Günün sohbeti

Konu sahibi son olarak 2790 gün önce görüldü
Büyük zatlara itiraz felakettir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyüklerin rızası Allahü teâlânın rızasıdır. Onların gadabı, gadab-ı ilahidir. Hayatta olup olmamaları da durumu değiştirmez. İnsan büyüklerin kalbine girdikten sonra, şayet bir düşerse, yedi kat gökten düşmekten beter olur. Zira, hocasının kalbinden düşen Cehenneme düşer. Çünkü o kalb başka bir kalbe bağlıdır. O kalb de başka bir kalbe. Bu böyle Peygamber efendimize gidiyor. Kalbe girmek çok iyi, ancak, orada kalabilmek çok zordur. Onun da şartı, edebli olmaktır. Edebli olmak, haddini bilmektir, itaat etmektir.

Şah-ı Nakşibend hazretleri, talebeleri ile yemek yerken, bir talebesinin uzakta durup yemeğe katılmadığını görür. Çağırıp sebebini sorar. (Nâfile oruç tutuyorum) deyince, (Orucunu boz, aramıza katıl) der. Talebe, (Yemek için oruç bozulur mu) deyince, son bir kez daha (Gel, ayrı kalma, Ramazan ayında tutulmuş bir farz oruç sevabı kazanırsın) der, fakat yine kabul etmeyip kenara çekilir. Bunun üzerine talebelerine, (Bundan uzak durun, gün gelir bu, Allahü teâlâyı da inkâr eder) buyurur. Öyle de olur, o talebe her şeyi terk edip, mürted olur.

Yine Şah-ı Nakşibend hazretleri, nehrin kenarında talebeleriyle otururken, oradaki insanlar, (Eskiden tasarrufu yüksek, keramet sahibi zatlar vardı, şimdi de var mı acaba?) derler. Talebeleri, bunu sorunca Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Doğru, eskiden öyle mübarek zatlar varmış. Nehir geri aksın deseler, nehir geri akarmış) buyurur. Bunun üzerine nehir tersine akmaya başlar. Oradakiler şaşırırlar. Şah-ı Nakşibend hazretleri bu sefer nehre, (Sana demedim, misal için söyledim) buyurur. Nehir tekrar eskisi gibi akmaya başlar. Sonra oraya kıymetli talebelerinden Emir Hüseyin gelir. Daha otururken, Şah-ı Nakşibend hazretleri Emir Hüseyin’e, (At şu nehre kendini!) buyurur. O da zerre kadar tereddüt etmeden kendini atar. Emir Hüseyin nehirde kaybolup gider. Sonra yemek sofrasına otururlar, ama Emir Hüseyin öldü diye kimsenin boğazından lokma geçmediğini gören Şah-ı Nakşibend hazretleri, onları üzmemek için, (Hüseyin gel!) der. O da gelir. Bir damla su yoktur üzerinde.

İşte bu zatlara, tereddüt etmeden itaat etmeli, peki demelidir. Peki demek çok zordur. Yerine göre, dünyada söylenmesi çok önemli olan iki kelime vardır: Peki ile hayır. Peki diyen, söz dinleyen Müslüman olur, sonsuz nimete kavuşur. Hayır diyen, inkâr eden kâfir olur, sonsuz azaba maruz kalır.
 
Ehl-i kitabın kurtulması
İftara doğru
M. Ali Demirbaş
[email protected]


Tevrat’ta ve İncil’de de geleceği bildirilen Muhammed aleyhisselama iman edip, her iki kitabın belirttiği bu hüküm gereğince de amel etmedikçe, Ehl-i kitap iman etmiş olamaz.

Sual: Mâide sûresinin 68. âyetinde mealen, (Ey Ehl-i kitab! Siz Tevrat’a, İncil’e ve Rabbinizden size indirilen Kur’an’a uymadıkça, doğru yol üzerinde değilsiniz. And olsun, sana Rabbinden indirilen bu Kur’an, onlardan birçoğunun azgınlığını ve küfrünü artırır. O hâlde kâfirlerin azgınlığına karşı üzülme!) deniyor. Burada Ehl-i kitaba yani Yahudi ve Hristiyanlara, kendi kitaplarına uymaları bildirilmiyor mu?

CEVAP: Hayır, aksine Kur’an-ı kerime iman edip, ona uymaları emrediliyor.
Kur’an-ı kerimin muhatabı Peygamber efendimizdir. Onu doğru açıklayan da, hadis-i şeriflerdir. İşte Peygamber efendimiz Kur’an-ı kerimi açıklayarak, (Beni duyup da iman etmeyen Yahudi ve Hristiyanlar, elbette Cehenneme girecektir) buyuruyor. (Hâkim)

İmam-ı Kurtubi hazretleri de bu âyetin tefsirinde buyuruyor ki: İbni Abbas hazretlerinin bildirdiğine göre, Yahudilerden bir topluluk Resulullah efendimize gelip, (Sen, Tevrat’ın Allah’tan gelmiş hak bir kitap olduğunu kabul etmiyor musun?) diye sordular. Peygamberimiz, (Elbette kabul ediyorum) diye cevap verdi. Bunun üzerine Yahudiler, (Biz de ona iman ediyoruz, fakat onun dışındakilere iman etmiyoruz) dediler. Bunun üzerine, bu âyet-i kerime nazil oldu. Burada, (Her iki kitapta [Tevrat’ta ve İncil’de] geleceği bildirilen Muhammed aleyhisselama iman edip, her iki kitabın belirttiği bu hüküm gereğince de amel etmedikçe, iman etmiş olmazsınız) deniliyor. Ebu Ali el-Fârisî de, (Bu âyet-i kerime, Tevrat ve İncil’in nesh edilmeden önceki hâlleri hakkındadır) demiştir. (Cami-ul Ahkâm)

Âyet-i kerimenin sonunda, Ehl-i kitab kâfir olduğu için, (Kâfirlerin azgınlığına karşı üzülme!) deniyor. Ehl-i kitabın kâfir olduğu başka âyet-i kerimelerde de bildiriliyor.

Başka bir âyet-i kerime meali:
(Elbette, Ehl-i kitap [Yahudi veya Hıristiyan] olsun, müşrik olsun, bütün kâfirler Cehennem ateşindedir. Orada ebedî kalırlar. Onlar insanların en kötüsü, en şerlileridir.) [Beyyine 6; Kurtubi tefsiri]

BEBEK KABRİ

Sual: Beş aylık çocuğun kabri de, büyük insan kabri gibi derin mi olmalıdır?

CEVAP: Evet, büyük insan kabri gibi derin olması iyidir.
5.8.2015
 
O beni gördü


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kurtulmak, yani doğru Müslüman olmak için, ya kul tercih edecek, dua edecek, isteyecek veya Allahü teâlâ ihsan ederek seçecek. Kurtuluşun başka yolu yoktur. Yani Allahü teâlâ hidayeti, ya adaletle veya ihsan olarak verir.
Bir kişi ellerini açıp, (Yâ Rabbi, bana hidayet ver, ben dinimi doğru olarak öğrenmek istiyorum, beni bozuk yollardan koru!) diye dua etse, Allahü teâlâ bu kulunu kesinlikle kurtarır. Onun karşısına sevdiği bir kulunu veya böyle bir zatı seven, onu tanıyan, kitaplarını okuyan bir talebesini çıkarır, böylece onu kurtarır. Bir kişinin kurtulması için mutlaka bir rehbere ihtiyacı vardır. Başka türlü kurtulmak mümkün değildir. Adaletle kurtulmak budur.
Bazıları da vardır ki, hiç böyle dua etmeyi düşünmediği, hayatına normal devam ettiği hâlde, Allahü teâlâ, onu ya cömertliğinden veya güzel bir huyundan dolayı yahut bir müminin duasını aldığı için seçip hidayete kavuşturur. Bazılarını ise karşılıksız seçer. Yani böyle seçilenler, yerden göğe kadar iyilik yapsalardı, bu nimetin karşılığı olamazdı. Bu, Allahü teâlânın karşılıksız ihsanıdır. Silsile-i aliyye büyüklerini sevip, onların yolunda olanlar böyledir.
Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, deniz kenarında, elinde bol miktarda yem olan bir Mecusi’yi, balıklara yem atarken görüp, ona sorar:
– Ne yapıyorsun böyle?
– Balıklara yem atıyorum, sevab kazanacağım.
– İyi ama senin sevab kazanman için, önce kelime-i şehadet getirip Müslüman olman, Allah’a ve Resulüne iman etmen lazım. Müslüman olmayan, iyilik etmekle sevab kazanamaz.
– Benim bu balıklara yem verdiğimi o bahsettiğin Allah görüyor mu?
– Elbette görüyor, Onun bilmediği, görmediği bir şey yoktur.
– Öyleyse, bu da bana yeter.
Birkaç yıl sonra, Cüneyd-i Bağdadi hazretleri hacca gider. Balıklara yem atan zatı tavaf ederken görür. Ona, (Burada ne işin var?) diye sorunca, o zat gülerek, (Gördü gördü yâ Cüneyd, O beni gördü) der. (Nasıl gördü?) diye sorunca şöyle der:
– Sen gittikten sonra içimde bir nur parladı, baktım balıkların hepsi kelime-i şehadet getiriyor, ağaçlara baktım, kelime-i şehadet getiriyor, ben de kelime-i şehadet getirmeye başladım. Rabbimiz beni gördü, O gördüğü için de buraya geldim. Sana bir de nasihatim var: Yâ Cüneyd,iyilik et, at denize, balık görmese de, Hâlık görür.
 
Onun nereden haberi olmuş?..

unal.bolat@2x.jpg

Ünal Bolat
<A id=contentOrta_lnkEmail href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/#">[email protected]




2012 sonuydu… Öğle namazı sonrası piyasayı dolaşıp işimizi halledip ayrılırken kitap ve takvim hediye ediyorduk. Dönüş yolunda aracımız pert olacak şekilde kaza geçirdik. Zeytinburnu sahilde… Şükür toprak zemine fırladık… Yoksa su gibi akan araçların altında kalmamız işten bile değildi…
Bir araç durdu… Ambulans ve yardım çağırdı, Allah razı olsun. O arada bir 5 saniyelik hafıza kaybı yaşadım. Samatya’ya kaldırdılar. Ailem geldi… Hamd olsun sağlam çıktık ve taburcu olduk.
Önümüzdeki ay ramazandı. İlk sahura kalktık. Birinci günü işe gittim ama kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Başım ağrıyor, sanki beynimde elektrik var acayip bir hal… Tekrar eve geldim… İyi olmadığımı biraz yatacağımı söyledim, telaşlandılar. Üzerimi değiştireyim dedim… O arada yarı baygın, konuşmamda bozukluk olduğunu hissediyorum… Hayal meyal, arabaya bindirip hastaneye götürdüklerini hatırlıyorum.
Hastaneye götürmüşler de kabul eden kim? Hastane hastane dolaştırıyorlar… En sonunda özel bir hastanenin ACİL’ine yatırmışlar. 4 gün hastanede kalmışım. İki günü yoğun bakımda…
Yoğun bakımda gözlerimi bir ara hafifçe araladığımı hatırlıyorum. Bir baktım 8-10 yatak… Sondalar hortumlar bağlı hasta dolu etrafım… Tekrar kapattım gözlerimi… Kendime geldiğimde hanım dedi ki:
-Lütfi Kahraman abi ziyaretine geldi.
-Allah Allah nereden haberi olmuş?
-Kardeşin aramış.
-O nereden akıl etmiş?
-Cüzdanında vasiyetin varmış, onu okumuş, numarasını yazmışsın.
-Eee?
-Sen öldükten sonra aranması ve defin işlemleri için yapılması gerekenleri yazmışsın.
-Her Müslüman vasiyetini yazsın, sünnettir diye öğrenmiştim. Enteresan bir şekilde karşılığını hayatta iken görmüştüm.
Sevindim tabii… Yoğun bakımda kimseyle görüştürmüyorlar ama ben mutluyum…
Sonrasını Lütfi abiden dinledim… Meğer kardeşim aramış durumu anlatmış. O da acele hastaneye ziyaretime gelmiş. Tabii bu arada birkaç hastane dolaşarak bulmuş beni… Görüştürmediklerinde de dua ederek ayrılmış. Çıkışta rahmetli Enver Ağabeye durumu anlatmış. Onun duasını almış… Çok ilginçtir ki benim uyanma vaktim o duaya denk gelen vakit…
İki gün sonra da hastaneden taburcu olduk… Şu an hamd olsun sıhhatimiz ve sağlığımız yerinde… Yine de bu köşenin kıymetli okuyucularından dua bekliyoruz…
Taha Ufuk Acar-İstanbul

15.8.2015
 
GÜNÜN SOHBETİ


Mekruhu yapmak için adamak

Sual: Haram veya mekruh bir şey adanırsa yapmak gerekmediği söyleniyor. Cemaatle nâfile namaz kılmak mekruh olduğuna göre, Tesbih veya Teheccüt namazı adanınca kılmamak mı gerekir?
CEVAP
Bir adağın sahih olması için beş şart vardır. Bunlardan biri de, o işin günah olmamasıdır.
Kurban Bayramı günü oruç adamak caiz olur. Çünkü orucun kendi haram değildir. Başka gün tutması lazım olur. Haram bir şey adanırsa, bunu yapmak günah olur. Mesela, (Falanı öldürmek, Allah için nezrim olsun) denince, o kişiyi öldürmek caiz olmaz, yemin kefareti verilirse adak yerine getirilmiş olur. (Redd-ül muhtar – S. Ebediyye)
Bunun gibi Tesbih namazını mekruh vakitte mesela ikindi namazından sonra cemaatle kılmayı adamak caiz olur, çünkü namazın kendisi haram değildir. Mekruh vaktin haricinde cemaatsiz kılmak lazım olur. Bu inceliği bilmeyenler, Tesbih namazını adadık diye, cemaatle kılarak tahrimen mekruh yani günah işliyorlar. Üstelik bir bid’ate sebep oluyorlar. Müslümanlar, bu bid’atlerden uzak durmalıdır
 
Bunu kediler de yapar!"
abdullatif.uyan@2x.jpg

Abdüllatif Uyan
<A id=contentOrta_lnkEmail href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/#">[email protected]




Celâleddin-i Rumi hazretleri henüz beş yaşında bir çocukken bir gün çıkar evlerinin damına.
Başka çocuklar da gelirler yanına.
Onlardan biri, sorar diğerine:
“Bu damdan öbür dama atlayabilir misin?”
O çocuk;
“Atlarım” der.
“Hayır atlayamazsın.”
“Atlarım.”
“Atlayamazsın.
Celâleddin araya girer:
“Hey, arkadaşlar, dediğiniz bu şeyi kediler de yapabilir” der.
Onlar merak eder.
Ve sorarlar hemen:
“Ne demek istiyorsun?
Celâleddin;
“Ruhani kuvvetiniz varsa melekler âlemini dolaşalım” der.
Onlar bir şey anlamaz.
O ise göğe doğru uçmaya başlar.
Çocuklar korkup bağırışırlar!
Feryat, figan, çığlıklar!
Celâleddin tekrar aşağı iner.
Ve arkadaşlarına;
“Korktunuz mu?” der.
“Evet, çok korktuk!” derler.
Celâleddin;
“Niçin korktunuz, ben yalnız değildim.”
Derler ki:
“Biz kimseyi görmedik. Kim vardı senin yanında?”
Celâleddin;
“Ben de bilmiyorum... Sizinle konuşurken yeşiller giymiş nurani kimseler geldi yanıma, beni kucaklayıp semaya çıkardılar. Melekler âlemini dolaştırdılar. Çığlıklarınızı duyunca acele indirdiler” dedi.

16.8.2015
 
Ömrünü nasıl geçirdi?..”
osman.unlu@2x.jpg

Osman Ünlü
<A id=contentOrta_lnkEmail href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/#">[email protected]




Lüzumsuz, faydasız sözlerle, zamanları zayi etmemelidir. Zararlı kitapları, gazeteleri okumamalı, böyle radyoları, televizyonları dinlememeli, seyretmemelidir...


İslâmiyetin yasak ettiği şeylerden ve bunlarla meşgul olanlardan uzak durmalı, böyle insanlarla zaruret miktarı görüşmelidir. Vakitleri, çalışmakla ve ibâdetle geçirmelidir. Eğlenecek zaman, öldükten sonradır. Sâlih, temiz ve ehl-i sünnet olan Müslümanlarla görüşmeli, onlara faydalı olmalı ve onlardan faydalanmalıdır. Lüzumsuz, faydasız sözlerle, zamanları zayi etmemelidir. Zararlı kitapları, gazeteleri okumamalı, böyle radyoları, televizyonları dinlememeli, seyretmemeli, bunların tuzaklarına düşmemelidir.

Her işte olduğu gibi, zamanı değerlendirme konusunda da, Din Büyükleri en güzelini yapmış, yapılması gerekenin en güzelini veciz sözlerle ifâde buyurmuşlar ve;
“Alâmet-ül makt, izâat-ül vakt” diyerek, kötülüğün, ahmaklığın alâmetini boş durmak olarak vasıflandırmışlardır.

Fudayl bin İyâd hazretlerini ziyârete gidenler;
-Yoksa sizi meşgul mü ettik dediklerinde;

-Evet doğru söylediniz. Kitap okuyordum. Sizin sebebinizle okumayı bırakmak zorunda kaldım, cevabını vermiştir.

Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Kıyâmet günü herkes, dört suâle cevap vermedikçe hesaptan kurtulamayacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı?)

Fahreddîn-i Râzî hazretleri ders okuturken, sokakta buz satan birisi;
-Sermayesi eriyen bu şahsa yardım edin, diyerek geçer. Fahreddîn-i Râzî hazretleri talebelerine dönerek; “İnsana verilen ömür de bir buz gibi hızla erimektedir. Allaha yemin olsun ki, yemek saatlerinde ilimle meşgul olmayı kaçırdığım için çok üzülürüm. Zîrâ vakit çok kıymetlidir” buyurmuştur.

Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, talebelerine, sevenlerine hitaben;

“Boş gezenler zengin bile olsa, arkadaşları şeytan, kalpleri şeytanın konağı olur” buyururdu.

Muhammed Pârisâ hazretleri, yarın yaparım, ileride yaparım diyenlere hitaben;
“Bugün dünkü günün yarınıdır. Bugün ne yaptın ki, yarın ne yapacaksın” cevabını verirlermiş.

İslâm âlimleri, talebelerine yalnızlığı tavsiye ederler ve;
“Dersinizi bitirip evlerinize dönmek üzere ayrılınca, dönüşü topluca yapmayıp, ayrı ayrı gidin! Zîrâ beraber gidince, yolda faydasız şeyler konuşur, vaktinizi zayi edersiniz. Yalnız olursanız, yol müddetinizi değerlendirirsiniz” derlermiş.

Netice olarak İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, bir talebesine hitaben buyurduğu gibi:
“Bizi seven kardeşim! Vakit, keskin bir kılınç gibidir. Yarına çıkacağımız belli değildir. Mühim işleri bugün yapmalı, mühim olmayanları yarına bırakmalıdır. Aklı olan böyle yapar.”

16.8.2015
 
“Bu adam bizi takip ediyor!..”

unal.bolat@2x.jpg

Ünal Bolat
<A id=contentOrta_lnkEmail href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/#">[email protected]




"Koşacak gücüm kalmadığı için bir banka oturdum, kardeşime gitmesini işaret ettim...”


O gün küçük kardeşimle birlikte markete gitmiştik. Bir şeyler alacaktık. Kendimizce birkaç şey aldıktan sonra marketten çıkıp evimize doğru yürümeye başladık… Bu arada arkamızdan gelen adımların ritmik atışından birinin bizi takip ettiği hissine kapıldık.

Yoksa bir adam bizi mi takip ediyordu? Ya da bize mi öyle geliyordu?

Birkaç adım attık ama doğrusu ben aldırış etmedim. Metanetimi korumaya çalıştım. Ama kardeşim çok telaşlanmıştı…

Bu arada doğruyu söylemek gerekirse arkamızdan gelen ayak sesleri biz gittikçe uzaklaşmıyor aksine arkamızdan devam ediyordu…

Kız kardeşim de sürekli çekiştiriyor, korkmuş bir ses tonuyla fısıldıyordu:

“Abla lütfen koşalım… Bu adam bizi takip ediyor!..''

Nispeten ıssız bir sokaktaydık. Kardeşimin korkusu bendeki metaneti de gidermişti. Daha fazla dayanamadım ve koşmaya başladık…

Koşmaya eş olarak kalbimiz de küt küt atmaya başlamıştı… Eyvah şimdi yandık işte… Şaşkınca, istikametimizi de kaybederek sokaklarda koşmaya başlamıştık… Adam da peşimizden koşmaya devam ediyordu…

Neydi bu başımıza gelen? Gittikçe artan tedirginliğimiz korku dağlarına dönüştü… Ağlamamak için kendimizi zor tutuyorduk. Daha da tedirgin olarak hiç bilmediğimiz sokaklara dalmıştık. Nereye gidiyorduk?

Sokak bizi bir pazar yerine çıkardı. Kendimizi pazar yerinde bulunca biraz rahatladık… Nihayetinde imdat isteyebileceğimiz insanlar vardı…

Kalabalığın arasına karışarak biraz bekledik. Çok şükür o görünmüyordu… Tam kardeşimle eve doğru ilerlerken adam bu sefer daha da hızlı bir şekilde bize doğru koşmaya başlamasın mı?

Kardeşimle tekrar depara kalktık ama ne kadar koştuysak da adam arayı kapatıyordu.
Koşarken de garip sesler çıkartıyor, bir şeyler söylemeye çalışıyordu.

Sonunda koşacak gücüm kalmadığı için bir banka yığıldım kaldım. Kardeşime gitmesini işaret ettim. Kardeşim kolumdan tutup beni çekiştiriyordu. Tam o sırada adam da gelip kolumdan tuttu.

Garip garip sesler çıkartıyordu. Ağzının etrafında yaralar vardı. Belki de bu yüzden konuşamıyor ne dediği anlaşılmıyordu. Elini cebine soktu. Cebinden bir cüzdan çıkarttı.
Bu benim cüzdanımdı. Markette düşürmüş olmalıydım. Adam da buraya kadar meğer cüzdanımı vermek için ardımızdan gelmişti. Mahcup bir eda ile ona teşekkür ederek eve döndük ama unutamayacağımız bir macera yaşamıştık.
Sümeyye Arı-İstanbul

16.8.2015
 
Sabredenin gideceği yer Cennettir


Merhum hocamızın bayram sohbeti:
Peygamberler hariç, herkesin kusuru, günahı olur. Bir müminin kalbini incitmek, Beytullah’ı yetmiş kere yıkmaktan daha büyük günahtır. Kusurları görmemeli, affetmeli ve sabretmeliyiz. (Sabredenin gideceği yer Cennettir) hadis-i şerifindeki müjdeye kavuşmak için bizi inciten kardeşimize sabretmek, ona dua etmek lazımdır.
Ana baba hakkı çok büyüktür. İlk imanımızı onlardan öğrendik. Bu yüzden, din düşmanları, aile yuvasını yıkarak, İslâmiyet’i kökünden kazımaya çalışıyorlar. Ana babamızın kıymetini bilmeliyiz. Resulullah efendimiz, bir bayramda, hutbe için minberin ilk basamağına çıkınca (Yâ Rabbî! Ana babasının hizmetinde kusur eden, onların kalblerini inciten, onların rızasını, duasını almayanı, Cehenneme sok yâ Rabbî!) buyurdu. Yine (Ana babanın evladına duası, peygamberin ümmetine duası gibi kıymetlidir) buyuruyor. O hâlde, onların dualarını, rızalarını almalıyız.
Hanımların kıymetini de bilmeliyiz. Onlar, Allahü teâlânın bize emanetidir. Saliha bir hanım, Cennet nimetidir. O, hayatını bize vakfetmiştir. Biz neşeliysek o da neşeli, biz üzüntülüysek o da üzüntülü olur. Onun kalbini incitmek, Beytullah’ı yıkmaktan daha büyük günahtır. Ona sert söylememeli, kusurlarına sabretmeli. Üzülürse, sinirleri bozulur. Bugün hastalıkların çoğu da, hep sinirden kaynaklanıyor. Hasta olunca, sıkıntısını yine kocası çeker. Doktor peşinde koşar, ağzının tadı kalmaz. Aklı olan kendini bu hâle düşürür mü?
Peygamber efendimiz, (Kızmayın! Güzel huylu olun! Hanımınızla iyi geçinin!) buyuruyor. Hiç kimseyle münakaşa etmemeli. Münakaşa, dostun dostluğunu azaltır, düşmanın düşmanlığını arttırır. (Sabreden kazanır) hadis-i şerifine uymalı.
Birbirimize gıyaben hayır dua edelim. Gıyaben yapılan dua kabul olur. Fâsıklar, mürtedler dedikodu yapar, sâlih Müslümanlar dua eder. Biz, Müslümanlara ve Allah’ın bütün kullarının hidayeti için dua ederiz.
Nimet içinde olan sevinmeli, kızmamalı. Saadete kavuşan kızmaz, neşelenir. Peygamber efendimiz, (Müminin alâmeti güler yüzdür. Münafığın alâmeti asık surattır) buyuruyor. Allahü teâlâ ihsan ettiği nimeti göstermemizi sever. Cihad etmek, yani Allah’ın dinine hizmet etmek en büyük nimettir, bu nimet, güler yüzle, tatlı dille, şefkatle, merhametle gösterilir.
 
Geri