Hasan Ali Toptaş Sözleri

Konu sahibi son olarak 1730 gün önce görüldü
“Yalnızlık biraz da vazgeçmektir.”
 
Taşımalı eğitim dedikleri kepazeliğin hangi akla hizmetle icat edildiğini de bilmiyorum zate;çocuğun gideceği mektep bilhassa oyun oynadığı sokakların öteki ucunda olmalı, öyle değil mi? Sonra her daim mektepten kaçma imkanı olmalı çocuğun, hiç kullanmasa bile, bir eliyle kalem tutarken öteki eliyle bu imkana ara sıra şöyle bir dokunmalı...
 
"Ölülerin arkasından konuşulmaz biliyorsun,
çünkü bir ölünün sessizliği, yeryüzünde yapılan konuşmaların topundan daha fazla ve daha derin bir şeydir."
 
Şu yeryüzünde göz göze gelmenin bile bir hatırı yok mudur, dokunmanın bir hatırı yok mudur, öpüşmenin bir hatırı yok mudur?
 
''...İyi görünmek için gerekli olan malzeme gerçekten kötülük müdür bilemiyorum ama, şu yeryüzünde kötüler bazen iyilerden daha iyi görünebiliyorlar...''
 
Kader çizgisi dediğimiz çizgiyi bön bön seyretmeyin
 
"İnsan içindeki canavarı öldürürse çöle dönüşür."
(Hulki Dede)
 
Gökyüzü bile insana daha yakın, baksana, elimizi uzatsak dokunacağız sanki.
 
bir ölünün sessizliği, yeryüzünde yapılan konuşmaların topundan daha fazla ve daha derin bir şeydir.
 
"İnsan yandığı vakit yürek gövdenin içinde değildir de, gövde yüreğin içindedir belki...''
 
Zaten, bir zamanlar bana ak sakallı meşenin anlattığına göre, adına savaş denen şey, yeryüzünün herhangi bir noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi.
Her şey gibi, o da insanda başlayıp insanda biterdi.
Bu yüzden, cepheler falanca dağda ya da falanca ovada değildi.
Cepheler, bütün acımasızlıklarıyla insanoğlunun içindeydi.
 
Kokumla hıçkırdım, rengimle çığlık attım.
 
Rüzgarı okumasını bilenler canları isterse hiç görmedikleri bir denizin tuzunu bile tadabilirlerdi. Ya da yıllar önce ölen bir ihtiyarın, gençliğinde attığı gevrek kahkahaları bile duyabilirlerdi.
 
Zaten, bir zamanlar bana ak sakallı meşenin anlattığına göre, adına savaş denen şey, yeryüzünün herhangi bir noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi.
Her şey gibi, o da insanda başlayıp insanda biterdi. Bu yüzden, cepheler falanca dağda ya da falanca ovada değildi. Toprağı titrete titrete yürüyen tanklar, art arda gümbürdeyen toplar ve durup dinlenmeden kurşun kusan tüfekler insanoğlunun içindeydi. Hatta, henüz icat edilmemiş silahlar da insanoğlunun içindeydi.

Yani, insan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta, okşayan, konuşan, susan, çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı...
Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı insan? Şöyle, güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengarenk bir barış bahçesi?
 
Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan?
 
Bir keresinde, rüyamda uçmuştum.
 
İnsanların büyük bölümü, birçok güzelliği göremezdi.
Büyük bölümü, birçok güzelliğe dokunamazdı.
Onlar, birer uyurgezer gibi, geçip giderlerdi güzelliklerin yanından.
 
“Gürültüyle, acıyla, dallarımla ve uçuşan yapraklarımla, gökyüzünün maviliğini çizerek devrildim. Bağırdım yüzüm toprağa gömülürken. Kokumla hıçkırdım, rengimle çığlık attım. Gelgelelim, eli baltalı adamların ikisi de duymadı beni. Duyduysa ormanda yaşayan çiçekler duydu yalnızca, kuytulara saklanan böcekler duydu. Sonra ağaçlar, kurtlar, kuşlar ve taşlar duydu. Ne var ki, hiçbiri hiçbir şey yapamadı. İsteseler de, ellerinden herhangi bir şey gelmezdi zaten. Ak sakallı meşenin dediği gibi, insanın zalimliğine ağaçlarla kuşlar, böceklerle otlar, hayvanlarla taşlar değil, ancak insan karşı koyabilirdi. Dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey, dönüp dolaşıp insanda bitiyordu. Gerisi boştu... Yani insanın karışmadığı her şey bir masaldı.”
 
Boş yere hayallere kapılıp şu insan denen yaratığa bel bağlamamalıydım. Çünkü, yüzyıllardır çözülemeyen acayip bir bilmeceydi insan. Derinlerden daha derin bir sırdı ya da, ucu bucağı olmayan, içi pisliklerle, içi eşsiz güzelliklerle dolu, alabildiğine karanlık ve karmakarışık bir evrendi.
Öyle ki, onca kafa patlatmasına rağmen, binlerce yıldan bu yana kendisi bile çözemiyordu kendini...
 
“Dileyelim ki öyle olsun!” diyordu öteki ağaçlar.
Artık, herkes pencere olma hayalinin peşine düşmüştü.
 
Geri