HAKİKATI YAŞATMAYAN TARİKAT, DERNEKTİR
Tarikatten maksat, hakikate ermektir!.
Eğer tarikatın hakikate vardırmıyorsa seni, yol olma vasfını yitirmiştir!..
Tarikat değil, "İyi Ahlak Derneğidir" hakikate erdirmeyen yol!.
Tarikat dediğimiz şey, bir takım tasavvufî çalışmalarla, neticede Allah`ı bulma, Allah`a erme hâlidir...
Bunlardan murad, kişinin, Allah`ın vechini görür, hâle gelmesidir.
Eğer sen, "Ben şeriatın emirlerini yerine getiriyorum, ama hala göremiyorum" diyorsan ; senin şeriatın hakikatiyle, aslında hiç bir alâkan yoktur!...
Çünkü sen, Şeriat`ı anlamamışsın?... Sen sadece, jimnastik yapmaya şartlandırılan çocukların jimnastik yapması gibi, namaz kılmaya şartlanmışsın, namaz kılıyorsun, bir takım şeyleri yapıyorsun, ama neticede neyi, niçin, nasıl yaptığından; o yüce gayeden bîhabersin!...
Yaptıklarını bilinçli olarak, düşünerek yapmıyorsun!.
Din hangi gaye ile gelmiş, bunun farkında değilsin!
Zâhirde dinin önerdiği çalışmaları yapacaksın be-denen elbette; ancak, bu asla yeterli değildir insan için!.. Esas amaç, Allah`a ermek için neyi niye yaptığını bilerek ve varlığın sırlarını çözerek hakikata ulaşmaktır!
O gayeden bîhaber olduğun için de, her ne kadar belli fiiller sende oluşuyorsa da; o fiillerin neticesinde sende belli şeyler oluşacaksa da; sonuçta sen kör olarak yaşıyorsun ve kör olarak gidersin bu dünyadan.
Yol o dur ki, hedefe vardıra... Seni hedefe götürmüyorsa yol, yol olma vasfını yitirmiştir!.
* * *
VEHİM KALKMADAN, VAHDET YAŞANMAZ
Vahdet idrak edilmez, vehim terkedilmeden!...
Sende kendini Allah`tan ayrı, bağımsız bir varlık olarak "var" kabul etme hâli var mı?.. Var!..
İşte bu, "VEHMİN" sendeki tasarrufu dolayısıyla var!.
Senin kendini Allah`tan ayrı bir varlık olarak kabul edişin, olmayan bir şeyi var kabul etmedir; yani vehimdir!.
Senin kendini, bu beden kabul edişin de en büyük vehim!.
Ve sen, bu vehimle de yaşadığın sürece de, "Vahdet"in ne olduğunu anlayıp, hissedip, yaşaman mümkün değildir!.
Çok çok, "vahdet"in kuru bilgisini yüklenirsin üs-tüne!...
O bilginin hammalı olursun!... Ama asla yaşa-yamazsın!...
"Vahdet"in lâfını eder, "ben Hakk`ım" der; "Hak`tan gayrı bir şey yok" der durur, kendini aldatırsın!.
Bal kavanozu yalamakla balın güzelliklerine erile-meyeceği gibi, varlık terkedilmeden de "vahdet" kelâmı etmekle, "vehim" terkedilmez!.
Vehim terkedilmez, "sahiplik" duygusu varken!..
Terkedemediğin her şey vehminin getirdiği sahiplik duygusundandır!.
Nelerin varsa, kendini nelerin sahibi olarak görüyorsan, o kadar güçlü vehmin esirisin demektir!.. Nerede kaldı, vahdeti yaşamak!
* * *
TASAVVUF, ŞUURLU İNSAN İŞİDİR!
Tasavvuf, aklı başında, şuurlu, yüksek tefekkür gücü olan üstün istidat ve kâbiliyetli insanların konusudur!
Ağzından çıkanı kulağı duymayan mecnunların, psikiyatrik vakaların tasavvufla, hele hele Allah`a erme gibi fevkalâde muazzam kesinlikle bir ilgisi ola-maz!.
"Nefs"i bilme; "Rabbı" bilme; "Melîk"i bilme; "Alla-h"ı bilme; "mârifetullah"ı bilme; Allah`ın tüm varlıkta yürürlükte olan sistemini müşahede etme gibi sayısız ilimleri kapsamak, "akl-ı kül" işidir en azın-dan!..
Bütün bunlar, deli divânelike, meczuplukla olmaz; şuurla olur!. Hem de çok üst düzeyde bilinçle.
Bir takım adamlar görüyoruz ortalıkta, başıbozuk dolaşıyorlar!.. Bir takım düzensiz, şuursuz, saçma laflar ediyorlar!..
Biz de bunlara, Vahdet`i yaşıyorlar meczuplar, hakikatı yaşıyorlar, bilmem neyi yaşıyorlar diye nazar ediyoruz...
Hiç alâkası yok!. Mantıksal bütünlükten yoksun konuşmalar yapan Hakikat ehli yoktur!.
Zira Vahdet olayı, tamamıyla bir basiret, bir şuur olayı!...
Nerede bir basiret, bir şuur olayı, nerede bir deli saçması!...
Düşünün ki bir "Ben Hakk`ım" diyor, sonra ondan vazgeçiyor, dönüyor, "Ben basit, âciz bir kulum, ben bilmem neyim" diyor.
Bunlar şuurlu ifadeler değil!..
Şuurunu, bütünüyle, aşırı şekilde bu konuya, teksif etmekten dolayı, bu kişiye halkın “deli” demesi, delicesine bir çalışma içinde olduğu mânâsındadır!.
Yoksa, sistemsiz-saçma sapan şeyler söylemek değildir, delilikten murad...
Bir kişi bu işin böyle olduğuna inanır, iman ederse; bunu böylesine yaşayabilmek için, bedenselliğinden, huylarından, şartlanmalarından kopabilmek amacıyla yoğun bir takım çalışmalara girerse; herkesin genel anlayışına ters düşen bu çalışmalara girmesi dolay-ısıyla de millet ona "deli" der.
-Yahu bu adam deli... Bunu terketti, şunu terketti" vesâire derler. Ama, halkın ona deli demeleri, deli olduğu anlamına gelmez!. Nitekim, Rasûlullah Aleyhisselâm’a dahi deli demişlerdir, mecnun demişlerdir.. Söylenir!...
* * *
KENDİNİ TANIMAK
Evet, kendini tanımaktan murad; bedenini veya vücu-dundaki "nefs"im dediğin tabiatını, tanımak demek değil-dir!.
Aslın olan külli mânâdaki "nefs"i tanımaktır; ki ger-çek benliğin ve hakikatın da O`dur.
Yani, "nefs" dediğimiz şey, aslında külli bir varlıktır.
Tüm varlıkların "nefs"i, Tek bir "Nefs"dir. Bu noktaya ve görüşe gelebilmektir önemli olan.
"Vücûd"un varlığını yok etmeyi, öldürmeyi, ortadan kal-dırmayı ileri sürenler olanaksızdan sözetmektedirler; meselenin aslını ifade edememekten dolayı!. Çünkü onların diliyle de gerçeği örtmeyi murad edi-yor Kendisi!.
Önce şunu anlayalım;
Tasavvufta kullanılan "vücûd" kelimesinin anla-mıyla, ge-nelde dilimizde kullanılan "vücûd" kelimesinin anlamı bir-birinden hayli farklıdır.
Genel kullanımda "vücûd" kelimesiyle "beden"imizi an-latmak isteriz.
Tasavvufta kullanılan "vücûd" kelimesinin anlamı ise "varolan varlığın yapısı"dır..
Şimdi düşünün ki, varolan varlığın yapısı, hakikatı, esmâsı itibariyle Allah`a ait...
Öyle ise ortadan kaldırılacak bir "vücûd"tan sözedilebilir mi hiç?
Öyle ise kaldırılacak olan şey "vücûdun" değil, varsayımın olan benliğindir!!
Hakkın varlığı dışında var sandığın vehmindeki "hayâli varlığı" kaldıracaksın sen... Mutlak varlığı kaldıracak değilsin ki!.
Hem mutlak varlığı kabul ediyorsun; hem de yanısıra bir varlık olarak kendini var sanıyorsun.
Ki buna da tasavvuf terminolojisinde "ŞİRK" deniliyor
Varsayınca kendini, bak ortaya neler çıkıyor..
Önce "Zâhir" ve "Bâtın" algılıyorsun!.
Bu defa seni uyarmak istiyor:
"Zâhir" ve "Bâtın" yani algıladığın ve algılayamadığın hep "O"dur!.
Nedir bunun anlamı.?
"Zâhir" ve "bâtın" ayrı ayrı şeyler olup, ikisi de "O"dur, değildir mânâ!..
"Zâhir" ve "bâtın" aynı ve tek şeydir!..
Öyle ise algılama cihazlarındaki yetersizlik dolayısıyla bu ikisini iki ayrı şey sanıp "çiftlikte" yaşamayın!.
"Evvel", "Âhir", "Zâhir", "Bâtın" isimleriyle hep "O Tek" şey ifade edilmektedir. Mânâ, bundan ibarettir.
"Lâ mevcûda illa Hû"!.
Mevcûdat yoktur, sadece O vardır!.
Külli akıl denen, tek akıl, O`nun ilim sıfatının tafsilinden başka şey değildir.
"Nefs", kendini tanıma düzeyine geldiği zaman ilim sıfatı-na bürünmüş demektir.
"Nefs", kendini tanımaya başlayınca yavaş yavaş değişik kademelerde kendini tanır.
En alt düzeyde tanıyışı akl-ı cüz, daha sonraki tanıyışı akl-ı küll, daha üst düzeyde tanıyışı ise akl-ı evvel`dir.
Eğer "nefs", kendini, kendi aslı ve orijinali, hakikatı ile ta-nırsa, kendini ilim sıfatı yönünden, ilim sıfatı ile tanımış olur...
Akl-ı evvel sözü biter orada!... Hak`ka bağlanan "il-im sıfatı" sözü edilir.
O ve O`ndan meydana gelmiş bir alem müşahedesi kalkmamış olan, Nur perdelerinin meydana getirdiği bir müşahede içindedir, hâlâ!..
Tek tek, her nesnenin, "Allah" dediğini duymak, kesrette çoklukta olana aittir ve bu hali, henüz Tek`liğe ulaşamadığının, perdeli olduğunun ifadesi-dir!.
Gerçekte âlem, "küll"dür ve Tek varlık söz konusudur!.
"Tek"in ilmindeki, varsayım sayısız çokun, tek tek O`nu zikri, diye bir olay söz konusu değildir; Hakk`ın nazarında!. Bu algılama yanılgısıdır!.işin başında yaşanılan bir takım hâllerdir.