Halil Cibran Şiirleri

Konu sahibi son olarak 4 gün önce görüldü
Ve bir genç, şöyle dedi: 'Bize arkadaşlıktan bahset.'

Ve o cevap verdi:

'Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir.
O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.

O sizin sofranız ve ocak başınızdır.
Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.

Arkadaşınız sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda,*
ne 'hayır' demek zor gelir, ne de 'evet' demekten çekinirsiniz.

Ve o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir.
Çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler, tüm arzular
ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.

Arkadaşınızdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız;*
Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda
daha bir berraklık kazanır, tıpkı bir dağın,*
dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi...

Ve arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik
kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin.

Çünkü, salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde
olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır
ve sadece yararsız olan yakalanır.

Ve arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun.
Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse,*
meddini de bilmesine izin verin.

Çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş
aramanızın anlamı olabilir mı?*
Onu, zamanı yaşatmak için arayın.

Çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir,*
boşluğunuzu doldurmak için değil.

Ve arkadaşlığın hoşluğunda,*
kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun.
Çünkü küçük şeylerin şebneminde,*
yürek sabahını bulur ve tazelenir.
 
"Dostunuz, sizin karşığılını bulmuş ihtiyacınızdır.

Dostunuzdan ayrı düştüğünüzde üzüntüye kapılmayın;

Çünkü dostunuzun en beğendiğiniz yanı yokluğunda daha bir belirginleşir, tıpkı dağın tırmanana değil, ovadan bakana daha açık göründüğü gibi.

Halil Cibran
 
Veririm ama sadece hak edenlere derseniz sık sık. Ne bahçenizdeki ağaçlar böyle der ne de çayırlarınızdaki sürüler. Onlar yaşayabilmek için verir; Çünkü vermekten kaçınmak yok olmaktır.
 
“Acınız idrakinizi saran kabuğun kırılmasıdır.”
 
İçinizin karanlığını evrene dökmek rahatlatıyorsa sizi, yüreğinizde doğan güneşi dökmekte sevindirecektir.
 
XkNy7U.png

Bir Edebiyat Sürgünü: Halil Cibran

Cibran'ın 1923'te yayınlanan “Prophet/Ermiş” isimli eserinin günümüzde yayınlanan Fransizca baskısının önsözünde öyle diyor Amin Maalouf.“ Bir edebiyat sürgünü”…
Özellikle ilk aşkını anlattığı eseri olan “Kırık Kanatlar” ile Doğu'nun arabesk kadercilik üzerine kurulu ve adaletten uzak tavrına bir başkaldırı niteliği taşıyan “Asi Ruhlar” isimli eserlerinden sonra aforoz edilip “Bir dağın değil,bir şiirin ismidir” dediği memleketi Lübnan'dan sürgün edilen Cibran'ın, bunların yanında edebi anlamda da sürgüne maruz kaldığından ve hep palto altında okunan bir yazar olduğundan bahseder, memleketlisi olan Maalouf..

“Doğrusu sürgünde geçirdiğim yıllar için pişman değilim” diyen Cibran, o zamanın Arap toplumu parametrelerine baktığımız zaman bu sürgünü hak etmişti. Ki bu parametreler hemen hemen bugün de geçerlidir. Fakat o Doğu'ya, yani ışığın yükseldiği yere yakışanı yapmış, hakikati söylemekten kaçınmamıştır hiçbir zaman. Ne pahasına olursa olsun.

“Eğer benim matemimi kahkahaya, tiksintimi coşkuya, aşırılığımı normale çevirmek isteyen varsa; ona düşen, bana Doğulular arasında adaletli bir yönetici, dürüst bir kanun koyucu, bilgeliğiyle amel eden bir dini lider, karısına kendi nefsine baktığı gözle bakan bir koca göstermektir. Beni dans ederken görmek ve davul zurna çalarken duymak isteyen; beni mezarlar arasında durdurmamalı, düğün evine çağırmalıdır.”

Amerika'nın 28. Başkanı olan Woodrow Wilson'un da dediği gibi “O, Batı'yı kasıp kavuran ilk Doğulu fırtınadır.” Mehcer edebiyatının öncüsü de Cibran olmuştur. Cibran'ın kaleminde hayat bulan El-Mustafa, hakikati işaret ediyor ve öğretilerini sıralıyorken, bu öğretileri barındıran “Prophet” isimli kitabı 1923'ten bu yana ABD'nin en çok satanlar listesine İncil'in ardından ikinci kitap olarak, bir daha çıkmamak üzere giriyordu. Öyle ki 20.Yüzyılın dünyasında Shakespeare ve Lao Tze'yle beraber en çok okunan 3. ozan olmuştur Cibran. Elvis Presley'in de sıkı bir Cibran hayranı olduğunu ve “Ermiş"in binlerce kopyasını dağıttığını biliyoruz.

60'lı yıllardaki özgürlük rüzgarlarının da beslendiği kaynaklardan olmuştur Cibran'ın kitapları, her zaman olduğu gibi. 1920'lerin sonlarına doğru bir gece "Yeryüzü Tanrıları” isimli eserini yazdığı dönemde, bir gece kar yağıyorken, dışarıda yazmak ister eserini. Dışarı çıkar ve Central Park'a gider. Yanına gelen polisler Cibran'a nereli olduğunu sorduktan sonra, polislerden bir tanesi “Sizin oradan bir yazar var, ne zaman ki kitapları evime girdi, eşim bana itaat etmeyi bıraktı, artık benimle tartışabiliyor. Sanırım o yazarın ismi Halil Cibran'dı. Hiç duydun mu bu adamı” der. Cibran da “evet duymuştum” der.
Türkçeye “Ermiş” ve “Nebi” isimleriyle çevrilen “Prophet” isimli kitabındaki El-Mustafa ismini, Hz. Muhammed'i işaret ederek kullandığı iddia edilir. Bu iddia belki doğrudur bilemeyiz ama neticede kitapta gerek Kuran'ı ve gerekse İncil'i anımsatacak yeteri kadar malzeme vardır. Nihayetinde “Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur” sözü de Cibran'a aittir. “İnsanoğlu İsa” isimli eseriyle de İsa'yı insan olarak farklı bir açıdan ele almış ve kitabın her pasajında farklı bir insanın ağzından anlatmıştır.
Mehcer Edebiyatı'nın kurucularından olan Cibran, Amerika'da aynı zamanda kendisi gibi Arap olan edebiyatçı ve sanatçılarla birlikte “Golden Circle” yani Altın Halka isminde bir Arap birliği kurmuştu fakat birliğin çalışmaları, toplantıları uzun soluklu olamamıştı.

“Sırtını güneşe çevirirsen, gölgenden gayrı bir şey göremezsin. Onlara güneşi işaret ettim, onlar parmaklarıma baktılar.”

İlk ve karşılıklı aşkı olan Selma Karamy ile yaşadığı yasak aşkın son perdesinde sevgilisinin mezarına kapanıp ağlayan Cibran'ın aşkları da kendine özgüydü. 1912'den ta ki vefat ettiği tarih olan 1931'e kadar, kendisi gibi bir Arap edebiyatçı olan Nasıra doğumlu Mey Ziyade hanımefendi ile büyük bir aşk yaşadı. Her ikisi de bir araya gelebilecek imkanlara sahip olmalarına rağmen, okuduğumuz mektuplarında da şahitlik ettiğimiz bu yüce aşka rağmen (veya bu yüce aşktan dolayı) ne birbirlerinin sesini duymuşlar ve ne de bir kez olsun bir araya gelmişlerdir. Zahiri anlamda sadece mektuplarla iletişim kurmuşlardı. Cibran'ın vefatından sonra Ziyade hanımefendi bir süre psikolojik tedavi görmüş ve sonrasında da ruhsal durumu bir türlü eskisi gibi olamamıştır.

“Dudaklarımı kutsal ateşle yıkadım, aşktan bahsetmek için.”

William Blake'e olan edebi benzerliğiyle anılan Cibran 1908 - 1910 yılları arasında, hemşerisi ve dostu olan Youssef El-Hoveyyik ile geldiği Paris'te Rodin'le tanışmış olmakla beraber, bu süreçte Nietzsche'nin de eserleriyle tanışmış ve ondan çok etkilenmiştir. Daha sonra bu etkilenmeyi “Nietzsche kelimeleri ağzımdan çalmış” diyerek ifade edecektir. “Rodin” demişken… Bazı kaynaklarda Cibran'ın Rodin'den ders aldığından bahsedilmesine rağmen, Cibran'la anılarını kitaplaştıran Youssef El-Hoveyyik'in ifadesiyle Cibran Rodin'den hiçbir zaman ders almamıştır. Fakat Hoveyyik, bahsi geçen anı kitabında, Cibran'ın da eserlerinin sergilendiği bir sergiyi ziyaret eden Rodin'i ve onun Cibran'la tokalaşma anını detaylarıyla anlatır. Muhtemelen Cibran - Rodin ilişkisi bundan çok da öteye gitmemiştir.
25 - 27 yaşları arasında bulunduğu ve kendisine çok katkı sağlayan Paris döneminde her hafta sonu Louvre Müzesi'ne gitmeyi ihmal etmeyen Cibran, İngiltere'de bir müzede saatlerce izlediği bir kadın heykelinden sonra müzeden çıkarken “o saatlerce izlediği kadın heykeline saygısızlık olmaması için kafasını yere eğerek ve gözlerini kısarak çıktığından” bahseder mektuplarının birinde.

“Beşeri kanunları yalnızca iki kişi çiğner; deli ve dahi. Bu ikisidir, Allah'ın kalbine en yakın insan.”


Cibran'ın Nietzsche'ye olan ilgisinin yanında, her ikisinin de hayatı incelendiğinde, maalesef bu her iki müstesna insanın da rahatsız bir ruha sahip olduğunu ve hayatlarını sıkıntıyla ve hastalıklarla boğuşarak noktaladığını görebiliyoruz. Cibran, hayranlarıyla buluştuğu bir gün ansızın gelen ağlama krizinin ardından, bir süre sonra kanser olduğunu öğrenmekle birlikte doktorların yasaklamasına rağmen alkol tüketimini artırır ve sürecin daha da hızlı işlemesine sebep olur.
Öyle ki New York sosyetesi “Halil Cibran Şiir Geceleri” düzenleyip şampanyalar patlatırken o, “tapınağım” dediği ve hem sanatsal faaliyetleri için ve hem de evi olarak kullandığı dairede, başucunda Mihail Nuayme ile ölümü bekliyordu.

“ ‘Hak edene vereceğim!’ dersiniz oysa bahçenizdeki meyve ağaçları ve otlağınızdaki sürü böyle demez. Onlar yaşayabilmek için, yok olmamak için verirler. Emin olun ki, gündüz ve geceleri yaşayacak kadar değeri olan insan, ona vereceğiniz her şeyi alacak değerdedir.”

Çetin Altan'ın da sık sık Hewingway'dan alıntı yaptığı gibi “mutlu bir çocukluk geçirmiş kişi, edebiyatçı olmaz” gerçeği Cibran'ın hayatında da çıkar karşımıza. Babasıyla yaşadıkları sorunlar neticesinde çok küçük yaşlarda annesiyle Boston'a gelmek zorunda kalan Cibran hayatının hiçbir döneminde düzenle bir aile yaşantısına sahip olmamıştır. Ne evlat ve ne de aile babası olarak.

Yalnızlığı çok sevmiştir her dem. Ki zamanın ve mekanın ötesine eserler bırakan, ismi sonsuza dek yaşayacak olan nice faninin gölgesi ve arzusu olmuştur yalnızlık. Cibran da, etrafını kuşatan nice kalabalığa rağmen “ruh” anlamında yalnız bir insandı. Belki de bundan dolayı bir yazısında “Acaba Tanrı bana acıyıp da bir sağırlık hediye etmez mi!” diye serzenişte bulunmuştu.

“Bence bir hastalığın en iyi tedavisi inzivadır.”

Kimi hikayelerinde de işlediği gibi “reenkarnasyon” düşüncesi hiç de uzak değildi Cibran'a. Belki de bu sayede, hep özlemini hissettiği o kutsal vadiye ve sedir ağaçlarına, ölümünden sonra kavuşmayı umut ediyordu. Kim bilir…

48 yaşında yumdu gözlerini ve geride yüzlerce tablo ile sekizi İngilizce, sekizi de Arapça yazılmış olmak üzere tam 16 eser bıraktı. Hep bir şiire benzettiği Lübnan'da yaşamak istiyordu ileriki yıllarda. Bu dünyadan erken yaşta ayrılmasaydı belki de o da sırdaşı ve dostu olan Mihail Nuayme gibi bir asırlık bir hayat yaşayacak ve Quadicha Vadisi kenarında, sedir ormanlarının çevirdiği ve içerisinde İştar ile Nasıralı İsa'nın resimleri olan tapınaklara yakın bir evde münzevi bir hayat sürecekti.

“Öleceğim ve ruhum bir süre dinlenecek ve sonra bir kadın gebe kalacak bana ve yeniden dünyaya geleceğim.”

Sürgün hayatı vefatından sonra da devam etti. Doğduğu ve anasının atalarının din adamlığı yaptığı ve kendisinin aforoz edildiği kiliselere sahip bu ülkenin Bhserri Köyü yakınlarındaki Quadicha Vadisi'ne bitişik Mar Sarkis Manastırına gelen cenazesi, önce birkaç sene başka kiliselerde bekletildikten sonra, buraya getirilebildi. Fakat sürgünlük bununla da bitmemiş olacak ki, üzerinde “Gözlerinizi kapayın ve bakın etrafınıza, beni göreceksiniz, ben yanınızdayım.” şeklinde, kendisine ait bir cümlesi bulunan mezarından çalınan kemikleri şimdi kim bilir nerde su sürgünlük hayatını devam ettirmektedir. Meczuplar lahiti de çalmasınlar diye, mermer lahit yere zincirlenmiş şekilde tutulmaktadır şimdi.

“Gerçek dansınızı, toprak el ve ayaklarınızı geri istediğinde yapacaksınız.”

Hala hakikati seslediğinden şüphe yok Cibran'ın. Zira en son birkaç sene evvel Mısır Enformasyon Bakanlığı tarafından, kitaplarının Mısır'da satılması yasaklandı. Ama ne olursa olsun, ruhu ve gönlü Doğu'nun erdeminden, hikmetinden nasiplenmek isteyenlerin kıyamete kadar beslenebilecekleri kaynaklardan birisi olarak kalacaktır Cibran.

M. Aytaç Arıbaş / 2008
 
Canım bu paylaşımı yaptığın için teşekkür ederim.Bu sayfayı açarken Halil Cibran'ı tanıtma konusunda eksik kaldığımı fark ettim.Belki de şiirleriyle anlatmaya çalıştım.Halil Cibran benim için ve dünya edebiyat tarihi için önemli bir filozof ve şair.Sözlerindeki derin anlam, bilindik düşünceleri sarsan ve bunu yaparken de meydan okuyan üslubu beni hep derinden etkilemiştir. Her insan Halil Cibran'ın şiirlerinde ve sözlerinde az çok kendinden bir şey bulabilir.Bazen düşüncelerimize uygun cümleler bulamayız.İşte bu gibi durumlarda biri çıkar ve sizi bu dertten kurtarır.Öylesine sizi içerden yakalar ki artık onun sözleri sizin tercümeniz olur.Ben zorlandığım bir çok düşüncemi onun cümlelerinde tamlar, tanımlardım.Herkesin bu önemli değeri bilmesi ve anlaması gerektiğine inanıyorum.Sadece Halil Cibran'ı değil edebiyat tarihimizde yer alan, tüm emekçi şairlerimize de gereken önemi vermeliyiz.Sadece anlamsız paylaşımlar için değil, içeriğini anlama konusunda da çaba harcamalıyız.Bu konuda yetersiz.Bu da bizim eksiğimiz.
 
Ebedi ayrılıklara benzeyen bazı anlar vardır. Ancak yine de ayrılık zihin yorgunluğundan başka bir şey değildir. Biz muhtemelen hiç ayrılmadık.

*Halil Cibran
 
Karanlıklar üstünüze çöktüğünde, şöyle deyin : ''Bu karanlıklar henüz doğmamış şafaktır; her ne kadar gecenin doğum sancıları içime dolsa da, tepelere doğan şafak bana da doğacaktır.''

Halil Cibran
 
Zira anıların mesafesi olmaz ve sadece unutulanda, ne sesin ne de gözün yok sayabileceği bir uçurum vardır.

Halil Cibran
 
Fakat bahar gelecek, hayal ve düşüncelerimizin üzerindeki karlar eriyip yok olacak."

*Halil Cibran
 
Geri