1930’lu yılların başlarında yaşanan bir bisiklet kazası sinirbilim tarihini radikal biçimde değiştirecek bir dizi olayın başlangıcı sayılacaktı. 7-8 yaşlarında, bilinci kapalı olarak kaldırıma uzanmış vaziyette duran bir erkek çocuğu; sinirbilim, hafıza ve beyin anatomisi hakkında bildiklerimizi yerle bir edecek birçok gelişmenin önünü açacak sayısız deneyin ve bilimsel çalışmanın nesnesi olacaktı.
Daha sonraları adının kısaltması olan H.M. ile anılacak olan bu küçük çocuk, kazayı takip eden yıllar içerisinde epilepsi nöbetleri geçirmeye başlamıştı. Bazı bilim insanları epilepsi nöbetlerinin bisiklet kazasına bağlı kafa travması nedeniyle tetiklenmiş olabileceğini düşünürken, bazıları ise H.M.’nin ailesinde de varlığı gözlenen bu garip rahatsızlığın kökenlerinin genetik olabileceğini iddia ediyordu. Nedeni ne olursa olsun, çocuk yaştaki H.M.’nin geçirdiği nöbetler, kendisinin ve ailesinin hayatını dramatik ölçüde etkiliyordu. 15 yaşındaki ilk büyük epilepsi nöbetinden sonra durumu ciddileşmeye başlamış ve krizlerin sıklığı oldukça artmıştı.
Epilepsiye dair ilk tanımlamalar M.Ö. 2000 yıllarına tarihlenen Babil tabletlerine kadar uzanıyor. Bu tabletlerde yer alan kayıtlar, krizlerin türleri ve şiddetleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir. Epilepsiye yönelik ilk bilimsel yaklaşımınsa Hipokrat tarafından geliştirildiği söylenebilir. Hipokrat’a kadar antik Yunanlılar epilepsinin “kutsal bir hastalık” olduğunu düşünmekteydiler. Hipokrat ise epilepsi nöbetlerinin baş şüphelisi olarak günümüzde bile gizemini koruyan “beyni” işaret ediyordu. Epilepsi, Hipokrat’ın da işaret ettiği üzere beyin merkezli bir rahatsızlıktı. Genel olarak bir grup beyin hücresinin normalden farklı elektrik boşalmaları (deşarjları) yapması, epilepsiye sahip kişilerin nöbet adı verilen bilinçdışı durumlara girmesine yol açıyor ve nöbetler kişinin hayatını olumsuz etkiliyor.
İşte 1953 yılının Mart ayında, beyin cerrahı Dr. William Beecher Scoville’in odasında muayene olmayı bekleyen H.M.’nin krizleri de artık hayatını idame ettiremeyeceği düzeye gelmişti. H.M. muayene olmaya geldiğinde 27 yaşında, bir daktilo firmasında çalışan genç bir insandı. Dışarıdan bakıldığında hiçbir farklılık görülmemesine rağmen, H.M.’in beyninde bir ya da birden fazla bölge çalışması gerektiği gibi çalışmıyordu. Tüm bunların yanı sıra epilepsi nöbetlerini engellemek ya da bir nebze olsun azaltmak için kullandığı ilaçlar, H.M.’in hayatını epilepsi krizlerinden daha ağır şekilde etkilemeye başlamıştı. H.M. günde, 5 kez Dilantin, 3 kez Mesantoin, 2 kez Fenobarbital ve 3 kez Tridione adlı ilaçları alıyordu ve bu ilaçlar H.M.’in zihnini bulandırmaktan öte krizleri önleyebilmiş de değildi.
Dr. Scoville, ABD’de döneminin en tanınmış beyin cerrahları arasındaydı. Tanınmışlığını psikiyatrik bozukluğu olan hastalara uyguladığı cerrahi bir müdahale olan lobotomi operasyonlarına borçluydu. Lobotomi fikri ilk olarak 1880 yılında İsviçreli bir doktor olan Gottlieb Burkhardt tarafından ortaya konulmuştu. Burkhardt işitsel halüsinasyonları olan şizofreni hastalarının beyinlerindeki bazı bölgeleri operasyon ile almış; sonrasında hastalardan birinin ölmesi, diğerinin de intihara teşebbüs etmesi nedeniyle fikrini rafa kaldırmak zorunda kalmıştı. Burkhardt’ın yapmış olduğu operasyonlar hastalarda umulan etkiyi de yaratmamıştı.
1935 yılında Portekizli nörolog António Egas Moniz daha sistemli bir metot geliştirmiş ve aralarında depresyon, şizofreni ve mani hastalarının da olduğu kişilere lökotomi adını verdiği teknikle müdahale etmişti. Lökotomi (ya da sonradan popüler olan şekliyle lobotomi) temel olarak beyindeki bölgelerin bazılarının alınmasını, bölgeler arasındaki sinir iletiminin kesilmesini hatta kimi zaman çeşitli lezyonların (doku hasarının) kasten oluşturulmasını içeriyordu. Möniz bu keşfi sayesinde 1949 yılında Nobel Tıp/ Fizyoloji ödülünü Walter Rudolf Hess ile paylaştı. Ancak, bir mucize gibi tıp dünyasının önüne sunulan bu yöntem, gerçekte oldukça ciddi yan etkileri olan ve kalıcı hasar verme kapasitesine sahip körleme yapılan bir operasyondan fazlası değildi. Çünkü lobotominin icat edildiği ve sonrasında yükselişe geçtiği yıllarda beynin işlevsel anatomisi hakkında bilinenler oldukça sınırlıydı.
H.M. epilepsi nöbetlerine çözüm bulmak için ABD’nin en çok lobotomi yapan ikinci cerrahı olan Dr. Scoville’e başvurmuştu fakat bir sorun bulunmaktaydı. Dr. Scoville lobotomi operasyonlarının tamamını psikiyatrik bozukluğu olan kişiler üzerinde gerçekleştirmekteydi. Daha önce psikiyatrik rahatsızlığı olmayan hiçbir hastaya lobotomi uygulamamıştı. Dahası, 1950’li yılların teknik imkanları ile epilepsinin kaynaklandığı “sorunlu” beyin bölgesini bulmak oldukça zordu. Bunun için hastanın kafatasının açılması ve epilepsiye yol açabileceği düşünülen tümör, lezyon ya da anatomik bir anomalinin bulunması gerekiyordu. Çoğu durumda epilepsi herhangi bir hasarın veya anomalinin görülmediği beyin bölgelerinde bile gözlenebiliyordu. Manyetik Rezonans görüntüleme (MRI), Bilgisayarlı Tomografi (CT) gibi icatlar ucuz bilim kurgu romanlarının hayalleri gibi duruyordu. Bu açılardan bakılınca lobotomi tam anlamıyla gözleri bağlı şekilde ve sadece bir balyozla, “Davud heykelini” yapmak için çalışmaya benziyordu.
Tüm bunlara rağmen Dr. Scoville, H.M. ve ailesine lobotominin nöbetlerin giderilmesi için bir çözüm sunabileceğini iletti ve kararı onlara bıraktı. H.M. ve ailesi mevcut şartlar içerisinde Dr. Scoville’e güvenerek lobotominin yapılması yönünde karar aldılar ve 25 Ağustos 1953 tarihinde operasyonun yapılması için anlaştılar. Fakat Dr. Scoville, H.M.’in epilepsi krizlerinin beynin hangi bölgesindeki garipliklerden kaynaklandığını bilmiyordu. H.M.’nin kriz anında kayıt altına alınan EEG’leri bile doğal olarak beyindeki sorunlu bölgeyi işaret edebilmekten oldukça uzaktı. Dr.Scoville tam anlamıyla deneysel ve içgüdüsel bir operasyona gün vermişti.
Dr. Scoville, H.M.’nin epileptik krizlerinin arkasında medial temporal lob bölgesinin olduğunu düşünüyordu. Ancak bu düşüncesini temellendirecek herhangi bir bulgusu yoktu. Sinirbilim adına önemli adımların rastgele atıldığı dönemlerdi fakat kimse medial temporal lob hakkında anatomik çizimler ve birkaç bilgi haricinde bir şey bilmiyordu. Medial temporal lob, kafatasımızın yan bölgelerinde yer alan temporal lobların orta kısımlarında yer alan bir yapıydı. Temelde amigdala, hipokampüs, uncus, dentat girus ve parahipokampal girus adlı yapıları bünyesinde barındırıyordu (1). Eğer beyin anatomisine aşina değilseniz bu bölgelerin adları size korkutucu gelebilir, ancak 1950’li yıllarda da kimse bu bölge ve işlevleri konusunda pek fikir sahibi değildi. Örneğin hipokampüs, deniz atına benzeyen şekliyle, limbik sistemin bir parçası olmaktan öte ne iş yaptığına dair fikir yürütülemeyen bir yapıydı. Amigdala ise bademe benziyordu, fakat işlevsel olarak büyük ölçüde gizemini koruyordu.
Solda insan beynindeki hipokampüs ve sağda deniz atı canlısı (Kaynak: Wikimedia Commons)
Operasyondan bir hafta önce H.M. rutin kontrollerden geçti: Kan testleri, EEG kaydı gibi işlemleri psikolojik değerlendirme takip etti. “Wechsler zekâ testi” sonuçlarına göre H.M.’nin IQ’su 104 idi. Bu normal kabul edilen değer olan 100’den biraz yukarıdaydı. Sonuç olarak H.M.’in lobotomi olmasına engel olacak herhangi bir bulguya rastlanmamıştı. 25 Ağustos 1953 sabahı H.M. operasyon masasına bilinci açık şekilde uzandı. Dr. Scoville H.M.’nin medial temporal loblarının her ikisini de (her bir beyin yarı küresinde birer adet olmak üzere) kelimenin tam anlamıyla temizledi. H.M.’nin kafatası açıldığı şekilde kapatıldı. Dr. Scoville ve operasyon ekibi, H.M.’nin hayatının ve bilim tarihinin akışını değiştirecek operasyonu bitirmişlerdi.
H.M.’in operasyonundan takriben 6 hafta sonra Dr. Scoville Journal of Neurosurgery dergisine, yapılan müdahalenin anlatıldığı bir makale gönderdi (2). Makalenin içeriğinde H.M.’nin fizyolojisinde ve davranışlarında herhangi bir anomali gözlenmediği rapor ediliyordu. Limbik lob (makalenin orijinalinde medial temporal lob yerine kullanılıyor) operasyonu istenildiği gibi başarılı geçmişti. Ancak bir istisna olduğu not düşülmüştü:
Hasta (H.M.) yakınlarının isimlerini hatırlamakta güçlük çekiyor, yaşadığı evin odalarının nerede olduğunu hatırlamıyor, hatta tuvalet ya da pisuarın nerede olduğunu unutuyordu.
H.M.’nin hafızası ile ilgili yaşadığı sorunlar operasyonun üzerinden 2 yıl geçmesine rağmen tam olarak temellendirilememişti. Aslına bakılırsa hafıza ve beyinde hafızayla ilişkili bölgelerin nerede olduğunu çalışan çok az sayıda insan vardı. McGill Üniversitesi’nden Psikolog Brenda Milner bunlardan biriydi. Brenda Milner, lobotomi operasyonları öncesinde ve sonrasında hastaların psikolojik olarak değerlendirilmelerinden sorumluydu. Böylelikle hastaların ne düzeyde gelişme sağladıkları ya da herhangi bir yan etkiye maruz kalıp kalmadıkları incelenebiliyordu.
Brenda Milner (Kaynak: Wikimedia Commons)
1950’li yılların başında Milner ilginç vakalar ile karşılaşmıştı. Bazı hastalar çeşitli psikiyatrik bozukluklardan mustariptiler ve kendilerine bu sebeple lobotomi uygulanmıştı. Operasyonlarda bu hastaların hipokampüslerinden yalnızca biri alınmış diğeri ise bırakılmıştı. Ameliyat sonrasında hastalarda çok yoğun şekilde hafıza problemleri gözleniyordu. Aylardır klinikte tedavi görmekte olan hastalar hipokampüslerinin alındığı operasyon sonrasında nerede olduklarını ve neden orada olduklarını hatırlamıyorlardı.
Brenda Milner ve operasyonları yöneten cerrah Dr. Wilder Penfield, hafıza problemi ile hipokampüsler arasında bir ilişki olduğunu düşünüyor ancak bir kanıt öne süremiyorlardı. Zira hipokampüslerinden yalnızca biri alınan hastaların yalnızca bazılarında hafıza sorunları gözlenmişti. Bu durum hipokampüs ve hafıza ilişkisini gösterebilmek için yeterli değildi. Dahası ellerindeki vakaların neredeyse hepsi psikotik olarak niteledikleri, psikiyatrik bozuklukları olan hastalara aitti. İhtiyaçları olan şey, herhangi bir psikiyatrik sebep olmadan her iki hipokampüsü de “temizlenmiş” olan bir hasta bulmak ve hafıza sorunu yaşayıp yaşamadığını tespit edebilmekti. Bunun için bilinen tek aday H.M. idi.
Brenda Milner H.M. ile çalışabilmek için gerekli izinleri aldıktan sonra, kendi hastalarına rutin olarak uyguladığı testleri tekrarladı. H.M.’in IQ skoru operasyon öncesine göre artış göstererek 117’ye yükselmişti, temel olarak diğer mental becerilerinde de sıkıntı görülmüyordu. Hafıza ile ilgili testlere geçildiğinde gerçek ortaya çıkacaktı. Milner’ın uyguladığı hafıza testinde H.M. 70 almıştı, oysa normal kabul edilen seviye 100 idi. H.M.’in ciddi bir hafıza problemi mevcuttu. Operasyon sonrasında hafıza sorunu inanılmaz ölçüde artmıştı. Öyle ki Milner, H.M. ile çalıştığı zamanlar içerisinde, defalarca kendini tanıtıyor, ne için orada olduğunu ve neler yapacaklarını tekrar tekrar söylemek zorunda kalıyordu. Çünkü H.M. adeta şimdiki zamanda yaşıyor, geçmişe ait birkaç şey hatırlayabiliyor, yeni bir hafıza oluşturamıyordu. Hafızası ameliyat olduğu tarihten ileriye yönelik yeni bir anı oluşturamıyordu. H.M. kalıcı olarak şimdiki zamana hapsolmuş gibiydi.
Böylelikle H.M.’in ölümüne kadar -hatta ölümünden sonra bile- deneylerle dolu yaşamı başlamış oluyordu. 1957 senesinde Brenda Milner ve Dr. Scoville hipokampüs ve hafıza kaybı ile ilgili ilk yayınlarını çıkarmışlardı bile. Buna göre H.M.’ye uygulanan operasyon, yani hipokampüslerin ikisinin de alınması, H.M.’de operasyon sonrasında görülen hafıza kaybının temel sebebiydi. Hipokampüs hafızamızın organize edildiği yer olarak ilan ediliyordu.
H.M. sayesinde öğrenilenler bununla da sınırlı değildi. H.M.’ye hangi tarihte doğduğu sorulduğunda 26 Şubat 1926 tarihinde doğduğunu söyleyebiliyor, kendisinden çocukluk hayatıyla ilgili bir anısını anlatmasını istediklerinde ise yanıt veremiyordu. Dahası H.M. ilginç bir şekilde yeni bir hafıza geliştirememesine rağmen, yeni becerileri öğrenebiliyordu. Örneğin H.M.’den iç içe geçmiş iki yıldız arasındaki boşluğu kalemle takip etmesi istendiğinde ilk başlarda bocalıyor ama her denemesinde çizimlerinde ustalaşıyordu. Bunlar, en azından iki farklı hafıza sistemine sahip olduğumuzu kanıtlıyordu. Hipokampüsün hafızayla ilişkili özelliklerden sorumlu olduğunun bulunması ve en azından iki farklı hafıza çeşidine sahip olduğumuzun gösterilmesi inanılmaz bir kırılma noktası oluşturmuştu. Hem yeni bilgiler sinirbilim alanında heyecan yaratıyor hem de yeni bir bilim dalı doğuyordu:
Daha sonraları adının kısaltması olan H.M. ile anılacak olan bu küçük çocuk, kazayı takip eden yıllar içerisinde epilepsi nöbetleri geçirmeye başlamıştı. Bazı bilim insanları epilepsi nöbetlerinin bisiklet kazasına bağlı kafa travması nedeniyle tetiklenmiş olabileceğini düşünürken, bazıları ise H.M.’nin ailesinde de varlığı gözlenen bu garip rahatsızlığın kökenlerinin genetik olabileceğini iddia ediyordu. Nedeni ne olursa olsun, çocuk yaştaki H.M.’nin geçirdiği nöbetler, kendisinin ve ailesinin hayatını dramatik ölçüde etkiliyordu. 15 yaşındaki ilk büyük epilepsi nöbetinden sonra durumu ciddileşmeye başlamış ve krizlerin sıklığı oldukça artmıştı.
Epilepsiye dair ilk tanımlamalar M.Ö. 2000 yıllarına tarihlenen Babil tabletlerine kadar uzanıyor. Bu tabletlerde yer alan kayıtlar, krizlerin türleri ve şiddetleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir. Epilepsiye yönelik ilk bilimsel yaklaşımınsa Hipokrat tarafından geliştirildiği söylenebilir. Hipokrat’a kadar antik Yunanlılar epilepsinin “kutsal bir hastalık” olduğunu düşünmekteydiler. Hipokrat ise epilepsi nöbetlerinin baş şüphelisi olarak günümüzde bile gizemini koruyan “beyni” işaret ediyordu. Epilepsi, Hipokrat’ın da işaret ettiği üzere beyin merkezli bir rahatsızlıktı. Genel olarak bir grup beyin hücresinin normalden farklı elektrik boşalmaları (deşarjları) yapması, epilepsiye sahip kişilerin nöbet adı verilen bilinçdışı durumlara girmesine yol açıyor ve nöbetler kişinin hayatını olumsuz etkiliyor.
İşte 1953 yılının Mart ayında, beyin cerrahı Dr. William Beecher Scoville’in odasında muayene olmayı bekleyen H.M.’nin krizleri de artık hayatını idame ettiremeyeceği düzeye gelmişti. H.M. muayene olmaya geldiğinde 27 yaşında, bir daktilo firmasında çalışan genç bir insandı. Dışarıdan bakıldığında hiçbir farklılık görülmemesine rağmen, H.M.’in beyninde bir ya da birden fazla bölge çalışması gerektiği gibi çalışmıyordu. Tüm bunların yanı sıra epilepsi nöbetlerini engellemek ya da bir nebze olsun azaltmak için kullandığı ilaçlar, H.M.’in hayatını epilepsi krizlerinden daha ağır şekilde etkilemeye başlamıştı. H.M. günde, 5 kez Dilantin, 3 kez Mesantoin, 2 kez Fenobarbital ve 3 kez Tridione adlı ilaçları alıyordu ve bu ilaçlar H.M.’in zihnini bulandırmaktan öte krizleri önleyebilmiş de değildi.
Dr. Scoville, ABD’de döneminin en tanınmış beyin cerrahları arasındaydı. Tanınmışlığını psikiyatrik bozukluğu olan hastalara uyguladığı cerrahi bir müdahale olan lobotomi operasyonlarına borçluydu. Lobotomi fikri ilk olarak 1880 yılında İsviçreli bir doktor olan Gottlieb Burkhardt tarafından ortaya konulmuştu. Burkhardt işitsel halüsinasyonları olan şizofreni hastalarının beyinlerindeki bazı bölgeleri operasyon ile almış; sonrasında hastalardan birinin ölmesi, diğerinin de intihara teşebbüs etmesi nedeniyle fikrini rafa kaldırmak zorunda kalmıştı. Burkhardt’ın yapmış olduğu operasyonlar hastalarda umulan etkiyi de yaratmamıştı.
1935 yılında Portekizli nörolog António Egas Moniz daha sistemli bir metot geliştirmiş ve aralarında depresyon, şizofreni ve mani hastalarının da olduğu kişilere lökotomi adını verdiği teknikle müdahale etmişti. Lökotomi (ya da sonradan popüler olan şekliyle lobotomi) temel olarak beyindeki bölgelerin bazılarının alınmasını, bölgeler arasındaki sinir iletiminin kesilmesini hatta kimi zaman çeşitli lezyonların (doku hasarının) kasten oluşturulmasını içeriyordu. Möniz bu keşfi sayesinde 1949 yılında Nobel Tıp/ Fizyoloji ödülünü Walter Rudolf Hess ile paylaştı. Ancak, bir mucize gibi tıp dünyasının önüne sunulan bu yöntem, gerçekte oldukça ciddi yan etkileri olan ve kalıcı hasar verme kapasitesine sahip körleme yapılan bir operasyondan fazlası değildi. Çünkü lobotominin icat edildiği ve sonrasında yükselişe geçtiği yıllarda beynin işlevsel anatomisi hakkında bilinenler oldukça sınırlıydı.
H.M. epilepsi nöbetlerine çözüm bulmak için ABD’nin en çok lobotomi yapan ikinci cerrahı olan Dr. Scoville’e başvurmuştu fakat bir sorun bulunmaktaydı. Dr. Scoville lobotomi operasyonlarının tamamını psikiyatrik bozukluğu olan kişiler üzerinde gerçekleştirmekteydi. Daha önce psikiyatrik rahatsızlığı olmayan hiçbir hastaya lobotomi uygulamamıştı. Dahası, 1950’li yılların teknik imkanları ile epilepsinin kaynaklandığı “sorunlu” beyin bölgesini bulmak oldukça zordu. Bunun için hastanın kafatasının açılması ve epilepsiye yol açabileceği düşünülen tümör, lezyon ya da anatomik bir anomalinin bulunması gerekiyordu. Çoğu durumda epilepsi herhangi bir hasarın veya anomalinin görülmediği beyin bölgelerinde bile gözlenebiliyordu. Manyetik Rezonans görüntüleme (MRI), Bilgisayarlı Tomografi (CT) gibi icatlar ucuz bilim kurgu romanlarının hayalleri gibi duruyordu. Bu açılardan bakılınca lobotomi tam anlamıyla gözleri bağlı şekilde ve sadece bir balyozla, “Davud heykelini” yapmak için çalışmaya benziyordu.
Tüm bunlara rağmen Dr. Scoville, H.M. ve ailesine lobotominin nöbetlerin giderilmesi için bir çözüm sunabileceğini iletti ve kararı onlara bıraktı. H.M. ve ailesi mevcut şartlar içerisinde Dr. Scoville’e güvenerek lobotominin yapılması yönünde karar aldılar ve 25 Ağustos 1953 tarihinde operasyonun yapılması için anlaştılar. Fakat Dr. Scoville, H.M.’in epilepsi krizlerinin beynin hangi bölgesindeki garipliklerden kaynaklandığını bilmiyordu. H.M.’nin kriz anında kayıt altına alınan EEG’leri bile doğal olarak beyindeki sorunlu bölgeyi işaret edebilmekten oldukça uzaktı. Dr.Scoville tam anlamıyla deneysel ve içgüdüsel bir operasyona gün vermişti.
Dr. Scoville, H.M.’nin epileptik krizlerinin arkasında medial temporal lob bölgesinin olduğunu düşünüyordu. Ancak bu düşüncesini temellendirecek herhangi bir bulgusu yoktu. Sinirbilim adına önemli adımların rastgele atıldığı dönemlerdi fakat kimse medial temporal lob hakkında anatomik çizimler ve birkaç bilgi haricinde bir şey bilmiyordu. Medial temporal lob, kafatasımızın yan bölgelerinde yer alan temporal lobların orta kısımlarında yer alan bir yapıydı. Temelde amigdala, hipokampüs, uncus, dentat girus ve parahipokampal girus adlı yapıları bünyesinde barındırıyordu (1). Eğer beyin anatomisine aşina değilseniz bu bölgelerin adları size korkutucu gelebilir, ancak 1950’li yıllarda da kimse bu bölge ve işlevleri konusunda pek fikir sahibi değildi. Örneğin hipokampüs, deniz atına benzeyen şekliyle, limbik sistemin bir parçası olmaktan öte ne iş yaptığına dair fikir yürütülemeyen bir yapıydı. Amigdala ise bademe benziyordu, fakat işlevsel olarak büyük ölçüde gizemini koruyordu.
Solda insan beynindeki hipokampüs ve sağda deniz atı canlısı (Kaynak: Wikimedia Commons)
Operasyondan bir hafta önce H.M. rutin kontrollerden geçti: Kan testleri, EEG kaydı gibi işlemleri psikolojik değerlendirme takip etti. “Wechsler zekâ testi” sonuçlarına göre H.M.’nin IQ’su 104 idi. Bu normal kabul edilen değer olan 100’den biraz yukarıdaydı. Sonuç olarak H.M.’in lobotomi olmasına engel olacak herhangi bir bulguya rastlanmamıştı. 25 Ağustos 1953 sabahı H.M. operasyon masasına bilinci açık şekilde uzandı. Dr. Scoville H.M.’nin medial temporal loblarının her ikisini de (her bir beyin yarı küresinde birer adet olmak üzere) kelimenin tam anlamıyla temizledi. H.M.’nin kafatası açıldığı şekilde kapatıldı. Dr. Scoville ve operasyon ekibi, H.M.’nin hayatının ve bilim tarihinin akışını değiştirecek operasyonu bitirmişlerdi.
H.M.’in operasyonundan takriben 6 hafta sonra Dr. Scoville Journal of Neurosurgery dergisine, yapılan müdahalenin anlatıldığı bir makale gönderdi (2). Makalenin içeriğinde H.M.’nin fizyolojisinde ve davranışlarında herhangi bir anomali gözlenmediği rapor ediliyordu. Limbik lob (makalenin orijinalinde medial temporal lob yerine kullanılıyor) operasyonu istenildiği gibi başarılı geçmişti. Ancak bir istisna olduğu not düşülmüştü:
Hasta (H.M.) yakınlarının isimlerini hatırlamakta güçlük çekiyor, yaşadığı evin odalarının nerede olduğunu hatırlamıyor, hatta tuvalet ya da pisuarın nerede olduğunu unutuyordu.
H.M.’nin hafızası ile ilgili yaşadığı sorunlar operasyonun üzerinden 2 yıl geçmesine rağmen tam olarak temellendirilememişti. Aslına bakılırsa hafıza ve beyinde hafızayla ilişkili bölgelerin nerede olduğunu çalışan çok az sayıda insan vardı. McGill Üniversitesi’nden Psikolog Brenda Milner bunlardan biriydi. Brenda Milner, lobotomi operasyonları öncesinde ve sonrasında hastaların psikolojik olarak değerlendirilmelerinden sorumluydu. Böylelikle hastaların ne düzeyde gelişme sağladıkları ya da herhangi bir yan etkiye maruz kalıp kalmadıkları incelenebiliyordu.
Brenda Milner (Kaynak: Wikimedia Commons)
1950’li yılların başında Milner ilginç vakalar ile karşılaşmıştı. Bazı hastalar çeşitli psikiyatrik bozukluklardan mustariptiler ve kendilerine bu sebeple lobotomi uygulanmıştı. Operasyonlarda bu hastaların hipokampüslerinden yalnızca biri alınmış diğeri ise bırakılmıştı. Ameliyat sonrasında hastalarda çok yoğun şekilde hafıza problemleri gözleniyordu. Aylardır klinikte tedavi görmekte olan hastalar hipokampüslerinin alındığı operasyon sonrasında nerede olduklarını ve neden orada olduklarını hatırlamıyorlardı.
Brenda Milner ve operasyonları yöneten cerrah Dr. Wilder Penfield, hafıza problemi ile hipokampüsler arasında bir ilişki olduğunu düşünüyor ancak bir kanıt öne süremiyorlardı. Zira hipokampüslerinden yalnızca biri alınan hastaların yalnızca bazılarında hafıza sorunları gözlenmişti. Bu durum hipokampüs ve hafıza ilişkisini gösterebilmek için yeterli değildi. Dahası ellerindeki vakaların neredeyse hepsi psikotik olarak niteledikleri, psikiyatrik bozuklukları olan hastalara aitti. İhtiyaçları olan şey, herhangi bir psikiyatrik sebep olmadan her iki hipokampüsü de “temizlenmiş” olan bir hasta bulmak ve hafıza sorunu yaşayıp yaşamadığını tespit edebilmekti. Bunun için bilinen tek aday H.M. idi.
Brenda Milner H.M. ile çalışabilmek için gerekli izinleri aldıktan sonra, kendi hastalarına rutin olarak uyguladığı testleri tekrarladı. H.M.’in IQ skoru operasyon öncesine göre artış göstererek 117’ye yükselmişti, temel olarak diğer mental becerilerinde de sıkıntı görülmüyordu. Hafıza ile ilgili testlere geçildiğinde gerçek ortaya çıkacaktı. Milner’ın uyguladığı hafıza testinde H.M. 70 almıştı, oysa normal kabul edilen seviye 100 idi. H.M.’in ciddi bir hafıza problemi mevcuttu. Operasyon sonrasında hafıza sorunu inanılmaz ölçüde artmıştı. Öyle ki Milner, H.M. ile çalıştığı zamanlar içerisinde, defalarca kendini tanıtıyor, ne için orada olduğunu ve neler yapacaklarını tekrar tekrar söylemek zorunda kalıyordu. Çünkü H.M. adeta şimdiki zamanda yaşıyor, geçmişe ait birkaç şey hatırlayabiliyor, yeni bir hafıza oluşturamıyordu. Hafızası ameliyat olduğu tarihten ileriye yönelik yeni bir anı oluşturamıyordu. H.M. kalıcı olarak şimdiki zamana hapsolmuş gibiydi.
Böylelikle H.M.’in ölümüne kadar -hatta ölümünden sonra bile- deneylerle dolu yaşamı başlamış oluyordu. 1957 senesinde Brenda Milner ve Dr. Scoville hipokampüs ve hafıza kaybı ile ilgili ilk yayınlarını çıkarmışlardı bile. Buna göre H.M.’ye uygulanan operasyon, yani hipokampüslerin ikisinin de alınması, H.M.’de operasyon sonrasında görülen hafıza kaybının temel sebebiydi. Hipokampüs hafızamızın organize edildiği yer olarak ilan ediliyordu.
H.M. sayesinde öğrenilenler bununla da sınırlı değildi. H.M.’ye hangi tarihte doğduğu sorulduğunda 26 Şubat 1926 tarihinde doğduğunu söyleyebiliyor, kendisinden çocukluk hayatıyla ilgili bir anısını anlatmasını istediklerinde ise yanıt veremiyordu. Dahası H.M. ilginç bir şekilde yeni bir hafıza geliştirememesine rağmen, yeni becerileri öğrenebiliyordu. Örneğin H.M.’den iç içe geçmiş iki yıldız arasındaki boşluğu kalemle takip etmesi istendiğinde ilk başlarda bocalıyor ama her denemesinde çizimlerinde ustalaşıyordu. Bunlar, en azından iki farklı hafıza sistemine sahip olduğumuzu kanıtlıyordu. Hipokampüsün hafızayla ilişkili özelliklerden sorumlu olduğunun bulunması ve en azından iki farklı hafıza çeşidine sahip olduğumuzun gösterilmesi inanılmaz bir kırılma noktası oluşturmuştu. Hem yeni bilgiler sinirbilim alanında heyecan yaratıyor hem de yeni bir bilim dalı doğuyordu: