Fotograflarin hikayeleri

Konu sahibi son olarak 171 gün önce görüldü
Bu konu basliginda hepimizin zaman zaman gördügü belki hayranlikla baktigi üzerine düsündügü fikirler yürüttügü fotograflari paylasmak istiyorum. sadece paylasmak degil Hikayelerini de anlatmak gerek. O fotograflarin deger ve önemi hikayelerinde gizli. . Fotograflar sadece o hikayelerin son noktasi ve o noktadan sonra sira bizlere geliyor O fotograflarla anlatilmak istenileni yorumlamak ve ders cikartmak icin onlar en nihayetinde bizlere teslim ediliyor.
Baslayalim
1. Sudan: kücük kiz ve ölümünü bekleyen akbaba
1994 Sudan`da ki açlık yilinda Kevin Carter tarafindan cekilmis Pulitzer ödülü almis anlatim degeri yorumu ve üzerine yapilan büyük tartismalarla tanilmis yüzyilin en önemli fotograflarndan biri.

Hikayesi: 1994 de Birlesmis Milletler kampina iki üc fotografci gider. yemek dagitim yerinde kuyurukta bekleyen Sudan`li kadinlari ve organizasyonu belgelemek icin fotograf cekerler. Dönüslerine az bir zaman kala yemek dagitim noktasinin 1 kilometre ötesinde gerceklesen bir durum Kevin Carter adli fotografcinin dikkatini cekerSudanlı aç bir çocuğun incecik siyah teni narin kemikleri ve güneşten pişmiş öne eğik başı.

Küçük kızın açlıktan bir adım daha atacak gücü kalmamış. Yere kapaklanmış emekleyerek bir kaç kilometre ilerideki yardım kampına gitmeye çalışıyor büyük ihtimalle. Biraz arkasında ise bir akbaba sabırla bekliyor. ölümünü bekliyormus gibi
Ve küçük kız için inanılmaz bir fırsat doğuyor: Küçük kızı kurtarabilecek bir insan olayı görüyor ve yanına yaklaşıyor. Ve işte zamanın durduğu an:
Kızın bu halini gören gazeteci Kevin Carter fotoğraf makinesi ile bu anı donduruyor.
1994 yılında Sudan da çekilen bu fotoğraf Afrikada ki açlığın simgesi oldu ve belkide bir çok insan bu fotoğraf sayesinde açlıktan kurtuldu.
Ancak insanlar olayı sadece bir fotoğraf karesi olarak görmüyorlardı. Bu fotograf her ne kadar Pulitzer ödülünü getirmis olsa da fotografcisina Kevin Carter`in büyük vicdan muhasebelerine sebep olur. Sorular sorulur tüm basin toplantilarinda: " o kiz cocuguna ne oldu takip ettiniz mi? o cocuk öldü mü? o akbaba`yi kovaladiniz mi?" gibi sorularla kendini karsi karsiya bulan fotografci muhabir ilk defa meslegi ile ilgili muhasebe yapar ve kendini sorgular her cevap verisinde. Carter küçük kıza yardım etmediğini ama fotoğraf çekerken akbabanın korkup kaçtığını kızın yaşayıp yaşamadığını bilmediğini ama yaşıyor olması gerektiğini çünkü gıda yardımı yapılan Amerikan üssünün pek de uzakta olmadığını söyledi.
İnsanların Carter a o anda ne cevap verdi bilemiyoruz ancak Carter 3 ay sonra kendince bir cevap buldu. Fotoğraf makinesini elinden bırakıp bahçe hortumunu arabasının egsozuna taktı ve hayatına son verdi. Kevin Carter in bıraktığı intihar notunda bu fotoğrafla ilgili veya içinde bir takım ızdıraplar olduğunu gösterecek her hangi bir ifade bulunmadığı belirtiliyor fakat tanidiklari ve yakinlari Carter`in Pulitzer ödülünü aldiktan sonra depresyondan cikamadigini ifade ediyorlar.
 
2. yanan rahip

Vietnam`li budist bir rahibin inanilmaz son görüntüleri. Malcolm Browne 1963 de rahip Thich Quang Duc`un bu fotografini ceker.


hikayesi: Tarih 11 haziran 1963. Thick Quang Duc, Güney Vietnam hükümetinin din adamlarına yaptığı baskı ve eziyetleri protesto etmek için Saigon'un işlek bir caddesinde kendisini yakmıştır.
Görgü tanıklarının ifadesine göre Duc, iki öğrencisiyle birlikte yolun ortasında durup arabadan usulca inerek yere oturmuş ve talebelerinden üzerine benzin döküp kendisini yakmalarını istemiştir.
Yandığı an hiç kıpırdamamış, ses çıkarmamıştır.
(vikipedi ye yardimlari icin tesekkürler )
 
3. Vinnitsya`li son yahudi
Sembolik degeri olan bu fotograf bir dönemin en inanilmaz sistematik insanlikdisi davranisini belgeliyor. Fotografcisi anonim. Fakat Alman Nazi rejiminin Ordu fotografcisi oldugu biliniyor.

hikayesi: Bu fotograf kendi ismini kendisi vermis. zira bu fotograf kendi arkasinda bir yazi ile ele gecirilmis. Alman "Einsatzgruppen" askerlerinin fotograf albümünde bulunmus. arkasinda ki yazi: Vinnitsya, Ukrayna 1941 "Vinnitsya`li son yahudi". Fotografda görüntülenen bir sivilistin bir alman "Wehrmacht"askeri tarafinca ensesinden/ basindan vurulucakken ki ani. Kursunun gücü ve siddeti bedenini deldiginde önünde dizcöktügü derin cukura düsecek.
Bilinen su ki, o cukur muhetemeln kazilmis toplu mezar. Ve yine bilinen su ki, o cukurun icinde bu saniyeler sonra öldürülecek sivilist gibi öldürülmüs ya da yaralanmis onlarca ya da yüzlerce insan var.
Bir diger kesin ve net bilgi ise, 1941 den sonra Ukrayna`nin Vinnitsya kenti ve cevre bölgelerinde tek bir yahudilik dini mensubu ukraynali insan kalmamis olmasi, bölgenin tamamen "temizlenmis" olmasidir.
 
4. Tiananmen Meydani

Meçhul İsyancı -
fotoğrafçı Stuart Franklin Magnum tarafından çekilen bu fotoğraf, dört tankı tek başına durdurmaya çalışan bir protestocuyu göstermektedir.


0,1020,1290260,00.jpg

hikayesi: Tarih 5 haziran 1989. Bir insanın sıralı birden fazla tankı tek başına durdurabildiği, kendisini sollamaya çalışan tankların önünü kestiği meydanin adi verilmis bu fotografa. türkce tercümesi "ebedi baris" dir ki ne kadar ironik bir durumdur aslinda.
Tiananmen Meydanı Olayları, Çin Halk Cumhuriyeti'nde (ÇHC) 1989 yılının 15 Nisan'ı ve 4 Haziran'ı arasında meydana gelen; öğrencilerin, aydınların ve işçilerin önderliğinde gerçekleşen gösterileri ve ardından yaşananları ifade eder. Gösterilerin odak noktası Pekin'de Tiananmen Meydanı idi.
Haziran 1989 da çin hükümetince katliam yapılarak bastırılan gösterilerde meydana gelmiş, metrelerce uzaktan çekilen bir fotoğraf karesi ile, özgülük için ölümü göze alan insanın neler başarabileceğini kanıtlamıştır.

Fotoğraftaki adamın ismi bilinmemektedir. hala yaşayıp yaşamadığına dair bir kanıt da yoktur. fakat isimsiz bir fotoğraf karesi haliyle bile time 100 lider ve devrimci anketinde " the unknown rebel " adıyla yer almasına yetmiştir.
(yine cesitli kaynaklara basvurdum hikaye icin türkcem tercümelere cok yetmedigi ve yordugu icin..tüm metin yazarlarina tesekkürler)
 
5. iki genc "zenci"
1930 yılında Amerika'nın Indiana eyaletinde üst seviyeye ulaşan ırkçılık eylemleri nedeniyle Thomas Shipp ve Abraham Smith adlı iki siyah genç linç edilerek idam edildi.

Hikayesi: Indiana'da 1930 yılında Thomas Shipp ve Abraham Smith adlı iki siyah genç linç edildiler. Binlerce silahlı, beyzbol sopalı beyaz, iki genci öldürene kadar dövdüler ve sonra astılar. 1930'larda Ku Klux Klan giderek daha da yaygınlaşmaya başlamıştı. Bu linç olayları, ırkçılığın getirdiği kin ve acımasızlığı gösteren sayısız örnekten ikisidir. Fotografcisi Lawrence Beitler bu fotografi 7 agustos 1930da cekti. Thomas Shipp ve Abram Smith, John Robinson sov sirkinde calisan iki genc zenci idiler. bir gencin onlarin kendi kiz arkdasina tecavüz ettigini iddia etmesi sonucu suclu bulundular. bu suclamanin asilsiz oldugu kanitlandi sonralari. bunun üzerine on bin insan kadar toplanan bir kalabalik tarafinca bulunduklari ceza evinden cikartilarak linc edildiler. tecavüze ugradigi söylenen genc kizin amcasi bir ücüncü siyah genci son an da sucsuz oldugunu söyleyerek kurtardi.
bu linc fotograflari kart postallar seklinde basilip türlü yerlere dagitildi, asildi ve zamanin " zenci ahlaksizligina karsi beyaz gücünü ve gururunu " gösterir sekilde lanse edildi. binlerce fotokopisi yapilan ve satilan bu fotograf fotografcisinin 10 gün ve gece cogaltilmasi icin calistigini anlatir.
Bu fotografin bu popülerligi bir cok kez edebiyata ve müzige ilham kaynagi teskil etmistir. en ünlüsü Bob Dylan`in "Desolation Row" adli sarkisidir. ilk cümlesi bu fotografin hikayesini hatirlatir ve der ki: “They’re selling postcards of the hanging”.
Bu fotografi saatlerce izleseniz bile bir türlü "beyaz insanların" suratındaki ifadelere anlam veremezsiniz. o kadar ki sacma bir durum.
 
6. papatyali genc kiz
1967 yilinda Marc Riboud tarafindan cekilmis bu anlatim gücü yüksek olan fotograf Jan Rose Kasmir adli pasifist genc bir kizin amerikan askerlerinin ona karsi silahlarina dogrultmasina karsin onlara uzatmis oldugu bir papatyali eylemini gösteririr.



Hikayesi: 21 ekim 1967 de liseli genc kiz Jan Rose Kasmir`in degeri büyük, anlami büyük, savas karsitligi adina sembolik eyleminin gerceklestigi gündür. Kasmir tarihin bu gününde bir cok savas karsiti insanla birlikte Pentagon da bulunup vietnam savasi karsiti gösteri yapar ve henüz 17 yasinda olan Kasmir silahli askerlere bir papatya uzatirken fotografi cekilmesiyle "flower power" / "cicek gücü" ya da "cicek cocuklari" hareketinin sembol kahramani olur.

Yillar sonra 2003 yilinin subat ayinda londra`da fotografci Marc Riboud, Jan Rose Kasmir ile tekrar karsilasacaktir ve yine fotografini cekecektir.
Bu kez Irak savasi karsiti bir protesto gösterisine katilmistir..ve elinde 1967 yilinda cekilmis fotografinin fotokopisini tasir.
 
7. Varsovali kücük cocuk

Bu fotograf ikinci dünya savasinin bir yüzünü gösteren en önemli fotograflardan birisi olarak tarihe gecmistir. sembolik degeri cok büyüktür. ama üzerine kurulmus efsanesinden biraz farkli bir hikayesi vardir aslinda:

800px-Stroop_Report_-_Warsaw_Ghetto_Uprising_06b.jpg


Hikayesi: Fotograf da ki ürkek ve korkmus bir ifade ile ellerini ona dogrultan silahli askerin önünde kaldirmis bu kücük erkek cocugunun adi Tsvi Nussbaum. Yer Varsova - fakat efsanesinden farkli olarak Varsova gettosunun bosaltildigi günün bir karesi degil.
Tsvi`nin ailesi 1935 de Sandomierz adli güney polonyali kücük bir kasabadan Filistin`e göc etmis. Tsvi, Filistin`de dogmus ve Filistin`e ait br pasaportu elde etmis bu sayede. 1939 da yasam sartlari dolayisiyla aile tekrar Polonya ya göc etmeye karar vermisler fakat bu kararin ne kadar yanlis oldugunu kisa bir zaman sonra Almanya`nin Polonya`ya karsi actigi savasi kazanmasiyla kendini belli etmistir.
Annesi ve babasindan ayrilmis olan kücük cocuk onlari bir daha görememis. 1942 de öldüklerine dair bilgiler var. O sirada 6 yasinda olan Tsvi ve abisini annesinin bir arkadasi yanina almis. Ve sonrasinda yine baska bri aile dostlari sayesinde Tsvi Varsova`ya teyzesinin yanina siginmis. Abisinden ayrilan Tsvi, o nu bir daha hic görememis. Varsova`da sadece Polonya`lilarin yasadigi bir semt de bir apartmanin icinde gizlenmsiler tam bir yil boyunca. Derken yabanci pasaportu olan yahudilerin Filistin`e gönderilebilme ihtimali duyumlarini almislar ve "Hotel Polski" adinda bir binaya toplanmislar. Bir kac gün orada bekledikten sonra SS askerleri onlari bulunduklari otelden cikartirlar iken bu fotograf cekilmis.
Gidecekleri yer "Bergen Belsen" toplama kampidir. Bir sekilde savasin sonuna kadar hayatta kalmayi basarir Nussbaum.

Yillar sonra bu fotograf milyonlarca kez "Varsova gettosunun bosaltilmasi" adi altinda yayimlanir ve herkes muhtemelen bu kimligi belirsiz cocugun da ölmüs oldugunu zanneder. Nussbaum`un bir tanidigi bir gün bu fotograf da ki cocugu Nussbaum a benzetir ve arastirmaya baslar. Nussbaum`un hayati incelenir ve 10 yasinda iken cekilmis bir fotografi ile karsilastirilir. Tipatip ayni olan iki cocuk görüntüsü karsisinda bu fotograf da ki cocugun kimligi belirlenir ve fotografin hikayesi tekrar yazilir. Fotografda bulunan askerin kimligi de belirlenir.

Fotograf cekildigi sirada asagi yukari 8 yasinda olan Nussbaum bu hikayesi aciklandiktan sonra bir cok kez kendini ön plana cikartmak istemek le suclanir. Fotograf da ki cocugun o olmadigini iddia ederler. O ise yillarca bu sözlere karsi durmasi ile "keske o cocuk ben olmasaydim, keske o fotograf hic cekilmeseydi" diye düsünür. depresyonlara girer. Ve hatta milyonlarca insanin kaderini paylasmayip tesadüfen ve sans eseri canli kurtulmasina üzülecek olur. Bir cok kez intihar a tesebbüs eder ve konu ile ilgili konusmaktan bugüne dek hoslanmaz. 1949 da Filistin` e geri döner ve o zamandan beri de oradadir.

warschau3.jpg
 
8. Filistin`li Muhammad Al-Durrah ve babası Jamal Al-Durrah.
Evet, biliyorum. Bu bir fotograf degil elbette fakat modern insanlik tarihinin önemli karelerinden biri ve beni sahsen cok etkilemisti: Kücük bir video sahnesi, ...en son görüntüleri.
Filistinli bir muhabir kameramanin 2000 yilinda Gazze`de ki "Netzarim" bölgesinde caresizce izleyip belgeyebildigi bu görüntüler büyük duygular barindiriyor kendi icinde.


hikayesi: Filistinli baba Jamal AL-Durrah 12 yasinda ki oglu Muhammad Al-Durrah ile yaylim atesi arasinda kalir. onlari koruyabilicek sadece bir ciplak duvar vardir. dakikalarca baba caresizce yalvaririr, oglunu korumaya calisir. öyle bir kursun yagmuru vardir ki oglunu tüm cirpinislari kurtaramaz. bu fotograf karesinden saniyeler sonra Muhammed orda ölür, babasi agir yaralanir. Bu iki insana yardim icin gelen itfaiyeci de kursun yagmurunda can veririr.
Bu fotrograf günümüzde hala güncelligini koruyor cünkü hikayesi ve kahramanlari hakkinda enteresan ve farkli fikirler ve kurgular var. daha dogrusu bu konu arastirilmis ve farkli niyetleri besleyecek sonuclar elde edilmistir. Altta iki farkli kaynagin görüsünü paylasacagim: biri israil agirlikli digeri ise ilk an ki evrensel ve orjinal görüsü savunuyor.
1) 2000 yılında öldürülen bir Filistinli çocuğun ölümünden İsrail askerlerini sorumlu tutan bir haber üzerine İsrail'de başlatılan soruşturma bu iddianın temelsiz olduğu sonucuna vardı.
Soruşturma olayla ilgili video kayıtlarının 12 yaşındaki Filistinli Muhammed El Dura'nın İsrail kurşunlarıyla öldürüldüğüne dair herhangi bir delil oluşturmadığını açıkladı.
Gazze'de bir çocuğa ateş edilmesi görüntüleri Filistin'de ikinci intifada için önemli simgelerden biri olmuştu.
France 2 televizyon kanalında yayınlanan haberde Dura'nın İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu öldüğü duyurulmuştu.
France 2 bu haberdeki iddiaya sahip çıktıklarını ifade etmiş habere kaynaklık eden video görüntülerinin sahte olduğunu öne süren bir Fransız medya aktivistine karşı iftira davası açmıştı. Davanın Çarşamba günü sonuçlanması bekleniyor.
ÇAPRAZ ATEŞE YAKALANDILAR
Eylül 2000 tarihli haberde İsrail askerleri ile Filistinliler arasında silahlı bir çatışmanın ortasında kalan Muhammed El Dura ile babası bir duvar dibine sığınmış ve babası oğluna kalkan olmuş bir halde gösteriliyordu.
55 saniyelik görüntüde Muhammed el Durra bir duvarın dibinde babasının koltuğunun altına sığınmış halde görülüyor. Baba çaresizlik içinde bağırarak ateşi durdurmaya çalışıyor. Sonra kamera çocuğun hareketsiz bedenini gösteriyor.
Baba olaydan sağlam kurtulurken France 2 haber sonunda Muhammed'in cansız bedenini gösteriyordu.
İsrail bu olay üzerine önce özür dilemiş daha sonra ise Muhammed'in Filistinliler tarafından vurulmuş olabileceğini iddia etmişti.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu olayın soruşturulması için geçen yıl emir vermişti. Soruşturma Muhammed'in İsrail askerleri tarafından vurulduğuna dair France 2'nin ileri sürdüğü iddiaların asılsız olduğu çocuğun ve babasının zarar gördüğüne dair bile kanıt bulunmadığı sonucuna vardı.
Başbakan Benyamin Netanyahu'ya sunulan raporda çocuğun İsrail tarafından öldürüldüğü hatta öldüğüne dair hiçbir kanıtın olmadığı iddia ediliyor. Raporda çocuğun üzerinde hiç kan izi ve kurşun yarası bulunmadığı France 2 televizyonundan alınan ham görüntülerin sonuna doğru çocuğun canlı göründüğü ve bu görüntülerin hiç yayımlanmadığı öne sürülüyor. Netanyahu olayı iftira olarak niteliyor.
Soruşturma raporunda "Haberde çocuğun öldüğü iddiasının aksine France 2'nin yayınlamadığı görüntülerde çocuğun hayatta olduğu görülmüştür" denildi.
France 2 kanalı bağımsız ve uluslararası standartlara uygun bir soruşturmaya katılma ve olayı aydınlatmak için Muhammed'in mezarının açılarak incelemeye tabi tutulması için baba Cemal El Dura'ya yardımcı olma iradesini açıklamıştı.
İsrail'in bulgularını "uydurma" olarak niteleyen baba Dura ise AFP haber ajansına yaptığı açıklamada "İsrailliler yalan söylüyor gerçekleri gizlemeye çalışıyor" dedi.
BABA: SAÇMA
Çocuğun babası Cemal el Durra İsrail'in iddialarını "saçma" olarak niteledi. El Durra oğlunun nasıl öldürüldüğünün belirlenmesi için uluslararası bir heyetin önünde mezarının açılmasına izin vereceğin söyledi.
France 2 kanalının Yahudi ve İsrail vatandaşı olan İsrail büro şefi Charles Enderlin ise raporun sonuçlarını reddetti ve bağımsız bir soruşturmada işbirliği yapmaya hazır olduklarını söyledi. Daily Telegraph'a göre Keşev adlı İsrail medya izleme örgütü de rapora tepki gösterdi ve Muhammed el Durra'nın ölümünün gerçek olduğunu duyurdu.
2)Muhammed Al Dura'nın ismini değilse bile zavallı çocuğun sözde İsrail kurşunlarına karşı babasının arkasında saklanmış resimlerini herhalde hatırtlarsınız.
Fransız bir gazetecinin araştırmasında ortaya çıkan bu işin tamamen başarılı bir sahneye koyuş olması. Muhammed Al Dura herhalde bugun - eğer başına başka birşey gelmediyse hayatına devam ediyor.
AL DURA OLAYI

Başarılı bir dezenformasyon harekâtı: AL DURA OLAYI ve PHILIPPE KARSENTY
30 Eylül 2000 tarihinde Filistinlilerle İsrailliler arasında meydana gelen silahlı çatışma sırasında oğlu ile birlikte bir duvarın dibine sığınan ve kurşunlara hedef olan babanın görüntülerini hatırlamayan var mıdır? Günlerce televizyonların haber bültenlerinde internet sitelerinde izlenen fotoğraf kareleri gazetelerin birinci sayfalarını süsleyen bu olay İsrail’in ‘masum insanları hedef aldığının’ kanıtı olarak sunulmuştu birçok mecrada…
Olaydan iki yıl kadar sonra Alman ARD Televizyonu konuya ilişkin filmi inceledikten sonra küçük Al Dura’nın İsrail ateşiyle ölmediğini ortaya koyan bir program yayınladı. Bu programı izleyen Fransız Philippe Karsenty konuya ilişkin çeşitli film ve raporları gördükten sonra bu gerçekleri sıralayan bir yazı kaleme alınca Fransa’nın devlet kanallarından biri olan “Antenne2” kendisini iftira atmak ve karalama yapmakla suçlayarak 2004 yılında hakkında dava açtı. Fransız Devleti’ne ait olan bu tv kanalı Philippe Karsenty’ye karşı açtığı davayı 2006 yılında kazandı. Davayı temyiz eden Karsenty Mayıs 2008’de aklanmasından sonra gerçekleri tüm dünyaya açıklamayı kendisine bir görev edinerek birçok ülkeyi gezmeye başladı.
Alman ARD kanalının programında tartışılan esas konu kurşunların geldiği yön oldu. Baba-oğul Al Dura’ların sırtlarını dayadıkları duvarın İsrail mevzilerinden 90 derece dik açıyla kurşun yemesi mümkün değildi. Mevcut açı 135 ila 150 derece gibi. Pekiyi kurşunlar nereden gelmişti? Kurşunların Filistinlilerin “Pita” adlı mevzilerinin yönünden geldiği kesinlik kazandı.
Olayları takip eden günlerde ise Fransa ve Almanya’nın en yetkin adli tıp uzmanları (balistik otopsi ve biometri uzmanları) Karsenty’nin bulgularını desteklediler.
• Öncelikle balistik uzmanları kurşunların duvara giriş açısını dik açı olarak teyit ettiler.
• Otopsi uzmanı ise ölen çocuğun görüntülerde babasının arkasına saklanan çocuk olmadığını ortaya koydu.
• Biometri uzmanı da iki çocuğun yüz hatlarını mukayese edip aynı çocuklar olmadığını doğruladı.
• Görüntülerde oğul Al Dura üç kurşuna hedef olmuş görünürken ne elbiselerinde ne yerde ne de duvarda kan izine rastlandı.
• Baba Al Dura’nın hedef olduğu on iki kurşun sonrasında da aynı durum mevcut; hiç kan izi yok!
• Olayı aktaran Fransız “Antenne 2” kanalının kameramanı saldırının 45 dakika sürdüğünü belirtmişti. Yine bazı tanıklar saldırıya uçak ve helikopterlerin katıldığını söylemişlerdi. Ancak ortamda hiç kan bulunmadı.
• Görüntüleri sonradan seslendiren Fransız “Antenne 2” kanalının İsrail muhabiri Charles Enderlin’in ise olay yerinde hiç bulunmadığı ortaya çıktı.
Philippe Karsenty ile yapmış olduğu Türkiye ziyareti sırasında tanıştım. Ancak Türk basınıyla bir diyalog tesis etmeden Türkiye’ye gelmiş olmasını yadırgadım. Kim bilir? Belki önyargılarının esiri olarak “Müslüman” bir ülkede muhatap bulamayacağını zannetmiştir. Ona bunun böyle olduğunu düşündüren ise kendisine sorduğum “Fransa’da Arap asıllı aydınlarla temas kurmayı ve bulgularınızı onlarla paylaşmayı hiç denediniz mi?” sorusuna verdiği cevap oldu. Karsenty aynı ülkede yaşadığı Yahudi entelektüellerin sol görüşlü oldukları cihetiyle onu dinlemedikleri göz önüne alındığında zaten eser miktarda olan Arap entelektüellerle böyle bir girişimin netice verebileceğinden şüpheli olduğunu belirtti. Açıkçası bu cevabı beni pek tatmin etmedi. Veya Türkiye’den bakan bizler belki de Fransa’daki entelektüel kesimi ve onlarda var olması gereken nesnelliği gözümüzde çok büyütüyoruz.
Karsenty ayrıca “Antenne 2”ye rakip olan TV kanallarının bu uydurma haber skandalını niye dillerine dolamadıklarını da dile getirdi. Ve sadece Fransız medyasını değil uluslararası medyayı ve genelde medyanın tamamını zan altında bırakacak açıklamalarda bulundu: Medya mensupları Lonca gibi örgütlenmiş ve aynı gizli bir biraderlik teşkilatı mensupları gibi birbirlerini kolluyorlar. Ama bunu yapmalarının sebebi her birinin diğeri hakkında ‘özel bilgileri’ olması. Anlayacağınız medya mensupları arasında birbirlerine karşı dokunulmazlık sağlayan bir dehşet dengesi söz konusu! Buna örnek olarak anlattığı anekdot ise çok anlamlı. Sunumunu konuya heyecanla yaklaşan ABD’deki bir televizyon kanalına yaptığında muhabirlerden biri çekimlerdeki ‘uydurma yaralanma’ sahnelerinde yer alan bir kişiyi görünce “Yahu bu adam bize haber üretenlerden biri değil mi?” diye düşüncesini yüksek perdeden seslendirince herkes birbirine bakmış ve “Antenne 2” ile uğraştıkları takdirde kendi kirli çamaşırlarının ortaya dökülebileceğinden ürkerek bundan vazgeçmişler. Bu da Fransa’daki diğer televizyon kanallarının konuyu dillerine dolamaktan niye kaçındıklarını çok güzel izah ediyor. Karsenty’e göre habercilerin neredeyse tümü ekmeklerini “haber üretimiyle” kazandıklarından meslektaşlarına ilişkin ithamlar konusunda mafya usulü bir sessizliğe bürünüyorlar.
Temennimiz çağdaş Don Quichotte Philippe Karsenty’nin doğru bildiğini yapması ve Arap-İsrail barışını rehin alan Muhammed El Dura’nın katli yalanını dünya kamuoyuna ifşa etmesidir.

Hangi versiyonun dogru oldugunu tam olarak bilmyioruz. abd ve israilin bilinen stratejisi dogrultusunda kamuoyunu yanilmak ve süphe birakmak adina yayilmis bir komplo teorisi de olabilir. "ya dogru degilse?" ya düsünülenden farkliysa?" tarzinda bir algi ve bilinc yaratma cabasi yani. Bir tarafin tamamiyla suclu ve gaddar görünümünü yumusatma cabasi olabilirken diger tarafinda sucsuz ve masumken art niyet ve hesap kitap ile hareket etmis olmasini fikrini insanlarin aklina yerlestirmek olabilir. Bilemyioruz. umarim ki hatta kurgu olsa da keske bu cocuk orda o gün ölmemis olsa.
öyle ya da böyle: sonucta herkes bilyior ki savasta herzaman masumlar ölür. bir cocuk masumiyetin ete kemige bürünmüs halidir normal sartlar altinda. ve bu fotograflar bu gercegi yansitiyor kurgu olsa da olmasa da o görüntü muhammet olmasa da bir mehmet olarak gercekligini yitirmiyor iste. Ve her gören insanda ayni etkiyi birakiyor olmasi da herkesin aslinda gercegi bildigini gösteriyor.
 
9. Afgan Kızı

1984 de National Geographic fotografcisi Steve McCurry `ye ait bu yesil gözleri bilmeyen yoktur.

afghan-girl.jpg



Hikayesi: Şarbat Gula (Serbet Gül) Sovyetler Birliği ve Afganistan arasındaki savaş sırasında öksüz kaldı. 1984 yılında Pakistan'da bulunduğu mülteci kampında Steve McCurry tarafından fotoğrafı çekildi.
Gula, kamptaki okulda öğrenciydi. Afgan kadınların fotoğraflarını çekmek konusunda zorluklar yaşayan Steve McCurry, eline geçen fırsatı iyi değerlendirdi. Gula fotoğrafı çekildiğinde yaklaşık on üç yaşındaydı.
Bu fotoğraf, National Geographic 1985 haziran sayısında "Afghan Girl" (Afgan Kızı) başlığıyla yayımlandı. Şarbat Gula keskin bakışları ve yeşil gözleriyle, seksenli yıllardaki Afgan savaşının ve mültecilerin tüm dünyaya yayılan simgesi oldu. Fotoğraf ayrıca yayın dünyasında en fazla bilinen fotoğraf unvanına sahiptir.
Afganistan batı medyası için uzun bir süre ulaşılmaz olduğundan, on beş yıldan uzun bir süre Gula'nın kimliği bilinmezliğini korudu. Bu süreç Taliban rejiminin 2001'de yıkılmasına kadar sürdü. Bu zaman zarfında Steve McCurry Gula'ya ulaşmak için girişimlerde bulunduysa da başarılı olamadı.
2002 yılının Ocak ayında, bir National Geographic ekibi Gula'ya ulaşabilmek için Afganistan'a gitti. Steve McCurry Gula'nın geçmişte kaldığı Pakistan'da bulunan mülteci kampını ziyaretinde, Gula'nın erkek kardeşini tanıyan birine rastladı. Böylece ekip, 1992'de mülteci kampından ayrılıp ülkesine dönen Gula'ya, Afganistan'ın ücra bir bölgesinde ulaşmayı başardı. Fotoğrafın gözirisinin biyometri teknolojisi ile incelenmesi sonucu Şarbat Gula'nın bulunan kişi olduğu kesinleşti. Daha önce ya da sonra hiç fotoğrafı çekilmeyen Gula, 1984'te mülteci kampında fotoğrafının çekilişini tüm canlılığıyla anımsıyordu. Seksenli yılların sonunda evlenen Gula üç çocuk annesidir. Gula'nın hikâyesi National Geographic'nin 2002 Nisan sayısında yayımlandı, kendisini konu alan bir belgesel de 2002'nin Mart ayında yayınlandı. (alinti)

Afghan%2BGirl_old_2002.jpg
 
bu son fotografin hikayesi beni cok etkilemistir:)

sagol elif ablacim.
 
10. Eiger-Nordwand (Eiger - Kuzey Yamaci) -alpinizm drami


Sadece belki cok popüler olan fotograflari degil de.. az bilinen ve benim ilgi alanima girenleri de paylasmak istedi canim. Onlardan birisi de iste alpinizm ile ilgilendigim dönemlerde karsima cikan bu hikayenin fotografi.
Fotografta bir dag kenarinda ipte asili kalmis bir insani görebilyioruz. o kisi 1936 da Bern/ isvicre Alpler`in kuzey yamaclarinin en zoru olan Eiger tepesinin kuzey duvarina tirmanirken sonderece üzücü ve icburkan bir sekilde ölen Toni Kurz.



toni_kurz_1936_500_680.jpg


Hikayesi: Toni Kurz, yakin arkadasi Andreas Hinterstoisser ve dagci olan bir diger ikili ile birlikte 18 haziran 1936 da büyük ilgi ve medyatik gözetim esliginde Eiger tepesinin kuzey yamacindan zirvesine cikan ilk isimler olmak adina ise girisirler. Bir yil önce iki dagci nin bu girisim sonucu dagda kayboldugunu bilmelerine ragmen büyük bir azimle sanslarini denemek isterler.
Farkli bir yol denerler. Tirmanma esnasinda zirveye ulasim yollarini tikayan ve büyük ve yoksayilamaz bir engeli Andreas Hinterstoisser farkli dagcilik zekasi ve becerisiyle asmayi basarir. Fakat tam da orada sonrasi icin vahim bir yanlis karar verip geri dönüs yollarini kapayacak bir eylem yapar. (Eiger kuzey duvarinin bu kismi "Hinterstoisser gecidi" olarak anilacak ve haritaya bu isimle yazilacaktir sonralari)
Ikinci gününde 4lü den biri kaya carpmasi sonucu kafasindan yaralanir ve ekip bu duvarin zor ve bilinmez sartlarina daha fazla yarali bir kisi ile katlanilamaz olduguna karar verip geri dönmek icin tirmanis yapmaya baslar. Eiger - Nordwand zor ve ani hava sartlarinin degisimleri ile meshurdur. Bir firtina sonrasi tirmanis duvarlari milimetrelerce buzla kaplanir. Hinterstoisser, 2 gün evvel büyük beceri ile asabildigi gecitte yanlis bir karar verip tutunma iplerini kestigi icin ve duvarin yüzeyi buzlanmadan dolayi farklilastigi icin o gecidi cok denemesine ragmen kullanima tekrar acamaz. Bu kez iclerinden biri agir yarali olan 4 lü ekip farkli bir yoldan asagiya tirmanmayi dener. Firtina gece de devam eder ve bir kaya kaymasi sonucu Andreas Hinterstoisser yaralanip bosluga düser. Cesedi 600 metre asagida dagin yamacinda bulunur günler sonra. Birbirine bagli olan diger 3lü ekipten biri de agir yaralanir bu esnada ve dagda tutunamayip birbirine bagli olarak asili kalirlar.
En tepede olan Toni Kurz yarali degildir ama diger iki dagcinin agirligi birbirlerine bagli oldugu ipi daha önce daga cakmis oldugu karabinanin tasiyamayacagini farkeder. Altinda ipde asili olan arkadasina bagirir cabuk ona dogru tirmanmasi icin.. yoksa hepsi bosluga düsecektir. Arkadasi bir iki dener cikmayi..kendisi ve Toni Kurz un arasinda ipde asili olan diger dagci düsüs esnasinda ipin boynuna dolanmasi sonucu bogulmustur ve ölü bedeni öylece asili kalmsitir ipde. dagci ipe asilir.. ama ölü olan diger dagcinin üzerinden tirmanmayi basaramayip gergin ipin yükünü azaltmayi basaramayacagina karar verip kendi bagli oldugu ipi keser ve kendisini bosluga ve ölüme birakir.
Artik sadece Toni kurz kalmistir dagda. Tek basina, ve ipine asili olan diger ölü dagci bedeni ile birlikte, ve zor konum, pozisyon ve havasartlarinda. tek bir karabinaya bagli olarak ipinde asili kalmistir bu bol rüzgar alan, bivak yapilmasi imkansiz bir kaya cikintisinda.
bulundugu yere yakin eski bir maden tüneli ve tünel icin turizm acisindan degerli bulunan bir tren rayi ve buna bagli olarak santral oldugunu hatirlayip rüzgara karsi var gücüyle bagirir. ve gercekten sesini duyan olur. hemen bir yardim ekibi organize edilse de gece ve firtinadan dolayi Kurz`un bulundugu yere tirmanmak cok tehlikeli olacagindan iptal edilir.
Sabah oldugunda dagci`nin kesinlikle hayatta olma ümidi yoktur kimsede. Donmus olacagina kesin gözü ile bakilirken kurtarma ekibi mucizeyi- yani Toni Kurz`un hala yasiyor oldugunu görür. Ekip, 40 metre asagisina kadar yanina yaklasir Kurz`un... fakat yanina tirmanmak kayaliklarin uygunsuz konumu yüzünden imkansizdir. Toni Kurz kendisini kendi basina kurtarmasi gerektigi anlasilir. Ipi az oldugu icin kendisini asagiya birakamaz. Daha fazla ip gerekmektedir. Altinda asili olan ölü dagcinin ipini kesip, ipi tek tek ipliklerine ayirmaya baslar. Bir eli ve kolu tamamen donmus ve kullanilamazdir. Ve kendisi gecenin yogundan ve rüzgarindan yorgun düsmüs son gücüyle asilir bu göreve. Tam 5 saat sürer ve basarir. Ipleri birbirine baglayip asagida onu bekleyen kurtarma ekibine ulastirir ipini. Onlar da bu gücsüz ipe daga kalin bir tirmanma ipi, kazma ve karabina baglayip yukari cekmesini söyler Toni kurz`a. Artik son gücünü kullanan bir adamin cabasini milim milim ve cok yavas yukari cekilen ipte asili olan ekipmandan takip eder kurtarma ekibi. Baska careleri yoktur.. o zor sartlara ve gücsüz düsmüs bedenine ragmen, Toni Kurz ona uzatilan ipi beline takili olan karabina klipse takmayi basarir. Fakat kurtaricilar bu kez yukari yolladiklari ipin kisa oldugunu farkedip bir diger ipi ucuna bir dügümle baglarlar.
Toni Kurz kendini yavsa yavas birakir asaigya dogru. kurtariclarina ulasmaya 5 metre kala ipi uzatmak icin atilan dügüm bu hikayenin dügüm noktasi olur. ve dram baslar: Toni Kurz bir türlü dügümü karabina klips inden geciremez. cünkü cok yorgundur, yari yariya donmus bir bedeni ile bu kadar yasamasi bile mucizedir. Var gücü ile dener. Dakikalarca. Normal sartlar altinda o dügümü rahatlikla karabinadan gecirebilicekken su an bunu yapacak hic bir gücü kalmamistir. Kurtaricilarina "dügümü karabina dan geciremiyorum" der.. kurtarici ekip ona teslim olmamasi icin, biraz daha denemesini kendini zorlamasini bagirir ve moral vermeye calisir. Fakat bir an da Toni Kurz bedenini dogrultur ve net bir sesle "daha fazla dayanamayacagim" der ve kendini birakir.
Kurtarma ekibi caresizce Toni Kurz un 5 metre üzerilerinde asili halde can verisini izlemekle kalir.
Bu fotograf o dramin belgesi.
Toni Kurz `un cansiz bedeni ertesi gün daha donanimli bir arama kurtarma ekibi tarafinca daha iyi hava sartlarinda ipten alinir.
 
11. 5 cent`e yatacak yer.
Bu fotograf zamaninin ilk sosyal icerikli fotograflarindan biri olarak bilinir. Fotografci büyük ihtimalle 1890 dan daha önce bu kareyi ölümsüzlestirir.
Fotografi ceken kisi Amerika`nın ilk foto muhabiri olan Jacob August Riis.
Fotografta görülen New York da ki "Bayaard Street" de cokca bulunan ucuz barinma imkanlarinin birinin ici. Iceride, alt alta üst üste yatan bir kac yüzü gözü kir icinde göcmen erkek uzanmis vaziyette. Flas isiginin henüz bilinmedigi, yeni bir teknik oldugu dönemde odalarini aydinlatan barut atesinden saskin bakan genc erkekler.

Hikayesi: Basın fotoğrafçılığı tarihinin önemli isimlerinden Jacob August Riis 1849 yılında Danimarka'nın Ribe şehrinde 15 çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak doğar. 1866 ile 1870 yılları arasında bir marangozun yanında çıraklık yaparak çocukluğunu geçirir. 1870 yılında Amerika'ya göç eder. New York'a gelen Riis, 1873 yılında bir haber bürosunda iş buluncaya kadar uzun süre işsiz yaşar. 1877 yılında New York Tribune ve Associated Press için polis muhabiri olarak çalışır. Riis, o dönemde kendisini öncelikle bir yazar olarak nitelese de, yazının tek başına yeterince inandırıcı olmadığını farkederek yazılarını daha etkileyeici hale getirebilmek için fotoğrafa başlar. Kendisi de bir göçmen olan Riis, Göçmenliğin ne demek olduğunu bilir. Bu yüzden özellikle New York'un aşağı doğu kesiminde yaşayan göçmenlerin fotoğraflarını çekmeye başlar. 1884 yılında da göçmen yerleştirme komisyonunun kurulmasından sorumlu olur.
1888 yılında New York Tribune gazetesinden Evining Sun'a geçer. Gazete, O'nun fotoğraflarına dayanarak 12 çizim yayınlar (O dönemde gazetelerde fotoğraf basım teknolojisi gelişmemiştir). Ardından da "Diğer Yarım Nasıl Yaşar ?" ( How the Other Half Lives ?)isimli kitabının çalışmalarına başlar. Riis flaş tozu ( 1887 yılında Alman bilim adamı Adolf Miethe tarafından icat edilmiştir) kullanan ilk fotoğrafçılar arasındadır. Bu yöntem, geceleri de göçmenlerin iç mekanlarda ya da dışarıda fotoğraflarını çekebilmesini sağlar. Riis göçmenlerin bu çekimlerdeki durumunu kitabında şu cümleler ile anlatır. " Gördükleri şey karanlıklar içinde 3 ya da 4 kişi, hayali bir tripod ve bazı ilginç hareketlerdi. Sonra kör edici bir flaş patlaması ve tekrar aynı ilginç hareketler ile, kendileri karışık düşünceler içinde ve ne olduğunu anlamaya çalışırken, uzaklaşıp giden karartılar. "
Bu ziyaretçiler Riis ve New York Amatör Fotoğraf Topluluğu üyesi Henry G. Pillard, Richard Hoe Lawrance ve sağlık komisyonu üyesi Dr. John T. Negle' den başkası değildir.
Fotoğraflarını çektikleri göçmenlerin büyük bölümü 20-30 m2 odalarda 8-10' lu gruplar halinde yaşamaya çalışmaktadırlar. iste bu fotograf da tam bu vaziyeti belgeliyor. Riis ve ekibinin amacı da bu durumu ortaya koyarak çözüm yolları önermekten başka bir şey değildir. Riis ilk başlarda iki asistanı ile çalışsa da sonradan yalnız başına fotoğraf çekmeye karar verir.
Kitabının bazı bölümleri öncelikle Scribner dergisinin Aralık 1889 sayısında yayımlanır. Birkaç ay sonra yayımlanan (1890) tam versiyon da hemen ilgi görür, ardarda birkaç baskı yapar ve bazı sosyal reformların yapılmasında etkili olur. Ancak kitabında da fotoğraf baskı kalitesi çok düşüktür ve bazıları çizim olarak yer almaktadır. Bu kitabın ardından 1892'de " Fakirlerin Çocukları " (The Children of Poor) ve 1901 yılında da kendi otobiyografi kitaplarını yayımlar. Riis izleyen 25 yıl boyunca yazmaya ve göçmenler ile ilgili konferanslar vermeye devam eder. Uzun bir süre kalp rahatsızlığı çektikten sonra 65 yaşında Massachusette' de ölür. (alintidir)
 
12. Hand of Hope
Fotografta görünen cerrahin parmagina sarilmis bir kücük insan eli. Simski tutmus parmagi. Enteresan olan ama bu minik elin aslinda anne karnindan uzanan 21 haftalik bir cenine ait olmasi. Anne karnindayken cerrahi bir müdahale sirasinda aniden olusmus bir hareket ve an. Fotografcisi Michael Clancy.

Hikayesi: Samuel Alexander Armas 2 aralik 1992 de dünyaya gelir. Henüz anne karnindayken bir sorun cikmasi sebebi cerrahi bir müdahale gerekir. Nashville de ki Vanderbild üniversite klinigi bu görevi üstlenir. Ameliyat oldukca zor ve cetrefilli oldugundan fotografcilar da vardir ameliyathanede. Anne rahmini keserken cerrah, fotografci bir kimildama gördügünü zanneder ve fotograf cekmeye baslar kare kare. Derken cerrah parmagiyla rahim civarina yaklasirken aniden bir el görünür. Bu el kendine yakin olan parmagi yakalar ve simsKi tutar. Iste bu o inanilmaz anin fotografi.*
Bu kareyi farkli kilan bir den fazla olay vardir. Biri, anne ve ceninin narkoz altinda olmasi ve aslinda hareket ediyor ihtmalinin olanak disi olmasidir. Bir digeri ise, 21 haftalik bir ceninin bu denli reflekslerinin henüz gelismedigi düsüncesidir.*
Fotograf dünyayi dolasir ve ardindan büyük spekülasyonlar yaratir. Fotografci bu mucizevi olayi belgelediginin düsüncesiyle konferanslar veririr. Ceninin farkindaligindan bahseder. "hayat `a sarilmak" olarak nitelendirir ve 21 haftalik bir ceninin yasam hakkini savunan, kürtaj karsitlarina destek veririr, cünkü fotografciya göre cenin hayatina müdahale eden parmaklari onu incitmemeleri icin tutmus oldugunu savunur, "bakin ben burdayim, yasiyorum, dikkatli olun!" dermis gibi o cenin ona yaklasan parmaklara. Fakat ameliyati gerceklestiren ekip ve cerrah, anne ve ceninin anestezi altinda oldugunu ve o yüzdne hareket etmelerinin imkansiz oldugunu savunurlar. Cerrah, parmagini rahime soktugunda o kücük elin tesadüf bir sekilde parmagina takilmis olmasini ve onu hissettikten sonra bilincli olarak rahimin disina dgru cektigini söyler ve ardindan iceri iterek ameliyati bitirdigini savunur.
Bu inanilmaz fotograf Michael Clancy `nin büyük kalabalik tarafinca bir fotografci olarak artik ciddiye alinmamasina ve tebessümle izlemesine neden olur.*
Samuel Armas bu ameliyattan sonra bir kac ameliyat daha olup saglikli bir cocuk olarak dünyaya gelir.
 
13. Düsen asker

Bazi fotograflar ikon olur, simge olur. efsanelesir ve hic bir zaman degerini yitirmez. iste bu onlardan bir tanesi: bir partizan askerin vuruldugu anin görüntüsü. fotografcisi ünlü savas fotografcisi Robert Capa.


robert-capa-death-of-militiaman.jpg


Hikayesi: 1936 yilinin yaz aylarinda iclerinde Francisco Franco`nun da bulundugu dört general ispanya cumhuriyetine karsi bri darbe yaparlar. hemen ardindan Ispanya`da acimasiz bir ic savas baslar. Bu ic savas Pablo Picasso`nun meshur tablosu "Guernica" nin, ve direnisin gürültülü ve keskin bir haykirisi olan "No Pasaran!" sloganinin (yani : gecit yok!) yanisira bir de bu, dünyanin en cok paylasilan savas fotografini da var eder.
5 Eylul, 1936 yilinda Robert Capa tarafinda cekilen bu fotograf, cumhuriyetci anarsist Federico Borrel Garcia’in Ispanya ic savasi sirasinda vuruldugu an cekilmis oldugu söylenir. Düstügü yerden bir daha kalkamayan Borrel Garcia`nin bu fotograf ölüm anini ölümsüzlestirir. 23 Eylul, 1936 yilinda, cekildikten 15 gun sonra, Vu adli Fransiz magazin dergisinde ilk defa basildiginda buyuk sok etkisi yaratir insanlarda. Bu ilk basimin ardina onlarca farkli yerlerde kopyalari basilir ve ispanya ic savasinin sembolu haline gelir kisa sürede.
İspanya İç Savaşı sırasında bir partizanın, vurulmasından hemen sonra düşerken çekilen fotoğrafı, savaşın belki de en bilinen görsel simgesi oldu. Ancak Capa’nın bu ünlü fotoğrafı, çekildiği Eylül 1936’dan itibaren pek çok tartışmanın da merkezinde yer aldı. Tartışmalar özellikle fotoğrafın nerede çekildiği ve askerin kim olduğu konusunda yoğunlaşıyor.
Katalan El Periodico gazetesinde yer alan bir yazı tartışmalara yeni bir boyut getirdi. Yazıda ‘askerin düşüşü’nün bir haber fotoğrafı değil, bir mizansen olduğu iddia ediliyor.
İddiaya göre fotoğraf, Capa’nın söylediği gibi Endülüs’teki Cerro Muriano bölgesinde çekildi. Ancak fotoğrafın çekildiği yer Cerro Muriano bölgesinin güney batısında yer alan Espejo kasabasıydı. Fotoğrafın çekildiği bu yer ön cepheden yaklaşık 10 km. uzkataydı ve yakınlarda bir çatışma yaşanmıyordu.
Bu iddiaya dayanak olarak, ‘düşen asker’ fotoğrafı ile çok yakın zamanlarda çekilen başka iki fotoğraf gösteriliyor. Espejo yakınlarında çekilen fotoğraflardan birinde diz çökmüş bir sıra asker diğerinde ise yatan tek bir asker yer alıyor. Bu iki fotoğrafın arkasında yer alan, dağların hafif bir şekilde görüldüğü ufuk çizgisi ‘askerin düşüşü’nde de yer alıyor.
Üç fotoğrafın çekildiği tarih 1936 Eylül’ünün başıydı, İspanya İç Savaşı 3 ay önce başlamıştı. Ancak Espejo kasabası bu tarihte cumhuriyetçilerin elindeydi ve buradaki çatışmalar ancak 22-25 Eylül 1936 tarihleri arasında yaşandı.
Yazıyı kaleme alan Ernst Alos, tüm bu göstergelerden sonra şunları söyledi: “fotoğrafın çekildiği mevki, sahnenin bir mizansen ya da aldatma olduğunu kanıtlıyor.”
Biraz daha ayrintiya girelim:
1936 Ağustosunda, İspanya İç Savaşı'nın başlamasından birkaç hafta sonra Capa, yeniyetme bir savaş fotomuhabiri olan sevgilisi Gerda Taro'yla birlikte, General Franco'nun faşist ordularına karşı direnen Cumhuriyetçileri fotoğraflamak üzere İspanya'ya gitti. Düşen Asker fotoğrafı ilk kez, 23 Eylül 1936 tarihli Fransız Vu dergisinde, aynı sayfada benzer bir fotoğrafla birlikte yayımlandı. Sayfada üstte “Nasıl Düştüler” yazıyordu ama Capa'nın bu fotoğrafları nerede ve hangi şartlar altında çektiği açıklanmıyordu.
Düşen Asker daha sonra, 12 Temmuz 1937 tarihli Life dergisinde basıldığındaysa başlık daha açıklayıcıydı: “Robert Capa, Cordoba şehri yakınında, bir İspanyol askerinin başından vurularak düştüğü anı yakaladı.” Adamın başından vurulduğu iddiası, Life editörünün askerin kepindeki püskülü, parçalanmış beyninin bir parçası sanmasından kaynaklanıyordu.
Capa'nın yaşamı sırasında ve ölümünden sonraki 20 yıl içinde bu fotoğraf; görüntünün sahiciliği, inanılırlığı hiç sorgulanmadan, pek çok kez yayımlandı.
Fotoğraftaki askerin ayaklarının yere düz basması şüphe yaratan bir ayrıntıydı. Benzer şekilde rahatsız edici bir diğer ayrıntı da, askerin silahını yakın bir zamanda kullanmaya niyeti yokmuş gibi taşımasıydı. Bu iki durum, 1930'larda Life dergisinin fotoğraf editörü olan Hansel Mieth'in 19 Mart 1982'de ki arastirmalari hikâyeyinin yeniden düşünülmesine yol açtı. Mieth arastirmasinda Capa'nın ona bu ünlü fotoğrafını nasıl çektiğini açıkladığını söylüyordu. Capa, ‘Askerler şakalaşıyorlardu, hepimiz şakalaşıyorduk. Kendimizi iyi hissediyorduk. Hiç kimse ateş etmiyordu. Yamaçtan aşağı koşarak indiler. Ben de koştum ve deklanşöre bastım,' demişti.
Mieth'in ‘Onlara saldırıya uğramış gibi poz vermelerini mi söylediniz?' sorusuna cevabı şöyle olmuştu: ‘Kesinlikle hayır. Çok eğleniyorduk, kendimizden geçmiştik.'
‘Sonra?'
‘Sonra aniden herşey gerçeğe dönüştü. Silah sesini duymadım – başta duymadım.'
‘Siz neredeydiniz?'
‘Askerlerin biraz ilerisinde, yan tarafta.'
Capa Mieth'e bu olayın onu çok rahatsız ettiğini, bir türlü aklından çıkmadığını anlatmış. ‘Askerin ölümünden biraz da kendisini sorumlu tutuyordu – hislerini, doğal olarak, gizlemek istemiş ve bu nedenle yıllar içinde, fotoğrafı nasıl çektiğine ilişkin farklı açıklamalar yapmış.' ”
Robert Capa biyografisinin yazarı Richard Whelan'ın, önce Aperture dergisinde (Bahar 2002), sonra geliştirerek 2003'te internette yayımladığı “Robert Capa'nın Düşen Asker'inin Sahiciliğini Kanıtlamak” başlıklı yazısından alıntılanan bu bölümdeki iddialar, yazının geri kalanındaki kanıtlarla destekleniyor. Yazar, Capa'nın o dönemde çektiği diğer fotoğraflardaki detayların karşılaştırmalı bir incelemesini yapmış; ayrıca Capa'yla birlikte İspanya'da bulunan diğer savaş muhabirleriyle konuşmuş ve cevaplar almis.

Fakat bir fotografin degerini ve önemini belirleyen aslidna nedir? onun gercek bir sahneyi göstermesi mi? yoksa onun gercek olan bir durumu mu yansitmasi? anlatmak istedigi mi önemli ? yoksa o anlatim sadece bir gercek sahne ile mi anlam buluyor?
En ünlü foto muhabirlerinden bir olarak bilinen Robert Capa, “eğer bir fotoğraf iyi değilse, yeterince yakından çeklimediği içindir” sözünün sahibi. Bu iddialar sonrasında Capa’nın ve fotoğrafının güvenilirliği konusunda, aralarında fotoğrafçının biyograsini yazan yazarların da bulunduğu eleştirmenler şunları söyledi:
Richard Whelan (Capa’nın biyografisini yazdı): Fotoğrafın gerçekten bir adamın vurulma anında çekilip çekilmediğinin araştırlmasında ısrar etmek, hastalıklı ve önemsiz bir şey. Fotoğrafın özelliği, simgelediklerinde yatıyor, bir adamın öldüğüne dair bir delil olmasında değil.
Chistopher Ricks (Eleştirmen): Eğer Capa fotoğrafta bir aktörü oynatsaydı aynı etki ve duyguyu verebilir miydi? Buna yoğunlaşmalıyız çünkü bu fotoğraf, çekenin cümlelelerini yansıtıyor.
Alex Kershaw (Capa’nın biyografisini yazdı): Sahte ya da gerçek olsun ‘düşen asker’ Capa’nın politik görüşünü ve idealizmini yansıtıyor. Capa, yaşanan cinnetleri ve yakından tanıklık edenlerin savaş hakkında ‘romantik’ yaklaşımlarının bittiği aldatmacaları deneyimledi.
Bunny Smedley (Eleştirmen): Eğer footoğraflar sahteyse, Capa mükemmel kareyi yakalamak için gerçeği abartmış olan ne ilk ne de son kişi olacaktır. Şundan emin olabilirz ki iddia doğruysa, ‘düşen adam’ sipere rol icabı düşen bir adamın fotoğrafı olacaktır.
Susie Lindfield (Eleştirmen): Ünlü fotoğrafında bir Cumhuriyetçi partizanının elinde silahla ölüm anını yakalamıştı ve bu savaşın ve savaş karşıtlığının simgesi, 20’inci yüzyılın imgesi oldu. Sonuçta Capa gaddarlığa, fizksel işkenceye ya da ölüme meraklı değildi. O savaşı, büyük bir maceradan çok acı veren bir zorunluluk olarak gören biriydi.

2000 li yillarina yaklasildiginda Robert Capa’ nın 70 yıldır kayıp olan negatiflerinin olduğu fotoğraf sandığı / bavulu Mexico City’ de tesadüfen ortaya cikmasi büyük sansasyon oldu.
Bavulda , Capa’nın , İspanya İç Savaşı sırasında çektiği 3 bin 500 fotoğrafın negatifi bulunuyordu . Capa’nın meslektaşları Gerda Taro ve David Seymour’ın bazı fotoğrafları da yine bu bavulda saklanıyordu . Capa , 1939’da Amerika’ya giderken bu bavulu Paris’te bırakmıştı ve bavulun Nazi işgalinde kaybolduğunu sanıyordu . Fakat bavul şans eseri Paris’ten Marsilya’ya, oradan da Meksikalı bir general sayesinde Mexico City’ye geldi .

Burada , Benjamin Tarver adında bir film yapımcısının elindeydi . Ancak Capa’nın kardeşi Cornell Capa’nın kurduğu Uluslararası Fotoğraf Merkezi , fotoğrafların Capa’nın varislerine iade edilmesi konusunda Benjamin Tarver’ı yıllar süren görüşmelerden sonra ikna etti ve merkez , geçtiğimiz haftalarda fotoğraflara kavuşup , gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra kamuoyuyla paylaştı . Söz konusu negatifler arasında İspanya’daki cumhuriyetçi askerler , gündelik hayat ve cephede çekilen sivillerin yanısıra bir çok sanatçının da portreleri var .

Negatifler sayesinde Capa’nın , düşüncesini fotoğrafa yansıtma süreci açığa çıkacak . Capa’nın “Düşen Asker” adını verdiği ünlü fotoğrafın negatifinin , bavulda olup olmadığı belli değil . Bu ortaya çıktığında , bir askerin vurulma anını gösteren bu fotoğrafın gerçekliği konusunda , yıllardır süren tartışma da son bulacak .
 
14. "Vietnam - ABD savaşındaki Çıplak Kız"
Bu fotografi bilmeyen yoktur belki de. Vietnam savasinin simgesi haline gelen önemli fotograf Kim Phuc (ya da Phan Thị Kim Phúc) adinda ki kücük vietnamli kizi cigliklar icersinde cirilciplak bir halde kacarken görüntülüyor. ABD savaş uçaklarının attığı napalm bombasıyla yanan köyden sağ kalan çocuklar, elbiseleri, saçları, vücutları yanık içinde çığlıklar atarak kaçışırken, foto-muhabiri Nick Ut kendisine Pulitzer Ödülünü getirecek olan kareyi çeker.

Hikayesi: 8 haziran 1972 ABD savas ucaklari Vietnam savasi sirasinda Saygon `un kuzeyinde bir köye napalm bombasi atar ve sonrasinda büyük bir yangin meydana gelir. Yangindan kacanlar arasinda adi Vietnamca "Altin Mutluluk" anlamina gelen Kim Phuc da vardir. Iki kardesi yanarak ölmsütür sadece kendisi hayatta kalmayi basarabilmistir.



Fotografci Nick Ut, Kim ile karsilasma anini söyle anlatir:
"Kim çok kötü görünüyordu, öleceğini düşündüm.
O gün, pek çok fotoğraf çekmiştim ve kasabadan ayrılmak üzereydim. Tam o sırada iki uçak gördüm. Her iki uçak da dörder tane napalm bombası attı. Beş dakika sonra yardım çığlıkları atan insanlar koşmaya, kaçmaya başladılar. Kim beni gördüğü anda, Vietnamca, Bana su verin, yanıyorum, kavruluyorum. diye bağırmaya başladı.
Ona biraz su verdim ve yardım edeceğimi söyledim. Arabama alıp yaklaşık 15 kilometre ötedeki hastaneye götürdüm. Hastane ölen ya da ölmek üzere olan Vietnamlılarla, askerlerle doluydu. Kimse çocuklarla ilgilenmiyordu.
Gazeteci olduğumu söyledim. Kim'in ölmesini istemediğimi haykırdım. Yardım ettiler."
Kim, köyü bombalandıktan sonra 14 ay hastanede kaldı. Vücudunun yarısından fazlasında üçüncü derecede yanık vardı ve doktorlar yaşayacağını sanmıyordu. Dayanılmaz acılar çekiyordu, çenesi ile göğsü birbirine kaynamıştı ve sol eli kemiğe kadar yanmıştı. Annesi başucundaydı, San Francisco'dan Dr. Mark Gorney küçük kızı kurtarmaya çalışıyordu. Doktor olmaya karar veren Kim iki yıl sonra köyüne döndü.
1982 yılında tıp eğitimi görürken, 'fotoğraftaki kızı' bulmak isteyen Hollandalı bir gazetecinin isteği üzerine Vietnam yetkilileri Kim'i buldu. Gazetecilerin ilgi odağı oldu, kısa zamanda bundan bunaldı. Vietnam hükümetinin isteğiyle tıp öğrenimini yarıda bıraktı. 'Savaşın simgesi' olarak hükümetin daha fazla işine yarayacaktı. Nihayet 1986'da, Vietnam yetkililerin gözetimi altında, Küba'da eğitimini sürdürmesine izin verildi. Ancak sağlık sorunları nedeniyle eğitimini tamamlayamadı. Küba'da tanıştığı Bui Huy Toan ile 1992'de evlendi.
2003 yılında Newfoundland, Gander'de, havaalanında yakıt almakta olan Moskova-Küba seferini yapan uçaktan inerek kocasıyla birlikte Kanada'ya sığınmak istediğini söyledi.
Kanada'da yaşayan Kim, özellikle savaş kurbanlarına hoşgörü, barış mesajları iletme misyonu üstlenmiştir. 1994'ten bu yana UNESCO iyi niyet elçisidir.
1977'de Chicago'da, daha sonra Kanada'da kurulan Kim Vakfı, çocuk savaş kurbanlarını iyileştirmek için hizmet vermektedir.
(alintilardan derleme)
 
15. 5 çocuk acisi

Fotograf cok aci bir gercegi dondurmus adeta: 5 cocugunu bir dogal afette kaybetmis aci ceken bir anne. Fotografcisi Mustafa Bozdemir.

children_crying.jpg


Hikayesi: Kezban Özer (37) kocasi ile birlikte saat sabahin 5 inde inekleri sagmak icin ahirda iken 5 cocugu uyuyrdu henüz. Tam 5 dakika sonra o inanilmaz deprem tüm dünyasini degistirdi Kezban anne`nin.
5 cocugunu da canli canli enkaz altinda gömülmüs buldu.
1155 kişinin hayatını kaybettiği 1983 Erzurum-Kars depreminde, 5 çocuğunu yitiren bir anneyi, çocuklarının çamur içindeki cesetlerinin başında görüntüleyen, o zamanın Hürriyet Gazetesi foto muhabiri Mustafa Bozdemir, bu fotoğrafı ile aynı yıl World Press Photo`nun "Yılın Fotoğrafi" ödülü almıştır.

lollitop_p1_2009_in_120_904_21443965.jpg


30 Ekim 1983'te Koyunören'de meydana gelen depremde, Türk annenin 5 çocuğunun ölüsünü gördüğün andaki tepkisi yürekleri parçaladı.

2009 da bir tv söylesisinde ilk ve tek Yilin fotografi ödülünü alan türk foto muhabiri Bozdemir "o ani" anlatti:

"Çocuğunu kaybeden anne ve 5 çocuk. Çok hazin bir durumdu. Anne önce çocukların üzerindeki çamuru silmeye çalışıyordu. Daha sonra 2 yanağından öpüyordu, alnından öpüyordu, öbür çocuğa geçiyordu. Yine siliyordu çamurunu, öbürüne geçiyordu. Dayanılmayacak bir feryatla, ağıtlar söyleyerek yapıyordu bunu. Yahu dayanılmaz manzaraya, şu anda bile içim ürperiyor"​

1983 yılında meydana gelen Erzurum-Kars depremi 6.9 büyüklüğündeydi. Depremde 1155 kişi ölürken 1142 kişi yaralandı, 3200 konut yıkıldı. O yıllarda Hürriyet Gazetesi Ankara Bürosunda çalışan Mustafa Bozdemir, depremi haber alır almaz 10 kişilik bir ekip ile Erzuruma gitti. Erzurum`un Narvan ilçesinden bin bir güçlükle Koyunören Köyü`ne ulaştı. Köyde 200’e yakın ölü vardı. Bütün cesetler battaniyelerle örtülmüş halde çamurun içinde öylece yatıyordu. İmam gelip kefen dağıtılınca bir anda herkes ölüsünün üzerindeki battaniyeleri kaldırdı. Ve işte o anda 5 çocuğunun cesetlerinin başında feryat edip, onların bedenlerindeki çamurları temizlerken yüzlerini öpen anneyi gördü. Deklanşöre bastı. Tabutları bile beklemedi. Başka kareye gerek yoktu; Depremin fotoğrafı oydu…
Erzurum-Kars depreminin acılarını tek kareyle anlatan o fotoğraf, World Press Photo`nun yanı sıra Life Dergisi tarafından da Yılın Fotoğrafi seçildi. Mustafa Bozdemir ise şu anda foto muhabirliği yerine basın danışmanlığı yapıyor
 
16. Hands

Bu fotograf yerküre de var olan iki ayri dünyanin gecerliligini belgeliyor. herseyi olanlar ve hicbirseyi olmayanlar. fotografda görüntülenen Uganda aclk yilinda ki ugandali bir erkek cocugun beyaz bir misyonerin elinin icinde ki hali. Fotografcisi Mike Wells

tumblr_kwytev9UHd1qz503p


Hikayesi: 1980 yilinin nisan ayinda Mike Wells Uganda`nin Karamoja eyaletine gider. Bu fotografi orda ceker. Ardindan yayinlanmasi icin ajansina yollar fakat yayin departmani fotografi yayinlamak yerine bir yarismaya sokar. o yarisma World Press Photograph of the Year yarismasi dir. Mike Wells in bu fotografi kazanir.
Mike Wells beklenenin aksine bu ödüle layik görülmesinden dolayi mutlu olmaz. acliktan sefaletten ölecek olan bir cocugun fotografini cektigi icin utanicak olur. kendisinin asla bu yarismaya katilmayacagini düsünürler, zira acligi ve fakirligi ve cocuklarin acliktan düstügü bir durumu belgeleyen bir fotograf ile yarsima kazanmak istemez.
1980 de ki aclik ve sefalet ve aci siysal catismalarin dogurdugu bir sonuc idi. yaklasik 30 000 insan bu olaylar sirasinda ve bu olaylar sebebiyle hayatini kaybetmisti.
 
17. Bibi Aisha

54. World Press Photo yarışmasında birincilik almış kare, 18 yasindaki afgan kizi Bibi Aisha`nin fotografi. Fotografta görünen genc bir kadinin ceyrek profil portresi. Portrede carpici olan asil özellik, genc kizin burnunun eksikligi.
Fotografcisi Güney Afrikali Jodi Bieber.


timenose.jpg


Hikayesi: 2010 yilinda WPPY e katilanlar arasinda, yarışmanın en büyük ödülü olan World Press Photo of The Year 2011 layik görünüp Güney Afrikalı fotoğrafçı Jodi Bieber'in Bibi Aisha portresine verildi.
Dünyayı şoke eden fotoğraf aslında bir genç kızın değil, zulmün portresi; 12 yaşındayken babası tarafından borç ödemek amacıyla bir Taliban militanına verilen Bibi Aisha’nın burnu ve kulakları, kocasının onu başkasıyla evlendirme kararına itiraz edince kesildi. Fotografin üzerine cok konusuldu ve hikayesi hakkinda farkli farkli seyler söylendi. Ilk cikis hikayesi, cocuk yasta zorla evlendirilen Bibi Aisha`nin kocasinin Taliban komutu üzerine burnunu ve kulaklarini kesmesini anlatiyor. Bu hikaye ile Time dergisine kapak oldu fotograf. Alt basligi ise "What happens if we leave Afghanistan" (Afganistan`i terkedersek neler olabilir) idi. Yani bir nevi ABD nin Afganistan da ki basarisizligini örtecek bir sebep olarak lanse edildi.
tHAAu8D_BibiAishaCoverofTime.png

Bu haberden dolayi cikan bir cok elestiri sonrasi, gazetecilerin Bibi Aisha hakkinda daha ayrintili bilgiler almak adina arastirmalarina sebep oldu. Gercek hikayesi bu korkunc dramin aslinda siyasal tonundan farkli ve arinmis olarak, bir nevi töre eylemi oldugunu acikliyor. Bibi Aisha`nin anlatimina göre, o nun hikayesinde Taliban in ismen bir varligi yok. Evinde maruz kaldigi siddet sonrasi evden kactiktan sonra kayinbabasi tarafinca yakalanip burnu ve kulaklari kesilen Bibi Aisha, bu vahsetin ardindan amcasinin evine siginmak icin kapisini calar. Fakat amcasi ve kasabanin diger otoriteleri eve almak istemez talihsiz kizi. Kaderine birakirlar. Bunun üzerine yakinda bulunan Amerikan saglik ocagi calisanlari yere yigilmis Bibi Aisha yi bulup ilk yardimini yapip onu ABD ye götürürler.
Belli kisiler tarafinca hikayesinin ABD nin Afganistan`da ki varliginin önemli, hakli ve gecerli olduguna dair propaganda amacli kullanildigi Bibi Aisha, 2010 dan beri ABD de yasiyor. 2012 de basarili bir estetik ameliyati ile bir buruna sahip olmus bulunmakta.

Bu hikaye bir fotografin amacinin disinda nasil kullanilabildigini gösteriyor. Süphesiz Taliban daha vahsi eylemler yapiyor ve yapabiliyor. Fakat her bireysel olay ile yanlis ve asilsiz ve abartilmis suclamalarda bulunmak daha farkli sorunlar doguruyor. Kadin haklari organizasyonlari bu durumun yararindan cok zararinin dokundugunu savunuyor, zira bu "sözde" Taliban vahsetini gözler önüne sererken asil tek tük kenarda kösede kalmis olaylara gözlerin kapanmasini sagladiginin fikrinde.


Bibi-Aisha-in-California--006.jpg
 
18. vurulan asker


Bence en etkileyici fotograflardan birtanesi. Inanilmaz bir sahne.
Vurulmus bir asker bir papaza tutunuyor.. Fotografcisi Hector Rondón Lovera

enhanced-buzz-10875-1328898077-38.jpg


Hikayesi: Bu fotografin hikayesi hakkinda daha fazla sey ögrenmek isterdim ama bulamadim.. arastirmaya devam edecegim. bildiklerim sunlar:
1962 yilinda ki Venezuella`nin gerilla organisasyonu Fuerzas Armadas de Liberación Nacional harekete gecer.bu gerilla ayaklanmasi sirasinda Hector Rondón Lovera kücük bir liman kasabasi olan Puerto Cabello`da bu fotografi ceker. keskin nişancı tarafından vurulan yönetim yanlisi asker ölmeden önce donanma papazı Luis Padillo`ya tutunmaya çalışıyor. Papaz askere karşı son görevini yerine getirmeye çalışırken kurşunlar yağmaya devam ediyor. Rondón Lovera kurşunlardan sakınmak için yere yattığını, fotoğrafı nasıl çektiğini hatırlamadığını söylüyor.
Bu inanilmaz fotograf 1962 yilinin en iyi basin fotografi ödülüne layik bulunuyor ve tarihin en önemli fotograflarindan biri olarak liste de yerini aliyor.

Simdi size bir hikayeyi bir degil de bir kac fotografla anlatmak istiyorum. cünkü bu hikaye onu belgeleyen fotograflari olmasaydi belki de hic aciga cikmayacakti.
 
19. MyLai Katliami

Fotograflarda farkedebildiginiz görüntüler insanlarin aşırı durumlar ve sartlar altinda insanliktan nasil cikabilecegi, ve bu cikisin getrebilecegi sonuclari gösteriyor.
MyLai katliamini belgeleyen savas muhabiri Ron Haeberle`nin viatnam savasi sirasinda görebildiklerini belgelemeyi, ve bundan daha da önemlisi fotograf makinesinin birini teslim etmeyip, saklayip/ gizleyip kurtarabilmis olmasinin basari hikayesi bir nevi.
Hikayesi: "1968 yılındayız... ABD Vietnam Savaşı’na boğazına kadar batmış durumda. 500.000 Amerikan askeri, tuzaklarla dolu tropikal ormanların içerisinde, bir görünüp bir kaybolan Vietnam Halk Kurtuluş Ordusu gerillalarıyla çarpışıyor, gerilla hiçbir yerden tam anlamıyla temizlenemiyor, ABD yönetimi ve özellikle ordu komuta kadrosu giderek sıkışıyor.
Bölge ele geçirememe, ABD ordusunun en büyük sorunu. Gerilla kayboluyor ve yeniden ortaya çıkıyor. Yürütülen operasyonlarda ne ölçüde başarı sağlandığı bile tam anlaşılamıyor.
İşte tam bu zamanlarda, Amerikalılar “ceset sayma” adıyla ün yapan bir yönteme başvuruyor. Bölge temizlendi mi, şüpheliydi, ama ölü bir gerilla şüphe götürmez şekilde ölüydü. Böylece, ABD komuta kadrosunun başarıyı ceset sayarak ölçmeye yönelmesi, tek tek Amerikan askerlerine de daha büyük bir öldürme arzusu ve daha geniş bir öldürme serbestisi veriyor. Bu politikanın en belirgin sonuçlarından biri My Lai köyünde olanlardır.

Sabah 08.00’de geldiler...
16 Mart 1968 günü, Americal tümeninin Charlie bölüğü, Vietnam’ın Son My yöresindeki My Lai köyü ve çevresine yönelik bir operasyon için helikopterlere bindirildi. Bölüğe Yüzbaşı Ernest L. Medina, bölüğün 2. müfrezesine Teğmen William Calley komuta ediyordu. Vietnam Halk Ordusu gerillalarını “bulmak ve yok etmek”le görevlendirilmişlerdi.
Sabah saat 08.00 sularında helikopterler Charlie bölüğünü My Lai’nin biraz uzağına indirdiler. Köy önce topa tutuldu. Sonra 1. ve 2. müfrezeler ateş ederek köye daldı.
Gerilla bulamadılar. Onun yerine, insan, hayvan, canlı kimi buldularsa onları yok ettiler. Yaralıları süngülemek, kızların ırzına geçmek, insanların çocuklarını saklamaya çalıştığı barakalara elbombası atmak, 100’den fazla insanı bir hendeğe doldurup taramak gibi caniyane işler yaptılar. Dört saat süren katliamın sonunda tam 504 insan öldürdüler. Öldürdükleri, kadınlar ve çocuklardı. Ve çok yaşlı erkekler... Ortalıkta ne gerilla ne de gerilla olabilecek yaşta erkekler vardı.
Katliama tanık olmuş bir helikopter pilotu olan Hugh Thompson, olayı şöyle anlatıyordu: “O sabah, My Lai’deki bir kara operasyonuna destek sağlamakla görevliydik. Görevim, dost kuvvetlerin cephe hizasında uçup ateş açmak, düşmanın yerini saptayıp onlara bildirmekti... Köy, birliklerimiz oraya yaklaşmadan önce top ateşine tutulmuştu... Birliklerimizin üzerinde ileri geri uçmaya koyulduk. Ve kısa süre sonra her tarafta cesetler görmeye başladık. Nereye baksak ceset doluydu. Çocuklar vardı, 2, 3, 4, 5, yaşlarında; kadınlar, çok yaşlı adamlar; ama genç erkekler yoktu aralarında. Genç erkekleri arıyor olmamız gerekiyordu. Nişancım, ‘Silahları nerede bunların?’ diye sordu...
Dolaşıyor ve yaralı insanları görüyorduk. Yolun kenarında yaralı bir kadın vardı, onu görünce, yanlış birşeylerin olduğunu düşündük... Her yere bakıyor ve neler döndüğünü anlayamıyorduk... Birkaç dakika sonra dönüp geldik ve yaralı kadını tekrar gördük. O fotoğrafı hepiniz hatırlıyorsunuzdur. Şapkası yanına düşmüştür. Çıplak gözle iyice yakından bakınca, hemen yanındaki öbür nesnenin ne olduğu da seçilebiliyordu. Beyniydi. Hiç hoş değildi. Başka bir yaralı kadın gördük. Telsize sarıldık, yardım istedik... Birkaç dakika sonra bir yüzbaşı geldi, kadına bir tekme attı, geri çekildi ve onu vurdu.
Bir hendeğin üstünden geçerken, bir sürü insanın oraya doluşmuş olduğunu, kıpırdadıklarını gördük. Aşağı indim ve bir çavuşa, onları oradan çıkarmak için yardım edip edemeyeceğini sordum. Yaralılar vardı aralarında. Çavuş bana yardım etmenin tek yolunun onları ıstıraplarından kurtarmak olduğunu söyledi. Şaka yapıyor sandım, söylediğini şaka kabul etmiş olmalıyım. Tekrar havalandığımızda, mürettebatımın ekipbaşı, ‘Aman Allahım, hendeğe ateş ediyor!’ diye bağırdı. İki defa daha yardım istedik; yani toplam üç defa. Her seferinde insanlar öldürüldü.
Biraz sonra, ahşap bir sığınak gibi bir yere sığınmış bir kadın gördüm. Ben de helikopteri tekrar indirdim. Kara birliklerine doğru yürüyüp, o sığınakta siviller var, onların oradan çıkmasına yardım edin, dedim. Biri, ‘Bir elbombası atalım, çıkarlar,’ dedi. Onları durdurdum, gidip insanlara çıkmalarını işaret ettim, çıktılar.
Sandığımdan daha çok insan varmış orada. 9-10 kişi kadardılar. Onları burada bırakırsam ölecekleri kesindi. Amerikalılar hazır bekliyordu. Oysa bu 9-10 insan kimse için bir tehdit oluşturmuyorlardı. Mürettebatım da ben de o sırada çılgına dönmüştük. Bu insanları ne yapacaktım? Burada bırakırsam öldürülecekleri kesindi. Helikoptere yürüdüm, hepsini etrafıma topladım. Telsizle başka bir helikopteri kullanan arkadaşımı aradım. Gelip bu insanları buradan götürmesini istedim. Geldi, onların ancak yarısını alabildi, götürüp 10 mil öteye bıraktı. Geri döndü. Sonra hepsini toparlayıp kalktık.
Dönüp tekrar hendeğin üstünden geçtik. İçinde hâlâ biraz hareket vardı. Yere indik. Ekip şefi Glenn Andreotta hendeğe indi, biraz sonra kucağında kanlar içinde bir çocukla geldi. Onu ne yapacağımızı da bilemiyorduk, ama helikoptere aldık, Quang Ngai’deki yetim hastanesine götürürüz diye düşündük. Müthiş hayal kırıklığına uğramıştım...”

Katliamın örtbas edicisi: Colin Powell
İşte My Lai’deki öykü böyle... Böyle binlerce öykü var aslında; ama en çarpıcılarından biri bu. Üstelik birinci ağızdan anlatılıyor.
Aynı günlerde, Vietnam’da, hem de olayın geçtiği bölgede çok tanıdık bir yüz vardır. Bush’un Dışişleri Bakanı Colin Powell 1968-69’da Vietnam’da yüzbaşıdır. Chu Lai’deki katliamcı Americal tümeninde, G-3 operasyonlarının komuta heyetinde başkan yardımcısıdır.
Powell, bu sırada, askerlerin kendi aralarında taktığı isimle “Kasap Tugayı” diye bilinen 11. Hafif Piyade Tugayı’ndan Tom Glen’in Vietnam’daki Amerikan kuvvetlerinin komutanı General Creighton Abrams’a yazdığı bir mektupla ilgilenmek zorunda kalır. Glen, 1968 kasımında, ABD’ye dönmeden kısa süre önce yazdığı mektupta özel bir olaydan sözetmiyordu, ama sivillerin ve esirlerin işkenceden geçirildiğini, öldürüldüğünü ileri sürüyordu. Bu tür eylemler, Glen’e göre, “bütün birliğin her düzeydeki katılımıyla yapılıyor ve bu yüzden, ordunun saptanmış politikası olarak görülüyordu.”
Mektubun bir kopyası, 9 Aralık 1968’de, Americal tümeninin komuta heyetindeki Yüzbaşı Colin Powell’a iletildi ve konuyu araştırıp, rapor vermesi istendi. Birkaç gün sonra, 13 Aralık 1968’de, Powell, üstü olan generale verdiği raporda şöyle dedi: “bu genç asker yeterince ayrıntı vermemiş, somut veri az, açılacak bir soruşturmaya zemin oluşturmaya yeterli değil bunlar.”
Powell, Glen’i bulup işin aslını öğrenmek yerine, Glen’in komutanıyla görüştü ve ondan, bu askerin artçı birliklerde görev yaptığını, düşmanların esir alınışını ve hele onlara işkence yapılmasını izlemiş olamayacağını öğrendi. Bu da yanlıştı, bizzat kendisinin sonradan The New Republic dergisinde Charles Lane’e söylediğine göre, Glen, bu konuda bilinmesi gereken her şeyi bilen bir askerdi. My Lai katliamının yapıldığı gün, Glen’in bağlı bulunduğu birlik de My Khe’de ayrı bir katliam yapmış, 90 kişiyi öldürmüştü. Üstelik, bu tür katliamları gizlemenin bir yolu da vardı: ABD ordusunun kodlamasında “ceset sayımı” yaparken, gerillalar “v.c.” (Viet Cong), “masum sivil”ler ise “inciv” (Innocent Civilians) olarak kayıtlara geçiriliyordu. Böylece birlik komutanları, ölü listelerine canları ne kadar isterse o kadar “v.c.” işareti koyuyor, kimse de bu isimlerin gerçekten kaç yaşında olduklarını, vb. merak bile etmiyordu.
Sonuçta Powell’a göre Er Glen’in iddiaları asılsızdı ve yine onun raporuna göre “Americal tümeninin askerleriyle Vietnamlılar arasındaki ilişkiler mükemmel”di.
Aynı Powell 25 yıl sonra bir gazeteciyle görüşürken, My Lai’daki felâketin “trajik fakat anlaşılabilir” olduğunu söyleyecek, durumu şöyle tasvir edecekti: “Kızılderili toprağında gibisiniz. Her taraf gerilla kaynıyor. Oraya dalınca, karşınıza çıkan herkesle savaşıyorsunuz.”
Ancak iş bu kadarla bitmedi. Katliamdan yaklaşık bir yıl sonra, üst düzey ordu müfettişleri Americal tümeni karargâhına geldiler. Albay Howard K. Whitaker, yeni bir soruşturma için gelmişti. Çünkü bu sefer de ortada er Ronald Ridenhour’un mektubu diye bir belâ vardı. Ridenhour da Vietnam’da, Quang Ngai bölgesinde görev yapıp terhis olmuş bir erdi. Charlie bölüğünden askerlerle bira içerken, katliamın hikâyesini öğrenmişti. Katliamcılar, marifetlerini ballandıra ballandıra anlatmışlardı.
Terhis edilip ABD’ye döndüğünde, oturdu her şeyi yazdı ve 29 Mart 1969’da, Washington’da önde gelen 30 insana postaladı.
Albay Whitaker, Powell’ın yardımıyla soruşturmayı yaptı ve bitirdi. Elde ettiği sonuç tam olarak Amerikalı mantığına uygundu. Resmi kayıtlara göre My Lai’da sadece 128 kişi ölmüş görünüyordu ve Whitaker’e göre bu 128 kişinin öldürülmesi bir katliam sayılamazdı. İddialar “aşırı abartılı”ydı. Whitaker 17 Nisan 1969’da raporuna böyle yazdı.
Ama yine de sorunlar bitmemişti.
1969 sonbaharında ABD’de zaten savaşa karşı protesto dalgası almış yürümüştü. Powell, sonradan gazeteci Bob Woodward’a söylediğine göre, protesto gösterilerine baktıkça, “ihanet ve alçaklık” görüyordu. My Lai katliamı haberi böyle bir ortamın ortasına bomba gibi düştü. Katledilmiş kadınların, çocukların görüntüleri ortaya çıkınca ortalık karıştı. Bu kez daha ciddi bir soruşturma gerekiyordu.

Göstermelik Yargılama
Yeni soruşturma General Peers tarafından yürütülecekti. Bu soruşturma sırasında 400’ü aşkın tanık dinlendi, toplanan ifadeler 20.000 sayfadan fazla tutuyordu. 14 Mart 1970’te açıklanan Peers raporu, 16 Mart 1968 günü yaşanan vahşetin ayrıntılı hikâyesini içeriyordu. 1969 Eylülünde Teğmen William Calley 109 sivili öldürmekle suçlanıyordu.
General Peers, aslında 28 subayın yargı önüne çıkarılması gerektiği sonucuna varmıştı. İki subay da, katliamın örtbas edilmesine yardımcı oldukları için yargılanmalıydı. Ama ABD ordusu, katliam yapan mensuplarına böylesine kıymayı göze alamadı. Yasaların ardına sığınan ordu hukukçuları, sadece 14 subayın yargılanmasına izin verdiler. Ordunun soruşturmasında, 30 askerin ciddî suçlar işlediği belirlendi. Bunlardan 17’si ordudan ayrıldı ve yargılanmaları gereği ortadan kalkmış sayıldı, haklarındaki davalar sessizce düşürüldü. Geri kalanları da ya davalarının düşmesiyle ya da suçsuz bulunarak kurtuldular. Sonuçta sadece Teğmen Calley ceza aldı. Ağır işlerde çalıştırılarak ömürboyu hapsedilmesi kararlaştırıldı. Askerî cezaevine kondu.
Fakat bu sefer de “Vatan için kurşun atan da yiyen de...” mantığıyla Başkan Nixon devreye girdi. Başkanın şahsî yetkisini kullanmasıyla Calley üç gün sonra serbest bırakıldı. Sonraki üç yılı, Georgia’da, Fort Benning’de ev hapsinde geçirdi. Bu arada cezası da ömürboyu hapisten 10 yıl hapse çevrildi. 1974’te, cezasının üçte birini çekmiş olduğundan serbest bırakıldı.

Seymour Hersh: Bir Gazeteci
Dünya, ABD ordusunun My Lai vahşetini Amerikalı bir gazeteci sayesinde öğrendi: Seymour Hersh.
Seymour Hersh, 1969’da Pentagon hakkında bir kitap üstünde çalışırken, Vietnam gazilerinin avukatlığını yapan bir adam bürosuna gelip onun kulağına şunu fısıldamıştı: Ordu, 75 sivili öldürmekle suçlanan bir subayı yargılayacaktı.
Hersh, ilk ihbardan sonra biraz araştırdı ve meselenin Teğmen Calley diye biriyle ilgili olduğunu öğrenebildi. Ordu içinden birilerine sordu. Hep şu cevabı aldı: “Bulaşma bu işe, kafanı çevir!”
Hersh, bir gün başka bir iş için gittiği Pentagon’da, önceden tanıdığı bir albaya rastladı. Albay, Vietnam’da yaralanmış, generalliğe yükselmişti. “Şu Calley meselesi nedir?” diye ona da sordu Hersh. Ve şu cevabı aldı: “İlişme ona.”
Hersh tanıdığı bir Kongre üyesine de gidip Calley meselesini sordu. Adam konuyu biliyordu. Gazeteciye, “Yazma onu,” dedi. “Orduyu mahveder bu iş.”
Hersh bunun üzerine daha da sıkı eşelemeye koyuldu ve katliam sanığı Teğmen Calley’in avukatına ulaştı. Buluştuklarında konuşurlarken bir ara Calley’in avukatı, müvekkili hakkında gazeteciye şöyle dedi: “150 kişiyi öldürdüğünü söylüyorlar.” Hersh, o ana kadar 75 sivilin öldürüldüğünü duymuştu. Şimdi rakam 150 olmuştu. Avukat Latimer, “Bak şuraya!” diyerek bir dosya açtı, Hersh’in önüne koydu. Burada, Teğmen William Calley’in “111 Doğulu insanı öldürmekle” suçlandığı yazılıydı.
1992’de gazetecilerle görüşürken, “Bu hiç aklımdan çıkmadı,” demişti Hersh. “Sanki 10 tane Doğulu bir Kafkasyalıya, 12 Doğulu bir Siyah’a eşti. Ne demek, anlayamıyordum. Pek hoştu...”
Bu arada avukat, bir telefon görüşmesi için bütün belgeleri masanın üstünde bırakıp çıktığında Hersh, kağıtları baştan sona okumuş, sonra da gidip hikâyesini yazmıştı. Haberi 30-40 gazete ve dergiye sattı. 1970’te bu haberiyle Pulitzer Ödülü aldı.
Böylece büyük katliamın hiç olmazsa bir bölümü ortaya çıkmış oluyordu. "
 
Geri