Günün Şiiri ~ 20.06.2019

A
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Saatler yağmuru gösteriyor,
Bugün bu küçük salı günü
Herşeyi eksik İstanbul`un, tepedekilerden başka
Yalnız Galata
Galata

-Cemal Süreya
1394252_10151858767038183_2136500680_n.jpg


 
Gitmek

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.

"Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel.
 
Ben, sana ne söyleyebildim ki bunca zamandır? ..

Yağmur bırakmadan geçen bulutlar gibiydi zihnimdeki düşünceler;
dilime düşmeyen, sözcüklere dönüşmeyen! ..
Ben, sana ne söyleyebildim ki bunca zamandır? ..

Her zaman fazla oldu söyleyemediklerim, söyleyebildiklerimden! ..
Her zaman; bir bilinmez lisandaki çözülmez şiirleri koklayıp, hissettirmeye çalıştım sana...
Her zaman biraz daha zaman kolladım seslenmek için sana, ve her zaman hayıflandım;
Ben, sana ne söyleyebildim ki bunca zamandır? ..

Kendi karanlığında; güneşe görünmek için karar veren bir tohum gibiydim...
Zordu çıkmak gömüldüğüm çamurdan;
Ama güzeldi!..

Sen güzeldin ve ben, güzelleşiyordum seni düşündüğümde!..
Kendi karanlığında; güneşe görünmeye karar verip yeşillerini giyen bir tohum gibiydim...

Boyutları değişiyordu hayatımın...
Yani, değiştiren sendin boyutlarını hayatımın; büyüyordum, gelişiyordum, genişliyordum...
Söyleyebildiklerimden çoktu her zaman, söyleyemediklerim; bu yüzden kelimelerimin arası açılıyordu!..

Sığdıramadığım her duygu; iki kelimemin arasındaki boşlukta gizli...
O yüzden, yazdıkça parmaklarım,,, ve işte yine o yüzden söyledikçe dilim topallıyor!..
Toparlayamıyorum zihnimi...
Seni özlüyor, ve terliyorum özledikçe;
Seni koklamak için...
İçimdesin!
 
Umutlara doğan gün, yeşeren yaprak tutsak,
Çelik kelepçede el, zincirde ayak tutsak,
Sevenlerin gönülden gülmediği yerdeyim,
Okşanası yanaklar, bakire dudak tutsak.
 
Çürümenin bir nedeni de fazla olgunluktan değil midir..
Bilmiyorum Arkadaş.
Ben artık hiçbir şey bilmiyorum .
Geçer mi,gider mi,biter mi,diner mi bilmiyorum..
Farklı yılın aynı mevsiminde aynı şekilde ..
Bir öncekinden de beter biçimde .
Üstelik bu sefer inancımı da attıysam denize..
O kemik aynı yerden kırılabiliyorsa .
Kırılıyorsa şehrin fay hatları da gök hatları da yol hatları da..
Toparlansa ne olur dağılanlar..
İyileşse ne olur kabuk bağlayamadan kanayan yaralar..
Umut diye haykırsa ne olur akılda bir yerler ..
Artık .
Geçmese de bir
Geçse de bir ..
 
Ömür ne çabuk geçti hazân mevsimindeyim,
Güz gülleri hüzünlü boynu bükük duruyor.
Alın yazım böyleymiş kadere ben ne deyim,
Boynu bükük güllere yine seni soruyor.

Sevdâ çiçeğimsin sen eller ne derse desin,
Görmüyor hiç kimseyi gözlerimde perdesin.
Kafdağı’na mı gittin acep şimdi nerdesin,
Seni sorduğum yerler beni candan vuruyor.

Tarümâr edip gittin âşiyanı ne diye,
Ömürden ömür alıp sana versem hediye.
Yıllar yılı bekledim belki gelirsin diye,
Sensiz kalan düşlerim acı,elem veriyor.

Yalnız koyup da gittin Eyyûbun sabrı ile,
Dökülen gözyaşlarım birgün gelecek dile.
Tahammülüm kalmadı bitsin artık bu çile,
Yüreğim feverânda günden güne eriyor.

Mevsimler de vefâsız gidiyor erken erken,
Çaresiz kalmış belli nevbaharlar biterken.
Seherde garip bülbül dertli dertli öterken,
Gülistânda gül değil gam kasavet deriyor.​
 
Uzaklar,

İçimde tanımadığım iklimlere akıp giden derin bir ırmaktır artık.

Her akşam hüznünü kuşanır gözlerim,

Sığınır uzaklara?

Ben ki, hep uzak yolculuklara yüklerim sevda düşlerimi,

Hep yarınlara ertelerim.

Yarınların ne getireceğini bilmeden...
 
Ağlasın yalnızlığımız bu gece
İçimizdeki yabancı konuşsun bu kez
Nilüfer artık bundan sonrası vebal
Ne sende umuda ramak bir duraksama
Ne bende ellerini tutacak sıcak bir his
Son defa adı vefa
Diyeceklerim yok
Kendimle son konuşma
Son af
Son firar

Gizemli bir şey işte senle yaşamak
Kokusunda uyanmak sabah çayının
Aykırı zamanlarda uzanmak aynı masala

Gitsin herkes isterse
Bu benim gerçeğim
Bütün eşikleri beraber atladığımız
Benim gerçeğim
Bilmediğin
Bizim aşka yalın ayak
Hasbel kader
Belki rica minnet
Böyle keyfî böyle içsel

Orada
Ensende unutulmuş bir ürperti
Burada
Dudağında son öpüşten sızı
Müstehcen filmler kadar gayr- ı ihtiyârî
Daktilonun basmayan A tuşu yıp-layıp dururken


Bak burada unutulmuş delisi dışında bir aşık
Burada abone olduğum okumadığım dergiler
Perdesi çekik unutulmuş onca anı
Bunca şeyle beraber
Sen o eski fotoğraf kadar sarı
Sen bir elin hep alt dudağında durmuş

Aynalar gözüm
Aynalar…
Eşiklerinde sırra kadem basan
Ne kadar kırılgan
Yasak bakışlar
Kadar adil
Ve içimde bu kuytu içimde bu merdiven altı
Bütün kapıları açık aklımın


Bak nilüfer bu son veda
Sana değil üstelik
Bu şehre son selam
Son sigara son düdük
Son sisli gecemde yüzümde şu bilindik korku
Kendime bile tanıdık değilim
‘’öyle el gibi’’

Sen gelme nilüfer bu gece soğuk
Otogarda kimseler olmaz
Ben çelişkilerimi alıp omzuma
Son kez tutup bakışlarını
Sınırları çoktan kaybolmuş ülkem gibi

Boş ver
Sen şimdi hadi tutuştur elini elime
Beni ölüme uğurla​
 
Yağmurlu bir günde sessizce sıyrılacaksın gözyaşlarından
Yürümeye başlayacaksın
Nereye gittiğini bilmeden…

Ama yine de gideceksin
Bilinmezler ülkesinin kimsesizler şehrine doğru
Önce Sana
Sonra kendine doğru…
Sessizce Yalnızlığa doğru…

Geride bıraktıklarınla
Seni bekleyenler arasında ince
İnce olduğu kadar da uzun bir yolda yol alacaksın…
Aklındakilerden kurtulmaya çalışırken
Onların arasında daha da derinlere dalacaksın…
Sessiz yalnız ve kimsesiz kalacaksın…

Yol devam edecek
Sen devam edeceksin…
Bacaklarına giden gücü kontrol edemeden
Sessizce
Kimsesizce yürüyeceksin
Nereye yürüdüğünü bilmeden…

Yolun sonuna yaklaştıkça
Artacak Sessizlik…

Sona geldiğini anladığında
Anlaman gereken zamanın çok ilerisinde olduğunu anlayacak
Geriye dönüş olmadığı kavrayacaksın…
Önce sessizce ağlayacaksın
Sonra yolun bittiği yerde bir kalabalık göreceksin
Sevineceksin
Yanlarına gideceksin
Yüzlerini gördüğünde
Sen de onlar gibi ağlayacaksın…
Sessizce ağlayacaksın…

Sonunda onlar da gidecek
Yalnız kaldığında
Tabutundan çıkmaya çalışmayacaksın
Direnmeyeceksin…

Yalnızca yalnızlığına üzüleceksin
Yapamadıklarından pişmanlık
Yaptıklarınaysa özlem duyacaksın…
Ağlayacaksın…

Sessizce ağlayacaksın…
İşte o anda sessizliğin ölüm
Ölümünse sessizlik olduğunu anlayacaksın…​
 
Hava soğuk.
Tak kulaklıkları.
Dışarı çık.
Üşü.
Yürü.
Daha çok üşü.
Daha çok yürü.
Üşüdükçe yürü.
Yürüdükçe, düşün.
Olmak istediğin kişiyi düşün.
Olduğun kişiyi düşün.
Sahip olduklarını düşün.
Senin olmayanları düşün.
Sevdiklerini, sevmediklerini düşün.
Kazandıklarını, kaybettiklerini düşün.
Söylediğin, söylenen yalanları düşün.
Seni terk edenleri, terk ettiklerini düşün.
Artık hayalini kurmadığın o hayatı düşün.
Ne kadar kolay vazgeçtiğini düşün.
Bir daha kimseyi sevemeyeceğini düşün.
Saatlerce düşün ama hiçbir şey düşünmediğini fark et.
Eve dön.
Aynaya bak.
Sol gözün kızarmış.
Demek ki ağlamak istemişsin farkında olmadan.
Ne zaman ağlamak istesen, sol gözün kızarır çünkü.
Aç sıcak suyu, gir altına.
Soğuktan donan vücudun sıcak suyun altında uyuşsun.
Kemiklerin sızlasın.
Acıya aldırma.
Düşün.
Yeniden düşün.
Ardından el salladığın otobüsleri düşün.
İnsanları düşün.
İhanetleri düşün.
Bir zamanlar hayallerin olduğunu düşün.
Bir zamanlar mutlu olduğunu düşün.
Mutluluğun nasıl bir his olduğunu unuttuğunu düşün.
O adamı düşün.
O kıza asla sarılamayacağını düşün.
Şimdi çık sıcak suyun altından.
Çık ve yaşa.
Ve yaşadığın bu şeye ‘hayat’ de.
Hep aynı şarkı çalsın kulaklarında.
Hep aynı yerden yansın canın.
Ama sen yine de hep, ‘hayat’ de.
Çünkü hayat, güzel rüyalarından haricinde kalan acımtırak zaman dilimi.
Çünkü hayat, hayat işte.
 
Bilmem
Hangi duan alıp götürdü seni benden
Hangi gece söyledi sana bunları
Tesadüfler mi söyleyecekti gidişini
Hangi dil yalanlayacaktı şimdi beni sevişini
Nasıl yok olacaktın peki bende
Nasıl yer bulacaktın artık bu bedende

Aşk bu muydu?.. Bu muydu sence ?!.

Hangi gözler seni isteyecek şimdi
Hangi şarkıda ismin geçecek
Ve hangi rüzgar seni besteleyecek
Koynumda yokluğun mu terleyecekti
Gidişini artık bomboş odam mı süsleyecekti ...​
 
Göz yaşlarım hiç bu kadar anlam yüklenmemişti düşerken ve hiç bir zaman bu kadar içten dokunmamıştı yanağıma ..

Ey gümüş renkli göz yaşlarım bu kadar mı dokundu ayrılık size.
Oysa her acıya bir bedel oysa her öyküye ödenmiş diyetlerim vardı benim.
Kaç damlada ıslanır ki yüreğimin kıraç toprağı?.
Kaç mendille kurur ki bu gözyaşı sağanağı?.

Özledim diyorum. Özledim işte…
Bu can sana döndü her dirilişte.
O kadar zavallı gecem oldu ki yalnızlık denilen suretsiz kimlikte.
Bazen şaşırdım yolumu ne yana dönsem hep iki yüzlü yalnızlık..evimde odamda ..
Ne zaman başımı kaldırsam bir çivi gibi alnımın ortasında.
Ne zaman bir yana dönsem kader gibi ömrümün rotasında.
Kaç gece kirpiğimde kan izleri kaç gece yüreğimde dön sözleri yankılandı çaresizce.
Bulamadım cevabını bendeki bende.

Özledim diyorum ..özledim işte ..
Canımdan can aktı her direnişte.
Her gece başka bir hayali bağladım gönül darağacıma.
Yüreğim sızlaya sızlaya ittim titreyen sehpayı parmak uçlarımla.
Asılan her hayal ölüme giden yüzlerce umuttu aslında.
Kayboldu rüyaların renkli daveti.
Ben yarı çıplak yanımla bir teselli ararken sensizlik duvarında.
Çığlıklar kurşuna dizildi dudaklarımda saçlarım intihar etti parmak uçlarımda. Kayboldu bakışlarım titrek mum ışığında ve ben öylesine bitkin öylesine yorgun ..
Bir yol arıyordum kendime ışığa ulaşmak adına..Bulamıyordum ..
"ne yan aydınlığa düşerdi ne yan karanlığa"
Ne zaman ve nerede varırım ki ışığa?.

Özledim diyorum..Özledim işte..
Ciğerim söküldü her serzenişte.
Her gece bir çizik daha atıyorum yüreğimin ker duvarına sensizliği tüketmek adına. Ama olmuyor… her hücresinde bakışların saklı her kuytu köşesinde parmak izlerin. Bir görebilsen yalnızlığın alnımın ortasına vurduğu soğuk damgayı.
Bir duyabilsen kalabalıkta kayboldukça yalnızlığın kollarında bulduğum feryadı.
Ne güne ulaştı yüreğim ne gecede kaldı.
Ne bir gülü tuttu elim ne dikeni battı.
Ey hayat canımı acıtma artık dedikçe canım daha çok yandı..canım..daha..çok..yandı..

Özledim diyorum..Özledim işte..
Gözlerim yanıldı her benzetişte.
Yokluğun en hazin bestesi oldu dudaklarımın.
Renklerin gölgesinde siyah beyaz bir tebessümdü bana kalan.
Yaşamın en dik yokuşunda yalnızlık rüzgarları vurdu gönül sahilime ve sen bir tutam ışık gibi düştün yanı başıma hayalimde.
"ne verdin ki ne istersin" der gibi.
Gözlerim ne çok şey yaşadı oysa göz bebeklerimde.
Ne çok şeye gebeydi düşüncelerim.
Bir yanım sana koşmak isterdi delicebir yanım ardımdan bakardı sinsice.
Yanardı bir yanım göz yaşımın gücü yetmezdi alevleri söndürmeye.
Nasıl biterdi ki bu işkence..her acı bir "şiir lekesi" bırakırken gözlerime.

Özledim diyorum..Özledim işte ..
Sevdiğim saklıydı her özleyişte ...
 
Bilseler bakışının bir zerresini
Ne Mecnun'u olur aşkın nede Keremi
Bırak yâr uğruna dağlar deleni
Her can'ı canan'dan eder gözlerin..

Bülbülü gül için ağlatıp duran
Pervaneyi ateşe sevdalı kılan
Toprağa aşkından türküler yazan
Veysel'in sazına ilham gözlerin...

Yazmakla bitmiyor sendeki sihri
Ne versem ödenmez gözünün mihri
Öyle bir sevda bu,öyle bir his ki
Kısaca ömrüme ömür gözlerin...

A.Karakaya
 
Islakçadır bakışlarım, her kaçışında kovalayan seni
Şaşırtır işvelerin ruhumun radarlarını eremem sana
Yılmam, aşırırım yüreğinden şüpheleri üzme beni
Yıkılırım tüm duygularımla yüreğine, yağmur altında.

Ilıkça esen rüzgarın okşayışını ihanet sayarım, ağlarım
Ansızın sesinin duyulacağı yerlerde biter, kulaklaşırım
Bir yanım senin üşümelerinde üşür, yanar yakar bir yanım
Sönerim, dumanlarımı koyarım cebime, yağmur altında.

Güneşlere gülümserim, gökkuşağı köprüsüne tırmanıp
Şeffaf kristillarde rengarenk yansırım 'sen'imdir tıpatıp
Sana yüreğimi, sana arzularımı, sana beni fırlatıp
Yıkanırım varlıktan, kanarım varlığına yağmur altında.

Oğuz Düzgün​
 
Biliyor musun, vefasızsın.
Artık dayanamıyorum.
Gidiyorum.
Gün doğumumu, sabahımı alıp gidiyorum.
Daha çok yanacaksın.
Bil ki gidiyorum ve belki artık dönmeyeceğim.
Uyandığında emin ol beni bulamayacaksın.
Bir gül yaprağı üzerinde bir çiğ tanesi olmayacağım. Bardağında su…
Çayında şeker. Reçelinde vişne, turşunda biber…
Gidiyorum. Üstelik en çok sevdiğin şeylerimi de alıp gidiyorum:
Tabağında bıraktığın son lokmamı, musluğunda boşa akan suyumu, lambanda boşluğu aydınlatan ışığımı…
Benimdi bunlar. Şimdi bildin mi?
Sabah kahvaltında zeytin olmayacağım tabağında. Ya da bir maydanozun altında neşeyle sana gülümseyen beyaz peynir.
Bir ekmeğin içiyle bandığın kekikli zeytinyağı… Ya da yatmadan önce çocuğuna içirdiğin süt…
Artık dayanamıyorum. Vefasızsın. Gidiyorum.
Üstelik benim olan her şeyimi alarak, yanarak, kavrularak, ağlayarak, belki en çok ağlatarak. Gidiyorum.
Vazona çiçekler koyardın kesip bahçemden. İyi gelirdim renklerimle. Kokumla…
İyi gelirdim çam kokulu yada fındık sabunu…
Çok şey istedin evet. Hiçbir şey istemedim oysa ben.
Çok kirlettin beni. Çok ahımı aldın. Ah etmedimdi sana ama…
Ne çok araba…
Ne çok beton, ne çok orman yangını, ne çok yok!
Bir gün bakmadın yüzüme. Yalan mı?
Biliyor musun vefasızsın.
Kirlettiğin denizimi artık benden almazsın.
Çöp dağlarından kendine gelecek kuramazsın!
Plastik kefenlerle toprağın altında yatamazsın!
Artık dayanamıyorum.
Gidiyorum.
En çok kendimi götürüyorum giderken. Güneşimi, ayımı, yıldızlarımı… Hem korkma, sana fabrika bacalarını bırakacağım. Suskun petrol siyahını en çok: Evinde, odanda, içinde…
Sana bunları hiç anlatmadım mı? Bir gün giderim demedim mi? Kışım bahara, baharım yaza karışmadı mı? Durup durun en olmadık yerde yağmur yağmadım mı? Ağlamadım mı toprak toprak yarılıp ayaklarının altında?
Daha nasıl haber verirdim ki gideceğimi sana?
İnatla savaştın benimle. Evler yaptın en çok… Sel olduk yıkmadım mı; ağıt olmadım mı sana; sarmadım mı ayaklarının altındaki yeri zelzele olup, hiç anlamadın mı?
Kah içimi boşalttın, kah setler yaptın önüme.
Beni bedenin zannettin, hor kullandın. Tedavi olurum mu sence?
Kış olur muyum kış gibi? Yaz olur muyum söylesene yaz gibi?
Hani şiirler yazdırırdım ya sana sonbaharda? Nisan’da çiçek çiçek hanımeli, petunyalar bir yanda.
Masan oldum, penceren, kapın, dolabın, yatağın, çarşafın, havlun… Elini sildiğin kağıt…
En çok kendim oldum ben ama sen nerdesin?
Vefasızsın biliyor musun?
Artık gidiyorum.
Bana ait olan her şeyimi alarak gidiyorum üstelik.
Uykularından olacaksın. Gecelerinden. Çocuklarından. Kuruyacaksın yavaş yavaş yakıcı rüzgarımdan.
Beni ben olmaktan çıkardın ya. Sen de çıkacaksın sen olmaktan.
Sen her şeyi bilirdin ya?
Hadi şimdi bir çay kaşığı süt yap. Ya da bir parmak bal…
Hayır hayır, sen bırak bunları. Zor gelir belki, kıyamam sana. Bir damla su yap. Bir damlacık.
Üzerimde demir kanatlarla uçmak kolay… Tekerleklerin üzerinden gitmek bir yerimden bir yerime…
Bir damlacık su yap hadi. Beni utandır. Vefasızlığını yüzüne vurmayayım. Seni aklın tanrılaştırıldığı fiberoptik kablolarınla yalnız bırakmayayım.
Bir damla su, yap da tüm acılarıma rağmen seninle kalayım. Utanan bir dünya olarak ayaklarının altında sonsuza kadar, dönüp durayım!

Bedirhan Gökçe – Artık Gidiyorum Kendini Koru – Ali Uluraspa​
 
Bavulları hep toplu durmalı insanın...
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli...
İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...
Yalnızlığa alışmalı...
Çünkü “omuz omuza” günlerin vakti geçti.
Dayanışma, günümüzün borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık...
Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız.
Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil;
Zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır...
İşte o yüzden alışmalı yalnızlığa...
Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan...
Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı...
Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli...
Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...
Romanlardan, yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...
“Yalnızlık paylaşılmaz/Paylaşılsa yalnızlık olmaz”
Dizeleriyle başlamalı güne...
Telesekretere “Şu anda size cevap verebilecek kimse yok! ” denmeli,
“Belkide hiç olmayacak...” cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...
Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
Haklılığın onuru yaşatır insanı...
Susmanın utancı öldürür...
O yüzden en sessiz gecelerde “Doğruydu, yaptım” la teselli bulmalı insan.
Feryada komşuların yetişmemesine,
Soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı...
Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı...
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye,
Kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı...
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur,
Ama hep kalıp savaşacak kadar gözüpek olabilmeli...
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...
Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
Yollarla barışmalı...
Yalnızlığa alışmalı...
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)​
 
Size de olur mu bilmem; her ölümün ardından yaşamın peşine düşerim ben...

Yakın bir dostu toprağa verir vermez, kabrinin çiçekleri kurumadan daha, ihmal edilmiş kapıları çalar, özlenip gidilmemiş adresleri ararım; eski dostlukların tozunu alır, cam gibi parlatırım. İşi gücü boşlar, gecikmiş hal hatır sormaların, dar günde omuz omuza durmaların kapısını aralarım.

Hele erken ölüm... Tuhaftır, yitirilmiş ortak dostların ardından “sesini duymak istedim” telefonları gelir eş dosttan da... “Hadi kaçıp bir şeyler içelim” davetleri, “sana geçen gün haksızlık ettim” itiraflarına dönüşür; gecikmiş günah çıkarmalar, samimi özeleştiriler, sıcak dokunuşlar getirir ardı sıra...

Anlarım ki herkes benim gibi paniktedir. Bir musalla tasinin soğukluguyla ürperir yalnız kalpler ve ısınmak için hayırsız sevdalara koşulur, gündelik telaşta kırıp döktüklerini tamire çıkarır insanoğlu...

Ölüm, yaşamı öğretir bize; döverek sevmeyi belleten hoyrat bir anne gibi... Sevgi doğurur ecelinden...

Kalbinize yakın bulduklarınızı çantada keklik sanmayın. Sıkıca asılın onlara, tıpkı hayata asıldığınız gibi... Çünkü onlarsız hayat da anlamsızdır. Hayatınızı asla aşka kapatmayın. Aşkı bulmanın en kısa yolu, aşık olmaktır, korumanın en iyi yolu ise ona kanat takmak...

Hayatı çok hızlı koşmayın, nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın. Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Dün tarih oldu... Yarın bir sır... Bugünün kiymetini bilin.
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)​
 
İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır" der Dostoyevski...

.........

Veda acısı, kabuğunu soyar insanın; yıldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer. Birlikteliğin örttüğü tüm kusurları ayrılık sergiler.

Bir ayrılık arifesinde helalleşilir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir. "Ölene kadar" diye söz verilmiştir, ama "ölüm yolunda" başka tercihler belirmiştir. Kararsız prensesin vicdanı azap çekerken 7 cücelerin somurtkanı "aklını başına" al diye fısıldar kulağına; haytası ise "kalbinin sesini" dinle diye çekiştirir eteğinden.

Hep hayran bakan gözlere, hatalar takılmaya başlar. "Ama"yla biter alelade iltifat cümleleri: "Sen iyi bir insansın, ama arkadaşların kötü", "Seni seviyorum, ama bu ilişkide mutlu değilim", "Ben baska türlü bir beraberlik düşlemiştim" vs..vs..

Sonra gelsin uykusuz geceler... Bir türlü karar verememeler... Ruhen gidip gelmeler... "Hele biraz daha zaman geçsin" diye nikah ertelemeler... Birlikteymiş gibi yaparken, sevecek başka yüzler, yüzecek başka denizler kollamalar.. "Aslında bütün bunlar bizim iyiliğimiz için"e kendini kandırmalar.

Sonrası hep aynı: Bekleyenin "Hani sonbaharda buluşacaktık. Hazan geldi geçti, sen gelmez oldun" sızlanmaları... Bekleyenin "Geliyorum az kaldı" oyalamaları... Bittiğini bile bile işi uzatmalar; söyleyemedikçe hepten batağa saplanmalar... Terke makul bir gerekçe ararken hepten çarşafa dolanmalar... Veda konuşmasında süslü iltifat cümlelerinin arasına, o cümleleri hiçleştiren mayınlar serpiştirmeler...


Üzgün görünmeler... Bağış dilenmeler..."Ama kaçınılmazdı" demeler... "Sözünden caydın" yakınmalarını "Sen de eski sen değilsin. Değişmişsin" diye göğüslemeler... Asıl kendinin değiştiğini bilmezden gelmeler...

Ve son sahne; Terk edenin o mahçup "Yapamıyorum, dayanamıyorum.. Her şeyi denedim.." itirafına karşılık terk edilenin kırık çalımı: "uğurlar olsun! Ben yoluma devam ediyorum".

İhanetler hep böyledir: ilki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az acı verir. Ondan sonra dur durak yoktur: Güvenilmez aşık, sevdikçe kıran, gezdikçe ardında bir kırık kalpler mezarlığı bırakan bir dervişe döner. Artık acılara hapsolmuştur: Buluşmak istedikçe ayrılacak, birleşmeye çalıştıkça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin "ah"ı tutup, terk edildiğinde, mukadder yalnızlığına kapanacaktır.
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)​
 
Hiç Bir insani unutmak,
bir insandan vazgeçmek,
bir insani hayatindan sonsuza kadar çikartmak zorunda
kaldin mi hiç?
Hani ölmüs gibi,
hani uzatsan da elini tutamayacagini bilmek gibi,
her an kapindan içeri gülümseyerek girecegini bekleyip
ama aslinda hiç gelemeyecegini de bilmen gibi.
Ne zor sey degil mi ölmedigini bilmek ,
ama ölmüs gibi ulasilmaz olmasi artik o insanin sana,
ne kadar katlanilmaz bir gerçek degil mi
sen hala bu kadar sevgili iken?
Özlemek,
bu kadar özlemek,
etini kemigini yakarcasina özlemek...
çok kötü degil mi?
Bu kadar özleyip onu görememek,
ona dokunamamak,
onu isitememek ,
artik sonunun "Pi" hali degil mi?
Biliyorsun degil mi?
Ne kadar umutsuz bir arayistir o,
kalabalik caddede geçen binlerce yüze bakmak
belki bir kez daha görebilmek için o yüzü,
belki biraz önce geçti bu kaldirimdan diye düsünmek,
belki su an arkamda yürüyen insanlarin içinde bir
yerde demek,
belki su an üzerimdedir gözleri diye paranoyalar
yasamak
ne zordur degil mi?
Ne kadar eritir insani farketmeden.
Sende biliyorsun degil mi bunlari.?
Bir sinema koltugunda sende iki kisi gibi oturdun mu
hiç?
Hiç iki kisi gibi zevk aldin mi bir konserden yalniz basina.
Güzel bir kafe kesfettiginde,
güzel bir film seyrettiginde,
güzel bir sarki dinlediginde
güzellikleri oraninda eksik kaldiklarini hissettin mi
paylasamadigin
için
onunla.
Bir barin kalabaliginda hiç yarim vücudunla sallandin
mi ortada?
Hiç iki kisilik beyninle yarim insan olabildin mi?
Baktiginda aynana sadece yüzünün bir yarisini gördügün
oldu mu hiç?
Sana hayatindaki en büyük yoksunlugu yasatandan
nefret edemedigin zamanlar oldu mu hiç?
Gözünün içine baka baka kolunu bacagini kesen bir
insanin yüzüne
sevgi dolu bir gülümseme ile bakabildigin zamanlar
oldu mu hiç?
Hayatta inandigin bütün degerlerini altüst eden
birisine ask siirleri
yazabildin mi?
Onu içinde korumanin seni yok etmek oldugu zamanlara
feda oldun mu hiç?
İçinde aglayan çocuga umut sarkilari söyleyemedigin,
özlemini,
susuzlugunu,
açligini gideremedigin zamanlar oldu mu hiç?
Kanayan yarasini gördügün
ama merhem olamadigin zamanlar.
Gücünün,
hani o tanrisal gücünün
bir çocugun aglamasini susturamayacak kadar oldugunu
gördügün zamanlar
oldu mu hiç?
Hiiiiiiiç....
Hiiç...
hiç...
bir hiç...
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)​
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri