Büyük babası Mirza Baykara ve babası Mirza Mensur’dur. 36 yıl süren hükümdarlığı sırasında halkın sevgisini ve saygısını kazanmıştı.


Hüseyin Baykara, hükümdarlık vasıflarının en güzeli olan adaletle yönetmek, şiire ve şairlere değer vermek, kültürü korumak ve memleketinde sulh ve ataletin yerleşmesine çalışmak gibi özellikleriyle yüksek bir insan ve büyük bir hükümdardır.


Hüseyin Baykara bilime, sanata ve sanatkarlara değer veren, onları koruyan, adaleti seven büyük bir Türk hükümdarıdır. Kendisi de kahraman bir savaşçı olduğu kadar güçlü bir şairdi.


Hüseyin Baykara sarayına bilgin, sanatkar ve şairleri toplayarak bir Baykara Meclisi kurmuştu. Onun sarayında Türk ve İran edebiyatı büyük bir gelişme yolu buldu. Meşhur Ali Şir Nevaî, Hüseyin Baykara’nın en yakın dostu ve veziri idi. Baykara Meclisinde ünlü Molla Cami de bulunurdu. Hüseyin Baykara kendisi de bir şairdi. Meclisü’l-Uşşâk adlı bir eseri ile bir divanı vardır. Bu divanda Türkçe ve Farsça şiirleri toplanmıştır.


Hüseyin Baykara, Herat’ı bir kültür çevresi haline getirdi. Birçok okullar açtı. Oraya uzak yerlerden toplanan öğrencileri koruyarak onları hazinesinden verdiği para ile okuttu. Zamanında bilim ve edebiyat parlak bir döneme girdi. Baykara, 1505 yılında öldü.
 
Karamanoğlu Mehmet Bey ( .... - 1280)



Karamanoğullarının ikinci Beyi Kerim’üd-din Karaman’ın oğludur. Doğum tarihi belli olmayıp ölümü 1280’dır. Mehmet Bey askeri ve idari yönden bilgili bir devlet adamı idi. Bilim adamlarını etrafına toplayıp onlara büyük önem vermiştir. XIII.yüzyıl ortalarında Selçuklular, edebi dil olarak farsçayı, devlet işlerinde Arapçayı kullanırlardı. Halk ise öz dilleri olan Türkçeyi kullanıyordu. Mehmet Bey millet olarak birlikte yaşamanın ilk şartı olan dil birliğinin sağlanmasının gerekliliğine inanıyordu. Bu birliği gerçekleştirmek için Toroslar üzerinde yaşayan bütün Türkmen boylarını çevresinde toplayarak bir ordu oluşturdu.

"Bugünden geru divanda, dergahta, bergahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır."
13 Mayıs 1277



Üzerine gönderilen Selçuklu ve Moğol kuvvetlerini büyük bir yenilgiye uğratarak Konya’ya girdi. Burada yaşayan Selçuklu Türkleri Karamanoğulları ile birlik oldular.

Kısa zamanda Konya vilayeti ve bazı çevre iller Karamanoğullarının hakimiyeti altına girdi. Daha sonra Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus’un oğlu Gıyaseddin Siyavuş’u başa geçiren Mehmet Bey’in kendisi de vezir oldu. İlk önceleri Moğol baskısına başarı ile karşı koymasına bir çok kere galip gelmesine rağmen, daha sonraki çarpışmaların birinde iki kardeşi ile beraber şehit düşmüştür. İdareciliği sırasında Türkçeyi resmi dil olarak ilan eden fermanını vermiştir. Bu fermanda “Bugünden sonra divanda, dergahda ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır.” diyerek siyasi ve askeri bir zafer değil aynı zamanda kültürel bir zafer kazanmıştır.
 
Şahin Giray ( .... - 1787)


Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Kırım Hanı İkinci Devlet Giray'ın torunu ve Ahmed Giray'ın oğludur. 1772'de Kırım Hanı olan kardeşi İkinci Sahib Giray tarafından kalgay (veliaht) olarak atandı.


1774'te Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım'ın Rus nüfusuna girmesine karşı çıkan ve 1775'te tahtı ele geçiren Dördüncü Devlet Giray'ın yerine, Ocak 1777'de Rusların desteği ile Kırım Hanlığına getirildi. Hükümdarlığı, Osmanlı yönetimi tarafından tanınmadı ve Aralık 1777'de Üçüncü Selim Giray, hanlık beratıyla Kırım'a gönderildi.


1778'deki ayaklanmanın bastırılmasıyla Kırım tahtının tek sahibi olan Şahin Giray, 1779 Aynalıkavak tenkihnamesinin imzalanması ile Osmanlı devleti tarafından da tanınmış oldu. 1782'de izlediği Rus yanlısı siyaset nedeni ile çıkan yeni bir ayaklanma sonucu, Yenikale ve Kerç yöresine çekildi. Yerine, kardeşi İkinci Bahadır Giray getirildi. Ancak Ruslar, karışıklıklardan yararlanarak, Temmuz 1783'te General Potemkin'i Kırım'a göndererek Şahin Giray'ı göstermelik de olsa Kırım Hanı ilân ettiler ve Kırım'ın Rus topraklarına katılmasını sağladılar.


Şahin Giray uygulanan baskılara dayanamayarak 1787'de Osmanlı Devleti'ne sığındı. Ancak Kırım hanlarının sürgün yeri olan Rodos adasına gönderilerek orada idam edildi (1787).
 
Alemgir Şah (1618 - 1707)


Timur soyundan Hindistan' da hüküm süren ve Babür Şah tarafından kurulmuş olan büyük Türk-Moğol İmparatorluğu Hükümdarlarındandır. Asıl adı Evrenkzip' tir. Babası Şahıcihan annesi de Mümtaz Mahal lakabıyla meşhur Ercüment Banudur. Şahıcihan' ın bu değerli zevcesi için yaptırdığı Tacmahal adlı muhteşem türbe Ağra şehrindeki Türk Türk medeniyetinin değerli bir eseridir.


Alemgir Şah Padişah olmadan önce valiliklerde bulunmuştu. 1658' de tahta çıkmış ve ölümüne kadar yaklaşık elli seneye yakın saltanatta bulunmuştur. Gölkende, Bicabur, Değen vilayetlerini alarak Adil Şah ve Kutup Şah devletlerini ortadan kaldırmıştır. Bilgili bir hükümdar olan Alemgir Şah, ilmi e alimleri korumuştur. Onun ölümünden sonra Hindistan Türk- Moğol İmparatorluğu zayıflamaya başlamıştır.
 
Deli Petro (1672 - 1725)


1672 yılında Moskova'da doğdu ve kendi kurduğu Saint-Petesburg (Leningrad) da 1725 yılında öldü. Rusyayı Avrupalılaştırmak için çalışmalar yaptı. Petro'nun ilk işi bir ordu ve donanma meydana getirmek olmuştur. İngiliz gemilerinin nasıl yapıldığını öğrenmek için iki defa Arkanjel'e seyahat etmiş, mühendisler getirterek Voronej ve Don nehirleri üzerinde ilk Rus donanmasını yaptırmıştır.


Rusya'nın sahili olmadığı ve Karadenize inmek için Petro 1696'da Azak kalesine hücum ederek Osmanlının elinden aldı. 1709'da da onikinci Charles'e karşı Poltava zaferini kazanarak onu Osmanlıya sığınmaya mecbur etti. Petro İsveç kralının kendisine teslim edilmesini istemişti. Osmanlı bunu kabul etmeyerek kralı beş sene muhafaza etmiş ve sonra memleketine kaçmasına imkan vermiştir. Osmanlıyla bu sebepten dolayı muharebeye girişti fakat Baltacı Mehmed Paşa'nın kumandası altında bulunan Osmanlı ordusu tarafından Prut'ta 1711'de zor durumda bırakılmıştı.


Baltacı Mehmed Paşa biraz azimli davransaydı, Petro ya yenilecek ya da askeriyle birlikte mahvolacaktı. Petro osmanlının elinden ucuz kurtulduktan sonra Azak kalesini tekrar elden çıkardı. Baltacı Mehmed Paşa'nın Katherina'dan etkilenerek sulh yapmak gerektiği fikrini savunduğu söylenmektedir.


Petro elli üç yaşında öldü. Ünvanını hakkıyla kazanmış hükümdarlardandır. Yaptığı birçok değişikliklerden ve insafsızca şiddetinden dolayı eski tarihciler ona Deli Petro derler.
 
Haydar Ali (1721 - 1782)


Hindistan’daki müslüman Maysor hanedanının kurucusu olan Haydar Ali, 1721’de Bangalor’da doğdu. Hindu Maysor hükümdarının küçük bir cagirdarının oğluydu: XVIII. Yy.da Dekkan’ı çalkalayan çatışmalar içinde bu devleti önemli bir askeri güç durumuna getirdi. İktidarı 1759-1772 arasında, Maratalar’a karşı giriştiği savaşımlar sırasında eline geçirebildi. Maratalara karşı ama bu kez Fransızlar’ın yanında 1779-1782 savaşı(da da savaştı. 1782’de ölen hükümdar’ın yerine oğlu Tippu Sahib geçti.
 
Geri