Hayat Atölyesi

Konu sahibi son olarak 2615 gün önce görüldü
Hayat Atölyesi


Bir kafede iki kişi konuşuyorlar. Biri, diğerine soruyor: "Elif Şafak'ın Bit Palas'ını okudun mu?" Diğeri, kendini beğenmiş bir tonla yanıtlıyor: "Ben, medyatik yazarları okumuyorum." Bunun üzerine diğeri, "Peki Hasan Ali Toptaş'ı okudun mu?" diye soruyor. Bu sefer de kendi tanımadığı biri zaten değmezmiş gibi yanıtlıyor: "O da kim? Hiç duymadım!" Kendini edebiyatın sahibi ve ölçütü sanan, gürültüsü çok; ama Allahtan sayısı az böyle bir okur cinsi var ortalıkta.

Jose Saramago: Okumak her zaman azınlık içindi, her zaman da öyle olacak.

Michel de Castillo: Yüzüne tükürüldüğünde, bu tükürüğü küçük bir şişeye koyup şık bir biçimde ambalajlayarak iyi bir fiyata size geri satan adama kapitalist denir.

Benim için, oyun okumayı bilmek, kitap okumayı bilmenin bir ölçüsüdür ve bu, tiyatroyu sevip sevmemekten bağımsız bir şeydir. Oyun okumak size boşlukları doldurmayı öğretir.

Yazarlık biraz da atıldığımız şu dünyayı bağışlamak içindir.

Ham halde içimizde bulunan bir duygumuz değildir hüzün. Hüzünlenmeyi bilmek kendi içimizde incelik ve işçilik gerektirir. Kalbimiz de emek ister. Çürük içlenmelerle soylu hüzünleri ayıran şey biraz da budur. Her şeye karşın yaşamayı sürdürmek için hüznü sağlam kılmak gerekir. Böylelikle onu bizi kemiren bir şey olarak değil, bizi güçlü kılan bir şey olarak yaşamayı ve taşımayı öğreniriz.

Kendine yabancılaşmanın en hazin, en sızılı örneği, gövdenin hareket kabiliyetine çizilen sınır alanlarında yaşanır. İnsanın ham doğasıyla kendisi arasında açılan uçurum kolay kapanmaz çünkü.

Hayat, bazı sorularımızı elimizden aldığıyla da hayattır.
Beyoğlu'nu fethetmek yalnızca taşralı çocukların hülyası değil, genel olarak Türkiye'nin meselesidir. Aslına bakılırsa, Beyoğlu, 1453'ten beri hala fethedilememiş bir vatan parçasıdır. Yeterince Türkleştirilememiş, yeterince Müslümanlaştırılamamıştır. Dolayısıyla, necip Türk sağının bağrında bir yara olan "Taksim'e cami yaptırmak", hala siyasi bir "dava"dır.

Kim ne derse desin, zaman geçer. Zamana direnenler yalnızca kendilerine kötülük etmekle kalmaz, dünyanın geri kalanına da zaman kaybettirirler. Dünyaya yetişmek istiyorsanız, ona dokunmak zorundasınız. Dünyayı ancak dokunduğunuz yerden yakalayabilirsiniz. Türkiye, kasabalılaşarak değil, dünyalılaşarak kendisine dünyada bir yer açabilir. Beyoğlu, hala hayattan kurtarılmış bir metropol bölgesi, bir Türkiye imkanı.

Zaman geri gelmez; yalnızca siz onunla hesaplaşmayı sürdürürsünüz; hem de bunun çoğu kez beyhude olduğunu bile bile.​
Bütün yanıtlar aynanın öbür tarafında da değildir. Aramayı sürdürmek gerekir.

Bütün büyük sanatçılar bizim bugün metafizik dediğimiz şeyin, yarının fiziği olacağını bilecek kadar ileri görüşlüdürler.

Sanat, insanın doğrulanmasıdır.

Sanatın kendisi bir dindir, bilinmezi konu edinir. Üstelik din kadar sınırlayıcı kesinlemelere sahip olmadığından çok daha zengin olanaklar barındırır. Sanatçıya cazip gelen de budur.

Resmi tarihler, yok etmeye ya da varlıklarını görmezden gelmeye çalıştıkları ulusların ve kavimlerin geçmişlerini nasıl inkar etmeye, tarihsel köklerini gizlemeye çalışıyorlarsa, erkek egemen iktidarlar da, eşcinselliğe sürekliliği olan geleneksel bir tarih kazandırmak istemez, onu, evrimsel çizgisinden kopartarak köksüzleştirmeye, tarihin arızi dönemlerinde yozlaşma belirtisi olarak ortaya çıkan bir soysuzluk çeşidiymiş gibi göstermeye çalışırlar. Eşcinselliğin eskiden beri varolmayan, ancak çöküş dönemlerinde ortaya çıkan bir yozlaşma gibi sunulması, onun aynı zamanda yok edilebilir, giderilebilir olduğu düşüncesini de toplumsal bilinçdışına taşır. İdeolojik aygıtlar bir kez kurulduktan sonra kendi kendine de çalışır. Her zaman bilinçli politikalarla işletilmeleri gerekmez.

Medeniyet, mesafe bilgisidir.

Her şeyi zaman varken yapmak gerek. Geciktirilmiş sözler, askıya alınmış hayaller, ertelenmiş itiraflar, gerçekleştirilmeyen buluşmalar; bir gün hepsi size pişmanlık olarak geri dönmeden önce, henüz vakit varken..

Kendi falınıza bakmaya doğru yerde karar verip doğru zamanda kaderinizi çizmelisiniz. Çünkü zaman her zaman önünüze geçer.

Şehirlerin bir ruhu olduğunu bize öğreten, edebiyatçılardır. Bir şehrin bütün zamanlarını kendi zamanımızla anlamlandırırken onlardan yardım alırız.

Büyük kalmak, sadakatin belki de en zor olanıdır.

Patricia Highsmith neredeyse hiç konuşmayan bir kadın. Ne hissettiğini asla anlamıyorsunuz. Highsmith'in Alman yayımcısı olan Diogenes'in sahibi adam ile eşi bazı akşamlar yemeğe çağırıyorlar onu. Konuşması gerektiği durumlarda yalnızca "evet", "hayır", "olur", "olmaz" gibi sözler çıkıyor ağzından. Özellikle adamın karısı, kendisini ve yemeklerini Highsmith'e sevdiremediğini düşündüğü için hayli üzgünmüş. Highsmith öldükten sonra, günün birinde noterden çağırıyorlar adamı, tanışıklıkları süresince hiçbir duygusunu anlayamadıkları Highsmith, kitaplarının dünya haklarını Diogenes'e bıraktığını açıklayan bir vasiyetname bırakmış ardında. (via Petros Markaris)

Sahaflar edebiyatın zaman aynasıdır.

Konya'da 67 tilkinin ölüsünün yan yana dizildiği, başında üç hayvan katliamcısının sırıtarak durduğu görüntüler beni delirtmeye yetti. Yakalananlar tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmışlar. Böyle zamanlarda adalet duygunuzu büsbütün yitiriyorsunuz. Erzurum Belediye Başkanı Urfa'dan deve getirtip belediye binası önünde, üstelik hayatında hiç deve kesmemiş bir kasaba kıtır kıtır kestirmiş! Devenin çevresinde linç hazırlığı sevinciyle dizilmiş Erzurum halkından bir grup öbeklenmiş bekliyor! Midem bulanıyor. Kana susamış kasaplar ordusuna benzeyen bu çağdışı kalabalık ve bu zihniyetteki belediye başkanlarıyla mı uygar dünyaya kabul edilmeye çalışıyor bu ülke?

Kayıtdışı ekonomi, sistemin kendine ödediği haraçtır.

Bu sayfa pozitif ışığa sahip olsun istedim. Işıklı, aydınlık şeylerden sözetmeye; gözden kaçana, atlanmış olana, uzak durana dikkat çekmeye çalıştım. Hayatın kültür ve sanat olmadan nasıl yoksullaştığına, yavanlaştığına iz düşürmeye; hayata, kültür ve sanata olan iştahımı azıcık da olsa okurlara bulaştırmaya çalıştım.
 
Geri