Halide Edib Adıvar Manevi anlamda linç edilmiş bir kadın

Konu sahibi son olarak 2620 gün önce görüldü
Halide Edib Adıvar Manevi anlamda linç edilmiş bir kadın

Manevi anlamda linç edilmiş bir kadın

Halide Edib Adıvar'ın biyografisini yazan İpek Çalışlar: 'Halide Edib gerçekten de manevi anlamda linç edilmiş bir kadın. 'Vurun Kahpeye'nin onun kendi yaşamıyla hesaplaşması olduğunu düşünüyorum. Linç edilen bir kadın var orada. Kendisi bu linç eyleminin dalgalar halinde üzerine üzerine geldiğinin farkında. 31 Mart'ta gerçek bir linçle karşılaşıyor. Diğer zamanlarda da manevi linçlere maruz kalıyor. Ama başına ne gelirse gelsin her defasında ayağa kalkmayı başarıyor'

fft5_mf423380.Jpeg
[SIZE=+0]

KAPAK
[/SIZE]


Tarihe damgasını vuranların ortak kaderlerinden biri tek bir fotoğraf karesine sıkışıp kalmaktır çoğu zaman.
O karedeki gibi hatırlanırlar sadece. Halide Edib Adıvar da bu kaderi yaşayanlardan biri... Asker selamı verdiği fotoğrafının içine hapsolmuş, hapsedilmiş. Cephede savaştığı ve Amerikan mandasını savunduğu bilgileri dışında hakkında bilinenlerin pek de derinlikli olduğunu söyleyemeyiz. Oysa ki uluslararası bir entelektüel olarak çok yönlü bir hayat yaşamış. İpek Çalışlar yeni kitabı Halide Edib’de, yazarın ilginç olduğu kadar şaşırtıcı hayatının izini sürüyor. Çalışlar kitabının altbaşlığında Halide Edib’le ilgili ilk ipucunu veriyor ve ne kadar çok şey görmüş geçirmiş biri olduğunu vurguluyor: ‘Biyografisine Sığmayan Kadın’.
İpek Çalışlar’ın kitabında, Halide Edib’in politik, yazar, anne, kadın hatta hayvansever kimliklerini bulmak mümkün. Halide Edib’i belki de en iyi şu cümle özetleyecek: “Milli mücadelenin Halide’si ile etten ve kemikten Halide’nin” kitabı bu. Bu kitaptaki hayat onun. Hatalarıyla, aşklarıyla, anneliğiyle, çocukluğuyla, aktivistliğiyle bir Halide Edib karşımızda. Kitabın bir diğer özelliği de yakın tarihle ilgili önemli bilgiler içeriyor olması. Halide Edib’in sansürsüz olarak Batı’da yayımlanan anıları, torunu Ömer Sayar’ın anlattıkları, dost mektuplaşmaları tarihe farklı yerden bakmayı sağlıyor. İpek Çalışlar’la Halide Edib’i, yaşadıklarını ve yaşattıklarını konuştuk.

Halide Edib, kadınları güçlendirmek için Teali-i Nisvan Cemiyeti adında bir dernek kuruyor, eğitim alanında önemli çalışmalar yapıyor, Ermeni Tehciri’ne karşı sesini yükseltmeyi başarıyor. Aslında baktığımızda barış ve demokrasi için ciddi çaba harcadığı durumlar var. Buna rağmen, o gün ve bugün niye barışçı biri olarak algılanmadı?
Barışçılığın kıymetini yeni anladık. Yanlış eğitimle kışkırtılan savaşçı bir ruhumuz var çünkü. Artık kıymet veriyoruz barış söylemine. Ben Halide Edib’in anı kitaplarındaki barışçı cümleleri cımbızla topladım. Kendisinin barışçı olmadığı zamanlar da var. Savaşa gidiyor ve kendisine üniforma diktiriyor. Ama onun şiddete karşı cümlelerine, savaşın içinde barıştan yana fikirleri olmasına, anti-militarist yaklaşımlarına, cephede iken idamları engellemek için kendisini paralamasına çok kıymet verdim. Halide Edib’e “Şiddete dayanmayan yufka yüreğin Paşa’nın hoşuna gitmiyor” demişlerdi. Halbuki o bu zaafının en güçlü yanı olduğuna inanıyordu. “Tek başına şiddete karşı çıkmak güçlü olmaktır” diye cevap vermişti. Paşa dedikleri Mustafa Kemal’di.

Türkiye’de birçok şeyi ilk defa yapmış bir kadın Halide Edib. Tarih ilk ve kadın olmayı lanetliyor biraz da sanki...
Tam da böyle. Hep zor işleri başarmış. Yaptığı bazı şeylerin ilk olduğunu da biliyor. Halide Edib’in lanetlenmesinde, başarılarının, ilk olmasının ve muhalif ruhunun rolü büyük. Bazı şeyleri başaramamış olsa insanlar onu bu kadar kafaya takmazdı. Ya da sadece romancı kimliğiyle idare etseydi lanetlenmeyecekti.

İlk eşi Salih Zeki’den boşandığı yıllarda kadının boşanma hakkı yok aslında. Ama o kocasının yeni bir eş getirmesini kabul etmiyor. Gerçek Halide Edib’in bu boşanmadan sonra doğduğunu söyleyebilir miyiz?
Kesinlikle. Salih Zeki ile birlikteliği ona önemli şeyler katmış. Ama boşanmak daha çok şey katmış. Ayaklarının üzerinde durmayı bu sayede öğreniyor. Yalnız başına iki çocuk büyütüyor, erkeklerle dostluk kurabiliyor... Evinin kadını iken dışarının kadını olabiliyor kısacası; gidip Türk Ocağı’nda konuşmalar yapabiliyor, oyunlarını sahneleyebiliyor, sahneye çıkıyor örneğin. Bunlara cesaret etmesi yalnız yaşamasıyla başlıyor.

“Hem aşk hem de toplum hayatında aforoz edilmiş bir kadın olduğunu unutamıyordu” diye bir cümle geçiyor kitabınızda. Salih Zeki’nin onu ‘küçük-zavallı’ görmesini, aldatmalarını ve toplum tarafından oldukça eleştirilen siyasi tavrını düşünürsek, hayatının “manevi bir linç” olduğunu söyleyebilir miyiz?
Halide Edib gerçekten de manevi anlamda linç edilmiş bir kadın. Vurun Kahpeye’nin onun kendi yaşamıyla hesaplaşması olduğunu düşünüyorum. Linç edilen bir kadın var orada. Kendisi bu linç eyleminin dalgalar halinde üzerine üzerine geldiğinin farkında. 31 Mart’ta gerçek bir linçle karşılaşıyor. Diğer zamanlarda da manevi linçlere maruz kalıyor. Ama başına ne gelirse gelsin her defasında ayağa kalkmayı başarıyor. En önemlisi kendini merkeze koyup bakmıyor yaşama. Güçlü bir karakter... Yaşanan olaylar, felaketler üstüne üstüne gelse de tekrar tekrar ayağa kalkıyor ve yoluna devam ediyor.

Sizi Halide Edib’i yazmaya iten sebep bu mu?
2001 yılında bütün yaz Halide Edib okudum. Kapsamlı bir dergi yazısı yazmaktı amacım. Yazdım da. Bir gazetecilik güdüsüyle hiç tanımadığım bir Halide Edib ile yüz yüze gelince merak ettim onu. 2006’da yayımlanan Latife Hanım biyografisinin ardından Nâzım’ın Münevver’ini yazmak istiyordum aslında. Ama yakın arkadaşlarım kafamdan bir türlü atamadığım Halide Edib’e yönelttiler beni. Doğrusu gözüm korktu ilk başta. Edebiyat, siyaset ve daha birçok şeyle bağlantısı vardı. Altından kalkması çok zor diye düşündüm. Ama sanıyorum Latife’nin başarılı olması bana güven verdi. Yaparım, güzel olmazsa yayımlamam diye düşündüm. Sonuçta kimse bana bunu ısmarlamamıştı. Şunu da söylemeliyim: Onu merak etmemdeki en önemli neden muhalif kimliği... Liderle çatışmış, şimdi söylemeye korktuğumuz şeyleri yetmiş-seksen yıl önce söyleyebilmiş bir kadın o.

Latife ve Halide Edib... İkisi de tarihe damgasını vurmuş güçlü kadınlar. Bu kritik figürleri seçmenizin sebebi nedir?
Kadın tarihi dediğimiz şey bir şekilde insanın kafasına balyoz gibi iniyor. Tarihten silinmişiz kadınlar olarak. Nasıl silinmişiz diye düşünüyorsun ve ondan sonra bunu yavaş yavaş kendine mesele etmeye başlıyorsun. ‘Problemli’ kadınların çok önemli hikâyeleri var. Bu kadınların hayatlarını ortaya çıkartmak, itibarlarını iade etmek istiyor insan.

Halide Edib’i yazarken yaklaşım şeklinizi nasıl belirlediniz? Halide Edib’i nasıl anlatacağım diye bir sorun ile karşılaştınız mı?
Karşılaşmaz olur muyum... Şaşkına döndüm hatta. Bir tarafıyla siyasi, bir tarafıyla romancı, tam anlamıyla gelişkin bir kanaat önderi. Her koltuğunda ayrı bir karpuz taşıyor... Ben kitabı yazarken onun hayatında önemli bulduğum çizgileri takip etmeye çalıştım. Kadın meselesindeki rolünü, Ermeni meselesine yaklaşımını, siyasette oynadığı rolü, manda meselesini, Mustafa Kemal ile olan çatışmasını, çocuklarıyla ilişkisini, ablası Mahmure’ye bağlılığını ve demokrasi tarihimize katkısını neredeyse yıl yıl izledim.

Peki, Halide’yi yazarken en güvenilir kaynağınız hangisiydi?
Kendisi. Çünkü çok malzemesi vardı. Romanlar, makaleler, anı kitapları... Bunların dışında küçük oğlu Zeki Sayar’ın oğluyla yani yanında büyüyen torunu Ömer Sayar ile yaptığım görüşmeler var. Ondan güvenilir çok bilgi aldım. Milli Mücadele ve Mustafa Kemal ile yaşadığı çatışma için de dönem gazeteleri ve Halide Edib’in dünya arşivlerindeki yazışmaları çok önemli kaynak oluşturdu.

Kadınların edinmesi gereken haklar ve yerler konusunda ciddi çabaları var. Ama kendisini bir feminist olarak görmüyor... Onu feminizmin neresine yerleştirirsiniz?
Onu feminizmin en saygın yerine, tam göbeğine yerleştiririm. Kendisi için ne söylediğini önemsemiyorum. Yaptığı iş tamamen kadın hakları öncülüğü. Kendisi ve kadınlar için çok şey elde etmiş. Bir sürü kadın onu örnek almış. Ama şunu da ekleyeyim: Sürgünden döndükten sonra kadın meselesiyle ilgilenmiyor. Sanki o türden dertlerin hallolduğunu düşünüyor. Türkiye’de yaşanan büyük değişimde kadınların haklarını elde ettiğini zannederek kadın meselesine eski ilgisini kaybediyor. Hata yapıyor.

1908 öncesinde ve sonrasında siyasi eğilimini nasıl isimlendiriyorsunuz? 1908’den sonra Türkçü ve milliyetçi rüzgârına kendini kaptırıyor değil mi?
Balkan Savaşı ile birlikte milliyetçilik yükselmeye başlıyor. Halide de bu akımın içinde yer alıyor. Ama ben onun milliyetçiliğinde mazur gösterilecek yanlar buldum. Anı kitabında milliyetçiliğini sorgulayabiliyor. Halide’ninki hariç “Ben milliyetçi miydim, şiddetten yana mıydım” sorularını soran bir başka anı kitabına denk gelmedim. Halide Edib, hesap vermesi gereken herkesin sorumluluğunu kendi sırtında hissetmiş belli ki. Örnek bir tavır bu.

Bugünün milliyetçiliği ile o günün milliyetçiliği arasında elbette bir fark ama Halide Edib’inki nasıl bir milliyetçilik?
Yeni Turan romanını yüz yıl önce yazıyor. Yeni Turan, bana göre gayet hafif bir milliyetçilik içeriyor. Bu topraklardaki Ermeninin, Rumun eşit hakların sahibi olarak yaşayacağı bir ülke hayali var çünkü orada. Ya sev, ya terk milliyetçiliği değil Halide Edib’inki. Hep beraber yaşayalım milliyetçiliği. Ermenilerin tehcir edildiği 1915 yılı gelip çattığında en yüksek sesi çıkaran yine Halide Edib oluyor. Onunki gibi bir milliyetçiliğe can kurban... Ancak milliyetçilik eninde sonunda kabına sığamayan, ötekine zarar veren bir ideoloji. Bence Halide bir dünya vatandaşı. Enternasyonalist bir kadın. Ama koşullara göre milliyetçi dönemleri olmuş. Anı kitabında milliyetçilik üzerine hoş bir anekdotu var: Türkçü ideolojinin en önemli ismi Ziya Gökalp Malta’dan sürgünden dönüyor. Milli Mücadele Ankara’sına geliyor. “Hepiniz Batı düşmanı olmuşsunuz, bu kadarı fazla” diyerek, işgale karşı aşırı Batı düşmanlığı yapan Halide Edib ve diğerlerini eleştiriyor. Halide, samimiyetle, bu eleştiriye yer veriyor anılarında. Demek ki hak veriyor Ziya Gökalp’e. Eleştiriye karşı özel bir hassasiyeti ve inanılmaz bir öğrenme gücü var. Böyle bir kadın Halide Edib.

Peki Suriye’de Ermeni çocukları Türkleştirme çabaları...
Suriye’de yaptığı bugün bakınca zehir zemberek tatsız bir şey... Çocukların Türkleştirilmesinde payı var. Ama planlı bir şey değil bu yaptığı. “Onları ölüme mi terk etseydim” diyor. Buna öfke duyan Ermeniler var, ama bazı Ermeniler de bunun makul olduğunu fark ediyor. Çocuklar ölseydi daha mı iyiydi? Tehcir deyince insanlar trenlere bindiriliyor bir yerden bir yere götürülüyor gibi bir duyguya kapılıyoruz. Oysaki ölüm, açlık, sefalet ve şiddet demek bu. Halide, bu insanların çocuklarına bakıyor ve onları koruyup kollamak istiyor. Oradaki gayesinin Türkleştirmek olmadığına eminim. Tüm bunlar, o çocukların Türkleştirilmesi sorununu haklı göstermiyor elbette.

Halide Edib, Meclis’te aradığını neden bulamadı?
On dört senelik sürgün ve ülkesinden uzak olmak Halide’ye pek çok şey kaybettirdi. Ama oradan demokrasi dersi alıp geliyor. Meclis’teki havayı Avrupa’da gördüğü klasik meclislere benzetemeyince bir hayal kırıklığı yaşamış. Cumhuriyet Halk Partisi’nin yerine gelen Demokrat Parti’nin iç işleyişinden de memnun kalmadığını düşünüyorum.

‘Batılılara ne söylenecekse Halide Edib üzerinden söylenmiş’
Mustafa Kemal hayranlığı yüzünden cepheye gittiğini düşünenler var. Siz bu aşka inananların görüşlerini de koymuşsunuz kitaba...
Bence Mustafa Kemal’e âşık olduğu için cepheye gitmiş olması ihtimali yok çünkü kronolojik olarak bu imkânsız. Halide Edib cepheye gidene kadar Mustafa Kemal’le hiç yüz yüze gelmediğini söylüyor. Tabii, daha sonra ondan bir erkek olarak hoşlanmış olabilir. Savaş koşullarında bizim bilmediğimiz sıcaklıklar yaşanmış olabilir. Ama benim izlenimime göre bu bir efsane. Bir numaralı kadın ile bir numaralı erkeğin arasında mutlaka bir çekim olduğu varsayılmış. Dedikodu bol ama aralarında bir ilişki yaşandığına dair kesin bir şey söylemek çok zor.

Ciddi fikir ayrılıkları yaşıyor aslında Mustafa Kemal’le. Onların çatışması duygusal değil de fikirsel daha çok...
Kesinlikle. Çatışmaları siyasi bir çatışma. Mustafa Kemal’i sert ve acımasız buluyor ama onun lider özelliklerini beğeniyor. Cephede propaganda bölümünün başında... Mustafa Kemal’in askeri istihbaratçısı olarak göreve başlıyor. Onun pek çok lider özelliğinden etkileniyor. Ama Halide’nin bugüne kadar Milli Mücadele’deki yerini niye hiç bilmiyoruz. Burada tuhaf bir şey var. Ne yapmış orada. Halide onbaşı olarak biliyoruz. Var mı devamı... Yok... Benim bulduğum belgelerde de çok net bir şey yok. Demek ki her şey kâğıda dökülemiyor. Cumhurbaşkanlığı arşivindeki bütün metinleri aldım. Bu metinlere baktığınız zaman, cephede ne yaptığını tam olarak anlayamıyorsunuz. Tetkik-i Mezalim Komisyonu başkanı. Yani halkın yaşadığı eziyetleri rapor ediyor. Ama bu, son üç dört ay. Bunun dışında Halide’nin somut olarak atandığı görevlerle ilgili hiçbir şey yok. Bu bilgilerin kıyıda köşede bir yerlerde olması lazım. Halide Edib’in Mustafa Kemal’in bütün yazışmalarını yöneten kişi olduğu Amiral Bristol’un dosyasından çıkan birkaç mektuptan anlaşılıyor. Batılılara ne söylenecekse Halide Edib üzerinden söylenmiş.

Tüm bunlara rağmen Mustafa Kemal sonraları onu birden gözden çıkarıyor ama...
Her şeyi sorgulayan bir kadın ile aynı safta bulunmak zor. Kendisini sorguladığı gibi Mustafa Kemal’i de sorguluyorsa, ona da aynı şeyleri soruyorsa hakikaten zor. Halide Edib çok önemli bir kanaat önderi. Sultanahmet Meydanı’nda çok büyük bir kalabalığa yemin ettiren bir kadın. Bu şu demek oluyor: cephede soru ya da hesap soruyorsa kim bilir kaç kişi adına soruyor. 200 bin kişiye meydanda yemin ettiren kadın yeri geliyor ‘bu ne paşam’ diye tutturuyor, hesap soruyor.

HALİDE EDİB
Biyografisine Sığmayan Kadın
İpek Çalışlar
Everest Yayınları
2010
568 sayfa
25 TL.
 
Geri