Gece Yarısı Notları

Konu sahibi son olarak 721 gün önce görüldü
Varoş randevularının korosu eşliğinde çıktım evdem bu sabah.Yapacağım onca iş vardı.Zihnimdeki korkunç bilmeceleri içimin dehlizlerine gömüp birşeyler satmak istedim bu metropolitan pazarda.Düşündüm ne yapacağımı ve buldum sonunda.Birileri insanlara aşkı anlatmalıydı.Evet aşkı.Ve bu ben olmalıydım.Benden başka kim vardıki zaten heykellere gülümsemeyi öğreten.Neyse....

Başım önde yürürken gölgeme çarpan bir yüz gördüm.Neyin nesiydi bu?Niye yanaşıyorduki bana böyle?Tanrısal suskunluklarına bir sonmu vermişti acaba insanoğlu?Ah,evet.Yeni farkettim.Yine sert kayaya çarptım.Bir fuhuş mağduruydu bu.Kahretsin.İçim üşüdü yine…

-Ah be kızım.Bu yaşta senin neyine kurtlar sofrası?
-Başka seçeneğim yokki.
-Nasıl yok??
-Bilmem,yok işte.
-Ya sen niye şeytanın askerlerine pabuç bırakıyorsunki?
-Ne yapmam gerekiyor peki?
-Şeytanın düşmanlarına sığınmalısın.
-İyi de bana herşeyi şeytanın düşmanı olduğunu söyleyenler yaptı zaten.
-…………………………


Kahretsin!!!Hiç bu kadar utanmadım ve hiçbir zaman böyle susmadım.Ah be kızım kimler kandırdı seni kimbilir.Ellerine çeyiz diye kefen verenler kimlerdi söylesene.Söyle kim buruşturdu haya elbiseni.Oysa anan sana nasırlı elleriyle üzerine yayla çiçekleri serpiştirdiği bir duvak hazırlamıştı.Kınasını sandığında saklıyordu ellerine sürmek üzere.O ellere kan sürüldüğünü kim söyleyecek şimdi ona.Kim söyleyecek üzerine titrediği yavrusunu yaban ellerin kirlettiğini…

Ah be ana!Bilseydin rüzgarlarda solacağını,hiç sularmıydın çiçeğini.Şimdi sen kimbilir ne hayaller kuruyorsun.Belkide konu komşuya haber vermişsindir kızım dönecek diye.Ana!Kızın dönmeyecek.Öldürdüler onu.Hemde ölümü bile utandıracak bir ölümle öldürdüler.Ah be ana!Keşke diyebilsem sana.Gel desem.Hadi bizde ölelim.Buralarda yaşamak bizim gibilere fazla desem.Sonra sen ağlasan ve yıkılsa şu kahrolası şehir.Keşke ana.Keşke…

Ama sustum.Ve yürüdüm ürkek caddelere doğru.Bir köşede oturup tüm dünyayı utandıracak kadar ağlamak istedim.Ama herkesin içinde ağlayamamak gibi bir fobim var benim.Bu yüzden,şehirden kaçıp kendi mabedime sığınmalıyım.Ve sonra gözlerim çukurlaşana kadar ağlamalıyım.Ağlamalıyım ki,kopsun içimde kıyamet.Ağlamalıyım ki,yalnız kalmasın anaların türküleri.Utanmadan ve korkmadan.Sonsuza dek ağlamalıyım…

Tüm insanlara çarpa çarpa nihayet eve varıyorum.Kitap okuyasım yok bugün.Hele film izleyesim hiç yok.Hem bunca düş kırılmışken kim bakabilir ki aynaya.Yatağıma geçmeliyim bir an önce.Hiç kimseye bulaşmadan ve hiç kimseye kölelik rolleri sergilemeden kendi mabedimin efendisi olmalıyım.

İşte odamdayım.Düşünceler ve düşünceler.Kalbim dünyayı sallarcasına çarpıyor.Ve üşüyorum.Anladım geceye düşeceğim notum yok.Uyumalıyım.Derken yine biri kapıyı çalıyo.Kahretsin!!!Uyumak bile zor bu şehirde…

-Kimmiş gelen anne?
-Diyojen.
-Ne?Diyojen mi?
-Evet.
-Ne arıyomuş?
-İnsan.


Ah be Diyojen!Bu yapılırmı gecenin bir vakti?Tüm ruhumla uyurken böylesi bir depremle uyandırılırmı insan?Neyse misafirperverliğimi kanıtlamalıyım.Bundan iyi reklam olmaz…

-Hoşgeldin Diyojen.
-Hoşbulduk.
-Kusura bakma.İnsan arıyorum da.Onun için rahatsız ettim.
-Geç kaldın.Yeni bitti.
-Niye?Sen insan değilmisin?
-Bugün anladım değilmişim.
-Ne oldu ki?
-Sen anlamazsın.
-Peki,iyi asırlar.
-Sağol sanada.


Ah Diyojen.Sahi sen anlarmısın utanmanın ne olduğunu?Yada birşeylerin ızdırabını çekmenin acısını?Kan bağından bağımsız olan birileri için ağlamanın ne demek olduğunu bilirmisin sen?Sen elindeki fenerle canlı insan pazarına çıkarken,ben dirilerin gömüldüğü mezarlarda geziyorum.Sanırım insanları yanlış yerde arıyorsun dostum.Toprağın üstünde değil birkaç metre altında aramalısın…

Gece gece neyin nesiydi bu böyle.Kafamı zonklatmak için çabalıyor tüm insanlar.Bilgeler dahi.Neyse uyumalıyım.Offff.Kahretsin ya…

-Yine kim anne?
-Ayşe.
-Hangi Ayşe?
-Komşunun kızı.


Evet,Ayşe.Modern ırmaklardan bir damla su içmek uğruna,tüm vücudunu susuz bırakan güzel kız.Neyse bir hoşgeldin demeliyim.Bu kadar kabalıktan ben bile korktum…

-Hoşgeldin Ayşe.
-Hoşbulduk İbrahim.Nasılsın?
-Senin olmadığın gibi.
-O ne demek?
-Bilmem.
-Ya İbrahim niye bu kadar terssin?
-Evet,işte anlatmak istediğim buydu.Ben tersim.Senin hiç olamadığın gibi yani.
-Ben nasılmışım ki?
-Sen,yani siz çok düzsünüz.
-Anlayamadım biraz açık olurmusun lütfen?
-Tamam.
-Buyur anlat dinliyorum.
-Siz düzsünüz biz tersiz.
-Peki ne anlama geliyor bu?
-Yani siz düz olduğunuz için önce doğuyor,sonra ölüyorsunuz.
-Peki ya siz?
-Biz önce ölüyor,sonra doğuyoruz.
-……………………………
-Ne oldu niye sustun?
-Hiç,biraz terslendimde…
 
Kendince-Düş/ce

Eskimiş yüzler topluyorum eti soyulmuş destanlardan.Üç kuruşa çürük tezgâhlarda satılan baba yadigârı,toz toprak örtüsü yüzler...Kekeme bir gündönümü damlıyor üzerimden.Kanlı kılıçların gölgesine çekilip,mumlar yakıyorum çiçeklerin ve bozgunların meydanına.Kendimce bir eğlencenin sokak aralarında serseri bir yiğitlikle yanıp sönüyorum.Ben bir ölüyüm diyor buzların tanrısı.‘Ben bir ölüyüm!Sür şimdi damağımdaki mor bıçakların izini...’Saatlerce asılı duruyorum kırmızı odalı evlerin saçaklarında.İzlerini sürüp mor bıçakların,küskünlükler bırakıyorum güvercin kanatlarına.Sonra,yasaklanmış düşler taşıyan,bu yüzden çekiç sesleriyle çevrelenmiş bir sokağa hapsedilen ve şimdi köşe taşlarına savrulmuş dilenci hatıralarını tıpkı topladığım eskimiş yüzler gibi başkalarının ulaşamayacağı bir değere taşıyıp kendimi avutuyorum.Avuntularım kül kokar benim.Kül bir zemheri alacasıdır ki güllerin rengini soldurur.Ve yabancıdır tütün kırma mevsiminde esrarlı bir öpücüğe.Yabancıdır kıyısına köşesine iliştiği her mektuba...Yine de ben kendimi avutmayı seviyorum Düş.Seni sevmeler coğrafyasında sınırları çizilmemiş bir ülkeyim ki sahte ateşler yanmaz sularımda.Sen kendini anlat çiçeklerine.Ben buradayım:ölü bir tanrının damağındaki bıçak izlerinde...​
 
Düş

Her yanı siyah beyaz resimlerle süslenmiş kambur bir mahallenin tek sakiniyim.Benden öncesi ve sonrası zamanın iki farklı öyküsü arasında topladığım bütün yüzlerle kendimi sarıp, mavi dumanlı bir sigaranın dilsiz oyununda her gece kendimi oynuyorum.Tekrarladıkça kendimi uzuyor gece.Ve sözcükler birikiyor bir köşesine mavi dumanlı sigaranın.

Biriken her sözcükte savuruyor küllerini yosun rengi bir barakanın nefesine.Tıpkı iğrelti bir tozun geç kapatılmış bir perdeye yansıması gibi acımasızca tüketiyor kendini.Maviye olan aşkından belki de kendini sorgusuzca tüketmesi.Öyle ya,eski dünyalara yakışan en güzel renktir Mavi.Öyle ki,eski olan ne varsa,mesela paslı bir teneke kutusuna,her yanı tiz seslere boğan bir ramazan davuluna ya da dul bir entarinin soğuk yalnızlığına öylece,sırılsıklam,gerçekleşmiş bir düşün yanaklarına düşer gibi yakışır...Sen şimdi, Mavi tüllerle kadınlığını örttüğün o eski şarkıyı söyle Düş.Zamana ve saçlarına dokunan kar mevsimine aldırmadan söyle...

Bak usulca sokuluyor akrep yelkovanın rahmine.Yani zaman kendi gözlerine mil çekip,kendini siliyor kirli sayfalardan.

Ekşi bir tat bırakıyor hurafe delisi bir kadın kilimci sokağına.Sesin çarpıyor melankolik hatıralara.Şehrin çerçeveleri kırılıyor.Ve direniyor gözlerimde bir İsa yine çarmıha gerilmiş.Sen şimdi öyle bir çığlık at ki,bütün günahlar,bütün çanlar, ezanlar,bütün defneyaprakları benim olsun.Deliriyor üzerime bu şehir.Sonra yüzler...Topladığım eski yüzler...Kendi özgürlüklerini arıyorlar bende.Adımı her unutuşumda çığlık çığlığa taşlıyorlar bedenimi.Sen şimdi, sesini çarp dağlara.Onlar ne kadar geniş alanlar bulsalar da kendilerine yine de yetimdirler bilmez misin?Hadi!Kucakla onları Ben öyle bir savurganlıkla tekrarlıyorum ki kendimi,uzadıkça gece,üzerime çekiliyor zamanın sana ait olan siyah parçası.Durgunluk öyküleri anlar Düş.

Ateşlere sarılsın saçların.Bak tütsüler yakıyor kilimci sokağı.Mentollü yaşlar bırakıyorum pelerinli cücenin koynuna.Dilimi kesercesine uzuyor oyun. Her şey tekdüze,perdeler kırılgan.Işıklar nefessiz.Sonra siyah tablolar...Zamanın kendini sayfalardan sildiği anın tabloları...Yüzleri eski,mosmor...Tıpkı topladığım eskimiş yüzler gibi kendi savaşlarında kendilerini kaybetmiş,dönüyorlar tekdüze bir hiçliğe.Uzuyor oyun.Dilim kanıyor.Korkuyorum gecenin Düş cellatlarından.Bu oyunun bir köşesinden çıkıp dişlerimi ısırıyor.Oysa ben sadece kendimi oynuyorum.Ne işi var cellatların burada?Öznesi bilinmeyen bir trajedinin ortasındayım Düş.Perde aralarında ispirto dolu bir şişenin sarhoşluğuna kaçıp,soyut anlamlar topluyorum.Eskiyen her yüze yapışan,deli dolu serseriliklerde kendini bulan,buldukça çilekeş kadınları yücelten bir simyacı çırağı gibi soyut anlamlar toplayıp,deniz kabuklarından evler kuruyorum sığ sahillere.Kendimi aradıkça bu tozlu sahnenin bir köşesinden bir köşesine,kendimden de bir parça eksiltiyorum.Eksildikçe yaşamın kavruk zindanından,vuruyor saat üç kez artarda.Ve çekiliyor kanım Maviye Düş;yolunu bilmez bir derviş gibi,koca bir denizi günaha boyar gibi çekiliyor...

Gece soyunuyor ve kapanıyor perde.Kemiklerime dadanmış bir ürpertinin sancısıyla birlikte atıyorum kendimi gecenin leş toplayan bedenine.Hangi rüya uzatır ki ömrümü Düş.Hangi rüyanın içinde büyürüm ben.Geceye teslim şimdi bu çürük beden...Birazdan uyanacak dalları sevdalı bir çınarın altında.Üzerine yapışmış gecenin o esrik kokusunu temizleyecek.Küflenmiş ekmekler toplayacak.Kedilerle paylaşacak.Olur olmaz zamanlarda silinecek yüzü.O kadar çok karmaşa var ki zihnini delik deşik eden.Yargıladıkça her birini,her biri gibi anlamsızlaşacak...

İşte vuruyor saat üç kez artarda. Siliniyor yüzüm anızın.Ansızın titriyor üstüme sapkın bir yağmur.Şimdi kendimi avutma zamanı.Avuntularım kül kokar benim Düş. Sen,ellerinden nar suları akan öyküler anlat çiçeklerine.Ben buradayım:Mavi dumanlı sigaranın diliz oyununda...
 
Neredes(y)in(m) Düş...

Sen öykülerinle sula çiçeklerini.Benim şimdi içimi kanatma zamanım.Bir yanım kanadıkça anlam buluyorum ben.Bir yanım çocuklaştıkça ve ağladıkça kanayan yaralarıma işte o zaman insan oluyorum.Öncesi mi?Felçli gecelerden koparılmış bir demet gül sadece. Belki de uzun bir öykünün kısır bir döngüsü...

Dinle!
Şimdi,sayfaları kahve lekeleriyle dolu bir defterin dilini ısırıp öyle çıkacağım karşına.En koyu lekenin hüküm sürdüğü en uzun sayfadayım.Hani nerede olduğumu sormuştun ya,işte orada:ahir zaman yolculuğundayım Düş.
 
‘Ben şimdi neyim Düş?Tırnakları sökülmüş bir ürperti’

Öyle bir sırattan geçtim ki ben,bu yüzden ödül olarak bu kambur mahalleyi verdiler.Benim kadar sarhoş olmayan giremezmiş sokaklarına.Çoktandır buradayım.Kambur mahallenin karalanmış yalnızıyım.Oysa ne güzeldi,yağmurlu bir resmin en gösterişli imgesiydim.Omzumda sen vardın.Şimdi günahkar bir şeytan oturuyor orada.Ahlaksız ve küfürbaz bir şey.İkide bir gerekçesiz yalnızlıklara küfrediyor o en mahrem kelimeleriyle.Her şeye sövüyor.Durup durup her sabah ezanı sonrası intihara sürüklüyor,soru işaretleri ile benliğimi.Senin gibi o da kaçamak bir bakışın ardına gizlenip öyle çıkıyor ya delilerin karşısına,bu yüzden kendini senin yerine koyuyor.Bu yüzden hiç inmiyor omzumdan.Oysa senin gülüşün güzeldi Düş.Senin isyanın güzeldi.Şimdi farklı gülsen de eli ayağı buz kesilmiş çocuklara,yine de güzeldi senin anlattığın tüm öyküler.

Bir masal daha anlat bana Düş.Çocuğum ben hala inanırım ne de olsa,senin anlattığın tüm masallara.

Neden susuyorsun?Biz birbirimizi o kadar kolay öldürüyoruz ki,görebiliyor musun dilimdeki çıbanların sana savrulan yüzünü?Ben artık o yağmurlu resmin bir parçası değilim Düş.Artık öylesine savuruyorum yirmi yedi yaşımı sokaklara.Sonra her parçasını başka bir evin önünden toplayıp,dolduruyorum gecenin yırtık çuvalına.Sesim yassı bir şekle bürünüp kırılıyor aynaların puslu yalnızlığında.Gün inince sensiz bedenime,sesime yabancılaşıyorum.Ne tuhaf, insan kendi sesine yabancı olduğu zaman bile bir başkası olamıyor,suçlarından kaçamıyor...Hani silinmişti ya yüzüm sen gizlenince sihirli bir lambanın diline,işte tekrar beliriyor kaygılı cinayetler sokağında.

Yüzüm paramparça Düş. Yüzüm eski,çürümüş...Sesindeki yalnızlığın bütün bedellerini ödedim ben.Peşimdeki geçmişin bütün suçlarından hüküm giydim.Öyle sıradan,her yerde görebileceğin bir hükümlüyüm işte.Sözcüklerimdeki pembeyi yargılayıp asıyorlar beni.Söyle!Tırnakları sökülmüş bir ürperti miyim ki ben?Eğer öyleyse içime asılmış duran bu koca ‘im’ neyin nesi?Beni her gün asıyorlar Düş.Her vuruşunda bu bozuk saatin,öylece, kuru bir sevda gibi geçiriyorlar boynuma urganı.Oysa ben kimseyi sömürmemiştim ki.Neden kaçıyorsun benden?Küçük kaçamakların adamı değilim ki.Ben ancak kendimi oynarım bu edepsiz şeytanın küfrettiği sahnede...
 
Kendinceyim Düş

Sen şimdi,aşk ile sula çiçeklerini Düş.Ben buradayım:Filistin’li bir çocuğun ateşli ellerinde...Ne sana dair,ne de kendime dair cümle kuramıyorum bu gece.
 
Söyle Düş Sen Hiç Öldün mü?

Nice aradım ben kendimi münkesir nağmelerde.Ama olmadı Düş.Olmadı,bulamadım içimi renklendiren zehri.Askıda falakalar vardı çünkü.Dolu dolu olmuş gözlerimden bir şeyler anlamaya çalıştılar hep.Biraz daha dikkatli baksalardı seni göreceklerdi.Ele vermedim seni.Oysa henüz gerçekleşmemiştin.Yine de rüyalarımı renklendiren şarkılar söylüyordum sana.

Saman yığınlarının tepesine çıkıp,çatıları şehirlere özgü farklı bir tezek kokusuna bulanmış gecekondulardan gelen silah seslerini topluyordum.Trenler geçiyordu önümden.Anadolu’ya yük taşıyan,vagonlarına kaçakların gizlendiği uzun yük trenleri...Gözlerimi kapatıp peşine düşüyordum vagonların.Sanki düşkün olanlara ekmek taşır gibi peşine düşüyordum yağmurun,tozun,sokak aralarının...Koca bir dağın suretine bürünmüş çöplükler görüyordum.Kızdırılınca bütün hışmını üzerindeki gecekondulara akıtan çöplükler...Her şey eriyordu Düş.Baktığım,peşinden koştuğum her şey anlamız bir boşluğa dönüşüp eriyordu.Ölüme benziyordu her şey.Ölüm gibi soğuk,yalın ve yakın...Söyle Düş,sen hiç öldün mü?Sen şimdi,masallar anlat çiçeklerine ki,bombalar yağıyor masallar şehrine.
 
Sal beni yaşamın en iç noktasına Düş

Büyülenmiş bir deliyim.Üstüm başım yırtık.Ellerimde sonbahar hatıraları.Yüzümün lahitlerinde rüzgarın,çivisini çaktığı sarı bir tabut.Ve sahnede zemheri okunuş yolculuk hikayeleri...Gölgelerin çıplak dilini getirdim sana.Sen yoktun.Periler vardı Sindirella’yı soyup kırbaçlayan.Göz ucumdan kayıp,ateşlerde kaybolan bir fıstık ağacı peydahladım dün gece.‘Gece’ yoktu, sen yoktun.Sonra soğuk...İçime dönem kanlı bir soğuk peydahladım.Üşümelerim sızlar şimdi Düş.

Yaşamın neresine dokunmalıyım?Nerede kendimi unutup koşmalıyım kırmızı kayalara...Kayalar keskin Düş.Kayalar intikam yeminleri içiyor...Ve ben,insanın içini boşalttığı her inme sancısında seni arıyorum.Beni çıldırt diyor çığlığım;beni as ve kendine benzet Eskiyorum.Yaşamın en iç noktasına koyuyorum kendimi:mavinin ve aşkın hükümdarlığına... Vurulanlarla vuranlar arasıdayım Düş.Henüz olgunlaşmamış bir meyvenin hamlığı gibi tatsız bir hiçlikle sallanıyorum yaşamın kırık köşelerinde.Sonra biri çıksa diyorum.Biri çıksa,bir ay vaktinde,gülfidanları getirse bana.

Hiç susmasa...Hiçbir şeyim ben.Bunu kendimden saklıyorum.Çürümüş dişleriyle gelen sabah gibi,cesedi delik deşik edilmiş bir kaplumbağa yavrusu gibi,onun veya bunun gibi,kendilerinden kaçıp sapık bir yolda dişlenen çocuklar gibi,sabah ezanında uyanıp, kirli seccadelere sahte yüzlerini indirip kutsal olan ne varsa ona yalvaran din tacirleri gibi saklıyorum kendimden hiçbir şey olduğumu.Herkes gibi benim de bir öyküm vardı.Ama ben uzun bir şiirde kılıksız bir yolculuğa çıkmak istiyordum.Herkesin bir öyküsü vardır ama şiiri yoktur der ya usta.İşte ben de bu farklılığın ortasında,hiçbir şey olmamak için olgunlaşmak istiyordum.Seni arıyordum Düş.
 
Ben gecikmiş düşlere nefes savururken,gece indi avuçlarımın arasına.Ve ürperdim ansızın.Çünkü güneşe kafa tuttuğumdan beri karanlıktan korkuyordum ben.Bizim oraları bilmezsiniz siz.Gün kızıla boyanınca kızların duvağını toprağa sarıp,ikindinin saçlarından karanfil devşirirdik.Ve yıldızları ne çok severdim ben.Oysa nerden bilirdim her birinin ellerimizden kayacağını.İşte bizim dünyamız bu kadar küçüktü.Ve o küçük dünyanın içinde büyüyorda büyüyorduk.Ufkun çizgisinde saklambaç oynuyorduk.Ama ben hep güneşe saklanıyordum.Bu yüzden en çok esmer kalan bendim...

Küçümen kızlarımız yaylalarda oyun oynardı.Ne çok severlerdi minicik elleriyle birbirinin saçlarını çekmeyi.Daha o gün anlamıştım ruhumuza ancak kendi ellerimizin kefen giydirebileceğini.Ama bana susmayı öğretmişlerdi.Esmer yanığı gözlerim isyan büyütüyordu kül rengi halesinde.Bu yüzden sıcak bir günah gibi içimde taşıyordum haykırmanın alevini.Eğer konuşsaydım dilime kement vurulacaktı.Lanetli bir muska gibi yağız delikanlıların boynuna asılacaktı rivayetlerim.İşte bu haseble,toprağa gömdüm tüm hıncımı...

Sonrası bir gençlik masalı.Bir buluttan öbür buluta göç yani.Yağmasakta gürlüyorduk ve bu bizi avutuyordu.Gönlümüze pelesenk olmuş acıların enkazı işte şu kar mavisi bakışlarımız.Anamız babamız vardı ama nasıl olduysa biz hep yetim kaldık.Geldiğimiz yollarda bıraktık heybemizde ne kadar coşku varsa.Çünkü biz yıldızlar göğün gerdanından inci gibi düşerken unuttuk gülmeyi.Sevinçlerimizi otlattığımız çocukluk adlı çoban,zenginliği yüreğimizden cebimize bağışladığımız gün terketmişti o sürüyü.Haklıydı.Sonra kırılgan ağlarımız örülünce ağladık.Ve biz hayata,ağlamayı öğrenince başladık...

Bir hayaldi gençliğimiz.Kurduk ve bitti.Renkli rüyalardan uyanmışlığımız,mahmur ediyor şimdi gözlerimizi.Küçümen kızlarımız büyüdü ve kahır kokan şehirlerin boynuna asıldılar bir kolye gibi.Heyhat!Yayla kokan kısrakların boyalı yüzleri,ne de eğreti duruyor neon ışıklarında.Nitekim işveler bitti ve bozuldu kırsal yüreklerin sihirli iffeti.Ve erkeklerimiz.Dere kenarında çamurla yıkanmalarına rağmen temiz kalan yağız delikanlılarımız yani.Yüzlerine toprak değince nasılda seviniyordu saçlarındaki melek.Ve nasılda birbirine sarılıyordu onca küçük yürek.Ama zamanın fitili miadını doldurdu ve et kemikten sıyrıldı.Gözlerine mil çekilmiş asi bir kelebek gibi,bir çiçekten diğerine savruldular şuursuzca.Sonrası ise hüzün.Gecikmiş pişmanlıkların morgları titreten soğukluğu yani.Ve faturamız ağır.Kaldırımlara düşmüş binlerce canlı ceset...

Ve ben yine sustum.Gökyüzünü ters çevirip,toprakta ne kadar günah varsa hepsini silkeleyip bulutlara boşalttım.Bu yüzden her yağmur tanesinde benim utancım vardır.Ve her yağmur yağdığında ağlarım ben gizlice.Kimse bilmez,hoyrat yumruğumu vurduğum semadan kaç güneş düşürdüm bu şehre.Ve uçurum kokan bakışlarımı savurduğum denizde kaç dalga yaktım ben.Kimse bilmez.Ama kuşlar bilir.Çünkü ben kurşun karası umutlarımı kuşlara emanet etmiştim giderken.Ve zaten kuşlar değilmidir sürgünlerin kanatlı yoldaşı...
 
-Düş Peşindeyim Düş-

Düş peşindeysen,düş peşime Düş.Kimse bilmez,yabani vuslatları vardır dağlara müntesip sevdaların,heyelanlar düşürürler ayrılığın yollarına…Ve patikalarıma sen konarsın kuş olup.Hasretime yem dersin,su dersin günahlara.Dindanıma yar dersin sonra,düşersin...Tütün deyip çekersin kuyularımı,yılanları ezersin toprak deyip,başını uzatırsın bulutlar ardından,ışıldar ve yağarsın...Düş,karartılar içinde yokluğa düçâr olan giz.Kanarsın sen,kimseler bilmez.Acıyan yerlerini ifşa edersin bazen,nedamet koşturur peşinden.Eğilir başın,susarsın...

Denizin dalgasız ve gönlünde çentikler şimdi.Kıyımlarla dolmuş seferlerine bir biletim bense.Gitmen için kesildim ve kalman için atıyorum kendimi dipsiz kara deliklere.Senin bile görmediğin ve benim sezmekten ibaret kaldığım düşler orkestrası çalıyor şarkımızı.Özgürlük üzere diziliyor dizeler gözlerimize.Damarlarımızdan kan yerine akıyor şiir.Şirler anlıyor efkârımızı ve dilşâd kesiliyorlar sitemlerimize.Yüreklerimizdeki cebele alelâde serpiliyor ayrılık tohumu.Kanla sulanıyor hasret.Filiz veriyor ateş.Budaklanıyor yaralarımız.Ne müjdesi bak artık bende düş yorgunuyum.

Sana neler yollayabilirdim,neler değerdi gözlerine...Ey ervahı okuyan mübarek gönül.Ey çizgileri şaşırtan izbe adım.Ey kaypak yürüyüş,ey muhkem selâsı gözlerimin.Ey düşürülmeyen dilden,ey yoksulluk saltanatı sevincin!Çelengime kazınsın duaların,simsiyah bir örtüyle sunulsun ömrüme yangınların.Yarılsın kalbindeki deniz,titrek bir itiraf olsun mercanların.Ey Düş...Ey karartılar içinde yokluğa düçâr olan giz.Bir gitseydin,bir gidebilseydin,ah bir gidebilseydim kendimden.

Yine üç kez vuruyor saat Düş:

Bir: ez ji te hez dikim
İki: ez ji te hez dikim
Üç: ez ji te hez dikim
 
-Mesrur Gecelerin Hasretindeyim-

Bu gece şehrin sükûnet dolu sokaklarında sessizce geziyorum kulağımdaki kırık ezgi yüreğimin ışıklarını usulca söndürürken.Ellerimi ceplerimin soğukluğunda alabildiğine titretirken masumiyet kokan bir edayla gökyüzüne çeviriyorum karanlığa muktedir gözlerimi.Kuyruklu yıldızların mecûziyetine şahitlik eden çocuk yanım semaya uçurulan her duaya bir kanat takmak istiyor.Ve ruhum kaybolmuş hatıraların üşütmüşlüğünde alev alev yanarken geri geri tepmek istiyorum ıslak kaldırımları.

Artık yarım bırakılmış bir gece güneşi gibi temmuzların ardında kovalıyorum iğdiş edilmiş baharları.Yitirdiğim sevinçleri sonbahar yapraklarının üzerine serpiştirdiğimden beri hiç bana uğramıyor adı konulmamış sevdalar.İşte yine siyah karlar yağıyor ellerimin kaygan ve kırılgan tepelerine.Bir güneş tutulması kadar sıcak ve bir buz alevi kadar soğuk kaldırımların koynuna giriyorum tüm üşümüşlüğümle.Salkım salkım üzerime yağan hüzün yağmurları iliklerime kadar kana buluyor yorgun nağmelerde tüten umutlarımı.Münzevi bir kurtuluş nidası olup dağlarda yankılanmak varken kısık bir kertenkele ıslığı olup şehrin müzmin duvarlarına çarpıyorum.Kravatı sökülmüş meydanların resmiyetten yoksun postmodern bulvarlarına midemin tüm hırçınlığıyla utanmadan kusasım geliyor.Ve militan yanım çocukların yanağında dondurulmuş gözyaşlarından toprağa ölümcül mayınlar ekiyor.

Bir yerlerdede hala adıma kırmızı şeritli akşam yıldızları ısmarlanıyor.Sanki bu şehrin yorgun yelkovanlarının akrep kıskacına tutulmasının faili benmişim gibi tüm pejmürde düşler bana kiralanıyor.Oysa ben her müjdeci sabahın ardında zifiri bir karanlık gizliyorum.Toprağımda hala nadasa bırakılmış ezan çiçekleri dururken ellerime uzatılan sevda kamuflajlı güllerde neyin nesi.Yine tüm esmerliğimle boyunduruğum altına aldığım hayalleri kovalıyorum rüyalarımın bahçelerinde. Ağlayamamışlığımın gölgesinde hapsolan tüm duygularıma inat hala suçlu ben ilan ediliyorum şeytan kokan nefeslerin değdiği yalın dudaklarca.

Oysa kanıma bulutlar yükleyen gökyüzü şahittir yağmurları gözyaşlarımla örtpas etmediğime.İşte şehrin diri diri kefenlediği yorgun ve esmer bir heykelin silüetidir bu mısralara yansıyan.Kabir kokan gülüşlerimin satır aralarında italik sitemler barındırırım bu yüzden.Ve bakışlarımın gözlerinize değmeyen yanlarında hep biraz hüzün katarım zebercet renkli akşamlara.Şimdi tüm kaybolmuşluğumun tesellisi olarak mağrur gündüzleri hediye etmek istiyorlar bana.Oysa ben en ölmüş yanımla mesrur gecelerin hasretindeyim...
 
Geri