Follow along with the video below to see how to install our site as a web app on your home screen.
Not: This feature may not be available in some browsers.
Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Samuel eline kahvesini alıp ahşap masasına oturdu. Işığı kendine göre ayarladı ve sayfaları kurcalamaya başladığında saat 04:17'yi gösteriyordu. Masasında bir çok kitap, ansiklopedi ve kendi notlarını tuttuğu bir defter vardı. Ona göre Dünyanın gizem haritası elindeydi ve bu gizemler çözülmeyi bekliyordu. Büyük bir iştahla kahvesinden bir yudum aldı ve tam önünde duran ansiklopediyi açtı. Kaldığı yeri gösteren işaretçiyi kenara koydu ve okumaya koyuldu:
"Bermuda üçgeni ya da şeytan üçgeni diye anılan hayal ürünü yer, Atlantik'te, ABD'nin güneydoğu kıyılarında, açıklanamayan gemi, tekne ve uçak kayıplarının çok yüksek oranda yer aldığı bir alandır. Bu üçgenin köşelerinde Bermuda, Florida'daki Miami, ve Puerto Rico'daki San Juan olduğu kabul edilmektedir.
Kimsenin açıklama getiremediği bu esrarengiz fenomen, içinde bilim adamlarının da bulunduğu pek çok insan tarafından "doğaüstü bir takım güçlerin yaptırımı" olarak algılandı ve öyle lanse edildi. Bu açıklamalar arasında kayıp kıta Atlantis'in orada bulunup (bu düşünceyle paralel olarak Atlas Okyanusu ismini almıştır.) Kayıp Kıta'nın hiçbir zaman anlaşılamayan teknolojik ve manyetik kayıp aygıtlarından birinin etkisinden veya o bölgenin defalarca Dünya dışı varlıkların ziyaretlerinde orada yarattıkları manyetik alanın bir etkisi olduğu, hatta Kristof Kolomb'un bile tuttuğu günlüklerde, o bölgede gökyüzünde uçan tanımlanamaz cisimlerden bahsedildiği iddia edilmiştir.
Samuel okuduğu kitabı kapatmadan kenara çekti ve hemen yanındaki ansiklopediyi aldı ve hızlı bir şekilde fihristi taradı. Aradığı sayfanın numarasına baktı ve orayı açtı. Gözleri, avına kilitlenmiş leoparın gözlerine benziyordu:
Günümüzde yapılan sıra dışı keşif, okyanus bilimcileri ve jeofizikçileri harekete geçirdi. Harabe olduğu sanılan su altı şekilleri, Afrika kıtasının batı sahillerine 997 kilometre uzaklıkta yer alıyor. Atlantis’ten bahseden filozof Platon, kıtanın M.Ö 9700′de, yani yaklaşık 12 bin yıl önce sulara gömüldüğünden bahsetmişti. New York Üniversitesi’nden arkeoloji küratörü doktor Charles Orser, keşfi büyüleyici olarak niteledi. Orser, Şekiller, Platon’nun tarif ettiği bölgede bulunuyor. Kesinlikle daha yakından bakılmayı ve araştırılmayı hak ediyor dedi.
Platon’un diyaloglarında gömülü bir hikâye halinde olan Atlantis, genellikle filozof tarafından kendi politik teorilerini anlatmak için oluşturulmuş bir efsane olarak görülüyordu. Ancak dünyanın her yerinden bilim adamları bu kıtanın gerçek olabileceğine dair çok sayıda araştırma yapsa da, şu ana kadar net bir kanıt bulunamadı.
Sonra başka bir kitabı aldı. Bu sefer eline aldığı kitap tuğla genişliğinde ve bir mermer kadar ağırdı. Hızlı bir şekilde sayfaları karıştırdı, sonra bir sayfada durdu; okumaya devam ediyordu:
Gizemli konulara ilgi duyan yazarlar ve ufologlar, Mayalar'ın bazı alanlardaki olağanüstü bilgilerini, battıkları ileri sürülen efsanevi kıtalardan gelmiş olmaları ve uzaylılarla temas kurmuş olmalarına bağlarlar.Bunlara göre, Maya metinlerinde ve Maya sanat ve mimarisinde Dünya’nın bu eski devirlerine ve uzaylılarla irtibatına ilişkin işaretler bulunmaktadır ve aslında, Maya tarihinde bir ilerleme değil, bir çöküş, yüksek bir uygarlık düzeyinden gerileme yaşanmıştır. Bugün nasıl ileri toplumların yanı sıra, halen bazı ilkel düzeyde toplumlar bulunuyorsa, Mayalar’ın ileri bir uygarlık düzeyinde bulundukları dönemde, bölgede geri bir düzeyde yaşayan topluluklar da vardı; uygarlığın hep gelişme göstermiş olduğu tezinden hareketle oluşturulan tarih yanlışlıklar doludur.
Samuel önce kafasını kaşıdı, sonra gözlerini ovuşturdu. Okumuş olduğu bilgiler arasında belli ki bir bağlam kurmaya çalışıyordu. Ayağa kalktı ve binlerce kitabın dizili olduğu raflara yöneldi. Geriye döndü ve kahve fincanını eline aldı, sonra tekrardan raflara yaklaştı. Bir müddet durakladıktan sonra düşünmeye başladı. Ona göre artık gidilmesi gereken yerlere gitmenin, gizem avına çıkmanın ve keşif seyahatine başlamanın zamanı gelmişti.
Sabah güneşi doğar doğmaz eşyalarını hazırladı. Bütün ekipmanlarını çantasına yerleştirdikten sonra arabasına bindi ve yola çıktı. Havadaki sisler yeni yeni açılmaya başlıyordu ve araştırma için son derece müsait bir gündü.
Samuel 33 yaşındaydı. Gerçek ismi Max Samuel Frenk’di. İsveçli bir baba ve Fransız bir anneden dünyaya gelmişti. İsveç doğumlu Samuel’in babası da, Samuel gibi tarih araştırmacısıydı. Annesi ise İsveç Choorfe Of Land Üniversitesinde Fizik Profesörüydü. Samuel çocukluğundan beri tarihe merak sarmıştı. Özellikle efsaneler, gizemler, fenomenlerle daha yakından ilgileniyordu. Şimdiye kadar hiç evlenmemişti ve hayatının büyük bir bölümünü keşif gezilerinde, geri kalanını araştırma odasında geçiriyordu.
Güneş yükselmeye başladığında, Samuel arabasını, babasının çalıştığı Üniversitenin garajına park ediyordu. Samuel yıllardır planladığı en büyük araştırmasına hazırlanıyordu ve bunun için uzun bir yolculuğa çıkacaktı. Babası ile belli metotları konuştu ve bazı fikirler aldı. Artık veda zamanıydı. Buz dağları gibi gizemler Samuel’i bekliyordu.
Samuel arabayı kullanırken bile beyni düşünceler içinde yüzüyordu. Dünya gizemlerle dolu bir gezegendi. Ya da öyle miydi? Tarihin eski sayfalarından bugüne kadar binlerce hikâye anlatılmış, yüzlerce soru işareti kafalarda çivili kalmıştı. İşe nereden başlamak gerekiyordu ve gelinen konum, yolun ne kadarına denk gelmekteydi? Samuel bu düşünceler eşliğinde yoluna devam ederken, hava da epey yüzünü ekşitmişti.
Genç araştırmacı İsveç doğumlu olmasına rağmen üç yaşından yirmi beş yaşına kadar Güney Amerika’da yaşadı. Araştırmalarını burada sürdürdü. Son üç yıldır ise, yoğunlaştırdığı araştırmalarına Barbados’ta devam ediyordu. Samuel’in Barbados adalarını seçmesinin büyük bir sebebi vardı; Bermuda’ya yakınlığı.
Barbados bağımsız bir ada ülkesidir. Güney Karayipler bölgesinde uzanan ülke Karayip Antil Adaları zincirinin bir parçasıdır. Amerika ülkeleri'nden biridir. Konumuyla Güney Amerika kıtasına bitişiktir. Venezuela'nın yaklaşık 434 kilometre (270 mil) kuzey doğusundadır. Adanın atmosferi, Atlas Okyanusundan sürekli esen alize rüzgârlarının devamlılığı ile sıcaklığın ılıman olduğu tropikal bir iklimdir.
Barbados'un en erken sakinleri Amerikan göçebeleriydi. Göçmenlerin üç dalgası kuzeye, Kuzey Amerika'ya hareket ediyordu. İlk dalga Saladoid-Barrancoid grubu idi çiftçi ve balıkçı idiler.
Saat 11’e yaklaşıyordu. Samuel yaklaşık 20 km yol almıştı. Okyanusun suları uzaktan kendini gösterdi. Samuel’in kıyıda, araştırmalar için inşa ettiği 25-30 m² yer kaplayan bir kulübesi vardı. Havadaki yoğun yağmur bulutları gittikçe daha da yoğunlaşmaya başlamıştı ve gökyüzünün bu ürkütücü yüzü, ışığı bir sünger gibi emiyordu. Yerleşim yerinden kilometrelerce uzaktaki kulübesine nihayet vardı. Samuel’in yerleşim alanını kasıtlı olarak burayı seçmesinin bir sebebi vardı. Seçtiği alan, yer yer uzun otların bittiği tenha bir kıyılıktı. Ada, aynı zamanda yoğun olarak turistlerin uğrak noktasıydı. Bu yüzden Samuel tenha bir yerde araştırmalara yoğunlaşmayı seviyordu.
Samuel, aracından inip, yere adımını attığında yanağına birkaç su damlası isâbet etti. Siyah bir yumağa dönüşmüş gökyüzünün artık sabrı taşıyor gibiydi. Samuel, iyi bir fırtınanın, ardından müthiş bir yağmurun geleceğini biliyordu. Hemen vakit kaybetmeden kulübesine yöneldi. Kapıdan içeri girdiği anda, artık dışarısı fevkalâde bir rüzgâra ve su şenliğine teslimdi.
Kulübenin içi son derece güzel donatılmıştı; Kocaman LCD ekranlar, ses algılayıcılar, uydu takipçileri, digital pusulalar… Samuel çalışma mekânını en iyi şekilde istifade edecek şekilde inşa etmişti. Hemen yarıda bırakmış olduğu çalışmalarına yoğunlaştı. Önce, geçen hafta Atlas Okyanusu’nun altında yaptığı araştırmalarının detaylarını tekrar gözden geçirdi. Gizemler içinde ilgisini en çok meşgul eden Atlantis Uygarlığı ve efsanesiydi. Maya’lara da uzunca bir zaman ayırmıştı fakat Bermuda Şeytan Üçgeni ile pek haşır neşir olmamıştı. Samuel aynı zamanda çok iyi bir dalgıçtı. Öğrenim çağında, boş vakitlerinde katıldığı dalgıç kurslarından iyi bir eğitim almıştı. Bu becerisi, su altında araştırmalar için biçilmiş kaftandı. Havanın bozuk olması sebebiyle yeni dalışını ertelemek zorundaydı. Kâğıt parçalarının içinde akşamı yaptı.
Yarım ay, görkemi kalmamış yağmur bulutlarının arasından ara sıra Dünya’yı izliyordu. Hava, yaz mevsimi olmasına rağmen epey serinlemişti. Samuel normalde erken yatmazdı ama bu gece üzerinde müthiş bir yorgunluk hissediyordu. Daha fazla uykuya direnmeden, gecenin sessizliğinde gözlerini dış dünyaya kapadı.
Jilet gibi keskin dişli canavarlar etrafını sarmıştı. Suyun içinde hareket etmekte zorlanıyordu. Kendisine saldıran canavarlar mutasyona uğramış bilim kurgu filmlerindeki yaratıkları andırıyordu; Kuyrukları bir köpek balığı uzunluğunda grimsi kurtlar, iki kafalı metal rengi timsahlar ve koca bir tepsi büyüklüğündeki denizanaları…
Samuel bir yandan yara alıyor, bir yandan yüksek basınçlı suyun içinde yol almaya çalışıyordu. Yaratıklardan çıkan tuhaf sesler, suyun içinde daha da ürkütücü bir hâl alıyordu. Neyse ki suyun dibine çakılmış büyük bir gemi enkazının içine sığındı. Su aşırı derecede bulanmıştı ve görüş mesafesi neredeyse sıfırdı. Kısa bir sessizlik oldu. Sanki suyun içinde hiçbir şey hareket etmiyordu. Sonra bir anda büyük bir çığlıkla boğazında bir sıcaklık hissetti. Onlarca denizanası yavrusu, boğazı başta olmak üzere muhtelif yerlerine istilaya geçmişti. Elleriyle savuşturmaya çalışıyordu ama nâfileydi; Bakır renkli yavru yaratıklar neredeyse ışık hızına yakın hareket ediyorlardı.
Yatağından hışımla sıçradığında ilk gözüne çarpan, duvardaki gümüş çerçeveli saat oldu. Henüz gece yarısı, kendini yeni yeni gecenin derin karanlığına bırakıyordu. Parlayan boncuklar gibi alnında oluşmuş yüzlerce ter zerreciğini bir çırpıda sildi. Gizemler rüyasında da onu rahat bırakmıyordu. Yatağından kalktı ve tek odadan ibaret geniş kulübesinde sağa sola yürümeye başladı. Artık uyku kendisinden çok uzaktı ve tek pencerenin olduğu dört duvar arasında kendini savunmasız hissediyordu. Bir pencere de neden arka tarafa yaptırmadığına içten içe hayıflanıyordu. Sonra tek pencerenin önüne geldi. Perdeyi araladı. Gökte bulutlardan eser yoktu ve ay yarım da olsa endamını sergilemekten çekinmiyordu. O esnada gözleri bir şeye takıldı. Baktığı taraftaki suların yönünde bir şeyler hareket ediyordu. Uzaktan gördüğü karaltı bir balıkçı teknesini andırsa da Samuel bundan emin olamadı ve kapıyı açıp dışarı çıktı.
Dışarıya çıktığında tekrar aynı tarafa baktığında herhangi bir karaltı göremiyordu ama suların tuhaf hareketleri yeni yeni durgunlaşıyordu. Uslanan dalgalarda olsa, Samuel’in kâlbi pek uslanmaya niyetli değildi. Hemen dalgıç kıyafetlerini kuşanıp okyanusa doğru koştu ve suya girdi. Su beline kadar geldiğinde hissetmiş olduğu serinlik, içindeki heyecanı telaş ve korkuya bürüyordu. Fakat bu iş böyleydi; Gizemlerle uğraşmak, ölümle dans etmekten farksızdı.
Suda ilerledikçe ürpertisi daha da artıyordu. Su buz gibi soğuk olmaya başlamıştı. Bir müddet gittikten sonra boş yere ilerlediğini düşünmeye başladı. Ortada ne herhangi bir hareket, nede bir tuhaflık söz konusuydu. Geri döndü. Yarım yüzlü ay, artık bulutlardan tamamen arınmış bir halde gösterisini sürdürüyordu.
Kulübenin kapısını ilkin açamadı. Sonra bir daha denedi, bir daha… Artık zorlamaya başladığı anda kapı çat diye açıldı. Kulübenin kapısının bu zamana kadar tutukluk yaptığını hiç hatırlamıyordu. Üzerindeki ıslaklıktan kurtulur kurtulmaz eşofmanlarını giydi. Aklını okyanustaki o gariplikten alamıyordu ve pencereye dayalı şekilde birkaç saat geçirdi. Gecenin zifiri karanlığına birde dehşet bir sessizlik hâkimdi. Anlaşılan Samuel bu gece uyuyamayacaktı. Düşündüğü gibi de oldu. Ama uyumasına engel olan şey, okyanusta tekrar eden hareketlilikti. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Çok dikkatli bir şekilde olan biteni izliyordu. Mesafe uzak olduğu için ve gecenin baskın çıkmasından ötürü gördüklerini pek seçemese de, aklının yorumu, okyanusun ortasında can çekişen koca bir balinanın çırpıntıları oluyordu. Başka bir şey gelmiyordu aklına. Hemen kalkıp çantasını yokladı ‘’Lanet olsun!’’ Kamerasını nasıl olurda yanına almazdı. Olamazdı, bir daha bakmalıydı; Bu büyük bir hata olurdu. Arayışını tekrarladı ama ne yazık ki gerçekten kamerasını çantasına almamıştı. Sinirli ve çok kızgın bir şekilde dışarı çıkıp, arabasına bindi. Okyanus tarafına baktığında herhangi bir hareketlilik gözüne çarpmıyordu; artık geçmişti. Hatasının telafi edilemeyecek kadar büyük olduğuna inanıyordu. Sabahın 4’ün de evin yoluna koyuldu ve hız limitini çoktan aşmıştı.
Neredeyse 180’e varan bir hızla ilerliyordu. Yol sakindi ama kafası hiçte sakin değildi. Aklında hep o gariplik, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Aklındaki odaların hepsi kilitliydi ve kamerasını yanına almamış olması sebebiyle de, elindeki feneri yere düşürmüştü.
Sonra gözü, Rihanna’nın koca reklam afişine takıldı ve hızı yüksek olduğu için bu uzun sürmedi. Samuel, Rihanna hayranıydı ve ünlü sanatçının Barbados’lu olması sebebiyle kendisinden imza alması pek zor olmamıştı.
Evine yaklaşırken, yağmur yeniden çiselemeye başlamıştı. Sil geçleri çalıştırma gereği duymadı, zaten kısa bir süre sonra evinin önündeydi. Evdekiler kim bilir kaçıncı rüyasındaydı ama sonradan babasının olduğu odanın ışığının yandığını gördü. Samuel’in babası da araştırmacı olduğu için, bazı geceler uyumadan sabahladığı oluyordu.
İçeri girip kamerasını aldı, tam babasının odasına yönelmişken babası kapıyı açtı ve hayret bir yüz ifadesi içinde ‘’Ne oldu? Bir şeyler ters mi gidiyor?’’ dedi. ‘’Çok ses çıkarttım sanırım’’ dedi Samuel, ‘’Kusura bakma. Kameramı evde unutmuşum ve okyanusta pek de olağan şeyler olmuyor.’’ Babası, kendi araştırmasına yoğunlaştığından durumu toparlamakta zorlanmıştı: ‘’ Ne gibi?’’ Samuel’in pek vakti yoktu ve babasına ‘’Sonra anlatırım’’ deyip kapıya yöneldi. Samuel’in babası da Samuel gibi inatçı ve meraklıydı: ‘’Bekle, bende geliyorum’’
Baba oğul dışarı çıktıklarında yağmur etkisini arttırmıştı. Arabaya bindiklerinde yağmur, içerideki konuşmaların duyulmasını zorlaştıracak şekilde şiddetlenmişti. Damlalar tepelerinde trampet çalışıyordu.
Samuel geldiği hızdan biraz düşük bir hızda ilerliyordu. Yağmurun bunda büyük bir etkisi vardı. Yoksa Samuel’in hırsından, merakından, heyecanından bir damla kaybettiği söylenemezdi. Samuel yağmurda da hızlı araba kullanırdı ama bir yandan karanlığın baskısıyla görüş mesafesi bir hayli düşüyordu.
Sahile varmalarına az kalmıştı ve babası duramadı:
- Neler olduğunu anlatacak mısın evlat?
Samuel gözlerini yoldan ayırmadan cevapladı. Sesinde su yutmuş gibi bir tuhaflık vardı:
- Okyanusun ortasında garip bir hareketlenme oldu. Bu tür bir tuhaflıkla ilk kez karşılaşıyorum ve böyle bir durumda benim kameram evde duruyor.
Kendisine kızdığını belirtmek için direksiyona sert bir şekilde vurdu. Sahile vardıklarında şafak sökmek üzereydi. Nihayet yağmur da dinmişti ve tabi okyanus, uslu bir çocuk gibi mışıl mışıl uyuyordu.
Samuel hayatında en büyük tehlikeyi, Atlas okyanusunda araştırma yaptığı esnada, tuhaf bir şekilde denizanalarının saldırısında yaşamıştı. Derin yanıklarla kurtulmuştu ve olayın şokunu uzun bir müddet üzerinden atamamıştı ve zaten dün gece gördüğü kâbusu, hemen hemen her gece, nakaratlar hâlinde görüyordu.
Yeni bir gün doğmuştu ve güneş bulutsuz bir gökyüzünde merhaba diyordu. Samuel kamerasının ayarlarını yapıp pencerenin önüne monte etti. Camı da açık bıraktı. Çekilecek görüntülerin piksel kaybına uğramasına hiç mi hiç tahammülü yoktu. O gün akşama kadar bir gelişme olmadı. Okyanusta bir tuhaflık yoktu. Kamerası açık bekliyordu ama kayıtta değildi. Akşam olduğunda kamerasını şarja bağlı bir şekilde tutmaya başladı. Önce kameranın ışığını yakmayı düşündü, ardından gece görüşüne aldı. Bu alternatifi seçmesi, şarj sıkıntısı sebebiyle değildi; Gece görüşünde görüntüler daha belirgin oluyordu.
Kameralı ilk geceyi sessiz sedasız geçirdiler. Babası da Samuel’e o gece eşlik etmişti. Ertesi sabah babası eve döndü ve Samuel yalnız bir şekilde gizem avını sürdürdü. Koca gün yine bir şey yoktu, gece de öyle… Sanki okyanusun içinde her ne vuku buluyorsa, takip edildiğinden haberdarmışçasına sessizliğini koruyordu.
İkinci takip gecesi de, güneşin yüzünü göstermesiyle sessiz sedasız son bulmuştu. İki gündür ağzına bir lokma koymamıştı. Sadece birkaç yarım litre suyu bitirmekle yetinmişti. Canı sıkıldı ve telefonunun radyosunu açtı. Haberler denk geldi. Samuel’in kulaklarını dört açmasının sebebi spikerin sesi değil, anlattıklarıydı.
Atlas okyanusunun batısında, Barbados’un kuzey sahillerine yakın bir yerde, bir gezi uçağının kaybolduğu ve kendisinden saatlerdir haber alınamadığı bildiriliyordu. Haberin devamı daha da ilginçti; Spikerin ince ve narin sesi bile olayın ürkütücülüğünü bastıramıyordu:
‘’ Sayın dinleyiciler, Elimize ulaşan yeni bilgilere göre, Uçağın kaybolduğu yere doğru giden, biri kurtarma diğeri araştırma olmak üzere iki feribottan da haber alınamadı. Öte yandan, kaybolan uçakta 4 kişinin olduğu ve pilot hariç hepsinin Kanadalı turistler olduğu bize gelen bilgiler arasında. Elimize detaylar ulaştıkça hızlı bir şekilde sizlere iletmeye devam edeceğiz. Bizden ayrılmayın.’’
Okyanusun sessizliği pek hayra alâmet değildi demek. Atlas’ın gizemi, Samuel takipte beklerken başkalarına mı yüzünü gösteriyordu? Üçüncü akşam olmuştu ve Samuel takip sırasında kontrol için kameranın kaydını açtı. Birkaç dakika çekim sürdükten sonra kaydı kapattı. İzlemek için ‘’Play’’ tuşuna bastığında gözlerine inanamıyordu. Zîrâ gördükleri hiç de mantıklı gelmemekteydi. Okyanus sularının üzerinde tuhaf bir yazı belirmişti. Sanki bulutlar ve sisle özenle yazılmış gibiydi. Karanlık olmasına rağmen, sislerin beyaz yoğunluğu belirginliği pekiştiriyordu. Fakat harfler karma karışıktı ve hiçbir dile uymuyordu. İki dakikalık kaydı tekrar tekrar izledi ama bir şey çıkaramadı. Verilen mesaj her ne ise, çok yabancı birinden geliyor gibiydi. Kamerasının bu kaydı yakalaması, Samuel’in sinirlerinin yatışması için yetmişte artmıştı bile. O sırada kapının kendiliğinden açılması yüzündeki tebessümü bir çırpıda sildi. Geniş yüzüne demir gibi soğukluğu veren şey ise, suların içinden gelen çığlık sesleriydi.
3. Bölümün Sonu
Not: 2012 yılında öylesine kaleme aldığım ve müsvedde olarak kalmış bir çalışmamdır.
Okudugum ilk turkce kitap o yuzden simdilik bir kac bolumluk olmasi super oldu :p
Her ne kadar turkcem bana gore yeterliyse bile sizlere nazaran kit :dusun:
Okudugum ilk turkce kitap o yuzden simdilik bir kac bolumluk olmasi super oldu :p
Her ne kadar turkcem bana gore yeterliyse bile sizlere nazaran kit :dusun: