Göç Destanı

Konu sahibi son olarak 2615 gün önce görüldü
Göç Destanı

Bu destan da bir Uygur destanıdır ve daha önce de belirtildiği üzere, Türeyiş destanının tabii bir devamı gibidir. Bugün, Orhun nehri kenarında bir şehir kalıntısı ile bir saray yıkıntısı vardır ki çok eskiden bu şehre Ordu Balık denildiği tahmin edilmektedir. Büyük Uygur Destanı’ nın, işte bu şehrin saray yıkıntısının önünde bugün dahi görülebilecek şekilde duran abidelerde yazılı olduğunu Hüseyin Namık Orkun’ un belirttiğine göre bu abideler, Moğol Hanı Öğüdey zamanında Çin’ den getirilen mütehassıslarla okutturulup tercüme ettirilmiştir.

Göç Destanının Çin ve İran kaynaklarındaki kayıtlarına göre iki ayrı rivayet halinde olduğu bilinmekte ise de aslında birbirinin tamamlayıcısı gibidir. İran kaynaklarında ki rivayet, daha ziyade tarihî bilgilere yakındır. Aynı zamanda İran rivayeti, Türklerin Maniheizm’ i kabulünü anlatan bir menkıbe hüviyetinde görünmektedir. Aşağıda hülasa edilecek olan rivayeti Cüveyni’nin Tarih-i Cihanküşa adlı eserinde kayıtlıdır ve bu rivayete göre, destanda zikredilen iki ağacın, Maniheizm’ in kurucusu Mani’nin “iki Esas” adlı eserindeki iki ağacı temsil ve taklit ettiğini prof. Fuat Köprülü iddia etmektedir.

Destan:

Uygur ülkesinde, Tuğla ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde Kumlançu denilen bir tepe vardır. Adına Hulin Dağı derlerdi.

Hulin Dağında da, birbirine çok yakın iki ağaç büyümüştü. Biri kayın ağacıydı. Bir gece, kayın ağacının arasında yaşayan halk bu ışığı gördü ve ürpererek takip etti. Kutsal bir ışıktı, kayın ağacının üstünde kaldığı müddetçe kayın ağacının gövdesi büyüdükçe büyüfü, kabardı. Oradan çok güzel türküler gelmeğe başladı. Gece oldu mu, ağacın otuz adım ötesinden bütün çevre ışıklar içinde kalıyordu.

Bir gün ağacın gövdesi ansızın yarıldı. İçinden beş küçük çadır, beş küçük odacık halinde meydana çıktı. Her odacığın içinde bir çocuk vardı. Çocukların ağızlarının üstünde asılı birer emzik vardı ve onlar bu mukaddes çocuklara halk ve halkın ileri gelenleri çok büyük saygı gösterdiler.

Çocukların en küçüğünün adı Sungur Tekin’ di, ondan sonrakinin adı Kutur Tigin, üçüncüsününki Türek Tekin, dördüncüsünün Us Tekin ve beşincisinin adı Bögü Tekin’di. Beş çocuğun beşinin de Tanrı tarafından gönderildiğine inanan halk, içlerinden birini hakan yapmak istediler. Bögü Han en büyükleri idi hem de ötekilerden daha güzel, daha zeki ve daha yiğit görünüyordu. Bögü Tekin’ in hepsinden, her hususta üstün olduğunu anlayan halk onu hakan olarak seçtiler. Büyük bir törenle Bögü hanı hakan olarak seçtiler. Büyük bir törenle Bögü hanı tahta oturttular.

Böylece yıllar yılı kovalamış ve bir gün gelmiş Uygurlara bir başkası hakan olmuş.

Bu hakanın da galı Tekin adında bir oğlu varmış.

Hakan oğlu Galı Tekin’ e, Çin prenseslerinden birini, Kiu-Lien’ i almağı uygun görmüş.

Evlendikten sonra Prenses Kiu-Lien, sarayını Hatun Dağında kurdu. Hatun dağının çevre yanı da dağlıktı ve bu dağlardan birinin adı da Tanrı Dağıydı, Tanrı Dağının güneyinde de Kutlu Dağ derler bir başka dağ vardı, kocaman bir kaya parçası.

Bir gün elçileri, falcılarıyla birlikte Kiu-Lien’ in sarayına geldiler. Kendi aralarında konuşup dediler ki:

-Hatun Dağının varı yoğu, bütün bahtiyarlığı Kutlu dağ denilen bu kaya parçasına bağlıdır. Türkleri zayıflatıp yıkmak istiyorsak bu kayayı onların elinden almalıyız.

Bu konuşmadan sonra varılan karar üzerine Çinliler, Kui-Lien’ e karşılık olarak o kayanın kendilerine verilmesini istediler. Yeni Hakan, isteğin nereye varacağını düşünmeden ve umursamadan Çinlilerin arzusunu kabul etti, yurdunun bir parçası olan bu kayayı onlara verdi. Hâlbuki Kutlu Dağ bir kutsal kayaydı; bütün Uygur Ülkesinin saadeti bu kayaya bağlıydı. Bu tılsımlı taş Türk Yurdunun bölünmez bütünlüğünü temsil ediyordu düşmana verilirse bu bütünlük parçalanarak ve Türkeli’nin bütün saadeti de yok olacaktı.

Hakan kayayı vermesine verdi ama kaya öyle kolay kolay sökülüp götürülecek cinsten değildi. Bunu anlayan Çinliler, kayanın çevresine odun ve kömür yığıp ateşlediler. Kaya iyice kızınca da üzerine sirke döküp parça parça ettiler. Her bir parçayı da ülkelerine taşıdılar.

Olan o zaman oldu işte. Türkeli’nin bütün kurdu kuşu, bütün hayvanları dile geldi, kendi dillerince kayanın düşmana verilişine ağladılar. Yedi gün sonra da bu düşüncesiz Hakan öldü. Ama Onun ölümüyle ülke felaketten kurtulamadı. bir Çin prensesi uğruna çekinmeden feda edilen yurdun bir kayası, Türkeli’nin felaketine sebep oldu. Halk rahat ve huzur yüzü görmedi. Irmaklar birbiri ardınca kurudu. Göllerin suyu buhar olup uçtu. Topraklar yarıldı, mahsuller yeşermez oldu.

Günlerden sonra Türk Tahtına Böğü Han’ın torunlarından biri hakan olarak oturdu. O zaman canlı cansız, ehli yaban, çoluk çocuk bütün yurtta soluk alan almayan ne varsa hepsi birden:

-Göç!.. Göç!.. diye çığrışmaya başladı. Derinden, inilti, hüzün dolu, çaresiz bir çığrışmaydı bu. Yürekler dayanmazdı.

Uygurlar bunu bir ilahi emir diye bildiler. Toparlandılar, yollara düzüldüler; yurtlarını yuvalarını bırakıp bilinmedik ülkelere doğru göç etmeğe başladılar. Nihayet bir yere gelip durdular, orada sesler de kesildi. Uygurlar, seslerin kesilip duyulmaz olduğu bu yerde kondular, beş mahalle kurup yerleştiler ve bunun için bu yerin adını da Beş-Balık koydular. Burada yaşayıp çoğaldılar.
 
Göç destanı nedir?

Çin Halk Cumhuriyeti'ne bağlı Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde yaşayan Türk kavmine "UYGURLAR" deniyordu.

Göç destanı, sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde yaşayan uygurların bölgelerinden başka yerlere göç etmesini anlatan halk destanının adıdır.

Göç destanı uygur Türklerinin ulusal birliğini koruyan tılsım bozulunca, yurtlarını bırakarak güney batıya doğru nasıl göç ettiklerini anlatır.

Destan Çin ve İran kaynaklarında kayıtlıdır.

Göç destanındaki kişiler


1. Buluğ Han

2. Yuluğ Tigin

3. Gali Tigin

Göç destanının geçtiği mekan

Uygurların yaşadığı bölgede, Tuğla ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde Kumlançu denilen bir tepe vardır ona Hulin Dağı'da derler. Destan burada geçmektedir.

Göç destanının dil ve anlatımı

Göç destanının dili sade anlatımı yalındır.

Göç destanındaki olağanüstü öğeler

1. Ağacın üzerine gökyüzünden ışık inmesi,

2. Ağaçtan çocukların çıkması,

Göç destanının özellikleri

1. Destan olağan üstü özellikler taşır.

2. Kişiler seçilmiş kişilerdir.

3. Dili sade ve anlaşılır, ulusal dildedir.

4. Göç destanı manzum bir eserdir.

Göç destanının olay örgüsü

1. Ağacın üzerine gökyüzünden ışık inmesi,

2. İki ırmağın ve halkın bunu izlemesi,

3. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluşması,

4. Ağacın gövdesinin yarılması ve içinden 5 çocuk görülmesi,

5. Halkın bu çocukları büyütmesi,

6. En küçükleri olan Buğu Han'ın büyüyünce hükümdar olması,

7. Yuluğ Tigin'in prens hakan olması,

8. Yuluğ Tigin'in Çinlilerle çok savaşması,

9. Bu savaşlara son vermek için oğlu Gali Tigini bir Çin prensesi ile evlendirmeye karar vermesi,

10. Çinlilerin, prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istemeleri,

11. Gali Tigin'in kayayı vermesi,

12. Çinliler'in kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yakmaları, kaya kızınca üzerine sirke dökmeleri,

13. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin’e taşımaları,

14. Memleketteki bütün kuşların, hayvanların kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağlamaları,

15. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin ölmesi,

16. Kıtlık ve kuraklık olması,

17. Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kalmaları.

Göç destanın özeti

Uygurların vatanında "Hulin" isimli bir dağ vardı.

Hulin dağından Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak akardı.

Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gök yüzünden ilahi bir ışık indi.

İki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkkatle izlediler.

Daha sonra ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilahi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu.

Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden 5 çocuk göründü.

Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü.

En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu.

Aradan uzun zaman geçti. Yulug Tigin isimli bir prens hakan oldu.

Yulug Tigin, Çinlilerle çok savaştı.

Bu savaşlara son vermek için oğlu Gali Tigini bir Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi.

Çinliler , prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi.

Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler.

Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin’e taşıdılar.

Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar.

Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu.

Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.
 
Göç Destanı

Ldkd9J.png


Bugün Orkun ırmağının kıyısında bir kent kalıntısı ile bir saray yıkıntısı vardır ki çok eskiden bu kente Ordu-Balıg denildiği sanılmaktadır.

Göç Destanı, bu kentteki saray yıkıntısının önünde bulunan anıtlardan birinde yazılıdır.

Bu yazıtlar, Hüseyin Namık Orkun’a göre, Moğol hanı Ögedey döneminde Çin’den getirilen uzmanlara okutturulup tercüme ettirilmiştir.

Göç Destanı’nın Çin ve İran kaynaklarındaki kayıtlara göre iki ayrı söyleniş biçimi vardır.

Bu iki ayrı söyleyiş biçimi birbirine ters düşer nitelikte değil birbirini bütünler niteliktedir.

İran kaynaklarındaki söyleyiş biçimi, tarihsel bilgilere daha yakındır.

Ayrıca İran söyleyişi, Uygurların maniheizm dinini benimseyişlerini anlatan bir menkıbe niteliğindedir.

İran söyleyişi Cüveyninin Tarih-i Cihangüşa adlı eserinde yer almaktadır.

Destanda adı geçen Bögü Kagan, MS 8. yüzyılda yaşamış bir Uygur kağanıdır.

763 yılında Böğü Kağan, Mani (Maniheizm) dininin rahiplerini çağırıp onları dinlemiş ve bu dini Uygur Devleti’nin resmi dini olarak kabul etmiştir.

Aşağıdaki efsanenin kahramanı olan Bögü Kağan, Mani dinini benimseyip yayan bu kağandır.

Böğü Kağan’ın Mani dinini kabul etmesi, Göç Destanı’nın İran kaynaklarına göre olan varyantında anlatılmaktadır.

Bu bağlamda efsanenin gerek konu, gerekse dayandığı inançlar bakımından Mani dininin ilkelerine dayanması gerekirdi.

Ancak durum tam olarak böyle değildir. Göç Destanı’nda Bozkır Kültürü ağır basmış ve efsanenin ana motifleri Orta Asya öğeleri ile donanarak Eski Türk inançları Maniheizm ve Budizm inançlarını adeta efsanenin dışına itmiştir.

Türk destanlarının kuruluşunu ve gelişmesini hazırlayan cihan devleti olma ülküsünün Göç Destanı’nda kutsal bir inançla yaşatıldığı görülür.

Oğuz Kağan, Alp Er Tonga (Afrasyab) ve Ergenekon destanlarında görülen bu ülkünün Göç Destanı’na da işlenmesiyle, Türk destanlarının yapı bakımından belirgin bir bütünlük kazandığı görülür.

Türk destanlarının ayrı adlarla farklı zamanlarda kurulmuş gibi görünmelerine karşın, destanların oluşumunda aynı boyların etkili oluşu destanların aynı kaynakta birleştiklerini kanıtlar.

Çin ve İran kaynaklarınca birçok kez sözü edilen Göç Destanı ile ilgili en önemli kaynaklardan biri İranlı tarihçi Cüveyni tarafından yazılmış olan “Tarih-i Cihangüşa” adlı yapıttır.

İkinci önemli kaynak da son Uygur hanlarından Temür Buka (Demir Boğa) adına dikilmiş olan mezar taşı yazıtıdır.

Bu yazıtın metni sonradan özet olarak Çin tarihlerine geçmiş ve kimi Avrupalı yazarlar da ikinci elden kaynaklardan bu bilgileri özet olarak aktarmışlardır.

Göç Destanı ile Oğuz Kağan Destanı Arasındaki Benzerlikler

Göç Destanı’nın kahramanı olan Böğü Kağan’ın akınları, Oğuz Destanı’nın kahramanı Oğuz Kağan’ın seferleriyle benzerlik göstermektedir.

Oğuz Kağan Destanı’nın İslami söyleyişinde Oğuz Kağan, kuzeybatıdaki karanlık ülkelere doğru gittikçe, başları köpek başına benzeyen İt-Barak adlı bir kavme rastlar.

Oğuz Kağan Destanı’nın anlatımına göre artık buradan sonra insanoğlunun yaşadığı topraklar bitmekte, garip yaratıkların ülkeleri başlamakta idi.

Böğü Kağan da akınlarında o denli ilerilere gitmişti ki artık elleri ve ayakları hayvanlarınkine benzeyen insan türlerine rastlamıştı.

Göç Destanı’na göre Böğü Kağan, tıpkı Oğuz Kağan gibi, Hindistan’ı da ele geçirmişti.

Ancak Böğü Kağan hakkında destanda geçen bu anlatımlar gerçek tarih olaylarına uygun ifadeler değildir.

Büyük olasılıkla, bu efsaneyi yazan/söyleyen Uygurların elinde Oğuz Destanı ya da Oğuz Destanı’na benzer bir destan vardı (zaten Oğuz Destanı’nın İslam öncesine ait versiyonu Uygurlar arasında söylenmekte olup yazılı nüshası Uygurlardan günümüze intikal etmiştir).

Uygur Türkleri, Mani dinini kabul edip yayan Böğü Kağan’ı, bu eski destana yerleştirmiş ve Göç Destanı’nı yaratmışlardır.

Göç Destanı’na göre, Balasagun (=Kuz-Balıg) kentini kuran da Böğü Kağan’dır.

Ancak, tarihi kaynaklara göre Uygur Devleti’nin egemenliğinin Isıg-Göl’ün batısına geçmediği de bir gerçektir.

Reşideddin’in Oğuznamesinde (Farsça Oğuz destanı) Türk boylarının nasıl türediği anlatılırken, Kıpçak Türklerinin türeyişinin bir ağaç aracılığıyla gerçekleştiği hikaye edilir.

Oğuzname, Kıpçak Türklerinin ortaya çıkışını şöyle anlatır:

Oğuz’un çerilerinden birinin karısı gebe kalmış, kocası da savaşta ölmüştü.

Bu savaş yerinde kadınların doğum yapması yasaklanmıştı.

Yakınlarda içi oyulmuş bir ağaç vardı. Kadın o ağaca gidip çocuğunu doğurdu.

Çocuğu Oğuz’un yanına getirdiler, durumu ona anlattılar. Oğuz, çocuğun adını Kıpçak koydu.

Kıpçak, kabuk sözcüğünden çıkmıştır; Türk dilinde içi çürümüş ve oyulmuş ağaca derler.

Türklerin düşüncesine göre Kıpçak boyları bunun neslinden olmuşlardır.

J.P.Roux’a göre, Reşideddin’in naklettiği Oğuz Kağan Destanı’ndaki (Oğuzname) ağaç kovuğunda doğum yapan bu kadının çocuğuna Oğuz Kağan tarafından Kıpçak adının verilmesi, Böğü Kağan Efsanesi’nin yani Göç Destanı’nın sonraki bir varyantıdır.

Göç Destanı’nda, Oğuz Kağan Destanı’nın yapısı ve yaşam anlayışı Böğü Kağan’ın kişiliğinde yaşatılmıştır.

Gerçek tarihte Orta Asya’nın dışına çıkmamış olan Uygur kağanları, Göç Destanı’nda bir dünya egemeni olarak görülmektedir.

Böğü Kağan, Oğuz Kağan gibi, bütün seferlerinden zaferle döner.

Oğuz Kağan’ın ilahi ışıklar içinde bulup evlendiği kıza karşılık Bögü Kağan’a yedi yıl gelen ve birlikte Kutlu Dağ’a gittikleri ilahi kız aynı kaynaktan gelmekte olup Bozkır inançlarına göre kız biçimini almış yardımcı bir ruhtur.

Oğuz Kağan Destanı’ndaki Oğuz Kağan’ın veziri Uluğ Türk’ün düşüne karşılık, benzer biçimde Böğü Kağan ile veziri de bir düş görürler ve bu iki düş de adı geçen kağanların devletlerinin geleceğini etkiler.

Yukarıda sayılan bu benzerliklerin sonucu olarak Göç Destanı’nın kuruluşunda Oğuz Kağan Destanı’nın etkisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Destanda Asya’ya hatta dünyaya egemen olan bir devlet portresinin çizilmesi, Oğuz Kağan ve Alp Er Tonga (Afrasyab) destanlarındaki geleneğin ve Türklerin yaşam anlayışının Göç Destanı’na işlenmiş olmasından ileri gelmektedir.

Fakat Göç Destanı ile Oğuz Kağan Destanı arasındaki bu benzerliklere karşın Göç Destanı, Oğuz Kağan Destanı kadar görkemli bir destan değildir.

Aşağıda Göç Destanı’nın iki ayrı söyleyiş biçimine de yer verilmiştir. Önce Çin kaynaklarına göre, daha sonra da İran kaynaklarına göre olan Göç Destanı’nı bulacaksınız.

Çin Kaynaklarına Göre Göç Destanı

Uygur ülkesinde, Togla ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde Kumlançu denilen bir tepe vardır.

Bu tepenin adına Hulin dağı denirdi. Hulin dağında birbirine çok yakın iki ağaç büyümüştü.

Bu ağaçlardan biri kayın ağacı idi. Bir gece, kayın ağacının üzerine gökten bir mavi ışık düştü. İki ırmak arasında yaşayan kişiler bu ışığı gördüler, ürpererek izlediler.

Kutsal bir ışıktı bu; kayın ağacının üzerinde aylar boyu kaldı.

Kutsal ışığın kayın ağacının üzerinde kaldığı süre içinde ağacın gövdesi büyüdükçe büyüdü, kabardı.

Ağaçtan, çok güzel türküler gelmeğe başladı.

Gece oldu mu, ağacın otuz adım ötesine değin bütün çevre ışıklar içinde kalıyordu.

Bir gün, ağacın gövdesi birdenbire yarılıverdi. İçinden beş küçük odacık görünümünde beş küçük çadır çıktı.

Her odacığın içinde bir çocuk vardı. Çocukların ağızlarının üzerinde asılı birer emzik vardı; onlar bu emziklerden süt emiyorlardı.

Işıktan doğmuş olan bu kutsal çocuklara halk ve halkın ileri gelenleri çok büyük saygı gösterdiler.

Çocukların en büyüğünün adı Sungur Tigin, ondan sonrakinin Kotur Tigin, üçüncüsünün Tükel Tigin, dördüncüsünün Or Tigin, beşinci ve en küçüğünün adı da Bögü Tigin idi.

İnsanlar, bu beş çocuğu Tanrı’nın gönderdiğine inandılar. İçlerinden birini kağan yapmak istediler.

Böğü Tigin ötekilerden daha güzel, daha yiğit, daha akıllı idi. Halk, Böğü Tigin’in hepsinden üstün olduğunu anladı, onu kağan seçti.

Böğü Han, büyük bir törenle tahta çıktı. Kendisinden sonra gelen otuzdan fazla soyu da Uygurların başında kaldı.

Yıllar yılları kovaladı. Bir gün geldi, Yolun Tigin Uygurlara kagan oldu.

Yolun Kağan’ın Kalı Tigin adında bir oğlu vardı.

Yolun Kağan, oğlu Kalı Tigin’e Çin konçuylarından (=prenseslerinden) Kiu-Lien’i eş olarak almayı uygun gördü. Kalı Tigin ile Kiu-Lien evlendiler.

Evlilikten sonra Kiu-Lien, sarayını Kara-Kurum’daki Hatun Dağı’nda kurdu. Hatun Dağı’na “Gök Ruhlarının Dağı” adı da verilirdi.

Hatun Dağı’nın çevresinde daha bir çok dağ vardı.

Bu dağlardan biri Tanrı Dağı idi.

Tanrı Dağı’nın güneyinde de Kutlu Dağ bulunmaktaydı.

Kutlu Dağ, koca bir kaya parçası idi.

Günlerden bir gün Çin elçileri, yanlarında falcılarla birlikte Kiu-Lien’in sarayına geldiler.

Çin elçileri ile falcılar aralarında konuşup şöyle dediler:

“Türk ülkesinin tüm varlığı, bütün mutluluğu Kutlu Dağ denilen bu kaya parçasına bağlıdır. Türkleri yıkmak istiyorsak bu kayayı ellerinden almalıyız.”

Elçiler aralarında böyle konuşup anlaştıktan sonra Kalı Kağan’a gittiler.

Ona dediler ki:

“Siz bizim bir konçuyumuzla evlendiniz. Bizim de sizden bir dileğimiz olacak. Kutlu Dağ’ın taşları sizin saygıdeğer ülkenizce kullanılmamaktadır. Sizin yerinize biz bu taşları değerlendirelim.”


Yeni kağan, bu isteği yerine getirdiğinde sonucun nereye varacağını düşünemedi; Çinlilerin isteğini kabul etti. Böylece yurdun bir parçası olan kayayı onlara verdi. Oysa Kutlu Dağ kutsal bir kaya idi.

Türk ülkesinin mutluluğu bu kayaya bağlıydı; kutsal taş Türk yurdunun bölünmez bütünlüğünü temsil ediyordu.

Tılsımlı kaya düşmana verilirse bu bütünlük parçalanacak, Türklerin tüm mutluluğu yok olacaktı.

Kağan bu kutsal kayayı Çinlilere verdi. Ama kaya, kolay kolay sökülüp götürülecek gibi değildi.

Bunu gören Çinliler kayanın çevresine odun kömür yığdılar, kayayı ateşe vurdular.

Kaya iyice kızınca üstüne sirke döküp paramparça ettiler. Her bir parçayı aldılar, ülkelerine götürdüler.

İşte, ne olduysa o zaman oldu. Türkeli’nin bütün kurdu kuşu, bütün hayvanı dile geldi; kendi dillerince kayanın düşmana verilmesine duydukları acıyı anlattılar, ağladılar.

Yedi gün sonra günahı bağışlanmaz düşüncesiz kağan öldü. Ne var ki, kağanın ölümüyle de ülke felaketten kurtulamadı.

Bir Çin konçuyu (=prensesi) uğruna çekinilmeden bağışlanan yurdun kayası, Türkeli’nin felaketine neden oldu. Halk rahat yüzü görmedi.

Irmaklar birbiri ardınca kurudu. Göllerin suyu buğulaştı, uçup gitti.

Topraklar kurudu, ürün vermez oldu. Yolun Kağan’dan sonra başa geçen kağanlar da arka arkaya öldüler.

Günlerden sonra Türk tahtına Böğü Kağan’ın torunlarından biri oturdu.

O zaman yurtta canlı-cansız, evcil-yaban, çoluk-çocuk, soluk alan-almayan her ne varsa bir ağızdan “Göç!… Göç!…” diye çığrışmağa başladılar.

Derinden, iniltili, hüzün dolu, eli böğründe kalmış bir çığrışmaydı bu. İnlemelere yürek dayanmıyordu.

Uygurlar bu çığrışmaları bir ilahî buyruk bildiler.

Toparlandılar, yola koyuldular. Yurtlarını, yuvalarını bırakıp bilinmedik ülkelere göç ettiler.

Sonunda adına Turfan denilen bir yere geldiler.

Burada sesler kesildi. Uygurlar bu yere kondular, beş kent kurup yerleştiler.

Adını da Beş-Balıg koydular. Burada yaşayıp çoğaldılar.

İran Kaynaklarına Göre Göç Destanı

Uygur ülkesinde Kara-Kurum çaylarından iki ırmak vardır. Bunlardan birine Togla, birine de Selenge adı verilirdi. Bu sular akarak Kamlançu’da birleşirlerdi.

Bu iki ırmağın arasında iki ağaç vardı. Bu ağaçların biri fusuk, biri tur ağacı idi.

Bunların yaprakları, yaz ya da kış olsun, dökülmezdi.

Bu iki ağaç, iki dağın arasında yetişip büyümüştü.

Bir gün bu iki ağacın arasına gökten bir ışık indi.

İki yandaki dağlar yavaş yavaş büyümeğe başladı.

Halk şaşırmıştı. İçlerinde büyük bir saygı duyarak oraya yaklaştılar.

Ağaçların yanına vardıklarında kulaklarına çok tatlı ve güzel ezgiler gelmeğe başladı.

Her gece buraya bir ışık inmeğe ve ışığın çevresinde otuz kez şimşek çakmağa başladı.

Bir gün insanlar burada ayrı ayrı kurulmuş beş çadır gördüler.

Çadırların her birinde bir çocuk oturuyordu.

Her çocuğun karşısında da onları doyurmağa yetecek denli süt dolu emzikler asılı idi.

Çadırın tabanı baştan ayağa gümüş ile döşenmişti.

Bütün boyların beğleri ve halkı bu garip işi görmek için kalkıp geldiler.

Manzarayı görünce saygı ile diz çöktüler, selam verdiler.

Çadırlara girdiler, çocukları alıp dışarı çıktılar.

Beslenip büyütülmeleri için çocukları süt analarına, dadılara verdiler.

Çocuklar büyüyüp konuşmağa başlayınca Uygurlara ana babalarını sordular.

Uygurlar, o iki ağacı gösterdiler.

Çocuklar ağaçları görünce, bir çocuğun babasına gösterdiği saygıyı gösterdiler; ağaçların karşısında diz çöktüler, yeri öptüler.

Bunun üzerine ağaçlar dile geldi ve şöyle dedi:

“Güzel huy ve iyi özelliklerle bezenmiş çocuklar böyle olurlar, ana babalarına saygı gösterirler. Ömrünüz uzun, adınız büyük, ününüz sürekli olsun.”

Çevrede yaşayan bütün kavimler bu çocuklara hükümdar oğullarıymış gibi saygı gösterdiler.

Kente dönünce, çocukların her birine bir ad koydular.

En büyüğünün adı Sungur Tigin, ikincisinin adı Kotur Tigin, üçüncüsünün adı Tükel Tigin, dördüncüsünün adı Or Tigin, beşincisinin adı da Bögü Tigin oldu.

Çocukların doğuşundaki kutsal durumu görenler, bunlardan birinin kağan seçilmesi kararına vardılar.

Çocuklar arasında Böğü Tigin güzelliği, boyu posu, sabrı, iradesi, ileri görüşlülüğü bakımından öbürlerinden önde idi.

Ayrıca, bütün milletlerin dillerini, yazılarını biliyordu.

Herkes onun kağan seçilmesi kararında birleşti.

Böğü Kağan, büyük bir törenle tahta oturdu.

Böğü Kağan, ülkeyi adaletle yönetmeğe başladı; adamları, maiyeti, çerileri (=askerleri), atları gittikçe çoğalmağa başladı.

Egemenlik süresi içinde Böğü Kağan’a üç karga yardım etti.

Bu kargalar dünyanın bütün dillerini bilmekteydiler.

Nerede bir olay olursa Böğü Kağan’a bildirirlerdi.

Bir gece Böğü Kağan uyurken, penceresinin önünde bir kız hayali belirdi, onu uyandırdı.

Böğü Kağan ürktü, kızı görmemiş gibi davrandı, kendisini uykuda imiş gibi gösterdi. İkinci gece kız yine geldi.

Böğü Kağan, yine görmüyormuş gibi yaptı, kendisini uykuda gösterdi. Sabah oldu. Kağan, vezirine danıştı.

Üçüncü gece kız yine geldi. Böğü Kağan, vezirinin öğüdüne uyarak kızı alıp Ak-Dağ’a gitti.

Böğü Kağan ile kız bu dağda gün doğana değin konuştular.

Yedi yıl, altı ay, yirmi iki gün her gece kız, Böğü Kağan’a geldi; her gece konuştular.

Ayrılacakları gece kız, Böğü Kağan’a şöyle dedi:

“Doğudan batıya değin tüm dünya senin buyruğun altına girecektir. İşlerini sıkı tut, iyi çalış.”

Ertesi gün Böğü Kağan ordularını topladı. 300.000 çerisini Sungur Tigin’in komutasına verdi; onu Moğol ülkelerine akına gönderdi.

100.000 çerisini Kotur Tigin’in komutasına verdi; onu Tankut ülkesine gönderdi. Tükel Tigin’i Tibet yönüne gönderdi.

Kendisi de 300.000 çerisi ile Hıtay’a (=Çin’e) yöneldi.

Or Tigin’i ise kendi yerinde kağan vekili olarak bıraktı.

Böğü Kağan’ın ordularının hepsi zaferlerle geri döndüler. Getirdikleri mallar, paralar, ganimetler sayılamayacak kadar çoktu.

Böğü Kağan, Orkun Irmağı’nın kıyısında Ordu-Balıg adında bir kent kurdurdu; Ordu-Balıg’ı kendine başkent yaptı. Doğudaki bütün ülkeler Böğü Kağan’ın buyruğu altına girdi.

Böğü Kağan bir gece bir düş gördü. Düşünde ak giysilere bürünmüş, başında ak bir şerit, elinde de çam kozalağı büyüklüğünde Yada taşı olan bir yaşlı kişi vardı.

Yaşlı kişi Böğü Kağan’a yaklaştı, Yada taşını Böğü Kağan’a verdi ve şöyle dedi:

“Bu taşı saklarsan dünyanın dört bucağını milletinin buyruğu altına alırsın.”


O gece Böğü Kağan’ın baş veziri de aynı düşü görmüştü. Böğü Kağan uyanır uyanmaz ordularını topladı. Batı yönüne sefere çıktı.

Gide gide Türkistan’a vardı. Burada çayır çimenle döşenmiş, gürül gürül akan suları olan bir yere rastladı. Burada oturmağa karar verdi.

Balasagun kentini kurdu. Böğü Kağan’ın orduları dört bir yana yayıldılar, bütün milletleri egemenlik altına aldılar.

Yeryüzünde Türklerin karşısında duracak kimse kalmadı. Türk orduları o denli ilerlemişlerdi ki acayip biçimli insanlara rastladılar.

Bunların elleri, ayakları tıpkı hayvanlarınkine benziyordu. Bu yaratıkları görünce artık bundan sonra insanların bulunmadığını anladılar, geri döndüler.

Daha sonra Uygurların buyruğuna giren hükümdarlar birer birer geldiler, Böğü Kağan’a bağlılıklarını ve saygılarını sundular.

Bunlar arasında Hint hükümdarı çok çirkindi. Bunun için Böğü Kağan, bu hükümdarı katına kabul etmedi.

Böğü Kağan yapılan törenden sonra hükümdarlara, kendi ülkelerine dönmelerini ve kendi bölgelerini yönetmelerini buyurdu.

Bu hükümdarların Böğü Kağan’a ne kadar vergi verecekleri de ayrıca bir toplantı ile karar altına alındı.

Artık yeryüzü zapt edilmiş, Böğü Kağan’ın karşısında duracak kimse kalmamıştı. Böğü Kağan geri dönmeye karar verdi, yurduna geldi.

O çağda Uygurların din adamlarına “kam” denilirdi.

Kamlar cinlere hükmederler, onlara istediklerini yaptırırlardı.

Türkler ile Moğollar kamlara çok önem verirlerdi.

Bir işe başlamak için kamlara danışırlar, ona göre davranırlardı. Hastalarına da kamlar bakardı.

Kamların en güçlü oldukları zaman, iyi ve kötü ruhlarla bağ kurdukları, onlarla konuştukları günlerdi.

Böğü Kağan çağında Uygurlar Çin kağanına elçiler gönderdiler, kendilerine Nom kitaplarından anlayan ve adlarına Tüvinyan denilen din adamlarını göndermesini istediler.

Nom, Çinlilerin din kitaplarının adıydı. Çinliler, bugün yaşayan bir adamın bin yıl önce de yaşadığına inanırlardı.

Çin ülkesinden Nom yöntemlerini bilen kişiler geldiler. Bunlar kamlarla oturup konuştular, kendi din kitaplarını gösterdiler, onlarla tartıştılar.

Kamlar tartışmayı yitirdi. Bu tartışmadan sonra Uygurlar Çin’den gelen yeni dini kabul ettiler (bu din Maniheizm’dir).

Kaynak = Bilinmeyen Türk Tarihi
 
Geri