Gelin Şiirle Dolalım, Şiire Doyalım

Konu sahibi son olarak 3631 gün önce görüldü
Hayatın ta kendisidir edebiyat. Edep kelimesinden gelmiştir ve ebedîdir! Ebediyete varan en güvenilir yoldur. Sürekli keşfedilmesi gereken dipsiz bir kuyudur. Edebiyat insanı anlatma sanatıdır, insanı insana anlatma sanatıdır. İnsan eliyle yapılmış doğa harikasıdır. Sözcüklerle sayısız samanyolu yaratır, yıldızlarla arkadaş olur ve milyonlarca göktaşı düşürebilirsiniz edebiyatla.
 
Yakamoz… Bana içimdeki uçsuz bucaksız edebiyat sevgisini aşılayan o sihirli kelime. İlk yazım olan “Panzehir-i Edebiyat”ta bahsetmiştim; her insanın hayatında bir dönüm noktası vardır diye. Bu yüzden kendi penceremden baktığımda, yakamoz sözcüğü de beni edebi boyuta taşıyan ve tahayyül sınırlarını aşmış bir esrardadır diyebilirim.
 
Peki, nereden geliyordu bu yakamoz takıntısı ne idiğü belli miydi? Günler günlerin ardında bir gün televizyon başındayken; Almanya’nın başkenti Berlin’de Dış İlişkiler Enstitüsü tarafından düzenlenen ve 60 ülkeden yaklaşık 2 bin 500 kelimenin incelendiği yarışmada, Türkçe “Yakamoz” kelimesi, jüri tarafından dünyanın en güzel sözcüğü olarak belirlendi. Allah’ın hikmetidir ya, şu aptal kutusunun yaptığına bakar mısınız? Karşıma çıkardığı şeyi görüyor musunuz? Hadi şimdi kim inkâr edecek televizyonun faydası yoktur diye! Velhasıl-ı kelam, uzun lafın kısası; -madem kısası vardı niye uzattın yargısına karşı büyük özrümle devam edeyim. Tabir-i caizse; somut anlamına göre baktığımızda yakamozun o parıltılı edasına bir anda öyle bir kaptırdım ki kendimi, şükürler olsun şu zamana kadar vazgeçmek asla mümkün olmadı.
 
Yakamoz kelimesindeki büyüyü çok fazla şeyle bağdaştırabilirsiniz. Hadi biraz cesur yürek olup lafı örnek teşkil edecek duruma getireyim. Misal; bilmeden konuşmak… Yahu bırak arkadaşım! Yakamoz ile bilmeden konuşmak eyleminin ne alakası var diye düşünenleri tahmin edebiliyorum, ama ne olur biraz daha okuyun; edebiyat yapmıyorum burda edebiyat yazıyorum.
 
Çoğu kişi tarafından; ay ışığının suya, denize vuran şavkı olarak bilinir yakamoz. Lütfen bilmeden yorum yapmayalım, onun adı ayın şavkıdır. Yakamoz aksine ay olan gecelerde olmaz. Kendisi bir canlıdır; latince ismi “noctiluca milliaris” olan bu canlı ateş böceğinin denizde yaşayan versiyonudur. Vücutlarındaki “limunisans” maddesinden dolayı ışık saçarlar.
 
Sakın sivri dilli olduğumu düşünmeyin; 2007’de bu muazzam kelime ile tanışmadan önce ben de aynı yargılara sahiptim. Amacım bir kez daha “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır” atasözünü pekiştirmektir. Unutmadan şöyle bir anektod eklemek istiyorum. Yakamoz; balıkçılar için anlamı bol balık ve aşk demektir. Bir balıkçı daldırdı mı teknesinin ucunu yakamoza o yıl bereketli geçer, düğün dernek kurulurmuş. Herkese nasip ola!
 
Bir insanın dünya gözüyle görüp görebileceği tek sihirdir yakamoz ve yaşamın sihrine inanmayanları bile büyüleyecek doğa olayıdır. Eğer masal tadında bir hayat istiyorsanız; daldırın başınızı o masmavi suların geceleri allanıp pullandığı ışıltılı mücevherlerin arasına (ister soyut, ister somut olarak fakat tüm anlamlarınızla).
 
Hâlâ gece. Karanlık. Sıcak. Fırlayıp kalkıyor yatağından, dirseğiyle yastığa dayanıyor. Gece lambasını açıyor, başı dönmekte, az biraz midesi bulanıyor, ama iyice uyandı. Mutfağa doğru yeltenmekte. Yok-dur. Lambaya yaslanmış bir kâğıt parçası var şurada: “ Yola koyulsam daha iyi olacak diye düşündüm sonunda” yazılı…
 
Balkona çıktı; manzarayla beraber sanki zihnindeki ahenk de bozuldu, bir sıkıntı hisseder gibi oldu. Şafağın titreyip, gecenin duraksadığı o tereddüt anı, tabir-i caizse terazinin kefesine sadece bir tüy konacak olsa muvazenenin kaybolacağı o an işte!
 
Anlaşılmaz bir ihtiyardı; uzun sakalı, şiirleri, muammaları ile bütün arzularının tatmin edildiği bir âlemde sakin sakin; adeta bir gemi gibi seyrederek geçip gidiyordu. Sanki artık itiyat haline gelen ve zamanla kişinin kendi öz tecrübesiymiş gibi zihninde yer edinip kalan o akıntılardan birine kapılmıştı…
 
İçine hapsettikleri gittikçe daha karmaşık görünüyordu. Çok fazla insan vardı. Ve ilk defa onları bireyler olarak düşündü. Her birinin kendi hikâyesi vardı. Onların yaşamlarını hayal etmeye çalıştı. Pencerenin arkasındaki adam, satırını kaburgalara vuruyordu. Sıkılmış mıydı? Yoksa ete gaddarca saldırarak öfkesini mi gizliyordu? Köşe başında duvara yaslanmış kız terlemişti ve yelpazeleniyordu. Neden evinin rahatı yerine burada böyle dikiliyordu? Ne bekliyordu?
 
Velhasıl-ı kelam hafızasında her şey karanlık olsa da, resim son derece parlaktı. Peki, ama ne diye böyle durup durup bunu tekrarlıyordu sanki? İçinde doğmayan bir his doğsun diye ikide bir bu uğraş nedendi? Bu his onda kurumuş, kavrulmuş ve tükenmişti.

Arasıra oraya buraya dokunup geçen hafif bir rüzgâr vardı ama hava o kadar güzeldi ki gök ile derya birleşmişti; yelkenler semaya takılmış yahut da bulutlar suya düşmüş gibi duruyordu. Ve o engine doğru bakarak öyle bir bağırdı ki: “Şimdi neredeler”!
 
Bir başına kalmıştı, bomboş… Duraksayan ama hedefini şaşmayan adımlarla, köşedeki küçük taburesine yöneldi. Büyük bir iç huzuruyla kendi kendine tebessüm ediyor. Evet, çılgınım, diye düşünüyor. Bu da benim sırr-ı kuvvetim! Yakında daha da çılgınlaşacağım, diye meydan okuyor beynine.

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber uyuyakalıyor, dudaklarında hâlâ bir gülümseme…
 
Bir tarafta çocukluk özlemi,
bir tarafta ölüme merak...
İkisinin tam ortasında ise hayat...
Ruh ise ikisinde de uzak.

Emir Yakamoz
 
10423729_985872618091345_7955415547951686306_n.png
 
Geri