Follow along with the video below to see how to install our site as a web app on your home screen.
Not: This feature may not be available in some browsers.
Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Öykümüzün kahramanlarından biri, on iki yaşındaki küçük bir kız… Osmanlı İmparatorluğu’nun otuz üç yıllık padişahı II. Abdülhamid’in yeğeni… Öykünün diğer kahramanı, genç bir binbaşı… O, otuz üç yıllık padişahın tahtını sallayarak hürriyet ilan eden ateşli bir asker; ikisinin yolları, Osmanlı İmparatorluğu’nun en çalkantılı döneminde kesişti.
Birbirlerinin yüzünü göremeden evlenip, doğru dürüst kavuşamadan, yüzyılın en ilginç aşk hikayelerinden birini yaşadılar. İnanılmaz bir ateş çemberinin içinden geçtiler. Ve İmparatorluk ile birlikte onlar da dağıldı.
Naciye Sultan Enver Bey’in fotoğrafını görerek, Enver Bey ise annesinin tarifleri ile Naciye Sultan’ı tanıyarak 1909 sonunda, Enver Bey 28, Naciye Sultan 12 yaşındayken nişanlandılar. Birbirlerini ancak mektupla tebrik edebildiler. Enver Bey, nişanlandıktan ancak 4 yıl sonra sultanının fotoğrafını görebildi.
1913 yılında Enver Bey’in Alman Hastanesi’nde apandis ameliyatı olmaya gelmesi, ameliyat sonrası kelimelerle birbirlerine aşık olan sevgililerin kavuşmasını sağladı. 5 Mart 1914 tarihinde Nişantaşı’nda, şimdi Işık Lisesi olan binada evlendiler. Aşklarını mektuplaşarak yaşadılar. Zamana, acılara, savaşlara rağmen birbirlerini hiç unutmadılar, hiç ümit kesmediler ve hiç vazgeçmediler. Ta ki o acı haber gelene kadar. Naciye Sultan anılarından yürek burkan birkaç satır: “Kocamdan gelen son mektup, 4 Ağustos 1922’de elime vardı. Bu mektupta İsviçre’ye geçmek istediğini yazıyordu. Fakat bu projesini yerine getirebilmesi için kendisinin ölmüş olmasına herkesi inandırması lazım geldiğini söylüyordu. Hatta benim bile, ölüm haberini aldığım takdirde buna inanmış görünmemi tembih ediyordu.
” Gerçekten de birkaç gün sonra Enver Paşa’nın ölüm haberi ulaştı. Ancak bu bir oyun değil, Pamir Dağı eteklerinde vurulduğunun haberiydi. Naciye Sultan bir süre bu habere inanmasa da, sonunda gerçeği kabullenmek zorunda kaldı. Naciye Sultan da 1957 yılında hayata veda etti. Birbirini görmeye hasret kalan aşıklar, aynı toprakta yeniden kavuştular. Onlar aşka hasret, aşkla yaşayan aşıklardı.
Can Dündar kitabında Nazım ile Piraye’nin aşkını şöyle anlatıyor: “1930’da başladı ve yirmi yıl sürdü. Bu yirmi yılın on üç yılını hapishanede geçirdi şair… Ve hapisten bir kadına yazılabilecek en sıcak mektupları, en güzel şiirleri yazdı, güzelim resimler çizdi karısına… Lakin hapisten çıktığında gönlündeki kadın, evindeki kadın değildi.
Nazım – Piraye aşkından geriye XX. yüzyıl boyunca her sevdaya düşenin birbirlerine yazıp yolladığı unutulmaz aşk mısraları kaldı”. Hatice Zekiye Piraye 16 yaşında yaptığı evlilikten iki çocuk sahibi olmuştu. Nazım ile tanıştığında Fransa’dan dönmeyen kocasından boşanmak üzereydi, Nazım’da Sovyetler Birliği’nde başından iki evlilik geçirmişti. Karşılaşmaları ve bu aşka düşmeleri çok vakit almadı. Nazım ile Piraye’nin aşkı bir masal gibi başladı ama maalesef devamı pek de mutlu gelmedi.
1932 yılında evlenme kararı aldılar, ancak 1933 yılında Nazım’ın cezaevi günleri başladı ve ancak mektuplarla aşklarını ayakta tutabildiler. Evlenmeleri 1935 yılına kısmet oldu. 1938 yılında yeniden tutuklandı. Hapis yıllarında Nazım, bozulan kol saatini boşaltıp yerine Pirayesi ile çocuklarının fotoğrafını koydu. Yıl 1943’e geldiğinde artık birbirleri ile daha seyrek görüşen evli iki çifttiler. 1947 yılında bir elin parmakları sayısında görüşebildiler. Sonraki sene ise daha az.
İkisinin aşklarına darbe 1948 yılında geldi. Ve yaşanan olay sonucunda Piraye Nazım’ı bir daha asla affetmedi. Nazım Bursa Cezaevi’ndeyken ziyaretine dayısının kızı Münevver Berk geldi. Münevver otuz bir yaşındaydı ve ressam Nurullah Berk ile evliydi. Akraba olmalarına rağmen karşılaşmaları yeni bir aşkın başlamasına neden oldu. Nazım, Münevver’e eşinden boşanmasını söyledi. Doğan af umudu, Nazım’ın Piraye’den sonraki aşkı ile kavuşmasına fırsat verecekti. Kendisi de Piraye’ye boşanmak istediğini bildiren bir mektup yazdı.
Yıllarca Piraye uğruna aşk şiirleri yazan o eller şimdi başka biri için ona ayrılmak istediğini yazıyordu. Piraye kabul etti. Ancak o sırada beklenen af gerçekleşmedi ve Münevver kendisini ateşe atmayarak kocasının yanına döndü. Nazım ise hatasını anlayıp, “Piraye’m, kızıl saçlı bacım benim” kelimeleri ile başlayan pişmanlık dolu mektubunu yazdı. Ancak Piraye bir daha onu hiç affetmedi. 1950 yılında Münevver’e kavuşan Nazım, 1951 yılında karısını ve üç aylık oğlunu bırakarak yurt dışına kaçtı. Orada da bir başkası ile evlenerek, Münevver ve oğlundan ayrı kaldı. Piraye ise 1995 yılında inzivaya çekildiği evinde 89 yaşında hayata veda etti.
>
> Sahne 1:
>
> 1902 dogumlu Selahattin Pinar, Ticaret Mektebi'ni birakip
>
> müzige
>
> basladi. Oysa babasi eski Denizli milletvekili Sadik Bey,
>
> onun hukukçu
>
> olmasini istiyordu. Bir gün Denizli'den gelen esraf için
>
> kurulmus bir
>
> sofrada Sadik Bey'e oglunu sordular; Selahattin de
>
> sofradaydi. Sadik Bey o
>
> yokmus gibi "Selahattin çalgici oldu" dedi.
>
> Selahattin ayaga firladi ve "Babacigim, rica ederim, ben
>
> çalgici
>
> degil, sanatkârim" diye diklendi.
>
> Sadik Bey, pek sevimsiz bir küfürle yanitladi bu
>
> çikisi... Bunun üzerine
>
> Selahattin Pinar, ceketini alip sofrayi terk etti. Kapidan
>
> çikarken döndü
>
> ve söyle dedi:"Babacigim, bir gün gelecek, benim adimla
>
> anilacaksiniz."
>
> Sadik Bey, yani basinda bulunan gaz lambasini ogluna dogru
>
> firlatti. Çikan
>
> yangini güç bela söndürdüler. Selahattin kapiyi çarpip
>
> çikmistibile... Asla
>
> baba evine dönmeyecekti.
>
> Sahne 2:
>
> 1902 dogumlu Afife Jale, Istanbul Kiz Sanayi Mektebi'nde
>
> okuyordu. Ama
>
> onun akli tiyatrodaydi. Oysa Müslüman kadinlara sahneye çikmak
>
> yasakti. Buna ragmen 16 yasinda talebe olarak Darülbedai'ye
>
> basvurdu ve
>
> kabul edildi. Babasi Hidayet Bey, kizini bu sevdadan
>
> vazgeçirmek için çok
>
> ugrasti. Basaramayinca sertlesti. Ona "Fahise" dedigi bir
>
> gün "Benim Afife
>
> diye bir kizim yok" diye gürledi. Zaten Afife artik sahnede,
>
> "Jale" adini
>
> kullaniyordu. Sanati için baba evini terk etti.
>
> Sahne 3:
>
> Hicaz makamindaki o Selahattin Pinar bestesindeki gibi,
>
> "Bir bahar
>
> aksami",rastlastilar. Istanbul Kusdili çayirinda... Hafiz
>
> Burhan
>
> konserinde... Selahattin Pinar, üstadin arkasinda tambur
>
> çaliyordu. Nicedir
>
> saz salonlarinin en sevilen besteci ve icracilarindan biriydi.
>
> Afife Jale ise Darülbedai'de sahneye çikarak "Tiyatrodaki
>
> ilk Müslümanm
>
> kadin oyuncu" olarak tarihe geçmis, ancak tiyatro zaptiye
>
> tarafindan
>
> basilinca kapi önüne konulmustu. Issiz, sahnesiz ve
>
> kimsesizdi. Acisini
>
> yatistirici haplarla dindirmeye çalisiyordu.
>
> Ikisi de 25 yasindaydi.
>
> Belki de güftedeki gibi "Içimde uyanan eski bir arzu/ dedi
>
> ki yillardir
>
> aradigim bu/ simdi soruyorum büküp boynumu/ Ah, daha önceleri
>
> neredeydiniz"dediler. Ve evlenmeye karar verdiler.
>
> Sahne 4:
>
> Gençliklerini acilar içinde harcamislardi. Evlenince hayat
>
> boyu
>
> iskaladiklari her seyi birlikte yapmaya çalistilar. Evde
>
> saklambaç
>
> oynadilar. Bahçede enginar yetistirip yaristirdilar. "Bir
>
> çocuk resmi"
>
> kivaminda siirler yazdilar. Pinar çaldi; Afife dinledi.
>
> Ancak güzel günler
>
> uzun sürmedi.
>
> Afife, tiyatrosuz yasayamiyordu ve tiyatronun boslugunu
>
> uyusturucularla
>
> dolduruyordu. Suriyeli bir eczaci onu morfine alistirmisti.
>
> Selahattin
>
> Pinar, bir gün esinin ögle uykusu için çekildigi odasinin
>
> anahtar
>
> deliginden içeri baktiginda, damarina morfin siringa
>
> ettigini gördü ve
>
> çöktü.Morfin için eczaciyla iliskiye girmisti Afife...
>
> Ama Pinar, esine öfkeden çok, merhamet duyuyordu.. Onu
>
> hayata döndürebilmek
>
> için çirpinmaya basladi. Sürekli melankolik besteler yapar
>
> olmustu.
>
> Sahne 5:
>
> Çirpindilar, bu gidisi geri çevirebilmek için...
>
> Olmadi!
>
> Selahattin Pinar, kendisi de morfin tuzagina düser gibi
>
> oldu. Bunun
>
> üzerine
>
> Afife, "Terk et beni" diye yalvardi ona... "Yoksa sen de
>
> mahvolacaksin, birak beni gideyim" dedi.
>
> Pinar, 6 ay sonra Afife Jale'yi terk etti. Simdi ikisi için
>
> de en kötü
>
> yillar basliyordu. Afife, kimsesiz ve bes parasiz, tenha
>
> parklarda yatip
>
> kalkar, asevlerinde karnini doyururken ayrildigi esinin
>
> kendisinin
>
> ardindan yazdigi sarkilari tas plaktan dinleyip agladi.
>
> Ayrilik acisini
>
> yeni bir evlilikte dindirmeyi deneyen Selahattin Pinar ise
>
> hiç birlikte
>
> yatmayacagi bu kadindan kisa sürede ayrildi.
>
> Son sahne
>
> Afife Jale, kimsesizliginin, terk edilmisliginin,
>
> yoksullugunun son duragi
>
> Balikli Rum Hastanesi'nde, bir deri bir kemik veda etti
>
> hayata...
>
> Ölümü, gazetelere haber bile olmadi. Cenazesine 4 kisi
>
> katildi. Mezar yeri
>
> de mektuplari ve fotograflariyla birlikte kaybolup gitti.
>
> Unutuldu.
>
> Selahattin Pinar, Afife'nin ölümünün ardindan paraladi
>
> kendini... Nice
>
> ölümsüz, hicran dolu besteye imza atti. Son katildigi radyo
>
> programinda
>
> "Hatiralar" sarkisini seslendirdi:
>
> "Beni de alin koynunuza hatiralar/dolanip kalayim bir an
>
> boynunuza
>
> hatiralar"
>
> Bir süre sonra müdavimi oldugu Todori meyhanesine gitti;
>
> doktorlarin yasak
>
> ettigi ne varsa hepsini ismarlayip sofrayi dösetti.
>
> Rakisini yudumlarken
>
> son nefesini verdi. "Her yil ölüm yildönümümde mezarima bir
>
> büyük raki
>
> dökün"diye vasiyet etti. Son yolculuguna mezarlikta kendi
>
> bestesi
>
> çalinarak ugurlandi:
>
> "Söndü yadimda akisler gibi askin seheri..."
>