Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Konu sahibi son olarak 2800 gün önce görüldü
Büyük zatların kıymetini bilmenin önemi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi büyük zatlar, insanın uzun zaman uğraşarak elde ettiğini bir anda verebilirler. Bir talebesi doğuda, bir talebesi batıda olsa, ikisi de ölmek üzere olsa, o mübarek zat ikisinin de imanla gitmesine sebep olur. Bu zor bir şey değildir. Azrail aleyhisselam, dünyanın her tarafındaki insanların ruhlarını bir anda alabiliyor. Azrail aleyhisselama bu kuvveti veren Allahü teâlâ, evliya zatlara da ihsan ediyor.

Horasan’da bir âlim, Vehhâbîler gibi tasavvufu inkâr eder, evliya zatlara düşmanlığını gizlemez. Etrafındakilerin ikaz etmelerine rağmen bu düşmanlığına devam eder. Bir gün hastalanıp ölüm döşeğine düşer. Yanındakiler kelime-i şehadet söyletmek isterler. O ise tuhaf sesler çıkarır, söyleyemez. Yani imansız gitmek üzeredir. Durumun iyi olmadığını görünce, oradaki evliya bir zata giderler. (Efendim bu zat namaz kılan bir Müslümandı, şimdi ölüm döşeğindedir, buna dua edin, himmet edin de imanını kurtarabilsin) derler. O mübarek zat gelip bakar, durum çok kötüdür. Yaklaşık bir saat kadar gözünü kapatıp rabıta eder. Gözünü açtığında, ölüm döşeğindeki zat, kelime-i şehadet getirerek vefat eder. O mübarek zat ise ter içinde kalmıştır. Oradakiler hikmetini merak ederler. Mübarek zat anlatır:
(Ben hangi büyük zata müracaat ettimse, hangisine yalvardımsa, hepsi, “Bizim ona kalbimiz kırık, bize dil uzattı” dediler. Baktım ki hiçbiri affetmiyor, bu defa ben de, “Evet bu suçlu, ama benim hiç mi hatırım yok? Eğer beni seviyorsanız, benim hatırım için affedin, buna hakkınızı helal edin” dedim. Bunun üzerine onlar da, “Biz seni seviyoruz. Senin hatırın için onu affediyoruz” dediler.)

Dolayısıyla evliya zatların kıymetini bilmek lazımdır. Cenab-ı Hak,(Kendinize vesile arayın) buyuruyor. Arada hiçbir vesile olmadan, Allahü teâlâ ile irtibat kurmak, Ondan istemek mümkündür, ama çok zordur, çünkü bunun birçok şartı vardır. Hâlbuki Allahü teâlânın rızasına kavuşmuş, duası makbul olan evliya zatları vesile etmek çok kolaydır. Onların ölüsü, dirisi olmaz, ruh zaten ölmez. Onlar Allahü teâlânın dostudur. Onun için onlara şu veya bu şekilde dil uzatmaktan sakınmalıdır. Bunun vebali büyük olur.

Bir mümin, hayatında bir kere, evliya bir zatın ruhuna bir Fâtiha okusa, âhirette o evliya zat, mutlaka o kişiye şefaat eder.
 
Mirac aklın bittiği, imanın başladığı yerdir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir iş, ne kadar sıkıntı içinde olmuşsa, o kadar uzun ömürlü olur. Peygamber efendimiz, (En çok sıkıntıyı ben çektim) buyuruyor. O hâlde, hak olan dini de, kendi de bildirdiği gibi kıyamete kadar sürecektir. Peygamber efendimizin vârisleri de çok çektiler. Dolayısıyla iman yani inanmak çok zor, inandırmak daha zordur. İman, Allahü teâlânın kullarına ihsan ettiği en büyük nimetten biridir. İmanı olanlar, sevinçten oynasa, yeridir.

Peygamber efendimiz, Ümmihani’ye Mirac’ı söyleyince, (Aman kimseye anlatma, kimse inanmaz ve inananlar da vazgeçer) dedi. Peygamber efendimiz de, (Anlatmam lazım, inanmayacak olan sonra da vazgeçer, çürük temel üzerine bina olmaz, ayrılacak olan şimdiden ayrılsın, sağlamları kalsın) buyurdu.

Akıl durdu, zaman durdu, her şey durdu, iman başladı. Mirac imandır. Peygamber efendimizin hiç yalan söylemediğini müşrikler de biliyordu. (Cenneti, Cehennemi gidip gören mi var?) diyenler oluyor. Evet, var. Hayatında hiç yalan söylememiş olan Muhammed aleyhisselam var.

Mübarek geceler kıymetlidir, fakat Mirac gecesinin ayrı bir özelliği vardır. Izdırap ve sevincin bir arada yaşandığı gecedir. Peygamber efendimiz, bir ay Taif’te İslamiyet’i anlattı, hiç kimse inanmadı, alay ettiler, çocuklara taşlattılar.

Gece amcasının kızının evine geldi, Ümmühani, (Haber verseydiniz yiyecek bir şeyler hazırlardım, yedirecek bir şeyim yok) dedi. Peygamber efendimiz, (Yiyecek içecek gözümde yok, Rabbime ibadet edecek bir yer bana yeter) buyurdu.

Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselama, (Habibim çok üzüldü, onu ben teselli edeceğim, git Habibimi bana getir!) buyurdu. Önce, Mescid-i Aksa’ya geldi, Sonra göklere çıktı. Allahü teâlâyı bilinemeyen, anlaşılamayan şekilde, zamansız, mekânsız olarak gördü, (Yâ Rabbi, ümmetim için de bunu isterim) dedi. İşte, beş vakit namaz, bize Mirac olarak verildi.

Mirac’da ne hikmetler vardır! Namaz kılmayan, Mirac’dan mahrumdur. 1400 yıldır devam eden, başka bir olay yoktur. İşte Mirac böyledir. Mirac, aklın bittiği, imanın başladığı yerdir. Mirac namazdır. Allahü teâlâ, namaz gibi bir nimeti insanlara ihsan etti. Namaz, Allah sevgisini arttırır, duanın kabulüne de sebeptir. Namaz varsa, hayat vardır. Namaz yoksa insan bir işe yaramaz. Namazdan mahrum olan, her şeyden mahrumdur.
 
İyilikler azalıyor, kötülükler artıyor
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kur’an-ı kerimde mealen, (Beni unutursanız, beni Rab olarak tanımazsanız, verdiğim nimetlere şükretmezseniz, rızkınızı daraltırım) buyuruluyor. Elhamdülillah ki, (Rızkınızı yok ederim) denmiyor. En büyük rızk, imandır. İmansızlık, sel gibi akıyor. Bugünkü insanların hâli, bu yüzden perişandır.

Sağlık da, bir rızktır. Bu rızk azaldığı için, hastaneler dolup taşıyor. Muhakkak her evde hasta var. Evler, eczane deposu gibi ilaçla dolu.

Emniyet de bir rızktır. Bu rızk da azaldığı için, evlerde bile güven içinde oturulamıyor.

Huzur da bir rızktır. Hanım, kocasına itaat etmiyor. Kocası, hanımına Müslümanca davranmıyor. Sâlih evlatlar arasında adaletsizlik yapılıyor. Ana babanın görevlerinden biri, sâlih evlatlarına aynı sevgiyi gösterip, onları birlik ve beraberlik içinde tutmaktır. Hâl böyleyken, anne, (Başıma bir şey gelirse, oğlum bana bakar) diyerek oğluna sarılıyor. Baba da kızına sarılıyor. Böylece içeride bir huzursuzluk başlıyor.

Gıda da bir rızktır. Tabiî gıda kalmadı. Piyasa hep suni ve bozuk gıdalarla dolu. Böyle bozuk gıdalardan da, bozuk, hasta insanlar meydana geliyor. Evde beş kişi varsa, beşi birden çalışıyor, ama hepsi de aç kalıyor. Bu, gıda rızkının daralmasıdır.

Velhasıl, iyilik olarak ne varsa, hepsi azalıyor. Kötülük olarak da ne varsa, hepsi artıyor. Neticede milletler ve insanlar mahvoluyor. Bütün bunlara sebep, İslâm dairesinden dışarıya çıkmaktır.

Allahü teâlâ insanların ibadetine muhtaç değildir. Şayet insan ibadet ederse, kendini kurtarmış olur. Hem dünyada, hem de âhirette huzura kavuşur. Ama ibadet etmezse, hem dünyada, hem de âhirette yanar.

Allahü teâlâ bir hadis-i kudside buyuruyor ki:
(Önce gelenleriniz sonra gelenleriniz, küçüğünüz büyüğünüz, dirileriniz ölüleriniz, insanlarınız cinleriniz, en müttekî, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine hepiniz, bana karşı duran, peygamberlerimi aşağı gören düşmanım gibi olsanız, uluhiyyetimden bir şey eksilmez. Allahü teâlâ, sizden ganîdir, Ona hiçbiriniz lâzım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız.)
 
Sultan Abdülhamid Han’ın hediyesidir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
II. Abdülhamid Han, Avrupa’da belirli ocakların İslamiyet’i yok etmek için hazırladığı yıkıcı planlarının önlerine dikildi. Aklı, zekâsı ve ilmi üstün olduğu için, asırlar boyunca hazırlanmış olan sinsi planları hemen sezdi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları sahte kahramanları, iş başından uzaklaştırdı. İslam bilgilerini, yani din, fen ve ahlak bilgilerini memleketin her yerine yaydı. Çok sayıda kültürlü din adamı yetiştirdi. Milleti 31 yıl adaletle idare etti. Bilgili, temiz bir gençlik yetiştirdi. Haksızlığın, kötülüğün, ahlaksızlığın kökünü kazıdı. Bu yüzden kötü kimselerin hedefi oldu. Yıllarca kötülendi. İftiralara uğradı. Sonra gelen gençliğe, büsbütün yanlış olarak tanıtıldı. Fakat, insaflı yazılan tarihleri okuyanlar ve onun ilme, fenne, insanlığa bıraktığı eserlerini görenler, bu iftiralara aldanmadı. Ona dil uzatan yalancılardan, ilim adamı, araştırmacı yazar maskesi altında çalışan düşmanlarından ve bunların söyledikleri yalanlardan nefret ettiler. Onun büyüklüğü karşısında hayran kaldılar.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdular ki: “Başkale’deki medresemde, 20-30 talebe okutuyordum. Talebenin yiyip içmesi, elbiseleri, bütün masrafları hep bana aitti. Bir gün ders veriyordum, kapı açıktı, içeri gayet temiz giyinmiş bir bey geldi. Selam verdi ve dersi dinledi. Ders sonunda yanıma gelip, (Efendim, kaç talebeniz var? Hangi kitapları okutuyorsunuz? Hangi kitaplara ihtiyacınız var?) diye sordu. Ben de lazım olan birçok kitap ismi verdim. Hepsini teker teker not aldı. Eğitimle ilgili bütün ihtiyaçlarımı deftere yazdı. Biraz sonra veda edip gitti. Konuşması gayet nazik, elbisesi gayet muntazam ve temiz olduğundan, bunun bir İstanbul beyefendisi olduğunu anladım. O söylemeyince ben de kim olduğunu soramadım… Birkaç ay geçti, unutmuştum. Bir gün medreseye postacı geldi. (Size birkaç sandık geldi, postaneden alabilirsiniz) dedi. Gittim, iki sandık kitap dolu idi. Kitapları, sandıkları aldım, o günün şartlarında hayvana bindirdim. Medreseye getirdim. Sandıklar açılınca, bir de ne göreyim, sandığın içinde iki ay önce isimlerini yazdırdığım kitaplar bulunuyordu. Üzerinde bir kağıt vardı. (Halife-i müslimîn Sultan Abdülhamid Han’ın hediyesidir) yazılıydı.”

Sultan Abdülhamid Han hazretleri, bütün ilim yuvalarına, Anadolu’ya ve dünya devletlerindeki Müslümanlara, Hindistan’a kadar Ehl-i sünnet kitaplarını ulaştırmıştır.
 
Hazret-i Dıhye ve Cebrail aleyhisselam
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Asr-ı saadette Dıhye isminde zengin, yakışıklı, genç bir tüccar vardı. Dıhye, Peygamber efendimize hediyeler getirirdi. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” onun hediyelerini kabul ederdi. (Yâ Dıhye, yakışıklısın, gençsin, zenginsin. Öldükten sonra Cehenneme gitmen yazık olmaz mı? Bir kere “La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah” de, kendini Cehennemden kurtar) derdi. Dıhye, Peygamberimizi hakikaten severdi, fakat bir türlü Müslüman olmaz, Peygamberimizi kırmak da istemezdi. (Düşüneyim, inşallah o da olur) gibi tatlı sözlerle geçiştirmeye çalışırdı…

Dıhye, yine bir gün hediyeler getirdi, sonra da, (Yâ Resulallah, yüzlerce defa Şam’a ve başka Rum ülkelerine gittim. Birçok Rumlarla, papazlarla konuştum. Çok dikkat ettim, papazların sözleri birbirini tutmadığı gibi, sözlerinde samimiyet, ciddiyet ve bir bütünlük yok. Senin ise, hiçbir sözün, hiçbir sözünü bozmuyor. Hep iyilikten, faydalı şeylerden bahsediyorsun. Anladım ki, sen Allah’ın peygamberisin. Müslüman olmak istiyorum) dedi. Kelime-i şehadet getirdi. Peygamber efendimiz, Dıhye’nin Müslüman olmasına o kadar sevindi ki, Eshabına Onun şerefine ziyafet verdi…

Cebrail aleyhisselam, insan şeklinde geldiği zaman, Dıhye’nin şeklinde gelirdi. Hazret-i Dıhye, Şam şekerlerinden getirir, o zaman çocuk olan hazret-i Hasan ile hazret-i Hüseyin’e verirdi… Bir gün yine, Hasan ile Hüseyin, uzaktan Onu görünce oyunu bıraktılar ve Dıhye’nin kucağına geldiler. Acaba ne getirdi diye, ceplerini karıştırdılar. Hâlbuki o gelen, Cebrail aleyhisselamdı. Resulullah, torunlarının böyle davranmasını pek hoş görmedi, (Kardeşim Cebrail, torunlarım seni Dıhye zannettiler. Yoksa onlar herkese öyle samimi davranmazlar) dedi. Cebrail aleyhisselam mahcup oldu. (Çocuklar benden bir şey bekliyor) diye düşündü. Hemen elini uzatıp Cennet bahçesinden birer salkım üzüm ve nar koparıp onlara verdi. O anda bir ihtiyar geldi. (Kaç gündür hastayım, açım, hiçbir şey yemedim, açlıktan ölmek üzereyim, Allah rızası için yiyecek bir şey veren yok mu?) dedi. Çocuklardaki asalete ve terbiyeye bakın, tam yiyecekleri zaman, ihtiyarı görünce koşa koşa götürdüler. İhtiyara verecekleri anda Cebrail aleyhisselam geldi, (Defol, seni hain şeytan! Cennet bahçesinden bunları kopardığımı görünce, ihtiyar şekline girdi. Cennet meyvesini yemek için hile yapıyordu. Hâlbuki Allahü teâlâ ona Cennet nimetlerini haram etmiştir. Vermeyin!) dedi. Şeytan da o anda kayboldu.
 
Bebekler niçin sevimli olur?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Küçük çocuklar, bebekler niçin çok sevimli olur, onları koklayınca ruhumuz neden ferahlar? Çünkü onlar günahsızdır. O günahsızlığın verdiği temizlikten dolayı onların Cennet kokusuna doyulmaz. Peki, bu büyüklerin, evliya zatların yanına gidildiği zaman niçin hiç ayrılmak istemeyiz? Onların yüzüne baktığımız zaman niçin içimiz ferahlar? Çünkü onlar da günahsızdır. Yani günahsızlar seviliyor.

Tevekkül etmek çok önemlidir. Çünkü tevekkül imanın bir parçasıdır. Mesela çocuğumuz doğacağı, dünyaya geleceği zaman, eli ayağı düzgün mü, aklı yerinde mi, sıhhatli mi diye düşünülüyor. Bunlarla alakalı herhangi bir tercih hakkımız var mı? (Ben bunu beğenmedim, geri gönderiyorum) diyebilir miyiz? O anda Allahü teâlâya teslim olmaktan başka çaremiz yoktur. (Yâ Rabbî, sıhhatle, aklıselim sahibi, iyi huylu, hayırlı bir evlat ihsan et!) diye dua etmekten başka yapacak hiçbir şeyimiz yok. Cenab-ı Hak, ne gönderdiyse ona razıyız. Biz orada bir hiçiz. O hiç olma hissini duymak da bir nimettir. Çünkü bu nefs, şeytanla beraber, her dakika, her saniye, (Sen çok önemli adamsın, her şeye sen karar verirsin) diyor. Kibre, ben dedirtmeye uğraşıyor. Bütün gayesi o. Bebek doğacağı zaman, insan âcizliğini zerrelerine kadar yaşıyor, bize bir ders oluyor.

Allah’ın merhameti
Allahü teâlâ, (Ben, kulumun kaldıramayacağı yükü ona yüklemem) buyuruyor. Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun ki, kaldıramayacağımız yükleri bize, ailelerimize, hiçbirimize vermiyor. Çok büyük bir merhamet bu. Bebeğine şefkatle sarılan, emziren annenin hâlini görünce, çok ümitlenip, seviniyoruz. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlâ, yüz merhametinden birini mahlûklarına verdi. Bu sebeple anne evladına şefkat eder, hayvanlar yavrularını sever ve bütün mahlûklar birbirine merhamet eder) buyuruyor.

Allahü teâlâ merhametinin yüzde doksan dokuzunu âhirette mümin kulları için ayırdı. İnsan ve hayvanlardaki merhamet de, hepsi o yüzde bir merhamettendir. Annenin o anki o merhamet ve o şefkat hâlini görünce, kurtuluş ümidimiz artıyor. Çünkü o zerre merhameti, o şefkati görünce, Cenab-ı Hakk’ın âhirette mümin kullarına ayırdığı o muazzam merhametten biz de faydalanırız diye seviniyoruz. Ondan başka da tutunacak bir şeyimiz yok.
 
Evliya zatlara sevgi, en büyük sermayemizdir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bütün dünyada savaşlar, huzursuzluk, kavga, isyan, küfür var. Elhamdülillah biz çok rahatız, muhafaza altındayız. Bir isyan, bir hata, bir kalb kırmakla bu nimetten mahrum kalınabilir. Hep dua etmeliyiz ki, Allahü teâlâ bizi bundan mahrum etmesin.

Bir kalb kırmak, Kâbe-i muazzama’yı yetmiş sefer yıkmaktan daha büyük günahtır. Gıybet de kanser gibidir. Gıybet, bir Müslümanın arkasından doğru olduğu hâlde üzüleceği bir şeyi söylemektir. Ya doğru değilse, bir de o iftira olacak, kat kat fazla günahı olur. Gıybet, iftira, suizan, dedikodu, her ne varsa, aileler, topluluklar, bunlardan dolayı sıkıntıya girerler, Allah korusun dağılır ve bozulurlar. Başka türlü sebeplerin hepsi telafi edilir, ama gıybet, dedikodu, iftiranın olduğu yerde ne huzur, ne de birlik kalır.

(Kurtuluşun yolu, kurtulanlarla beraber olmaktır) buyuruluyor. Bu sevgi en büyük sermayemizdir. Buna zarar verecek bir şey duyunca mani olmalıyız. Bir kişinin gıybet ettiğini duyarsak, onu susturmalı, ona mâni olmalı. Mâni olana yüz şehit sevabı veriliyor. Mâni olamıyorsak, kalkıp oradan gitmeliyiz. Birini içki masasına çağırsalar, haram olduğu için gitmese nasıl sevab kazanırsa, gıybet edene mâni olmak da aynı, hattâ daha önemli, daha sevabdır.

Allah rızası için ziyaret
Bir mümin, Allah rızası için bir mümini ziyaret etse, Cenab-ı Hak, bundan çok memnun olur ve o kişiden razı olur. Eğer Allahü teâlânın o rızası bir ampul gibi gökten yere inseydi, o kadar parlak bir nur olurdu ki Güneş kararırdı. Yani gündüz yıldızları görmediğimiz gibi, Güneş de görünmez olurdu.

Böyle şeyler iman edilecek hususlardır. Çünkü dinimizin aslı görmek değil, inanmaktır. Bu göz her şeyi görmek için yeterli değildir. Başka göz var, o, büyüklere has bir gözdür. Onlar dünyadayken âhireti görürler, fark buradadır. Hele hele insanlar karşılarına geldikleri zaman, şişenin içindeki mürekkep göründüğü gibi, onlar ayrıca kalb mütehassısı oldukları için, insanın kalbinden ne geçiyor onu da görürler.

Büyükler, bir anda her yeri kalb gözleriyle görebilirler, fakat bakmazlar. Zaten bakmak isteseler, düşkün olsalar, göremezler. Kalb gözleri kapanır.
 
Cennetin en yüksek derecesi kime?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Evliya-yı kiramı görmek, isimlerini söylemek, düşünmek, gözünün önüne getirmek, en büyük ibadettir. Allah dostlarını sevmek ibadettir. İslamiyet’in temeli, sevgiye dayanır. Allahın dostlarını tanıyacağız, ondan sonra seveceğiz. Sevmek ise, onların yolunda yürümek demektir.

Cennetin en yüksek derecesi şehidlere değil, İslamiyet’i yayanlaradır. Şehidler de İslamiyet’i yaymak için şehid olmuşlarsa, o makamlara kavuşurlar.

Peygamber efendimize, (İnsanların en kıymetlisi kimdir) diye sormuşlar. (İlim öğrenen ve öğretendir) buyurmuş. Yalnız öğrenmek yetmez. Öğrendiğini de öğretmesi lazımdır. Asıl lazım olan bu. Birine doğru bir kitap vermek, öğretmek demektir. Peygamber efendimizin müjdesi budur. İlmi öğrendikten sonra, öğretmek için yaymalıdır. Bu da, bu zamanda kitap vermekle olur. Ne mutlu ilim öğrenene ve Allah’ın kullarına yayanlara!

Bunu yaparken de, fitne çıkmamasına çok dikkat etmelidir. Şeyh Sadi hazretleri, Gülistan kitabında, (Fitne çıkaran doğru, fitneyi önleyen yalandan zararlıdır. İş bitiren yalan, fitne çıkaran doğrudan daha iyidir) buyuruyor.

Hubb-i fillah, Allahın dostlarını sevmek; buğd-i fillah, Allah’ın düşmanlarını sevmemektir. Bunlar kalble olur. Bunların yeri kalbdir. Elle, ayakla, tabancayla değil. Ahmak olana verilecek cevap susmaktır. Ahmakla dikkatli konuşmak lazım, onun birçok sözlerine cevap vermemek lazım. Her sözüne cevap verilirse düşmanlığı artar.

Çok konuşanın aklının az olduğu anlaşılır. Lüzumsuz konuşmamalı. Hiçbir toplantıda, hiçbir yerde, hiçbir kimseye lüzumsuz bir şey dememeli. Hele münakaşa yasaktır. Münakaşa dostla da yapılmaz, düşmanla da yapılması zararlıdır. Dostla yapılırsa muhabbet azalır, düşmanla yapılırsa düşmanlık artar.

Allahü teâlâ, hepimizi âhir zaman fitnelerinden muhafaza buyursun. İmam-ı Rabbânî hazretleri 400 sene önce, (Âhir zaman fitneleri başladı) buyuruyor. Şimdi tam içinde yüzüyoruz fitnelerin. Allahü teâlâ muhafaza etsin! Onun için her zaman birbirimize dua etmeliyiz, gıyaben yapılan dualar kabul olur.

(Fitne fesat zamanında sünnetime sarılana yüz şehid sevabı vardır) hadis-i şerifindeki sünnet, Ehl-i sünnet yolu demektir. Yani bu zamanda, Ehl-i sünnet kitaplarına sarılanlara yüz şehid sevabı verilecektir.
 
Dünyalık bir şey için üzülmeye değmez
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimize hizmet ederken, birlik ve beraberlik içinde olduğumuz müddetçe muhafaza altındayız. Bu muhafaza, imanı korumak demektir. İbadetler, imandan sonra ikinci sıradadır. Oradaki emirlerde, yasaklarda her insan hata edebilir, ama bu birlik ve beraberlik içinde olanların imanı muhafaza altındadır. Onun için çok şanslıyız.

Dine hizmette iki türlü insan çalışır. Biri hem ücretini alır, hem de âhirette ecrini, mükâfatını alır. Bir kısmı da yalnız burada ücretini alır. Âhiretteki ecre, mükâfata talip olmalı. Herkes rızkını bir şekilde alıyor. Asıl mükâfat öbür taraftadır. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bu konuda en büyük müjdeyi vererek, (Dünyada kim kimi severse, âhirette de onlarla beraber olacaktır) buyuruyor. Biz bu büyükleri, Ehl-i sünnet âlimlerini çok seviyoruz, inşallah onlar da bizi kabul ederler ve orada da beraber oluruz.

Bir adamcağız diyordu ki: (Benim de hanımımın da gözlerimiz görmüyor. Küçük, hasta bir çocuğumuz var. Tedavi için her ay İstanbul’a getiriyorum. Gece havalimanında bir yerde yatıyorum ve küçük oğluma sarılıp yatıyorum, kaybolursa bulamam diye korkuyorum. Hiç maddî imkânım yok, birileri yardım ediyor, bir şekilde tedavi devam ediyor.)

Gözyaşları içinde dinledik. Yâ Rabbî, ne imtihanlar var! Bizim neyimiz eksik de, neyimizden şikayet edeceğiz? Allahü teâlâ kaldıramayacağımız yüklerle bizi imtihan etmesin! Çok büyük nimetlere kavuştuk. İmam-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki:
(Dünya işlerinin bozuk gitmesinden ve halinizi toparlayamadığınızdan hiç sıkılmayınız! Çünkü dünya işleri, üzülmeye değmez. Bu dünyada olan her şey geçecek, yok olacaktır. Allahü teâlânın razı olduğu şeylerin arkasında koşmak lazımdır. Güç olsa da, kolay olsa da, bunları yapmaya çalışmalıdır. Aranılacak, gönül verilecek, Allahü teâlâdan başka hiçbir şey yoktur. Geçici, yok olucu şeylere gönül vermek pek yazık olur. Bu yolun büyüklerine olan sevgiyi, dünya ve âhiret saadetinin sermayesi biliniz! Bu sevginizin artması için, Allahü teâlâya dua ediniz! Bu sevgi, insanın İslamiyet’e uymasını kolaylaştırır. Kalbin her an Allahü teâlâ ile olması, bu sevgi ile elde edilir. Eğer dünyanın bütün sıkıntılarını kalbe doldursalar, bu sevgi bulunursa, hiç üzülmemelidir.)
 
İşin esası bilmek değil, fedakârlıktır


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünya fânidir, dert ve belaların toplandığı bir yerdir. Âhiret ise rahatlık, ferahlık, huzur yeridir. Dolayısıyla, insanlar dünyaya daldıkça, dertleri, üzüntüleri, sıkıntıları artar ve sonu hüsran olur. Hâlbuki dünyadan yani Allah’ın rızasına aykırı işlerden uzaklaşsa, rahatı, huzuru artar.
Dine uyanların çok derdi de olur. Bu dertler, huzurlu olmasına aykırı değildir. Allahü teâlâ, has kullarına, makamları çabuk aşsınlar, yürüyerek değil de uçarak kavuşsunlar diye çeşitli bela verir. İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Yıllarca uğraştım, belli bir makamdan sonra ilerleyemedim. Ama ne zaman ki, iftira yüzünden zindana düştüm, o zaman bütün dereceleri aştım) buyuruyor.
Ahmed Yesevi hazretleri, vefatına yakın dergâhı teslim etmek üzere, en seçkin dört talebesini imtihan için, onlara, (Hava soğudu. Şimdi siz dağa ormana gidin, ayrı ayrı yerlerden odun kesin, ayrı yollardan tekkeye getirin, sobada yakıp ısınalım) der. Dördü de dağa, ayrı ayrı yerlere giderler. Odunları kesip, gelirken yağmura yakalanırlar. Hepsi sırılsıklam tekkeye gelirler, odunlar da ıslaktır.
Ahmed Yesevî hazretleri, herkesin getirdiği odunlara bakar. İlk üçünün odunları ıslak, dördüncünün getirdikleri ise kurudur. O talebesine, (Nasıl oldu da bu odunlar kuru geldi böyle?) diye sorar. Talebe, (Hocam, yağmur başlayınca, yaş odun işe yaramaz, yanmaz. Siz ve arkadaşlarım üşütüp hasta olmayasınız diye, ben de elbiselerimi çıkarıp odunları sardım, kendimi bu dergâha feda ettim. Ben hastalansam da, siz ve arkadaşlarım yaşasın, hizmetler devam etsin, tekke açık kalsın diye düşündüm. Onun için odunlar kuru kaldı) der. (Bizi düşüneni, biz de düşünürüz. Tekkeyi düşüneni, tekke de düşünür. Sen benim halifemsin, buranın idaresi sana aittir. Madem sen kendini hocaya ve dergâha feda ettin, dergâh da sana feda olsun) buyurur.
Demek ki, işin esası sadece ilim sahibi olmak değil, fedakârlık da şarttır. Bu hususu İmam-ı Rabbânî hazretleri şöyle bildiriyor:
Üstünlük; fazileti, iyi sıfatları çok olmak değildir. Önce imana gelmek, din için herkesten çok mal vermek ve canını tehlikelere atmaktır. Bu üç şartın hepsi, Ebu Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”da toplanmıştır. Bunun için bu ümmetin en üstünü olmuştur.
 
şirk anasını satiyim.ruhban sınıfı yok islamda.allahla aranıza adam koymak günah.küfür.zaten horasan'dan sonrasını okumaya bile gerek yok.cahil halkı allah adına istedikleri gibi oyun hamuru haline getirmek için icad edilmiş rütbeler bunlar.ehlibeyt tanırım diğerlerini tanımam.
 
İnsanın yüzü nereye dönükse öyle anılır


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsanın yüzü nereye dönükse öyle bilinir, öyle anılır. En rahat geçim, en rahat iş birliği, en rahat çalışma ortamı, en rahat yolculuk, yüzü âhirete dönük olan insanlarla olur.
Hazret-i Ömer, Ebu Ubeyde bin Cerrah’a bir kese altın gönderir. Parayı götüren adama da, (Oradan ayrılma, bakalım altınları ne yapacak) der. Ebu Ubeyde hazretleri, altınlara elini sürmeden yardımcısına, (Al bunları, şu fakirlere dağıt) buyurur.
O kimse, Hazret-i Ömer’e durumu arzeder. Hazret-i Ömer ona bir kese daha verip, bunu da, Sa’d bin Muaz’a gönderir. O da elini sürmez, (Fakirlere dağıtın) der. O kimse yine gelir, hazret-i Ömer’e durumu arz eder, (Efendim, bu zatların parayla alakası yok, hep dağıtıyorlar) der. Hazret-i Ömer, (İşte ben buna şükrediyorum. Dağıtmazlarsa geçim sıkıntılı olur. Dağıttıkları için huzur ve düzen var. Eshab-ı kiram bu şekilde kardeşçe yaşıyorlar. O sevginin aslında, esasında bu var) buyurur.
(Büyüklerin kalbinde zerre kadar dünya menfaati olsa kimse onları sevmez) buyuruluyor. Bu husus, her Müslüman için de geçerlidir.
Paraya düşkün olan sevilmez, onunla oturup dertleşilemez, samimi dost olunamaz.
Ölüp gittikten sonra, dünyaya düşkün olan hangi zengin rahmetle anılıyor? Ama binlerce kilometre uzaklıktaki evliya zatların kabirlerini ziyarete gidilebiliyor.
Makam ve mevkisine değil niyetine bakar
Niyet hayır, âkıbet hayır! Allahü teâlâ kullarının mevkiine, makamına, elbisesine değil, kalbine ve niyetine göre muamele eder. Allahü teâlâ, insanın istediği neticeye kavuşturmak için, ona giden yolu açar. Ancak, çok sevdiği kullarının gideceği yer felaketse, onun istediği o iş için mâniler çıkarır.
Bütün dünyalık görünen işler, bir niyetle âhiretlik olur, bütün âhiret işleri de, bozuk bir niyetle dünyalık olur. Bunun için niyetlerimizi düzeltip, yaptığımız her şeyi Allah için yapmalı.
İbadetlerimize, dinin yayılması için yapacağımız hizmetlere, riya ve ucub gibi hiçbir bozuk niyeti karıştırmamalıyız.
 
Doğru kitapları okuyup çenemizi tutmalı


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İyilerle beraber olan, zarar etmez. Gül ağacının dibindeki çamura, gül kokusu siner. Gül tutan elde, gül kokusu olur. Koku satan dükkâna giren, koku sürünmese de yine kokulardan istifade eder. İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Hadis-i şerifte, (Kişi, sevdikleriyle beraberdir) buyuruldu. Bu büyükleri seven, onlarla beraber olur. Onlarla beraber olan, şakî olmaktan [küfürden] korunmuş olur) buyuruyor. Demek ki, Ehl-i sünnet âlimlerini, Evliya zatları sevenler, Cennete giden yola girmiş olur. Bu büyükler bizim elimizden tutup Cennete götürürken, derdimiz ne ki, üstümüze vazife olmayan işlere karışıyoruz. Yapılacak şey, (Fitne zamanında evinizde oturun, günahlarınıza tevbe edin, dilinizi tutun, kendi işinize bakın, başkalarının işine karışmayın!) hadis-i şerifine uyarak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumak ve susmaktır. Burada susmaktan maksat, sadece kendi işimizi yapmak, başkasının ve âmirlerimizin işine karışmamak, gıybetten, söz taşımaktan, fitneye sebep olacak her türlü söz ve hareketten sakınmak demektir.
Peygamber efendimiz, (Kur’an okunan evin hayrı artar, melekler oraya toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur’an okunmayan ev, içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Bu evden melekler çıkar, şeytanlar girer) buyuruyor. Kur’an-ı kerimi her gün az da olsa, birkaç satır da olsa mutlaka okumalı. Çok okuyamıyorum diye temelli terk etmemeli.
Her gün az da olsa okumalı
Yapılacak diğer önemli bir iş de, her gün düzenli olarak kitaplarımızdan okumaktır. Dinimize ait bir meseleyi öğretmek veya öğretmeye sebep olmanın sevabı, yüz umre sevabından daha fazladır. Ehl-i sünnet itikadını anlatan bir kitabı başkalarına vermek, çok kıymetli bir iştir.
Âhir zamanda en büyük tehlike, sağı solu dinlemek, onlara göre yön belirlemektir. Ehl-i sünnet âlimlerinin kıymetli kitaplarına kavuşanlar, hazineye kavuşmuş demektir. Bu hazine kıyamete kadar onlara yeter. Ehl-i sünnet âlimleri bize her şeyi bildirdiler, söylenmedik şey bırakmadılar. Ama bu hazine rafta, vitrinde beklemek için değildir. İlaç rafta istediği kadar beklesin, hasta gerekli ilacını almazsa ölür gider. O ilacı kullanmak lazım. Her gün mutlaka, az da olsa kitap okumalıdır.
 
Sabredenin gideceği yer Cennettir


Merhum hocamızın bayram sohbeti:
Peygamberler hariç, herkesin kusuru, günahı olur. Bir müminin kalbini incitmek, Beytullah’ı yetmiş kere yıkmaktan daha büyük günahtır. Kusurları görmemeli, affetmeli ve sabretmeliyiz. (Sabredenin gideceği yer Cennettir) hadis-i şerifindeki müjdeye kavuşmak için bizi inciten kardeşimize sabretmek, ona dua etmek lazımdır.
Ana baba hakkı çok büyüktür. İlk imanımızı onlardan öğrendik. Bu yüzden, din düşmanları, aile yuvasını yıkarak, İslâmiyet’i kökünden kazımaya çalışıyorlar. Ana babamızın kıymetini bilmeliyiz. Resulullah efendimiz, bir bayramda, hutbe için minberin ilk basamağına çıkınca (Yâ Rabbî! Ana babasının hizmetinde kusur eden, onların kalblerini inciten, onların rızasını, duasını almayanı, Cehenneme sok yâ Rabbî!) buyurdu. Yine (Ana babanın evladına duası, peygamberin ümmetine duası gibi kıymetlidir) buyuruyor. O hâlde, onların dualarını, rızalarını almalıyız.
Hanımların kıymetini de bilmeliyiz. Onlar, Allahü teâlânın bize emanetidir. Saliha bir hanım, Cennet nimetidir. O, hayatını bize vakfetmiştir. Biz neşeliysek o da neşeli, biz üzüntülüysek o da üzüntülü olur. Onun kalbini incitmek, Beytullah’ı yıkmaktan daha büyük günahtır. Ona sert söylememeli, kusurlarına sabretmeli. Üzülürse, sinirleri bozulur. Bugün hastalıkların çoğu da, hep sinirden kaynaklanıyor. Hasta olunca, sıkıntısını yine kocası çeker. Doktor peşinde koşar, ağzının tadı kalmaz. Aklı olan kendini bu hâle düşürür mü?
Peygamber efendimiz, (Kızmayın! Güzel huylu olun! Hanımınızla iyi geçinin!) buyuruyor. Hiç kimseyle münakaşa etmemeli. Münakaşa, dostun dostluğunu azaltır, düşmanın düşmanlığını arttırır. (Sabreden kazanır) hadis-i şerifine uymalı.
Birbirimize gıyaben hayır dua edelim. Gıyaben yapılan dua kabul olur. Fâsıklar, mürtedler dedikodu yapar, sâlih Müslümanlar dua eder. Biz, Müslümanlara ve Allah’ın bütün kullarının hidayeti için dua ederiz.
Nimet içinde olan sevinmeli, kızmamalı. Saadete kavuşan kızmaz, neşelenir. Peygamber efendimiz, (Müminin alâmeti güler yüzdür. Münafığın alâmeti asık surattır) buyuruyor. Allahü teâlâ ihsan ettiği nimeti göstermemizi sever. Cihad etmek, yani Allah’ın dinine hizmet etmek en büyük nimettir, bu nimet, güler yüzle, tatlı dille, şefkatle, merhametle gösterilir.
 
Ana babanın ilk vazifesi


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her ana babanın, en önemli vazifesi, çocuklarına namaz kıldırmaktır. Namaz kılmayan evlat; en büyük tüccar, en yüksek makam sahibi veya çok zengin olsa da, hiç faydası olmaz. Bunlar, namazla birlikte olursa, dinimize ve Müslümanlara hizmet niyetiyle yapılırsa, ancak o zaman faydalı olur. Aksi hâlde, yarın âhirette, ana babasının gözü önünde ateşe götürülürken, o evladın, (Keşke benim dünyamı düşüneceğinize, bugünkü durumumu düşünseydiniz. Kılmadığım namazlar yüzünden beni ateşe atıyorlar) demesine nasıl tahammül edilir?
Çocuğa hangi hedef gösterilirse, o hedefte başarılı olur. (Evlatlarına İslamiyet’i, Kur’ân-ı kerimi öğretmeyen ana babalardan uzağım. Onlar da benden uzaktır. Onlar Veyl ismindeki Cehenneme gidecektir) hadis-i şerifini duyan, dünyalık bir şey için, kendisinin ve çoluk çocuğunun âhiretini, ebedî saadetini nasıl feda eder?
Hayat, hayâldir. İşte geçen günler, yıllar, yaşananlar hep hayâl oldu. Ölümün ne zaman geleceği belli değildir. O hâlde, bugünü değerlendirmeli, yüzümüzü âhirete dönmeli, Allahü teâlânın huzuruna, namaz borcu olmadan çıkmaya çalışmalı. Ehl-i sünnet âlimleri, (Namaz vakti geçerken, kılmadığı için üzülmeyenin imanı gider veya son nefeste imansız ölür) buyuruyor. Namaz kılmamak günahların en büyüğüdür. Kılmadığı için kalbi sızlayanın, imanının olduğu anlaşılırsa da, yine çok büyük günah işlenmiş olur. Dolayısıyla, beş vakit namazı severek kılmalı ve çocuklarımızı da alıştırmalı. (Çocuklarınıza namaz kılmasını öğretin! Yedi yaşına gelince kıldırmaya başlayın, on yaşına gelince ise mutlaka kıldırın!) hadis-i şerifine uymalıdır.
Kaza namazının önemi
Namazı vaktinde kılmak bu kadar önemli olduğu gibi, vaktinde kılınmayan namazları kaza etmek de çok önemlidir. Bunun için, kaza borcumuz olsa da, olmasa da, ömür boyu kaza namazı kılmaya devam etmeli. Sabah namazından başka, diğer dört vakit namazın sünnetini kılarken, kazaya da niyet etmeli. Önceki namazlarımızda bir eksiklik, namazın sıhhatine mâni olan bir kusur veya bir mekruh olabilir. Abdestimizde veya guslümüzde de eksiklikler olmuş olabilir. İmam-ı Rabbânî hazretleri, İmam-ı a’zam hazretlerinin, abdestin bir edebini terk ettiği için, kırk yıllık namazını kaza ettiğini bildirmiştir. (1/29)
 





Dünyada Cennet hayatı yaşıyoruz



Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimleri, (Biz dünyada Cennet hayatı yaşıyoruz) buyururdu. Çünkü insanlar günah, bid’at ve küfür pislikleri içinde boğulurken, biz doğru iman sahibi olarak, huzur içinde yaşıyoruz. Yine bu âlimler, (Büyük zatlar, hocalarımız, vefat ettiği hâlde, yüzümüz gülüyor) buyururlardı. Çünkü bu, sonsuz bir ayrılık değildir. Biz de oraya gittiğimizde inşallah beraber olacağız, bunun bilincinde olmak çok büyük nimettir. Çünkü orada herkes, sevdiği ile beraberdir.
Dünyaca meşhur bir firmanın sahibi olan iş adamı, kanserden öldü. Çok zengin, çok zeki biriydi. Ölümüne yakın ibret-i âlem olan bir sözü var. Onun hayatını bir gazeteci biyografi hâline getirdi. Kitapta bu gazeteci diyor ki:
(Artık son günlerini yaşıyor. Evinde konuşuyoruz, bana dedi ki: Bu kadar başarılı oldum, bu kadar para kazandım, bu kadar ürünler geliştirdim, şimdi ölmek üzereyim, bu hastalık ölümlü, biliyorum, ama öldükten sonra nereye gideceğim hakkında hiçbir fikrim yok. Bütün bu değerler, maddi ve manevi bütün her şeyim yok olacak, gideceğim yer hakkında ise hiçbir şey bilmiyorum, bu beni çıldırtıyor.)
İşte bu konuşmanın altına yazılacak sözü İmam-ı Rabbânî hazretleri bildiriyor:
(Ölmek, felaket değildir. Öldükten sonra başına gelecekleri bilmemek felakettir.)
Adam dünyada belki çok şeye kavuşmuş görünüyor, ama hepsi gitti. Ama biz bunu bildiğimiz için, daha doğrusu bize öğrettikleri için çok şanslıyız. Çünkü kimse kendi kendine bilemez. Biz biliyoruz ki, Resulullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Bu dünyada insan kimi severse, âhirette onunla beraber olacaktır) buyuruyor. Biz büyüklerimizi çok seviyoruz. Onlar bizi sevdiği için biz de onları çok seviyoruz. İnşallah beraber olacağız. Böyle olunca, o zaman bu dünya Cennet hayatı olur. Yoksa zindan! İşlerde bir sıkıntı problem olabilir, evde problem olabilir, dünya hayatının her tarafı dert. Niçin o kadar dert çekilirken bir yandan yüzümüz gülsün? İşte bundan dolayı. Peygamber efendimizin verdiği bu müjde sebebiyle, bunca üzüntü mevcutken yüzümüz gülüyor. İnşallah bu nimete biz de kavuşuruz.
Allahü teâlânın bir kulundan razı olması, o insan için en büyük müjdedir. Müminin en güzel duası, birine, Allahü teâlâ senden razı olsun demektir. Eğer Allahü teâlâ bir kulundan razı olursa, ona her şeyi vermiş demektir. Cenab-ı Hak razı olduklarını razı olduğu yerde bulundurur. Rabbimizin de razı olduğu yer Cennettir.
 
Dünyada Cennet hayatı yaşıyoruz



Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimleri, (Biz dünyada Cennet hayatı yaşıyoruz) buyururdu. Çünkü insanlar günah, bid’at ve küfür pislikleri içinde boğulurken, biz doğru iman sahibi olarak, huzur içinde yaşıyoruz. Yine bu âlimler, (Büyük zatlar, hocalarımız, vefat ettiği hâlde, yüzümüz gülüyor) buyururlardı. Çünkü bu, sonsuz bir ayrılık değildir. Biz de oraya gittiğimizde inşallah beraber olacağız, bunun bilincinde olmak çok büyük nimettir. Çünkü orada herkes, sevdiği ile beraberdir.
Dünyaca meşhur bir firmanın sahibi olan iş adamı, kanserden öldü. Çok zengin, çok zeki biriydi. Ölümüne yakın ibret-i âlem olan bir sözü var. Onun hayatını bir gazeteci biyografi hâline getirdi. Kitapta bu gazeteci diyor ki:
(Artık son günlerini yaşıyor. Evinde konuşuyoruz, bana dedi ki: Bu kadar başarılı oldum, bu kadar para kazandım, bu kadar ürünler geliştirdim, şimdi ölmek üzereyim, bu hastalık ölümlü, biliyorum, ama öldükten sonra nereye gideceğim hakkında hiçbir fikrim yok. Bütün bu değerler, maddi ve manevi bütün her şeyim yok olacak, gideceğim yer hakkında ise hiçbir şey bilmiyorum, bu beni çıldırtıyor.)
İşte bu konuşmanın altına yazılacak sözü İmam-ı Rabbânî hazretleri bildiriyor:
(Ölmek, felaket değildir. Öldükten sonra başına gelecekleri bilmemek felakettir.)
Adam dünyada belki çok şeye kavuşmuş görünüyor, ama hepsi gitti. Ama biz bunu bildiğimiz için, daha doğrusu bize öğrettikleri için çok şanslıyız. Çünkü kimse kendi kendine bilemez. Biz biliyoruz ki, Resulullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Bu dünyada insan kimi severse, âhirette onunla beraber olacaktır) buyuruyor. Biz büyüklerimizi çok seviyoruz. Onlar bizi sevdiği için biz de onları çok seviyoruz. İnşallah beraber olacağız. Böyle olunca, o zaman bu dünya Cennet hayatı olur. Yoksa zindan! İşlerde bir sıkıntı problem olabilir, evde problem olabilir, dünya hayatının her tarafı dert. Niçin o kadar dert çekilirken bir yandan yüzümüz gülsün? İşte bundan dolayı. Peygamber efendimizin verdiği bu müjde sebebiyle, bunca üzüntü mevcutken yüzümüz gülüyor. İnşallah bu nimete biz de kavuşuruz.
Allahü teâlânın bir kulundan razı olması, o insan için en büyük müjdedir. Müminin en güzel duası, birine, Allahü teâlâ senden razı olsun demektir. Eğer Allahü teâlâ bir kulundan razı olursa, ona her şeyi vermiş demektir. Cenab-ı Hak razı olduklarını razı olduğu yerde bulundurur. Rabbimizin de razı olduğu yer Cennettir.
 
Hizmet delisi olmaya çalışmalı


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmanı korumak çok zordur. Rüzgâr esince, kırılacak kadar incecik bir camdan bir top olsa, onu düşürmeden, çatlatmadan, kırmadan gitmek ne kadar zorsa, doğru imanı muhafaza etmek de böyle çok zordur. Bunun için, bu doğru imanın kıymetini bilmeli, elden gitmemesi için çok dua etmelidir. Küfre düşmemek, şirkten korunmak için, sabah akşam, hadis-i şerifte bildirilen şu iman duasını okumalı:
(Allahümme innî eûzü bike min en üşrike bike şey’en ve ene a’lemü ve estagfirüke limâ lâ a’lemü inneke ente allâmülguyûb.)
Bu imanın elden gitmemesi için, ayrıca çok şükretmelidir. İmanın şükrü, bunu diğer insanlara da ulaştırmaktır. Bunu yaparken ayıplayanların deli demelerine aldırmamalı, (Bir kişiye deli denmedikçe, o kişinin imanı tamam olmaz) hadis-i şerifinde bildirilen deli gibi olmaya çalışmalı. Buradaki deli, hizmet delisidir. Çünkü nefs kâfir olduğu için, bu hizmete engel olur. Nefsini ayaklar altına alıp, bir kişiyi daha Cehennem ateşinden kurtarmak için yola çıkana, insanların hidayeti için gece gündüz demeden çalışana, doğru din kitaplarını tavsiye edene ve bu kitapları, hiçbir karşılık beklemeden tanıdıklarına verene, nefsi deli dediği gibi, münafıklar ve câhiller de ona deli der. Kimsenin kınamasına aldırış etmemelidir. Ne mutlu böyle hizmet delisi olanlara!
Dine hizmete mâni olanlar
Bir gün bir talebe, hocasına, (Efendim, ben şöyle dua ediyorum: “Yâ Rabbi, hiçbirimiz, dinimizin doğru olarak yayılması için, sizin rehberliğinizde yaptığımız bu hizmetlerden daha kıymetli değiliz. Yapacağımız bu kıymetli hizmetlere içimizden kim mâni oluyorsa veya herhangi bir zararı dokunuyorsa, hattâ zarar vermese bile faydası yoksa, onu oradan bir şekilde al” diyorum. Böyle dua uygun mudur?) diye sorar. Hocası, (Evet, yaptığınız dua doğrudur) buyurur.
Ehl-i sünnet kitaplarını yayarak, dinimize hizmet edenlerin her adımına cihad sevabı verilir. İmam-ı Rabbânî hazretlerinin 65. mektubunda bu hizmetlerin kıymeti anlatılıyor. Sözle, yazıyla yapılan cihad, kılıçla, topla ve tüfekle yapılan cihaddan kıymetlidir. Cenab-ı Hak, dilediklerini seçer ve onları bu hizmette kullanır. Bu bir lütf-i ilâhîdir. Bu ihsana kavuşanlara müjdeler olsun!
 
Sabredenin gideceği yer Cennettir


Merhum hocamızın bayram sohbeti:
Peygamberler hariç, herkesin kusuru, günahı olur. Bir müminin kalbini incitmek, Beytullah’ı yetmiş kere yıkmaktan daha büyük günahtır. Kusurları görmemeli, affetmeli ve sabretmeliyiz. (Sabredenin gideceği yer Cennettir) hadis-i şerifindeki müjdeye kavuşmak için bizi inciten kardeşimize sabretmek, ona dua etmek lazımdır.
Ana baba hakkı çok büyüktür. İlk imanımızı onlardan öğrendik. Bu yüzden, din düşmanları, aile yuvasını yıkarak, İslâmiyet’i kökünden kazımaya çalışıyorlar. Ana babamızın kıymetini bilmeliyiz. Resulullah efendimiz, bir bayramda, hutbe için minberin ilk basamağına çıkınca (Yâ Rabbî! Ana babasının hizmetinde kusur eden, onların kalblerini inciten, onların rızasını, duasını almayanı, Cehenneme sok yâ Rabbî!) buyurdu. Yine (Ana babanın evladına duası, peygamberin ümmetine duası gibi kıymetlidir) buyuruyor. O hâlde, onların dualarını, rızalarını almalıyız.
Hanımların kıymetini de bilmeliyiz. Onlar, Allahü teâlânın bize emanetidir. Saliha bir hanım, Cennet nimetidir. O, hayatını bize vakfetmiştir. Biz neşeliysek o da neşeli, biz üzüntülüysek o da üzüntülü olur. Onun kalbini incitmek, Beytullah’ı yıkmaktan daha büyük günahtır. Ona sert söylememeli, kusurlarına sabretmeli. Üzülürse, sinirleri bozulur. Bugün hastalıkların çoğu da, hep sinirden kaynaklanıyor. Hasta olunca, sıkıntısını yine kocası çeker. Doktor peşinde koşar, ağzının tadı kalmaz. Aklı olan kendini bu hâle düşürür mü?
Peygamber efendimiz, (Kızmayın! Güzel huylu olun! Hanımınızla iyi geçinin!) buyuruyor. Hiç kimseyle münakaşa etmemeli. Münakaşa, dostun dostluğunu azaltır, düşmanın düşmanlığını arttırır. (Sabreden kazanır) hadis-i şerifine uymalı.
Birbirimize gıyaben hayır dua edelim. Gıyaben yapılan dua kabul olur. Fâsıklar, mürtedler dedikodu yapar, sâlih Müslümanlar dua eder. Biz, Müslümanlara ve Allah’ın bütün kullarının hidayeti için dua ederiz.
Nimet içinde olan sevinmeli, kızmamalı. Saadete kavuşan kızmaz, neşelenir. Peygamber efendimiz, (Müminin alâmeti güler yüzdür. Münafığın alâmeti asık surattır) buyuruyor. Allahü teâlâ ihsan ettiği nimeti göstermemizi sever. Cihad etmek, yani Allah’ın dinine hizmet etmek en büyük nimettir, bu nimet, güler yüzle, tatlı dille, şefkatle, merhametle gösterilir.
 
İki günü aynı olan zarardadır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ çalışana verir. İster kâfir ister mümin olsun, bir gayeye kilitlenerek çalışıyorsa, önüne çıkacak mânileri kaldırır ve onu hedefine ulaştırır. Ne niyetle yapmışsa, karşılığını âhirette alır.

Her iş niyetine göredir. Bir sultan, savaş için, muazzam bir ordu hazırlar. Tepeye çıkıp, ordunun olduğu vadiye bakar. (Yâ Rabbî, bu ordumla beraber Peygamber efendimizin zamanında yaşasaydım da, Onun emrinde savaşa katılsaydım) diye içinden geçirir. Aradan zaman geçer, sultan vefat eder. Kıyamette, sadece bu niyetinin hürmetine Allahü teâlâ onu affedip Cennete koyar. Çünkü sevdiklerine o kadar yüksek kıymetler vermiş ki, kul bir şey yapamasa bile, kendi rızası için olan böyle ufacık bir niyeti, her şeyden çok daha kıymetli kabul ediyor.

(İki günü eşit olan aldanmış, bugünü dününden kötü olan ise lanetlenmiştir) hadis-i şerifinde bildirilen “İki günü eşit olmamak”, zarara girmemek demektir; bugün dünkünden daha çok ibadet yapmak değildir. Herkesin belli bir sevabı vardır. Bugün çok az bir sevab da işlense, düne göre sevabımız artıyor demektir. Mesela dün 500 birim sevabımız varsa, bugün bir tek sevab işlersek 501 birim olur. Dünküne göre durumumuz iyi olmuş demektir. Çok az da olsa, her gün sevabımızın artması lazım. Bugün çok sevab işlediğimiz hâlde, çok da günah işlersek, diyelim 50 birim sevab işledik, 60 birim de günah işlemişsek, 10 birim zarardayız demektir. Toplam sevabımız olan 500 birimden bu 10 birim günahımız çıkınca, 490 birim sevabımız kalıyor. İşte bu durumda, bugün zarar ettiğimiz için aldanmış oluyoruz. Demek ki, sadece çok sevab işlemek yetmiyor, sevabları götürecek günahlardan da sakınmak gerekiyor.

Farz namazı kılmamışsak, birinin kalbini kırmışsak veya birini gıybet etmişsek, bu günahlar sebebiyle çok zarara uğramış oluruz. Günah işlemekten çekinilmezse, Allah saklasın, zamanla ibadetler sıfırlanabilir, hattâ günahları hafif görmeye başlayınca küfre girilebilir.

İbadetlerin kıymeti, niyete, ihlâsa ve imanın kuvvetine, parlaklığına göredir. Yani imanı parlak, niyeti düzgün ve ihlâsı çok olanın ibadeti daha kıymetlidir. İhlâsla ibadetlere devam edilince, her gün iman daha kuvvetlenir, daha parlar ve böylece ibadetlerin kıymeti de artar.
 
Geri