Hani bazı sözler vardır, yıllar boyu tanıyor ve çok iyi biliyor olmanın rahatlığıyla hafızamızın bir köşesinde atıl halde bekletiriz onları. Ülfeti ilim zanneder ve bu yüzden de ilmin vadettiklerinden sürekli mahrum yaşarız.
Derken günün birinde, biraz farklı dünyalara ait bir insanın o söze ve ardındaki derinliklere dair takdirkar değerlendirmelerini duyduğumuzda, adeta elimizin altındakilerini yeniden keşfetmenin heyecanını yaşarız.
Her halimizle “meğer neymiş?!” deriz, dilimiz bunu telaffuz etmese de… Belki bu durum bir yönüyle normaldir fakat itiraf etmek gerekir ki, cazibesini büyük ölçüde popüleritesine borçlu o takdirkar değerlendirmelerin uyardığı heyecan, vicdanda asli bir oluºuma dönüşmediğinden kalıcı da olamıyor. Dolayısıyla, kendinden hareketle değil de, harici unsurların koltuk değneğiyle kıymet bilme gayreti, netice itibariyle insanı kadir bilmezler safına çekip götürüyor. Orada en canlı renkler matlaşıyor, en gözalıcı güller soluyor. Hüzün yağmurları yağıyor, nelerden habersiz yaşadıklarının farkında olmayanların üzerine. Görülmese, bilinmese ve farkedilmese de…
Hepimizin bu türden bazı hatıraları vardır. Ben de kendim için hafızamı yokladığımda değişik örnekler bulabiliyorum. Mesela bir defasında, “Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” sözüyle alakalı olarak, yukarıda resmetmeye çalıştığım ruh haletini, coşku ve mahcubiyet karışımı garip bir duyguyla yaşamıştım. Bir şeyleri yeniden farketmenin coşkusu ve derinliğe kapalı “biliyor zannetme”lerin mahcubiyetiydi o.
Aziz okuyucu, seni bu sözün derinliklerine taşıma gibi bir niyetim yok. O yöndeki bir niyetin bile benim için gülünç bir iddia olacağının farkındayım ama dilersen kıyısında beraber dolaşabiliriz.
Hayat yolunu iyi tabiatlı duygular üzerinden yürümemiz gerekiyor. Kötü tabiatlı duyguların lüzum arzedeceği yerler de vardır elbette. Bu inkar edilemez. Ne var ki, onların yeri, zamanlaması ve miktarı her zaman, sözünü ettiğimiz iyi tabiatlı duyguların kontrolü altında olmalıdır. Tahrip edici birer unsur haline dönüºmemeleri ancak bu ºekilde temin edilebilir.
Hayatta olumludan yana tavır almayı başaramayanlar, genelde, tepkiselliği cazip bir tercih olarak görüyorlar. Kendilerince yanlış gördükleri bir şeylere karşı içlerinde besledikleri hınca yaslanarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Oysa bu, zemininde yaşanan hezimeti perdeleme ve kendi kendini avutma hamlesidir. İsim değiştirerek ya da farklı renklere boyayarak mahiyetlerin değişmeyeceği gerçeğini ıskalamaktır.
Kolaycı tutumları gözlerinde bu cazibeyi artırıyor. Çünkü olumludan yana tavır almak ve hele onda sebat göstermek çok zordur. Sabır ister. Kafa karıştırıcı durumlar karşısında oturmuş düşünceler, ümidi darbeleyen gelişmeler önünde kendi doğrularına karşı sarsılmaz bir güven ve Hakk’ın er geç üstün geleceğine dair yıkılmaz bir inanç ister.
İşte bu noktada bahsini ettiğimiz söz, hayata dair sunduğu derin perspektifle, meçhule ısmarlanmış beklentilerimiz için, ilk elden temin edilecekleri emin bir adres taşıyor. Güzergahını yitirmiş olmanın kafa karışıklığını, yorgunluğunu ve biraz da vazgeçmişliğini yaşayanlara yol tarifi ve bir de davranma coşkusu veriyor. Bizler güzel görmeye ve güzel düşünmeye muhtacız. Kendi bütünlüğümüze kavuşmak ve özümüzle bütünleşmek için buna ihtiyacımız var. Hayatın o engin maviliğine açılmanın yolu buradan geçiyor.
“Mavi”, hayatla biraraya geldiğinde çağrışımı zengin bir kelime. İstersen bundan sonrasını, güzellik ve incelik ufkuna misafir olan ne varsa hepsini “mavi” sembolüne emanet ederek okuyabilirsin. Yıllar önce, severek okuduğum bir yazarın, kitabına “Mavisini Yitirmiş Yaşamak” ismini sunduğunu görünce çok hoşlanmıştım. Değişik çağrışımların rüzgarıyla içimde bir şeyler yer değiştirmişti. Evet “mavi” çok narin ve çıtkırıldım bir renk. Hoyrat tavırlara hiç gelemiyor; hemen dağılıyor ve süzülüp uzaklaşıyor. Yaşamak, mavisini işte bu şekilde yitiriyor. Biçimsiz, alaca bulaca renklerle yetinmek kalıyor geriye.
Şimdilerde bizler mavisiz yaşamaklar istilasındayız…
“Mavi” deyince, her mavi de değil tabii! Onun da tonları var. Mesela cırtlak mavi çok iddiali, o yüzden de itici. Gönlünce serpilemiyorsun yanında, hırçınlığı tedirgin ediyor seni.
En iyisi gök mavisi galiba. Hem kendi içinde farklı tonları da var. Tek seçeneği dayatmıyor; kuşatıcı. Zorla, çekiştirerek bir yerlere sürüklemiyor ama vefalı bir yoldaş olmaya her zaman hazır.
Yitirilmiş mavilikleri tutup yeniden geri getirmek doğrusu hiç de kolay değil. Ne var ki onlar, bu uğurda ısrarlı gayretleri hakedecek kadar değerliler.
İçimizin gülleri solmuş ve renkleri bozulmuşken buna yaşamak demek, sizce de fazla ve yersiz bir iyimserlik değil mi?!
Derken günün birinde, biraz farklı dünyalara ait bir insanın o söze ve ardındaki derinliklere dair takdirkar değerlendirmelerini duyduğumuzda, adeta elimizin altındakilerini yeniden keşfetmenin heyecanını yaşarız.
Her halimizle “meğer neymiş?!” deriz, dilimiz bunu telaffuz etmese de… Belki bu durum bir yönüyle normaldir fakat itiraf etmek gerekir ki, cazibesini büyük ölçüde popüleritesine borçlu o takdirkar değerlendirmelerin uyardığı heyecan, vicdanda asli bir oluºuma dönüşmediğinden kalıcı da olamıyor. Dolayısıyla, kendinden hareketle değil de, harici unsurların koltuk değneğiyle kıymet bilme gayreti, netice itibariyle insanı kadir bilmezler safına çekip götürüyor. Orada en canlı renkler matlaşıyor, en gözalıcı güller soluyor. Hüzün yağmurları yağıyor, nelerden habersiz yaşadıklarının farkında olmayanların üzerine. Görülmese, bilinmese ve farkedilmese de…
Hepimizin bu türden bazı hatıraları vardır. Ben de kendim için hafızamı yokladığımda değişik örnekler bulabiliyorum. Mesela bir defasında, “Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” sözüyle alakalı olarak, yukarıda resmetmeye çalıştığım ruh haletini, coşku ve mahcubiyet karışımı garip bir duyguyla yaşamıştım. Bir şeyleri yeniden farketmenin coşkusu ve derinliğe kapalı “biliyor zannetme”lerin mahcubiyetiydi o.
Aziz okuyucu, seni bu sözün derinliklerine taşıma gibi bir niyetim yok. O yöndeki bir niyetin bile benim için gülünç bir iddia olacağının farkındayım ama dilersen kıyısında beraber dolaşabiliriz.
Hayat yolunu iyi tabiatlı duygular üzerinden yürümemiz gerekiyor. Kötü tabiatlı duyguların lüzum arzedeceği yerler de vardır elbette. Bu inkar edilemez. Ne var ki, onların yeri, zamanlaması ve miktarı her zaman, sözünü ettiğimiz iyi tabiatlı duyguların kontrolü altında olmalıdır. Tahrip edici birer unsur haline dönüºmemeleri ancak bu ºekilde temin edilebilir.
Hayatta olumludan yana tavır almayı başaramayanlar, genelde, tepkiselliği cazip bir tercih olarak görüyorlar. Kendilerince yanlış gördükleri bir şeylere karşı içlerinde besledikleri hınca yaslanarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Oysa bu, zemininde yaşanan hezimeti perdeleme ve kendi kendini avutma hamlesidir. İsim değiştirerek ya da farklı renklere boyayarak mahiyetlerin değişmeyeceği gerçeğini ıskalamaktır.
Kolaycı tutumları gözlerinde bu cazibeyi artırıyor. Çünkü olumludan yana tavır almak ve hele onda sebat göstermek çok zordur. Sabır ister. Kafa karıştırıcı durumlar karşısında oturmuş düşünceler, ümidi darbeleyen gelişmeler önünde kendi doğrularına karşı sarsılmaz bir güven ve Hakk’ın er geç üstün geleceğine dair yıkılmaz bir inanç ister.
İşte bu noktada bahsini ettiğimiz söz, hayata dair sunduğu derin perspektifle, meçhule ısmarlanmış beklentilerimiz için, ilk elden temin edilecekleri emin bir adres taşıyor. Güzergahını yitirmiş olmanın kafa karışıklığını, yorgunluğunu ve biraz da vazgeçmişliğini yaşayanlara yol tarifi ve bir de davranma coşkusu veriyor. Bizler güzel görmeye ve güzel düşünmeye muhtacız. Kendi bütünlüğümüze kavuşmak ve özümüzle bütünleşmek için buna ihtiyacımız var. Hayatın o engin maviliğine açılmanın yolu buradan geçiyor.
“Mavi”, hayatla biraraya geldiğinde çağrışımı zengin bir kelime. İstersen bundan sonrasını, güzellik ve incelik ufkuna misafir olan ne varsa hepsini “mavi” sembolüne emanet ederek okuyabilirsin. Yıllar önce, severek okuduğum bir yazarın, kitabına “Mavisini Yitirmiş Yaşamak” ismini sunduğunu görünce çok hoşlanmıştım. Değişik çağrışımların rüzgarıyla içimde bir şeyler yer değiştirmişti. Evet “mavi” çok narin ve çıtkırıldım bir renk. Hoyrat tavırlara hiç gelemiyor; hemen dağılıyor ve süzülüp uzaklaşıyor. Yaşamak, mavisini işte bu şekilde yitiriyor. Biçimsiz, alaca bulaca renklerle yetinmek kalıyor geriye.
Şimdilerde bizler mavisiz yaşamaklar istilasındayız…
“Mavi” deyince, her mavi de değil tabii! Onun da tonları var. Mesela cırtlak mavi çok iddiali, o yüzden de itici. Gönlünce serpilemiyorsun yanında, hırçınlığı tedirgin ediyor seni.
En iyisi gök mavisi galiba. Hem kendi içinde farklı tonları da var. Tek seçeneği dayatmıyor; kuşatıcı. Zorla, çekiştirerek bir yerlere sürüklemiyor ama vefalı bir yoldaş olmaya her zaman hazır.
Yitirilmiş mavilikleri tutup yeniden geri getirmek doğrusu hiç de kolay değil. Ne var ki onlar, bu uğurda ısrarlı gayretleri hakedecek kadar değerliler.
İçimizin gülleri solmuş ve renkleri bozulmuşken buna yaşamak demek, sizce de fazla ve yersiz bir iyimserlik değil mi?!