K
Külkedisi
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Rivayete göre çok güzelmiş. Bu zamana kadar görülmüş en bakımlı ve en alımlı kadınmış belki de. Sapsarı saçları, narin omuzlarından incecik beline kadar süzülürmüş. Bir su damlası gibi anlatırlardı. Bazılarına göre bir melek.
Ama ne adını bilen vardı, nede nerede olduğunu. önceleri bunun bir efsaneden ibaret olduğunu düşünürdüm. Böyle bir güzelliğin bu dünyada ne işi var derdim kendime.
Yine aynı yerdeydim. Bir tatil gibi görürdüm bunu. O zanlar belki de savaş olmayan tek yer orasıydı. Köyün yaşlılarıyla vakit geçirir, onlarla balığa çıkardım. Ve her gün aynı saatlerde köyün delisi diye bilinen o adama yemek götürürdüm. Herkesin deli dediği bir insanla ne konuşulur der, kapısının yanına yemekleri bırakıp uzaklaşırdım her defasında.
Ama bir gün... Biri, yaşlı adamın bana o güzel kıza neler olduğunu anlatabileceğini söyledi. Özenle seçtim o gün yemekleri... Özenle giyindim. Çünkü bu zamana kadar kapıyı aralayıp yemeği bırakmak için kullandığım ellerimi görmüştü sadece.
Köyden çok uzakta oturuyordu. Onun da diğerleri gibi saçmalayacağını düşünerek gitmiştim evine. Kapıyı araladım ve içeri girdim. Gün ortasında olmamıza rağmen kapkaranlıktı içerisi. İs kokuyordu etraf. Küçük bir kulubeydi, elbet çürüyecekti bir gün tahtalar.
Ona baktım sonra. Koltuğunda oturmuş karşısındaki kapalı cama bakıyordu.
Yemek getirdiğimi söyledim.
"Neden her zamanki gibi kapının yanına bırakmadın?"
"Bu köyde sadece sizin bildiğiniz bir efsane var efendim. Gerçeği öğrenmek istiyorum sadece."
Başını çevirdi. Kırışmış yüzünün gülümsediğini görebiliyordum.
"Yanıma gel." dedi.
Yemeği masanın üzerine koyup yanına yaklaştım. Elini kaldırdı ve beni tutup karşısına oturttu. İlk defa yüzünü görüyordum. Birden düşündüm, bir delinin deli olduğu yüzünden okunur mu? diye... Öyle bir hali yoktu. Aksine köyün aksi ihtiyarlarından daha sevimliydi.
"Bir çok şey gördüm bu köyde. Hangi gerçektir merak ettiğin?"
"Çok güzel bir kız varmış burada. Herkesi kendine hayran bırakan."
İfadesi değişti. Biliyordu ne olduğunu. Derin bir suskunluktan sonra gözlerinden akan yaşları gördüm.
"Evet... Beline kadar uzanan sapsarı saçları var dediler değil mi?"
Başımı salladım.
"Ne oldu o kıza? Nerede şimdi?"
"Çok yakınlarda... Belki de çok uzaklarda... Kim bilir?"
"Anlat bana..."
Bir nefes çekti içine, acılı bir iç çekme ile biten.
"Öldürdüler onu..."
Şaşırmıştım. Büyük bir merakla anlatmasını bekliyordum.
"Ne oldu?"dedim.
"Yıllar önce burada da savaş vardı. İki kral... Birbirlerinin topraklarında gözü olan iki kardeş. Babaları birbirlerine düşman olmalarını engellemek için ikisinede krallık vermiş. Ama kralların gözleri perdelidir. Yakınlarında ne varsa onların olsun isterler..."
Sustu yine... Bir nefes daha... Ve...
"Bir gün krallardan birinin oğlu, diğer kralın kızını sevdiğini söyleyene kadar devam etti savaşları. Genç prensin bunu neden istediği meçhul... Halk aç, toprak kan... Her yerde cesedler vardı. Prensin gözü ise dillere destan güzelliğiyle kendi topraklarına kadar nam salmış o kızı elde etmekti."
"Peki edebildi mi? Savaş bitti mi?
"Perdeyi aç." dedi...
Geldiğimde bakmakta olduğunu camın perdesini kaldırdım. Köyün kullanılmayan taş iskelesinden başlayan denizi gördüm. O ise başını bir o yana bir bu yana çevirip dışarı bakmak istemiyorcasına gözlerini kapatıyordu.
"Bu iskele iki krallığı ayıran bir duvarın sonuydu bir zamanlar. Bazılarına göre geçilmez, yıkılmaz bir duvardı. Ama iki kişiye göre saklambaç oyununun en güvenli noktasıydı."
"Prensin mi?"
Güldü. Zar zor kaldırdı başını ve baktı sonunda iskeleye. Baka kaldı. Sonra sanki bir şey görmüş gibi gömdü başını kollarının arasına.
"Prensesin..."dedi...
"O güzeller güzeli, narin tenli, sapsarı saçlı kızın vardı gönlünü verdiği biri... Saraydan her kaçışında buraya gelir, sevdiğinin kollarına atardı kendini. Sevdiği okşamıştı bu zamana kadar sadece onun sapsarı saçlarını. Beyaz tenine o ve yardımcılarından başka kimse dokunmamıştı. Annesi bile onu kucağına alamadan ölmüştü."
Gözleri sulandı yine. Sesi titriyordu.
"Kral prensin isteğini kızına söylediğinde ne kadar itiraz etse de karşı çıkamadı buna. Mecburdu evlenmeye. Ortak yöneteceklerdi, tek bir tahtta birleşeceklerdi krallar. Sonra güçlü olan diğerini öldürüp tek başına hükmetme şansı yakalayacaktı nasılsa."
"Sevdiği? O karşı çıkmadı mı?"
"Prenses geldi. Onu kaçırması için yalvardı, diz çöktü. Ama fakirdi genç adam. Fakirlik güçsüzlük demekti. Kralın peşine takacağı adamlarla nasıl başa çıkacaktı. Ne kadar sevsede itiraz edemedi. Sevmediğini sandı prenseste. Birbirlerini en son o zaman gördüler. Belki genç adamdan habersiz prenses geldi yanına. Ama o fark etmedi."
Yine başını kaldırdı ve iskeleye baktı. Yerinden kalktı ve pencereye yaklaştı.
"Düğün günü... Genç adam düşündü evinde. Vazgeçmişti. Kaçıracaktı. Ya birlikte yaşayacaklardı, yada birlikte öleceklerdi. Buna değer dedi. En azından son bir kez daha tutacaktı elini. Duvara geldi. İskeleden bir duvak vardı. Prensesin de kaçtığını ve iskelede onu beklediğini düşündü. Koştu iskeleye... Yere serilmişti duvak. O prensesinin orada uyuduğunu düşünmüştü. Ama kimse yoktu duvağın içinde. Eline aldı ve etrafına bakındı. Oraya doğru gelen insanlar olduğunu gördüğünde prensesinde onları fark edip kaçtığını sandı."
Başını öne eğdi... Duruldu yine yaşlı adam...
"Nereye gitmiş?"
"Çok yakındaymış... Genç adamın aklına gelmemiş sadece. Kim bilir bu uçsuz bucaksız denizin neresinde..."
Göz yaşlarını tutamıyordu artık. Sanki yaşıyordu o anı.
"Evet... Çok güzel bir kadın vardı burada... Ama öldürdüler onu... Kendi kendini öldürmesine vesile olanlardır onun asıl katili. Bellki güzelliği kalmış sadece insanların aklında..."
"Peki sevdiği ne oldu? Prens ne oldu? Savaş ne oldu?"
"Prens kendine onun kadar güzel bir prenses aradı. Prensesin üvey kız kardeşinin bir gün onun kadar görkemli bir güzelliği olacağını söyledi kral ve anlaşmanın bu şekilde devam etmesini istedi. Kabul edildi. Yıllar sonra prens öldürdü iki kralı da... Çok geçmeden kendisi de öldü zaten..."
"Ya genç adam?"
"O da öldürdü kendini..."
"Nasıl?"
"Bu acıyla yaşamayı seçerek..."
Birden perdeyi kapattı ve attı beni küçük kulübesinden dışarı. O tatlı adamın bunu nasıl yaptığını düşünürken yürüdüm o yolları. Ertesi gün beni kovduğu için geç götürmeye karar verdim yemeğini. Gittiğimde kulübesinde değildi. Yemeği bırakıp gideceğim anda rüzgarın perdeyi havalandırdığını gördüm. Son bir kez bakmak istedim oradan...
Ve iskelenin ucunda onu gördüm. Elinde rüzgarda dalgalanan bir duvakla iskelenin ucunda beklediğini gördüm... Dona kaldım orada... O saatlerce kıpırdamadan bekledi, bende durup onu izledim. Ta ki...
Duvağı iskeleye bırakıp, kendini oradan atıncaya dek...
Ama ne adını bilen vardı, nede nerede olduğunu. önceleri bunun bir efsaneden ibaret olduğunu düşünürdüm. Böyle bir güzelliğin bu dünyada ne işi var derdim kendime.
Yine aynı yerdeydim. Bir tatil gibi görürdüm bunu. O zanlar belki de savaş olmayan tek yer orasıydı. Köyün yaşlılarıyla vakit geçirir, onlarla balığa çıkardım. Ve her gün aynı saatlerde köyün delisi diye bilinen o adama yemek götürürdüm. Herkesin deli dediği bir insanla ne konuşulur der, kapısının yanına yemekleri bırakıp uzaklaşırdım her defasında.
Ama bir gün... Biri, yaşlı adamın bana o güzel kıza neler olduğunu anlatabileceğini söyledi. Özenle seçtim o gün yemekleri... Özenle giyindim. Çünkü bu zamana kadar kapıyı aralayıp yemeği bırakmak için kullandığım ellerimi görmüştü sadece.
Köyden çok uzakta oturuyordu. Onun da diğerleri gibi saçmalayacağını düşünerek gitmiştim evine. Kapıyı araladım ve içeri girdim. Gün ortasında olmamıza rağmen kapkaranlıktı içerisi. İs kokuyordu etraf. Küçük bir kulubeydi, elbet çürüyecekti bir gün tahtalar.
Ona baktım sonra. Koltuğunda oturmuş karşısındaki kapalı cama bakıyordu.
Yemek getirdiğimi söyledim.
"Neden her zamanki gibi kapının yanına bırakmadın?"
"Bu köyde sadece sizin bildiğiniz bir efsane var efendim. Gerçeği öğrenmek istiyorum sadece."
Başını çevirdi. Kırışmış yüzünün gülümsediğini görebiliyordum.
"Yanıma gel." dedi.
Yemeği masanın üzerine koyup yanına yaklaştım. Elini kaldırdı ve beni tutup karşısına oturttu. İlk defa yüzünü görüyordum. Birden düşündüm, bir delinin deli olduğu yüzünden okunur mu? diye... Öyle bir hali yoktu. Aksine köyün aksi ihtiyarlarından daha sevimliydi.
"Bir çok şey gördüm bu köyde. Hangi gerçektir merak ettiğin?"
"Çok güzel bir kız varmış burada. Herkesi kendine hayran bırakan."
İfadesi değişti. Biliyordu ne olduğunu. Derin bir suskunluktan sonra gözlerinden akan yaşları gördüm.
"Evet... Beline kadar uzanan sapsarı saçları var dediler değil mi?"
Başımı salladım.
"Ne oldu o kıza? Nerede şimdi?"
"Çok yakınlarda... Belki de çok uzaklarda... Kim bilir?"
"Anlat bana..."
Bir nefes çekti içine, acılı bir iç çekme ile biten.
"Öldürdüler onu..."
Şaşırmıştım. Büyük bir merakla anlatmasını bekliyordum.
"Ne oldu?"dedim.
"Yıllar önce burada da savaş vardı. İki kral... Birbirlerinin topraklarında gözü olan iki kardeş. Babaları birbirlerine düşman olmalarını engellemek için ikisinede krallık vermiş. Ama kralların gözleri perdelidir. Yakınlarında ne varsa onların olsun isterler..."
Sustu yine... Bir nefes daha... Ve...
"Bir gün krallardan birinin oğlu, diğer kralın kızını sevdiğini söyleyene kadar devam etti savaşları. Genç prensin bunu neden istediği meçhul... Halk aç, toprak kan... Her yerde cesedler vardı. Prensin gözü ise dillere destan güzelliğiyle kendi topraklarına kadar nam salmış o kızı elde etmekti."
"Peki edebildi mi? Savaş bitti mi?
"Perdeyi aç." dedi...
Geldiğimde bakmakta olduğunu camın perdesini kaldırdım. Köyün kullanılmayan taş iskelesinden başlayan denizi gördüm. O ise başını bir o yana bir bu yana çevirip dışarı bakmak istemiyorcasına gözlerini kapatıyordu.
"Bu iskele iki krallığı ayıran bir duvarın sonuydu bir zamanlar. Bazılarına göre geçilmez, yıkılmaz bir duvardı. Ama iki kişiye göre saklambaç oyununun en güvenli noktasıydı."
"Prensin mi?"
Güldü. Zar zor kaldırdı başını ve baktı sonunda iskeleye. Baka kaldı. Sonra sanki bir şey görmüş gibi gömdü başını kollarının arasına.
"Prensesin..."dedi...
"O güzeller güzeli, narin tenli, sapsarı saçlı kızın vardı gönlünü verdiği biri... Saraydan her kaçışında buraya gelir, sevdiğinin kollarına atardı kendini. Sevdiği okşamıştı bu zamana kadar sadece onun sapsarı saçlarını. Beyaz tenine o ve yardımcılarından başka kimse dokunmamıştı. Annesi bile onu kucağına alamadan ölmüştü."
Gözleri sulandı yine. Sesi titriyordu.
"Kral prensin isteğini kızına söylediğinde ne kadar itiraz etse de karşı çıkamadı buna. Mecburdu evlenmeye. Ortak yöneteceklerdi, tek bir tahtta birleşeceklerdi krallar. Sonra güçlü olan diğerini öldürüp tek başına hükmetme şansı yakalayacaktı nasılsa."
"Sevdiği? O karşı çıkmadı mı?"
"Prenses geldi. Onu kaçırması için yalvardı, diz çöktü. Ama fakirdi genç adam. Fakirlik güçsüzlük demekti. Kralın peşine takacağı adamlarla nasıl başa çıkacaktı. Ne kadar sevsede itiraz edemedi. Sevmediğini sandı prenseste. Birbirlerini en son o zaman gördüler. Belki genç adamdan habersiz prenses geldi yanına. Ama o fark etmedi."
Yine başını kaldırdı ve iskeleye baktı. Yerinden kalktı ve pencereye yaklaştı.
"Düğün günü... Genç adam düşündü evinde. Vazgeçmişti. Kaçıracaktı. Ya birlikte yaşayacaklardı, yada birlikte öleceklerdi. Buna değer dedi. En azından son bir kez daha tutacaktı elini. Duvara geldi. İskeleden bir duvak vardı. Prensesin de kaçtığını ve iskelede onu beklediğini düşündü. Koştu iskeleye... Yere serilmişti duvak. O prensesinin orada uyuduğunu düşünmüştü. Ama kimse yoktu duvağın içinde. Eline aldı ve etrafına bakındı. Oraya doğru gelen insanlar olduğunu gördüğünde prensesinde onları fark edip kaçtığını sandı."
Başını öne eğdi... Duruldu yine yaşlı adam...
"Nereye gitmiş?"
"Çok yakındaymış... Genç adamın aklına gelmemiş sadece. Kim bilir bu uçsuz bucaksız denizin neresinde..."
Göz yaşlarını tutamıyordu artık. Sanki yaşıyordu o anı.
"Evet... Çok güzel bir kadın vardı burada... Ama öldürdüler onu... Kendi kendini öldürmesine vesile olanlardır onun asıl katili. Bellki güzelliği kalmış sadece insanların aklında..."
"Peki sevdiği ne oldu? Prens ne oldu? Savaş ne oldu?"
"Prens kendine onun kadar güzel bir prenses aradı. Prensesin üvey kız kardeşinin bir gün onun kadar görkemli bir güzelliği olacağını söyledi kral ve anlaşmanın bu şekilde devam etmesini istedi. Kabul edildi. Yıllar sonra prens öldürdü iki kralı da... Çok geçmeden kendisi de öldü zaten..."
"Ya genç adam?"
"O da öldürdü kendini..."
"Nasıl?"
"Bu acıyla yaşamayı seçerek..."
Birden perdeyi kapattı ve attı beni küçük kulübesinden dışarı. O tatlı adamın bunu nasıl yaptığını düşünürken yürüdüm o yolları. Ertesi gün beni kovduğu için geç götürmeye karar verdim yemeğini. Gittiğimde kulübesinde değildi. Yemeği bırakıp gideceğim anda rüzgarın perdeyi havalandırdığını gördüm. Son bir kez bakmak istedim oradan...
Ve iskelenin ucunda onu gördüm. Elinde rüzgarda dalgalanan bir duvakla iskelenin ucunda beklediğini gördüm... Dona kaldım orada... O saatlerce kıpırdamadan bekledi, bende durup onu izledim. Ta ki...
Duvağı iskeleye bırakıp, kendini oradan atıncaya dek...