Hadis Olarak Bilinen Asılsız Sözler

Konu sahibi son olarak 1729 gün önce görüldü
11.jpg


“Kim, bile bile benim ağzımdan bir söz uydurursa cehennemdeki yerini hazırlasın.”
(Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33; Müslim, Mukaddime 2, 3)

Editörün Notu: Hadis-i şerifler; dinin doğru anlaşılması açısından olduğu kadar Hz. Peygamber’in örnekliğini günümüze ulaştırması yönünden de İslam dini için önemliler. Müslümanların Kur’ân-ı Kerîm’den sonraki temel kaynağı olan hadis metinleri, hak dinin doğru yaşanması bakımından çok mühim.

Sonpeygamber.info Web Portalı olarak hadis araştırmaları ve hadislerde sıhhat meselesi üzerine tartışmalara katkıda bulunmak amacıyla Osman Arpaçukuru'nun "Hadis Olarak Bilinen Asılsız Sözler" isimli yazı dizisini okurlarımıza sunmaya başlıyoruz. Bu haftaki giriş yazısının ardından her bölümde, Hz. Peygamber'e izafe edilen bir sözün kaynaklar bakımından incelemesinin yapılacağı yazı dizisi iki haftalık periyotlarla Sonpeygamber.info'da olacak.



“Hadis-i Şerif” Diye Belirtilen Sözler Karşısında Tutumumuz Nasıl Olmalıdır?

Bu önemli sorunun cevabını, Hz. Peygamber'in (sav) hadislerini ilk ağızdan dinleme ve onların ilk taşıyıcıları olma şerefine sahip olan sahabenin bu konudaki tutum ve davranışlarını tesbit ve izah ederek vermek istiyoruz. Çünkü hayatımızın pek çok alanında olduğu gibi bu konuda da sahabe bizim için oldukça iyi bir model ve örnektir. Onlar, Allah'ın Peygamber'i (sav) birlikte olmuş, onun sözlerini dinlemiş, hâl ve hareketlerini yakından görmüş, anlamış ve yaşamışlardır. Resûlullah'a (sav) olan bağlılıkları, Allah'ın dinini yaşamadaki derin samimiyet ve üstün gayretleriyle Allah’ın ve O’nun Peygamberi'nin övgüsüne mazhar olmuşlardır. Bu bakımdan onlar dinî yaşantımızda olduğu kadar hadis-i şeriflere karşı tutumuzu belirlemede de bizim için yegâne örnek konumundadırlar.

Sahabenin, hadis-i şeriflere büyük değer verdiği ve "hadisi din kabul" ettiği bilinmektedir. Ebû Hüreyre (ra) [1] ve Hz. Ali (ra)'den [2] nakledilen, "Bu ilmi (hadisi) kimden aldığınıza dikkat edin; zira o dindir" sözü; sahabenin, hadisi din kabul ettiğini göstermektedir. Daha sonra bu söz, sahabeden tâbiûn nesline geçmiş ve zamanla yayılıp meşhur olmuştur.

Hz. Peygamber de ümmetine, kendine itaat etmelerini ve kendisinin apaçık yolunu izlemelerini emretmiştir. Ümmetine, sıkıca sarılıp hidayet üzere kalmaları için "birbirinden ayrılmaz iki şey" bıraktığını söyleyerek, bunlardan birinin "Allah'ın Kitabı", diğerinin de "Kendisinin Sünneti" olduğunu haber vermiştir.
Sahabeyi böyle bir kabul ve inanca yönelten çeşitli etkenler vardı. Bunların başında Allah'ın ayetleri ve Rasûlullah (sav)'ın hadisleri gelmektedir. Yüce Allah, Kitabının çeşitli ayetlerinde son peygamberi Hz. Muhammed (sav)'i uyulması gereken en güzel model olarak göstermiş; [3] O’nun yoluna (sünnetine) tâbi olunmasını [4] ve ona itaat edilmesini emretmiştir. [5] Peygamberinin asli görevini de Allah'ın dinini insanlara eksiksiz olarak duyurma, [6] gerektiğinde açıklama [7] ve Kur'an'da açıkça yer almamış kimi konularda hüküm koyma [8] olarak belirlemiştir. Benzer şekilde Hz. Peygamber de ümmetine, kendine itaat etmelerini [9] ve kendisinin apaçık yolunu izlemelerini [10] emretmiştir. Ümmetine, sıkıca sarılıp hidayet üzere kalmaları için "birbirinden ayrılmaz iki şey" bıraktığını söyleyerek, bunlardan birinin "Allah'ın Kitabı", diğerinin de "Kendisinin Sünneti" olduğunu haber vermiştir. [11] Ayrıca "Bana Kur'ân'la birlikte onun bir benzeri daha verildi" [12] buyurarak böylelikle hadislerine kıymet verip yüceltmiş; onların kesinlikle gereken ilgiden yoksun bırakılmamasını, ihmal ve terk edilmemesini bildirmiştir.

Hadislerin taşıdığı bu değer ve dinî konumundan dolayı Hz. Peygamber ayrıca hadisin öğrenim ve öğretiminde ihtiyatlı davranılıp hadis diye belirtilen sözün, kendisine aidiyetinden ve metninin doğruluğundan kesin emin olunmadıkça kabul veya nakledilmemesini istemiştir. Abdullah b. Ömer'e (ra) yaptığı bir tavsiyede, "Ey İbn Ömer, dinine sahip ol, dinine sahip çık! O senin etindir, kemiğindir. Onu kimden öğrendiğine dikkat et; istikamet üzere olan kimselerden al, eğri büğrü olanlardan alma!" [13] buyurmuştur. Burada "din" sözüyle, dinin öğrenilip yaşanacağı temel kaynaklar sıralamasında Kur’ân-ı Kerîm'den hemen sonra gelen "hadis-i şerif"in kastedildiği malumdur. Bundan başka, Kendisinin söylemediği bir sözü hadis diye ortaya atmanın yahut buna göz yummanın cehenneme girmeye sebep büyük bir günah olduğunu bildirmiş, şöyle buyurmuştur: "Kim bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın." [14] "Benim ağzımdan uydurulmuş, bana ait olmayan bir sözü ben söylemişim gibi nakleden kişi, iki yalancıdan biridir." [15]





Allah Rasûlü (sav)'nün bu sert uyarıları, sahabeyi hadis naklinde son derece dikkatli ve temkinli olmaya sevk etmiştir. Bu uyarıların muhatapları olmamak için hadisleri Rasûlullah (sav)'ın ağzından çıktığı şekliyle nakletmeye büyük özen göstermişler; hadislerde eksiklik veya fazlalık yapılmasını, hadisin lafızlarının benzerleriyle/eşanlamlılarıyla dahi olsa değiştirilmesini ve cümledeki yerlerinden ileri veya geri alınmasını Hz. Peygamber'in ağzından hadis uydurmak olarak kabul etmişlerdir. Böylece hadis diye belirtilen sözü, Hz. Peygamber'e aidiyetinden veya metninin doğruluğundan emin olmadıkça hadis olarak kabul etmedikleri gibi bunları hadis olarak nakletmekten de şiddetle kaçınmışlardır. Bu konuda o kadar dikkatli ve titiz davranmışlardır ki hadiste yapılacak bir hata sebebiyle Rasûlullah (sav)'ın cehennemle tehdidine muhatap olmaktan duyduğu endişeyle bazı sahabeler neredeyse hiç hadis nakletmemişlerdir. [16]

Allah Rasûlü (sav)'nün sert uyarıları, sahabeyi hadis naklinde son derece dikkatli ve temkinli olmaya sevk etmiştir. Bu uyarıların muhatapları olmamak için hadisleri Rasûlullah (sav)'ın ağzından çıktığı şekliyle nakletmeye büyük özen göstermişler; hadislerde eksiklik veya fazlalık yapılmasını, hadisin lafızlarının benzerleriyle/eşanlamlılarıyla dahi olsa değiştirilmesini ve cümledeki yerlerinden ileri veya geri alınmasını Hz. Peygamber'in ağzından hadis uydurmak olarak kabul etmişlerdir.
Zübeyr b. Avvam'ın, "Niçin bazı kimselerden işittiğim gibi senin de Rasûlullah (sav)'tan hadis naklettiğini ettiğini duymuyorum?" diyen oğlu Abdullah'a verdiği cevap, sahabenin hadis konusundaki titizliğini göstermektedir: "Ben Müslüman olduğumdan beri Hz. Peygamber'den hiç ayrılmadım; fakat O’nun 'Kim bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın' buyurduğunu işittim." [17] Onun bu açıklamasından, hadis rivayetinden kaçınma sebebinin, hadisin sözlerinde yanlış yapmaktan ve böylece Hz. Peygamberin söylemediği bir sözü -farkında olmadan- onun ağzından nakletmekten duyduğu endişe olduğunu anlıyoruz.

Aynı şekilde Abdullah b. Abbas ile Büşeyr el-Adevî arasında yaşanan aşağıdaki olay da sahabenin hadis konusunda oldukça temkinli davrandıklarını göstermektedir. "Büşeyr el-Adevî, "Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu, Rasûlullah (sav) böyle buyurdu" diyerek Abdullah b. Abbas'a hadisler okumaya başlar ancak İbn Abbas ona kulak vermemekte ve onunla ilgilenmemekteydi. Bunun üzerine Büşeyr, "Ben sana Rasûlullah'tan (sav) hadis naklediyorum; ama sen dinlemiyorsun!" diyerek İbn Abbas'ın hadislere karşı umursamaz tutumundan yakınır. Bunun üzerine İbn Abbas ona şu cevabı verir: "Bizler, bir zamanlar birileri "Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu" dediğinde gözümüzü dört açar, söylenenleri dinlemek için dikkat kesilirdik. Fakat insanlar hırçın ve uysal her deveye binmeye (yani anlamadan ve doğruluğundan emin olmadan her duyduklarını nakletmeye) başladıklarından beri bildiklerimizden başkasını onlardan dinlemez olduk." [18]

Sahabenin hadis konusunda gösterdiği bu titizliği bugün biz de hadislerin kabulünde ve naklinde aynı şekilde gösterebilmeliyiz. Bize “hadis” diye söylenen yahut hadis diye okuduğumuz her sözü -özellikle doğruluğundan emin olamayıp şüphe ediyorsak- “hadis-i şerif” olarak kabul etmekte acele etmemeli, ihtiyatlı ve akıllıca hareket etmeliyiz. Eğer yapabiliyorsak bizzat kendimiz o sözü doğrudan hadis kaynaklarından araştırmalı ve mümkünse bu iş için Arapça kaynakları, yoksa Türkçe temel hadis kaynaklarını tercih etmeliyiz. Fakat mutlaka ana hadis kaynaklarını kullanmalıyız. Şayet kendimiz kaynaklarda araştırma imkânına sahip değilsek, bunun için gerekli bilgi ve yetkinliği taşımıyorsak, ilmiyle amel eden, güvendiğimiz bir ilim ehline danışıp sormalıyız. Bunu mutlaka yapmalıyız ki sahabenin hadisteki titizliğine benzer bir ihtiyat ve tedbiri günümüzde gerçekleştirmiş olabilelim.





"Hadis okumak" istediğimizde de okuyacağımız kitaplar temel hadis kaynaklarından olmalıdır. Beden sağlığımız için gereken ilacı nasıl ki başka bir kimseden veya yerden değil de doktordan öğrenip eczaneden satın alıyorsak aynı şekilde Allah Rasûlü (sav)'nün hadislerini de yüzyıllardır İslam dünyasınca genel kabul görmüş temel hadis kitaplarından okumalı ve öğrenmeliyiz. Günümüzde kaynakların bu konudaki ihtiyacı fazlasıyla karşılayacak yeterlilikte Türkçe çevirileri de bulunmaktadır. Evlerimizde nasıl ki en azından bir adet Mushaf bulunduruyor, onu her fırsatta okuyorsak aynı şekilde en azından temel bir hadis kitabını bulundurabiliriz/bulundurmalıyız ve Kur’ân'ın yanısıra okuyabiliriz/okumalıyız.

Hz. Peygamber'in söylemediği fakat hadis diye bilinen sözler, daha çok vaaz ve nasihat kitaplarında karşımıza çıkıyor. İçinde sahih, hasen ve zayıf hadislerin yanı sıra uydurma hadislerin de bulunduğu bu kitapların halk tarafından çokça okunması sebebiyle bu uydurma hadisler zamanla toplumda iyice yayılmış ve genel kabul görmüştür. Bu sözlerin bir kısmı anlam olarak doğru olsalar bile asla hadis değildirler ve bu ayırım çok önemlidir.
Hz. Peygamber'in söylemediği fakat hadis diye bilinen sözler, daha çok vaaz ve nasihat kitaplarında karşımıza çıkıyor. İçinde sahih, hasen ve zayıf hadislerin yanı sıra uydurma hadislerin de bulunduğu bu kitapların halk tarafından çokça okunması sebebiyle bu uydurma hadisler zamanla toplumda iyice yayılmış ve genel kabul görmüştür. Bu sözlerin bir kısmı anlam olarak doğru olsalar bile asla hadis değildirler ve bu ayırım çok önemlidir. Bu durumlarda bizi öncelikle ilgilendiren, hadis diye belirtilen sözün anlamı değil, gerçekten hadis olup olmadığıdır. Bir sözün anlamca doğru olmasının, o sözü hadis yapmayacağı herkesçe malumdur. Aksi takdirde anlamı doğru olan bütün sözlerin hadis kabul edilmesi gerekir ki bu, gerçeğe aykırıdır.

Hz. Peygamber’in söylemediği bir sözü O söylemiş gibi nakletmek, ona iftira atmak olur ki bunun cezasını da Allah Rasûlü (sav) kendisi, yukarıda naklettiğimiz hadiste geçtiği üzere cehennem olarak bildirmiştir. Öyleyse hadisler konusunda sahabenin gösterdiği ihtiyat ve tedbirin benzerini göstermek, en azından hadis diye belirtilen her sözü, kaynağını öğrenmeden, Hz. Peygamber'e aidiyetinden ve metninin doğruluğundan emin olmadan nakletmemek yerinde bir davranış olacaktır.

“Hadislerin din olduğu” dikkate alındığında, uydurma hadislerin dinin doğru anlaşılmasında ve yaşanmasında ne büyük bir tehlike arz ettiği ortadadır. Bundan dolayı geçmişte hadis âlimlerimiz, hadis diye uydurulmuş sözleri tespit etmek için büyük çabalar ortaya koymuşlar, bu uydurma hadisleri listeleyen kitaplar kaleme almışlardır. Ancak bu kitaplar ne yazık ki daha çok araştırma merkezlerinin, kütüphanelerin ya da yayıncıların raflarında kalmış, bir türlü halkın gündemine girememiştir.

Önemli bir eksiklik olarak gördüğümüz bu durumun giderilmesi, halkın dilinde hadis diye dolaşan asılsız sözlerin ayıklanıp doğrunun ortaya konması uzun zamandır içimizde büyüttüğümüz bir arzuydu. Artık bu arzumuzu gerçekleştirme yolunda ilk adımızı atmış bulunuyoruz. "Hadis Olarak Bilinen Asılsız Sözler" başlığı altında, takip edeceğinizi umduğumuz, hadis diye uydurulmuş sözlerin araştırılıp incelendiği yazıları sizinle paylaşacağız. Hadisler hakkındaki yorum ve değerlendirmelerde, İslam âlimlerinin açıklamalarını dayanak alacak, onları günümüzün dünyasına taşıyacak ve bugünün diliyle konuşturacağız. Gerekli görmedikçe kişisel görüş ve açıklamalarda bulunmayacağız. Bu sebeple hadisler hakkındaki yorum ve değerlendirmeler öncelikle bize değil, kıymetli âlimlerimize aittir. Kendilerini bu vesileyle rahmet ve minnetle anıyoruz.



Uydurma hadisleri araştırma ve incelemeyi gaye edinen bu hadis yolculuğumuzda en büyük yardımcımız elbette Rabbimiz Allah’tır. O'na güvenip dayanıyor ve yazdıklarımızda bizi hakka ve hakikate ulaştırmasını O'ndan niyaz ediyoruz. Yüce Allah, Peygamberine ait olan sözlerden ona ait olmayanları ayırd etmek için gösterdiğimiz bu çabayı, Sevgili Peygamberi'ni de memnun eden ve böylelikle şefaatine ermeyi umduğumuz bir salih amele dönüştürsün. (Amin)


Alıntı
 
22.jpg


Sonpeygamber.info Web Portalı olarak hadis araştırmaları ve hadislerde sıhhat meselesi üzerine tartışmalara katkıda bulunmak amacıyla Osman Arpaçukuru'nun "Hadis Olarak Bilinen Asılsız Sözler" isimli yazı dizisini okurlarımıza sunmaya başlamıştık. Arpaçukuru, yazı dizisinin ikinci kısmında, halk arasında çokça zikredilen ve kimi İslamî öğretilere de temel olan "(Ey Muhammed!) Sen olmasaydın, (Sen olmasaydın) ben asla âlemleri yaratmazdım" sözünü kaynaklar bakımından incelemeye alıyor. Yazar, dizinin sonraki kısımlarında da Hz. Peygamber'e izâfe edilen başka sözleri ele alan yazılarıyla Sonpeygamber.info'da olacak.


عَنْ عَبْدِ الصَّمَدِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ عَبْدِ اللهِ بْنِ عَبَّاسٍ

عَنْ أَبِيهِ عَنِ بْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمِ أَنَّهُ قَالَ:

« لَوْلاَكَ [لَوْلاَكَ] لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ. »


Ubeydullah b. Musa el-Kureşî’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Fudayl b. Ca’fer b. Süleyman, Abdussamed b. Ali b. Abdullah b. Abbas’tan, o da babası Abbas’tan bize tahdis edip dedi ki: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“(Ey Muhammed!) Sen olmasaydın, [Sen olmasaydın] ben asla âlemleri yaratmazdım.”
(Levlâke [levlâke] le-mâ halaktu’l-eflâk)


Daha çok nasihat ve vaaz türü kitaplarda bulunan ve “kudsî hadis” olduğu söylenen bu rivayet, ilk ortaya çıkışından günümüze kadar geçen asırlar içinde halk arasında iyice yayılmış ve neredeyse her Müslümanın âşina olduğu meşhur bir söz olmuştur.

Şu kadar var ki hadis âlimleri bunun Hz. Peygamber'in ağzından uydurulmuş bir söz olduğunu ve hadis olarak aslının bulunmadığını bildirmişlerdir. Dolayısıyla kıtalar ve zamanlar aşan şöhretine rağmen bu söz, hadis değildir. Peygamber Efendimiz ne bu sözü ne de aynı anlamda başka bir sözü söylemiştir.



Ayetler, varoluşun temel sebebinin Allah'a kulluk olduğunu haber verirken hadis diye uydurulmuş bu söz, varoluşun sebebini Hz. Peygamber olarak göstermekte ve her şeyin O'nun yüzü suyu hürmetine, Allah'ın O'na olan sevgisinin tezahürü olarak ve O'nun hatırına yaratıldığını bildirmektedir. Bu sözün ifade ettiği anlamın ayetlerle çeliştiği açıktır; dolayısıyla yanlışlığı ortadadır.


Hadis diye uydurulmuş olan bu söz, Buhârî ve Müslim başta olmak üzere güvenilir temel hadis kaynaklarında “hadis olarak” bulunmamaktadır. Araştırmamız sonunda, Hz. Peygamber’e ait bir söz (hadis-i şerif) olarak gösterildiği tek kitabın Deylemî’nin (ö.509) el-Firdevs bi-me'sûri'l-hitâb (Firdevsü'l-ahbâr) adlı eseri olduğunu gördük. Deylemî’nin elimizdeki nüshasında rivayet, “Allah şöyle buyurdu: İzzetime ve celalime yemin olsun ki, sen olmasaydın cenneti yaratmazdım. Sen olmasaydın dünyayı da yaratmazdım” şeklindedir. (V, 227) Söz konusu kitapta çok sayıda zayıf ve hatta uydurma hadisin bulunduğu bilinmektedir. Bu durumu da Deylemî'nin başlıca kaynağı olan Şihâbü'l-ahbâr'ın güvenilir bir hadis kitabı olmamasıyla açıklamak mümkündür. [1] Dolayısıyla bu uydurma rivayetin, Deylemî’nin kitabında bulunuyor olması, onun hadis olduğuna delil oluşturmamaktadır. Özellikle de rivayetin uydurma olduğu âlimler tarafından dile getirilmişse...

Çağdaş hadis âlimi merhum Muhammed Nâsırudin Elbânî (ö.1999) Silsiletu’l- ehâdîsu’z-zaîfe adlı kitabında (I, 448-451) hadis diye uydurulmuş bu söz hakkında genişçe açıklama yapmıştır. Geçmiş âlimlerin sözlerini de içeriyor olmasından dolayı onun açıklamasına burada yer veriyoruz. O şöyle diyor: [2]

"Bu, hadis diye uydurulmuş bir sözdür, hadis değildir.

Sağânî (ö.650) “el-Ehâdisu’l-mevzûa” adlı kitabında (s.57) onun hakkında "hadis diye uydurulmuş söz" demiştir.

Ali el-Kârî (ö.1014) “el-Mevzûât” adlı kitabında (s.67-68) şöyle demektedir: “Hadis değildir. Fakat anlamca doğrudur; çünkü Deylemî'nin İbn Abbas’tan naklettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ‘Cebrail bana gelerek şöyle dedi: ‘Ey Muhammed! Sen olmasaydın cenneti yaratmazdım. Sen olmasaydın, cehennemi de yaratmazdım.’” [3]

İbn Asâkir (ö.571) bu sözü, “Sen olmasaydın, dünyayı yaratmazdım” biçiminde nakletmiştir. [4]

Benim [Muhammed Nâsırudin Elbânî] kanaatim odur ki Ali el-Kârî’nin sözünü ettiği Deylemî’deki rivayetin sahih olduğu kesinleşmedikçe bu sözün anlamca doğru olduğu da söylenemez. Deylemî’deki hadisin sahih olduğunu bildiren herhangi bir âlim de bilmiyorum. Artık Deylemî’nin “el-Müsned”inde yer alan hadisin senedini de tesbit etmiş durumdayım. [5] Hadisin râvileri arasında bulunan Abdüssamed b. Ali b. Abdullah isimli râvi bu hadisin felâketidir. Ukaylî onun hakkında “Hadisleri alınmaz” demektedir. “Ey Muhammed! Sen olmasaydın, ben âlemleri yaratmazdım” hadisinde de aynı râvi bulunmaktadır ve hadisin başka bir râvi zinciri (senedi) de yoktur. İbn Asâkir’in “Sen olmasaydın, dünyayı yaratmazdım” şeklindeki rivayetine gelince, İbnu’l-Cevzî (ö.597), bunu “el-Mevzûât” adlı kitabında (I, 288-289) nakletmiş ve “bu hadis diye uydurulmuş bir sözdür, hadis değildir” demiştir. Suyûtî (ö.911) de “el-Leâlî” (I, 272) adlı kitabında İbnu’l-Cevzî’nin söz konusu hadis hakkındaki değerlendirmesine katılarak o da hadisin uydurma olduğunu söylemiştir.” [6]



Bu rivayet çerçevesinde yapılan açıklama ve yorumlarda bütün varlıkların Hz. Peygamber’in yüzü suyu hürmetine yaratıldığı inanışı ortaya atılmakta ve bu temelsiz inanç, aynı şekilde kendi gibi temelsiz olan söz konusu uydurma hadise dayandırılmaktadır.


İbnu’l-Cevzî (ö.597) Sağânî (ö.650) İbn Teymiyye (ö.728) Suyûtî (ö.911) Ali el-Kârî (ö.1014) Aclûnî (ö.1162) Şevkânî (ö.1250) Leknevî (ö.1304) ve Cemâlüddin Kasımî (ö.1332) gibi meşhur hadis âlimleri bu sözün “hadis diye uydurulmuş, asılsız bir rivayet” olduğunda hemfikirdirler. [7]

Cemâlüddin Kasımî'ye göre bu söz, mevlid-i şerif kutlamaları esnasında Hz. Peygamberi metheden sözler okuyanlar tarafından uydurulmuştur. [8]

İbn Teymiyye bu sözün ne sahih ne de zayıf hiçbir şekilde hadis olmadığını, sahabeden bu anlamda bir söz nakledilmediğini; bunun, “söyleyeni belli olmayan bir söz” olduğunu bildirmiştir. [9]

Ülkemizin tanınmış hadis âlimlerinden Prof. Dr. Raşit Küçük de söz konusu hadisin durumuna dair internet üzerinden yöneltilen bir soruya verdiği cevapta hadisin uydurma olduğuna dair açıklamada bulunmuştur. [10]

Geçmişte ve çağımızda hadis âlimlerinin yaptıkları açıklamalardan bu meşhur rivayetin hadis olmadığı anlaşılmaktadır.

Her ne kadar Aclûnî, uydurma hadisleri derlediği Keşfu’l-hafâ adlı ünlü kitabında "Bu söz, hadis olmasa da anlamca doğrudur" [11] demişse de bizim için öncelikle önemli olan, bu sözün anlamca doğruluğu değil; Hz. Peygamber'e ait olup olmadığı meselesidir.

"Kudsî hadis" olarak meşhur olmuş ancak güvenilir temel hadis kaynaklarında hadis olarak yer almamış bu sözün Rasûlullah (sav)'a aidiyetinin araştırılıp gerçeğin ortaya konulması, anlamının doğru olmasından daha önemli bir meseledir. “Anlamın doğruluğu” meselesinde odaklanıp “sözün, kaynağına ait olmayışı” hususunun göz ardı edilmesi durumunda “Hz. Peygamber’e iftira atmak” gibi son derece tehlikeli bir davranışa göz yumulmuş ve tabii bunun ağır vebali altında kalınmış olunacaktır.

Geçmişte hadis âlimlerimiz, yukarıda aktardığımız bazı açıklamalarında da görüldüğü üzere bu uydurma rivayet hakkında gerekli bilgilendirmeyi ve açıklamayı yapmışlardır. Ancak günümüzde onların söz konusu kıymetli açıklamalarının kütüphane raflarını dolduran kitaplarda kaldığı, halkın dikkat ve bilgisine yeterince ulaşmadığı ortadadır.



Temelleri sahabe döneminde atılan sened (isnad) sisteminin, hadis metinlerinin ayrılmaz bir parçası olup hadisin sıhhati hakkında hüküm vermede kullanılan temel kriterlerden olduğu bilinmektedir. Hadisin senedi yoksa o hadis hakkında değerlendirme nasıl yapılacaktır? Sened gereksizse âlimler İslam tarihinin ilk birkaç asrı boyunca neden ısrarla sened üzerinde durmuşlardır?


Bizatihi duyup işittiklerimizin yanısıra internet ortamında -özellikle forum sitelerinde yaptığımız- kısa gezinti esnasında bu sözün hadis olarak sanal ortamlara da taşındığını, savunulan çeşitli düşünce ve hükümlere temel yapıldığını, etrafında söylemler geliştirildiğini gördük. Bu da, rivayetin asılsızlığına dair âlimlerin yaptıkları açıklamalardan halkın haberdar olmadığı yönündeki görüşümüzde bizi maalesef haklı çıkarmaktadır. [12]

Web sitelerinden birinde bu uydurma hadis üzerine oturtulan inanç, şöyle dile getirilmektedir: “Tasavvuf düşüncesinde Hakikat-i Muhammediyye veya Nur-ı Muhammedi denen bir inanış ve kavram vardır. Konumuz olan hadis daha çok bu inanışın temellendirilmesi vesilesiyle gündeme gelir.” [13] Bir diğer sitede özetle şöyle denmektedir: “Tasavvufi anlayışa göre Allah’tan başka hiçbir şey yok iken ilk defa hakikat-i Muhammediye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve O'nun için halk edilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. (…) Varlığın mebde ve müntehası Hz. Muhammed (sav)’dir… Tasavvufta sık sık kullanılan ve kudsi hadis olarak da rivayet edilen, ‘Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım’ (Levlake...) ifadesiyle varlığın Hz. Muhammed (sav) için yaratıldığı anlatılır. …’ın birçok yerinde de bu hadis nazarlara sunularak kâinatın yaratılış sebebi olarak Hz. Muhammed (sav) gösterilir.” [14]

Bu rivayet çerçevesinde yapılan açıklama ve yorumlarda bütün varlıkların Hz. Peygamber’in yüzü suyu hürmetine yaratıldığı inanışı [15] ortaya atılmakta ve bu temelsiz inanç, aynı şekilde kendi gibi temelsiz olan söz konusu uydurma hadise dayandırılmaktadır.

Bir web sitesindeki açıklama aynı zamanda bir itirafı da içermektedir. Orada hadisin sahihlik durumu hakkında değerlendirmede bulunulmakta ve şöyle denmektedir: “Hadisin kuvvetli bir senedi olmadığı doğrudur fakat bunun bir hadisi uydurma (mevzu) yapmadığı da ilm-i hadis çerçevesinde izahtan varestedir.” Açıklamayı yapan kişi bu sözün hadis olarak aslının bulunmadığına dair âlimlerin yaptıkları açıklamaları ya bilmemekte veya görmezden gelmektedir. Değerlendirmeye devam edilerek “Ümmetin telakkisine göre manasının doğruluğu kesin olduğu gibi cumhur-u muhaddisince de manasının doğruluğu tespit edilmiştir” denmekte ve ardından “Sen olmasaydın cenneti halketmezdim”, “Sen olmasaydın cehennemi yaratmazdım” ve “Ya Muhammed sen olmasaydın, ben dünyayı halketmezdim” ve birkaç başka hadis nakledilerek bu hadislerin aynı manaya kuvvet verdiği ve böylece söz konusu hadisin senedindeki zaafiyetin zail olduğu, hiçbir senedi olmasa da aynı manaya işaret eden pek çok hadis ile kuvvet bulduğu söylenmektedir. [16]



"Kudsî hadis" olarak meşhur olmuş ancak güvenilir temel hadis kaynaklarında hadis olarak yer almamış bu sözün Rasûlullah (sav)'a aidiyetinin araştırılıp gerçeğin ortaya konulması, anlamının doğru olmasından daha önemli bir meseledir.


Halbuki temelleri sahabe döneminde atılan sened (isnad) sisteminin, hadis metinlerinin ayrılmaz bir parçası olup hadisin sıhhati hakkında hüküm vermede kullanılan temel kriterlerden olduğu bilinmektedir. Hadisin senedi yoksa o hadis hakkında değerlendirme nasıl yapılacaktır? Sened gereksizse âlimler İslam tarihinin ilk birkaç asrı boyunca neden ısrarla sened üzerinde durmuşlardır? Patenti Müslümanlara ait olan ve "isnad sistemi" denen "senedli anlatım sistemini" Müslüman âlimlere icat ettiren sebep nedir? Onları hadisler bir yana tarihî olayları dahi senedli rivayetlerle aktarmaya yönelten sebep nedir?

Sonra şahit/destek olarak gösterilen hadislerin de uydurma olduğu yine âlimlerce bildirilmiştir. Örneğin yukarıda, “Sen olmasaydın cenneti/cehennemi/dünyayı yaratmazdım” formatında geçen hadisler için meşhur hadis âlimi Zehebî’nin (ö.748) “uydurma” dediği; bir başka hadis otoritesi İbn Hacer el-Askalânî’nin (ö.852) de bu değerlendirmesinde ona katıldığı bilinmektedir. [17]

Web sitesindeki değerlendirmede, aynı anlamda benzer hadisler bulunduğu, böylece bunlarla söz konusu rivayetin kuvvet kazandığı söylenmektedir. Ayrıca hadisin çeşitli kitaplarda bulunduğu söylenerek Aclûnî’nin Keşfu’l-hafâsı, Aliyyu’l-Kârî’nin, Suyûtî’nin ve Şevkânî’nin kitapları, Mevlânâ Halid’in Divan'ı ve İmam-ı Rabbânî’nin Mektûbât'ı delil olarak gösterilmektedir. Bütün bunların sonunda da sonuç olarak şöyle denmektedir: “Hâl böyle iken hadisin zayıflığını bile kabul etmeyerek uydurma olduğunu, hele hele Allah ve Peygamber adına yalan söylendiğini beyan etmek, insaf ve izan ile bağdaşmasa gerektir.”

Biz bu rivayetin hadis olarak uydurulmuş asılsız bir söylenti olduğunu söylerken elbette onun hiçbir kaynakta yer almadığından yola çıkarak bu sonuca ulaşmış değiliz. Daha önce adlarını aktardığımız hadis kaynaklarını esas alıp bu kaynaklarda âlimlerin yazmış oldukları değerlendirme ve açıklamaları dikkate alarak bunu söylüyoruz. Kaldı ki yukarıdaki değerlendirmenin sahibi kişinin, adlarını andığı hadis kaynaklarında da bu sözün hadis olarak aslının bulunmayıp hadis diye uydurulmuş rivayetlerden olduğu kaydedilmiştir. Bu açıklamaları görüp de hâlâ bu rivayetin hadis olduğunu iddia etmek nasıl mümkün olabilir?!

Kaldı ki biz sadece bu sözün Hz. Peygamber’e ait olmadığını değil, anlamının da doğru olmadığını görüyoruz. Zira bu söz, “yaratılışın amacının, isim ve sıfatlarıyla Allah'ı tanımak ve sadece O’na kulluk etmek” olduğunu haber veren apaçık Kur'ân ayetlerine ters düşmektedir. Yüce Allah bu ayetlerden birinde insanların ve cinlerin yaratılış sebebi ve gerekçesini haber vererek: "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" [18] buyurmaktadır. Hz. Muhammed (sav) de insanlardan biridir. O, kelime-i şehadette de bildirildiği üzere diğer bütün insanlar gibi önce "kul" (abduhu), sonra onlar arasından seçilmiş bir "peygamber"dir (rasûluhu). Yaratılışın sebebinin, insanın iyi ve güzel davranışlarda bulunma sınavı yani kulluk olduğu Mülk suresinde de şöyle bildirilmektedir: "O ki hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır." [19]

Ayetler, varoluşun temel sebebinin Allah'a kulluk olduğunu haber verirken hadis diye uydurulmuş bu söz, varoluşun sebebini Hz. Peygamber olarak göstermekte ve her şeyin O'nun yüzü suyu hürmetine, Allah'ın ona olan sevgisinin tezahürü olarak ve O'nun hatırına yaratıldığını bildirmektedir. Bu sözün ifade ettiği anlamın ayetlerle çeliştiği açıktır; dolayısıyla yanlışlığı ortadadır. Şeyhülislam İbn Teymiye'nin de söylediği gibi arş, kürsü, gökyüzü, yeryüzü, güneş ve ay; bunların hiçbiri Hz. Peygamber'in yüzü suyu hürmetine ve O'nun hatırı için yaratılmamıştır. [20]

Halk arasında hadis diye meşhur olmuş bu söz hakkındaki araştırma ve incelememizin bizi ulaştırdığı sonuç budur. Yanılmışsak Allah’tan bizi bağışlamasını, doğruya ulaştırmasını ve samimi çalışmamızın karşılığını en güzel biçimde vermesini niyaz ediyoruz. Hatalarımızı hikmetle düzeltecek kimseye de duacıyız. Amacımız, aşağılamak ve incitmek değil; hakka ve hakikate ermektir.

Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

"Kesinlikle benim ağzımdan yalan uydurmak, herhangi birinin ağzından yalan uydurmaya benzemez." [21]

"Her kim bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın." [22]

"Her kim de bile bile, benim ağzımdan uydurulmuş, bana ait olmayan bir sözü ben söylemişim gibi anlatır ve aktarırsa o da o sözü uyduran iki kişiden biridir." [23]
 
33.jpg

"Nefsini bilen, Rabbini bilir"

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

Yaptığımız araştırma sonunda bu rivayetin, sahih hadisin zorunlu öğelerinden olan senedden yoksun olduğunu gördük. Hadis olduğu söylenen bu sözün hiçbir kaynakta -sağlam bir yana zayıf bile- herhangi bir rivayet senedine rastlamadık.

Hadis ilminde "sened", "hadisi son olarak rivayet eden muhaddisle Hz. Peygamber arasında bulunan râvîlerin isimleri"ni gösteren oldukça önemli bir öğedir. Bize hadisin sahih olup olmadığı hakkında değerli bilgiler verir. Hadisin sahih olup olmadığı öncelikle senedinden anlaşılır. Eğer senedi oluşturan râvîler güvenilir, hıfz [1] ve itkan [2] bakımından sağlam kimselerse hadis, -bir kusuru yoksa- sahih kabul edilir. Bu bakımdan hadisin senedi önemlidir. Hadisin sahih olup olmadığını anlamak için önce senedine bakılır. [3] Senedsiz bir hadis, çıkış kaynağı/söyleyeni bilinmeyen bir söz gibidir. Böyle bir sözü -emin olunmadıkça- birine ait göstermek, iftira olmaktan kurtulamaz.



Hadis ilminde "sened", "hadisi son olarak rivayet eden muhaddisle Hz. Peygamber arasında bulunan râvîlerin isimleri"ni gösteren oldukça önemli bir öğedir. Bize hadisin sahih olup olmadığı hakkında değerli bilgiler verir. Hadisin sahih olup olmadığı öncelikle senedinden anlaşılır.


Hadis âlimlerinin, "Nefsini bilen Rabbini bilir" rivayeti hakkındaki değerlendirmeleri özetle şöyledir:

Ebû Muzaffer b. Sem'ânî (ö.489), fıkıh usulüne dair yazdığı Kavâtı’u’l-edille adlı eserinde bu rivayet hakkında "Hz. Peygamberden sabit değildir. Yahya b. Muâz er-Râzî’nin [4] sözü olarak anlatılır. Bu sözün hadis zannedilmesinin sebebi, insanların Hz. Peygamberlerin hadislerinden habersiz olmalarıdır” [5] demiştir. Hadis ilminde "sabit değildir" açıklaması, söz konusu rivayetin "Hz. Peygamber'in hadisi olarak bilinmediği" anlamına gelir. Aynı şekilde İbn Sem'ânî’den hadis için "merfû olarak bilinmiyor" dediği de nakledilmiştir. [6] Ancak bunu teyit edemedik. Şayet bu söz Ebû Muzaffer b. Sem'ânî’den doğru ise onun bu açıklamasından söz konusu rivayetin Hz. Peygamber'e kadar ulaşan bir senedinin de olmadığı anlaşılmaktadır. Biz de yaptığımız çalışmada bu rivayetin herhangi bir senedine ulaşamadığımızı belirtmiştik. Sem'ânî’nin bu açıklaması ile bizim ulaştığımız sonuç örtüşmektedir.

Bir diğer hadis âlimi Sağânî (ö.650) uydurma hadisleri derlediği kitabına bu rivayeti de alarak şöyle demiştir: "Hadis diye uydurulmuş sözlerden biri de 'nefsini bilen Rabbini bilir' sözüdür." [7] İmam Nevevî (ö.676) de bu rivayeti ed-Dürer adlı kitabına almış ve hakkında "(hadis olarak) sabit değildir" değerlendirmesini yapmıştır. [8]

İbn Teymiyye (ö.728) de "nefsini bilen Rabbini bilir" sözünü kitaplarına almış âlimlerden biridir. Fakat o, bu sözü başta hadis olarak kabul etmişse de daha sonra bu kanaatini değiştirdiği görülmektedir. Buğyetu'l-murtâd kitabında "Hz. Peygamber Hakk'ı tanımayı nefsi tanımaya bağlamış ve ‘nefsini bilen Rabbini bilir’ buyurmuştur" [9] derken, Der'u teâruzi'l-akli ve'n-nakl kitabında hadis olduğunu söylemeksizin "insanların dilinde dolaşan meşhur sözlerden biri de ‘nefsini bilen Rabbini bilir’ sözüdür" [10] demekle yetinmiştir. Mecmû'u'l-fetâvâ adlı kitabında da başlangıçta, "nefsini bilenin Rabbini bileceği söylenir” [11] diyerek ondan sıradan bir söz gibi bahsederken, daha sonra bu söz hakkındaki kesin kanaatini şu şekilde ortaya koymuştur: "Bazıları bunu Hz. Peygamber'in hadisi olarak nakletmektedirler. Gerçekte bu, Hz. Peygamber'in hadislerinden olmayıp hadis kitaplarında böyle bir hadis bulunmamaktadır. Ayrıca bu sözün hiçbir rivayet senedi de bilinmemektedir. Geçmiş âlimlere ait bazı kitaplarda, şayet sahih ise "ey insan kendini bil, Rabbini bilirsin" sözü vardır. Anlamı doğru da yanlış da olsa "nefsini bilen Rabbini bilir" sözünü, masum [12] birinden nakledilmediği için hadis olarak kabul etmek ve delil olarak kullanmak mümkün değildir. Anlamına gelince; şayet doğru şekilde yorumlanırsa, anlamı doğru kabul edilebilir..." [13]



Bazı âlimler bu rivayetin hadis olmasa da anlamının doğru olduğu söylerken bazıları anlamın doğruluğunun da tartışmalı olduğunu bildirmiştir. Sözün anlamını doğru kabul edenler de onu çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır.


İbn Teymiyye'nin bu açıklamasından onun bu söylentiyi Hz. Peygamberin söylemediği aksine onun ağzından uydurulmuş yalan, asılsız bir söz olarak kabul ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim Sehâvî, Aclûnî, Ali el-Kârî, Muhammed Kavukçu ve Muhammed Nâsıruddin Elbânî gibi âlimler onun bu açıklamasından yola çıkarak İbn Teymiyye'nin bu söz hakkında "mevzû=uydurma" dediğini kaydetmişlerdir. [14]

İbn Kayyim (ö.751) de bu sözü tasavvufun ana ilkelerini açıkladığı Medâricu's-sâlikîn adlı kitabında nakletmiş ve ardından şöyle demiştir: "Hadis olmayıp, İsrâiliyyâttandır. [15] Bu söz ayrıca 'ey insan, kendini bil, Rabbini bilirsin" biçiminde de nakledilmiştir." [16]

Sehâvî (ö.902) halkın dilinde hadis diye dolaşan rivayetlerden sahih olanla olmayanı belirtmek üzere kaleme aldığı el-Mekâsidu’l-hasene adlı meşhur kitabına bu rivayeti almış ve Ebû Muzaffer b. Sem'ânî ile Nevevî’nin, bu rivayetin hadis olmadığına dair geçen açıklamalarına yer vermiştir. [17]

Sehâvî’nin çağdaşı Mısırlı hadis âlimi İmam Suyûtî (ö.911) bu sözün de aralarında bulunduğu birkaç hadis hakkında "Bunların tamamı bâtıl olup, hiçbirinin aslı yoktur" demiştir. [18] Burada "bâtıl", "mevzû" anlamında kullanılmış olup "çeşitli maksatlarla uydurulup Hz. Peygamber'e iftira ve nispet edilmiş, düzmece, aslı esası olmayan söz" demektir. Bir hadis nakledildikten sonra ardından “bâtıl” veya “bu bâtıl bir hadistir” denilmişse bu ifade o hadisin uydurma ve yalan bir söz olduğunu gösterir. [19] Ayrıca Suyûtî'nin "hiçbirinin aslı yoktur" sözünde geçen "asıl"dan maksat "hadislerin yazılı olduğu asıl kitap"tır. [20] Dolayısıyla onun bu açıklaması, bu söylentinin yazılı ve muteber hiçbir kaynağının da bulunmadığını gösterir.

Onlardan başka Sefîri (ö.956) [21], Fettenî (ö. 986) [22], Ali el-Kârî (ö.1014) [23], Makdisî (ö. 1033) [24], Ahmed el-Âmirî (ö. 1143) [25], Aclûnî (ö.1162) [26] ve Derviş el-Hût (ö.1277) [27] gibi hadis âlimleri de bu rivayeti kitaplarına almışlar ve kendilerinden önceki âlimlerin, onun hadis olmadığına dair açıklama ve değerlendirmelerine yer vermişlerdir.



Sonuç olarak; bu sözün anlamı doğru kabul edilecek olsa bile bir sözün anlamının doğru olması onu hadis yapmaya yetmez. "Bir ikinin yarısıdır" sözü de doğrudur ve buna kimsenin itirazı yoktur. Şimdi doğru diye bu sözü hadis mi kabul edeceğiz?


Çağımızın meşhur hadis âlimlerinden Elbânî (ö.1999) de bu rivayet hakkında "Aslı yoktur" dedikten sonra o da geçmiş hadis âlimlerinin bu konudaki açıklamalarını aktarmış ve ayrıca şu bilgiyi vermiştir: "Bu hadis hakkında hadis âlimlerinin açıklaması bu olduğu halde son dönemlerde bazı Hanefî fakihler bu hadisi şerh eden kitaplar kaleme almışlardır… Bu âlimler maalesef hadis âlimlerinin sünnete hizmet ve onu sahtesinden ayırma uğrunda ortaya koydukları çalışmalardan istifade etmeye gayret etmemişlerdir..." [28]

"Nefsini bilen Rabbini bilir" rivayetinin hadis olmadığını bildiren âlimlerden bazıları bu sözün kime ait olduğuna dair bilgiler vermişlerdir.

Ebû Muzaffer b. Sem'ânî (ö.489) [29] ve Sefîrî (ö.956) [30] bu sözün sahibinin, Yahya b. Muâz er-Râzî olduğu görüşündedirler.

Muhammed Emir el-Malikî (ö.1228) de bu rivayetin Hz. Peygamber'in hadisi olmayıp, "sıradan insanlara ait bir söz" olduğu kanaatindedir. [31]

Derviş el-Hût (ö.1277), "Bazı âlimler bunun Ebû Saîd Harrâz'ın [32] bazıları da Yahya b. Muâz er-Râzî'nin dillerde dolaşan bir sözü olduğunu bildirmişlerdir" diyerek söylentinin Ebû Saîd Harrâz'a da ait olabileceği ihtimalini dile getirmiştir. [33]

Bazı âlimler bu rivayetin hadis olmasa da anlamının doğru olduğu söylerken[34] bazıları anlamın doğruluğunun da tartışmalı olduğunu bildirmiştir.[35] Sözün anlamını doğru kabul edenler de onu çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır.

Sonuç olarak; bu sözün anlamı doğru kabul edilecek olsa bile bir sözün anlamının doğru olması onu hadis yapmaya yetmez. "Bir ikinin yarısıdır" sözü de doğrudur ve buna kimsenin itirazı yoktur. Şimdi doğru diye bu sözü hadis mi kabul edeceğiz? Bir sözün, Hz. Peygamber'in ağzından çıktığını söyleyebilmek için bundan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır. Hadis âlimleri bu prensipleri kitaplarında ayrıntılı olarak açıklamışlardır.

Anlamı ne kadar tartışmalı olursa olsun ortada tartışmasız bir gerçek vardır. Bu da hadis olarak bilinen bu söylentinin hadis ilmi prensipleri bakımından Hz. Peygamberin hadisi olmadığı gerçeğidir. İslam âlimlerinin yukarıda aktardığımız değerlendirme ve açıklamalarından ortaya çıkan sonuç budur. [36]

Bu sebeple, anlamı doğru da yanlış da olsa, "nefsini bilen Rabbini bilir" sözünü hadis olarak kabul etmek ve delil olarak kullanmak isabetli değildir. [37] Dolayısıyla bu sözü, Hz. Peygamber'in hadisi olarak onun ağzından nakletmenin, Allah Rasûlü (sav)’ne atılmış bir iftira olmasından korkulur.

Akıllı Müslüman her konuda olduğu gibi hadisler konusunda da ihtiyatlı davranacaktır. Hz. Peygambere aidiyeti kesin olmayan, üstelik âlimler tarafından uydurma olduğu bildirilmiş bir sözü, toplumda ne kadar yaygın ve meşhur olursa olsun, hadis diye nakletmekten şiddetle kaçınacaktır.

* * *

Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

"Kim bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın." [38]

"Yalan olduğunu bildiği halde bir sözü bana nispet ederek nakleden kimse iki yalancıdan biridir." [39]

"Kesinlikle benim ağzımdan yalan uydurmak, herhangi birinin ağzından yalan uydurmaya benzemez. Kim bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın." [40]

Dipnotlar:

[1] Hıfz: Hadisi, dinlediği gibi eksiksiz ve aynıyla ezberde tutabilme ve rivayet edebilme yeteneğidir. Râvînin, hocasından rivayet ettiği hadisleri güzelce ezberleyip muhafaza ederek yeri geldiğinde eksiksiz ve fazlasız olarak kendi öğrencilerine rivayet edebilmesi.

[2] İtkan: Hadis rivayetinde az da olsa gafleti görülmeme, rivayet şartlarını büyük bir dikkat ve titizlikle yerine getirme, hadis ilminde bu özellikleriyle belli bir yere gelme ve güvenilir olma vasfını kazanma.

[3] Bkz. Mücteba Uğur, Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü, "Sened" mad.

[4] Ebû Zekeriyya Yahya b. Muâz er-Râzî (ö.258), tasavvufun ileri gelenlerinden biriydi. Son derece etkili ve özlü bir anlatım gücüne sahipti. Döneminin ilim ve amel yönünden seçkin şahsiyetleri arasındaydı. Bkz. Kuşeyrî, er-Risâle. s. 65.

[5] Ebû Muzaffer es-Sem’ânî, Kavâtı’u’l-edille, II, 60.

[6] Sehâvî, el-Mekâsıdu'l-hasene, s. 657 (hds. 1149); Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, II, 312 (hds. 2532); Aliyyü'l-Kârî, el-Esrâru'l-merfûa (el-Mevzûâtu'l-kübrâ), s. 351-352 (hds. 506).

[7] Sağânî, el-Mevzûât, s. 35 (hds. 28).

[8]Suyûtî, ed-Dürerü'l-müntesire, s. 185 (hds.393)

[9] İbn Teymiyye, Buğyetu'l-murtâd, s. 526.

[10] İbn Teymiyye, Der'u teâruzi'l-akli ve'n-nakl, X, 47.

[11] İbn Teymiyye, Mecmû'u'l-fetâvâ, IX, 295-297.

[12] Masum: Hiçbir zaman gizli açık, büyük küçük hiçbir günah işlemeyen ve unutma, hata etme gibi eksiklerden uzak olan kimse. Burada bu sözle kastedilen Hz. Peygamber’dir.

[13] İbn Teymiyye, Mecmû'u'l-fetâvâ, XVI, 349-350.

[14] Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, II, 312; Aliyyü'l-Kârî, el-Esrâru'l-merfûa, s. 351-352; el-Masnû (el-Mevzûâtu's-suğrâ), s. 189; Muhammed Kavukçu, el-Lü'lü'ü'l-mersû', s.191.

[15] İsrâiliyyât: İslamî terimler içinde, genellikle Yahudi kültüründen İslamî rivâyetler arasına karışan çoğu Tevrat'tan nakledilmiş muharref şeylere denir. Hadiste İsrâiliyyât, sahabenin Ka'bu'l-Ahbâr, Vehb b. Münebbih gibi kişilerden rivâyet ettikleri kıssa ve benzeri haberlerdir. Bunlar hadis sayıl-maz; bazı sahâbîlerin naklettikleri İsrail Oğullarına dair haberler addedilirler. Sahabe, İsrâiliyyâtın Kur'an-ı Kerim'e veya sünnete uygun olanlarını kabul etmişler; Kur'an-ı Kerim'e aykırı olanlarını muharref oldukları gerekçesiyle kabul etmemişlerdir.

Alıntı
 
44.jpg



“Kur'ân'a başlama duası” - "Kur’ân-ı Kerîm’i Okumaya Başlarken Okunacak Dua"




اَللَّهُمَّ بِالْحَقِّ اَنْزَلْتَهُ وبِالْحَقِّ نَزَلَ * اَللَّهُمَّ عَظِّمْ رَغْبَتِي فِيهِ * وَاجْعَلْهُ نُوراً لِبَصَرِي وَشِفَاءً لِصَدْرِي * اَللَّهُمَّ زَيِّنْ بِهِ لِسَانِي وَجَمِّلْ بِهِ وَجْهِي* وَقَوِّ بِهِ جَسَدِي وَارْزُقْنِي تِلَاوَتَهُ عَلَى طَاعَتِكَ آنَاءَ اللَّيْلِ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ * وَاحْشُرْنِي مَعَ النَّبِيِّ مُحَمَّدٍ وَآلِهِ الْاَخْيَارِ


Duanın anlamı:

"Allahım, sen bu Kur’ân-ı Kerîm’i hak olarak indirdin; o da böylece hak olarak inmiştir. Allahım, ona karşı ilgimi artır; onu gözümün nuru, gönlümün şifası kıl! Allahım; dilimi onunla süsle, yüzümü onunla güzelleştir ve bedenime onunla güç ver! Sana ibadet için gece gündüz okumamı nasip et! Beni Peygamber'in ile ve O’nun seçkin ev halkıyla birlikte haşret!"



Bu dua özellikle hanımların ellerinden düşmeyen, hanım meclislerinde çokça okunan, Kur'ân'dan seçme surelerin yer aldığı "Yasin-Tebâreke" kitaplarında karşımıza çıkıyor. Söz konusu kitapların ilk sayfalarında yer alan bu duanın Kur'ân ve sure okumaya başlamadan önce okunması tavsiye ediliyor.

Bir dua olması ve içeriğinin de İslam'ın öğretilerine ve ruhuna uygun olması sebebiyle okunmasında ve başkalarına tavsiye edilmesinde hiçbir sakınca yok. Güzel anlamı sebebiyle bu dua sadece Kur'ân ve sure okumaya başlarken değil her zaman okunabilir.

Müslümanı bu duayı okumaktan engelleyen ya da yasaklayan herhangi bir dinî hüküm ya da kural bulunmuyor. Dolayısıyla dua olarak okunmasına ve tavsiye edilmesine karşı değiliz; bilakis bunu tavsiye ederiz.

Buraya kadar her şey tamam… Sorun bundan sonra başlıyor.

Söz konusu kitaplarda duanın bulunduğu sayfada duanın hemen öncesinde veya sonrasında duayla ilgili bir de hadis naklediliyor; hem de Müslim'den. Senedi ve râvîsi belli olmayan, Peygamberimiz’in ağzından nakledilen hadis şu şekilde:

"Sevgili Peygamberimiz bu dua ile ilgili şöyle buyurmuştur: ‘Her kim, Kur'ân-ı Kerim (veya Yâsin-i Şerif ve diğer surelerden) okumak istediğinde, okumaya başlarken bu duayı okursa Allahu Teâlâ onun okumuş olduğu Kur'ân'ın her bir harfine elli bin (50.000) sevap verir." (Hadisi Müslim rivayet etmiştir.)

Parantez arasında yazan (veya Yâsin-i Şerif ve diğer surelerden) sözünün hadiste olmayıp ayrıca eklendiği açık. Sonradan eklendiği belirtilmek istendiği için doğrudan metinle iç içe yazılmayıp parantez arasında yazılmış.





Bir süre önce bir yayınevi bizden de bu tarzda Kur'ân'dan seçme surelerin bulunduğu bir kitap hazırlamamızı istedi. Kitabın ilk sayfasına da bu duayı yazmamız söylendi.

Kitabı hazırlayıp sıra duayı yazmaya gelince; duyduğumuz bir sözü doğruluğundan emin olmadan hadis diye naklederek Allah Rasûlü (sav)’ne iftirada bulunmak istemedik. Bundan dolayı duayı, hadis olarak nakledilen sözün sonunda bildirilen kaynakta -İmam Müslim'in Sahîh'inde- araştırdık. Teknolojinin imkânlarından da yararlanarak yaptığımız uzun aramalarımıza rağmen duayı Müslim'de bulamadık.

"Hadisin kaynağı yanlışlıkla ‘Müslim’ yazılmış" olabilir diyerek arama kaynaklarımızın sayısını artırdık. Sayısı neredeyse 3000 cilde ulaşan hadis kaynaklarındaki aramalarımızın sonucu yine olumsuzdu. Bu dua ve sonundaki hadis ne sahih hadis kitaplarında ne sünenlerde ne müsnedlerde ne de başka herhangi bir hadis kaynağında yer alıyordu. Acaba uydurma rivayetleri toplayan hadis kaynaklarında bulunuyor olabilir mi diye yaptığımız aramada da çabamız boşa çıktı.

Sonra çok ilginç bir şey öğrendik: Arapça bilenler bilirler; Arapça bir kelime olan "müslim" Türkçede "(herhangi) bir Müslüman erkek" anlamına gelir. Meğer hadisin sonunda yazan "Müslim" sözünden maksat da buymuş! Mesele Arapça ile ilgili olsaydı; bu temel düzeyde dahi Arapça okumuş herkesin bileceği bir şeydir. Ancak söz konusu ilim, Hadis olduğunda; orada "Müslim" başkadır; o herhangi biri değil, tamamen sahih hadislerden meydana gelen, dünyaca meşhur Sahih-i Müslim kitabının yazarı, başımızın tacı İmam Müslim'dir. Bu sebeple, hadis olarak nakledilen sözün sonunda yazan "Müslim"den maksadın "bir Müslüman erkek" olduğunu söyleyen zorlama yorumu isabetli bulmuyoruz. Hz. Peygamber'e iftirayla O’nun ağzından hadis uyduran bir kimsenin bu işe İmam Müslim'i de alet etmiş olması yadırganacak bir durum değildir. Hz. Peygamber'in ağzından yalan uydurmak herhangi bir insanın ağzından yalan uydurmaya benzemez; ilkinin sonucu daha vahimdir, tövbe edilmediği takdirde cehennem ateşidir.

Netice olarak bu duayı ve onunla bağlantılı olarak hadis diye nakledilen sözü sayısı neredeyse 3000 cilde ulaşan hadis kaynaklarında bulamadık. Dolayısıyla hiçbir hadis kaynağından doğrulayamadığımız bu dua ve onunla ilgili olarak hadis diye nakledilen söylenti hakkında "Hz. Peygamber'in hadisidir" diyemiyoruz. Hz. Peygamber'in hadisi olmadığı halde bu şekilde nakledilmesi Allah Rasûlü (sav)'ne iftira atmak olacağı için bundan şiddetle kaçınıyoruz.

Uydurma rivayetleri toplayan hadis kaynaklarında da bulunmuyor olmasından hareketle bu dua ve onunla ilgili olarak nakledilen sözün çok sonraları -belki çağımızda, yakın bir dönemde- uydurulduğunu tahmin ediyoruz.

Dua hakkında olumlu kanaatimizi yukarıda paylaştık. [1] Bununla ilgili olarak hadis diye nakledilen söylentiye gelince; o, çeşitli amaçlarla Allah Rasûlü (sav)'nün ağzından uydurulmuş bir söz; O’na atılmış bir iftiradır. Doğruluğundan emin olunmadıkça hadis olarak yazılması, nakledilmesi asla caiz değildir. Her kim bile bile bunu yaparsa, cehennem ateşinde ebediyen kalmayı göze almış demektir. Hiçbir Müslüman bilerek ve isteyerek bu büyük günahı işlemez, bunda ısrarcı olmaz. [2] Her şeyi bilen sadece Allah'tır. Bizi söylediklerimizde ve yazdıklarımızda doğruya ulaştırsın (âmin).



* * *

Allah Resûlü (s) şöyle buyurmuştur:

"Kim bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın." [3]

"Yalan olduğunu bildiği halde bir sözü bana nispet ederek nakleden kimse iki yalancıdan biridir." [4]

"Kesinlikle benim ağzımdan yalan uydurmak, herhangi birinin ağzından yalan uydurmaya benzemez. Kim bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın." [5]

Alıntı
 
hadis konusu ince bir çizgidir güvenilir kaynaklar hariç hadislere pek itimat etmemek gerek
 
Birde her sözün altına Hz mevlana, Hz Muhammed yazan var…
Bu aralar 60 yaş üstü kendini ölüme yakın hissedenlerin wp durumlarına çokca attığı paylaşımlar.
 
hadisler konusunda dikkatli olalım ey müminler
 
Bu hadis işi çıkmaz sokak. Sözlü kültürle gelecek nesillere aktarılan kıssalara ve sözlere her zaman şüphe ile yaklaşmak gerek. Aklıma hep Ataol Behramoğlu gelir..

1.jpg
 
O degil de abaris hanim nerelerde ya? Bu kadincagzin da zenginligini ve tatli ailesini cekemeyip kusturduler.
 
Dini konu bölümünde bahsettiğinize göre buralarda takılıyordu galiba.

Kuranı okuyan ve yaşamaya çalışan bir Müslüman kişisel zenginleşemez. Kuran buna izin vermez.
O degil de abaris hanim nerelerde ya? Bu kadincagzin da zenginligini ve tatli ailesini cekemeyip kusturduler.
 
Eskiler yaşardı _,yeniler ateist. Olana. Kadar bu yok bu uydurma. Bu hurafe _ bu mantıksız bu hoşuma gitmedi_ konuyu okumadim _ sadace başlığa baktım .. derdiniz dine uymak değil ateist olana kadar dinde olanı çıkarmak _ bunun sonu ateistlikdir_
 
Yaklaşık 20 yıl kadar önce hadislerin din olduğuna inandığım zamanlar hadisler ve mezhepler yüzünden ateist olmuştum. Ne zaman ki hadislerin İSLAM ile bir bağı olmadığını anladım tekrar Müslüman oldum. Dediklerinizin gerçekle bir alakası yoktur. Aksine hadisler mezhepler ve cemaatler oldukça yeni Nesil ateizm ve deizm çukurunda boğulacaklardır.
Eskiler yaşardı _,yeniler ateist. Olana. Kadar bu yok bu uydurma. Bu hurafe _ bu mantıksız bu hoşuma gitmedi_ konuyu okumadim _ sadace başlığa baktım .. derdiniz dine uymak değil ateist olana kadar dinde olanı çıkarmak _ bunun sonu ateistlikdir_
 
Yazmayım diyorum manyak manyak tipler çıkıyor _ hazreti osman kuran_ kerimi en çok okuyan ve uyan müslümanlardan _ biil amcanın serveti hazreti osmanin serveti zenginliği yanında çakıl taşı etmez_ bende de manyak manyak cevap veriyorum _ bana yine manyakca cevap verecekler _
 
Geri