N
Nefertiti
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Kendini hiç bu kadar ayıplamamıştı, ellerimi ellerinde kavuşturduğunda yüzünün alı mora döndü, kimseye itiraf edemediği sırlarını sanki bir çırpıda söyleyecek sandım, ama yapmadı, gözlerim bakmaktan yoruldu, o gözgöze gelmeye her zaman hicap etmiş olan her zaman kapkarışık gözbebeklerim, ben diyorum kırmızı o diyor yeşil, ben diyorum ihanet o diyor aşk, ben yoruluyorum susmaktan o konuşmaktan usanıyor, kendimi hiç bu kadar ayıplamamıştım, bir ceylanın ardına dağda takılıp ovada kapmak için açlıktan güçsüz ve takatsız kalmış bir kaplan gibi hissediyorum ya, anlamını bilmediği sözcüklerimin nereye varacağını benden önce söylüyor ama yanlış yorumluyor.
Takatım yavaş yavaş tükeniyor onu taşımaktan, ılık bir kan sızsa bedenimden rahatlayacağım gözyaşlarıma bedel, zaten karışık renklere karşı bir zaafım var, elâ-çakır-erguvan-turkuaz-firûze.
Tasanda yanılıyorsan tanrı seni kahreder desem, evet ben zemzemle yıkanmadım diyecek, ellerim ellerinde üşüyor, gözlerim gözlerinde üşüyor, kalbimde depremleri saymıyorum artık, aşkın gözü kör de neden kulağı sağır değil, değil mi, yok dostum yok, ben evladını tokatlayıp sonra bağrına basan bir annenin şefkatini anlıyorum anlamasına, ellerim ellerini tutamıyor çünkü ellerim kaygan.
Yine kırmızı bir gün, güneş çatlak dudaklarına bulutları sürüyor, yalancı bahar olduğunu ben hep anlıyorum evimizin önündeki kiraz ağacından, içimde melankolik kıpırdanışlar bıkkınlıktan, elveda kör kuyunun dibi, elveda yalancı bahar, elveda beni huysuzlaştıran mavi gök, ben firûze bir taşın ceddimde bıraktığı bir iz gibi tenimde bir çizik yapmasını istemiyorum, bana bak derken yere bakmam ondan, benim ellerim hep kaygan, hüznü ellerimde bir ömür boyu hep tuttuğumdan, yeşile kırmızı maviye sarı dediğimden, kör kuyularda dönüp durduğum belki yalan değil ama suyun berraklığını hep aradığımdan, kaybetmem sevgimden hep, öyleyse söyle bana neyi söyleyeceksen, sevmeyenin kaybedeceği neyi var, ne bulur iki kaşının arasında, çiçekleri öksüz kalmış bir bahçenin neyi fazla, söyle neyi söyleceksen, ellerini tutmanın bedeli ağır, sen benim ellerimi tutuyorsun bunun bedeli ağır bilmiyorsun.
Kapıdan içeri biri giriyor ben pencereden gelmesini isterdim, pencerelerden girmek kolay olmadığı için ya da imkânsızı zorladığı için, çünkü camların önünde bekleyenlere karşı bir kinim var, tabii ki pencereden değil kapıdan girilir, oo ne muhabbet ne muhabbet, ıztırap yüklü bir yüzün nasıl birden bire taş kesilmesi gibi donuklaşırsa öyle donuklaştı elleri, sır ve gizin sonuna geldik galiba, beklediği haber bu değildi, gelenin muhabbetimize dudak bükmesi hayra alâmet olmadı, bilmek ne çok acı veriyor, kime acı vermemiş ki gözlere direk yansıyan ışık, bakışların rengini bilenler unutmazlar, bakışların şiddetini ölçen şairler yalan söylemezler, ben de bir şairsem, güzel ve süslü sözlerin ardına takılıyorsam, kim olduğu önemli olmayan bir yabancının kılıcı elimi boydan boya kesecekken elimi çekmemem yadırganmamalı, yuh olsun iki yüzlü sevgilere ve ihanetlere, ihanet de erkekçe olmalı, ben ihanetin kaç para ettiğini bilmiyorum belki, ondan yalanım yüzüme yansımaz, ama firûze sen yanlışını örtbas etmenin en iyi yolu bunu sır olmaktan çıkarıp anlatmaktan geçtiğini hangi kitaptan okudun, değme düşünürler bile bunu altmış yıllık tecrübelerden ancak çıkarmışlar ve bunu asla yazmamışlar, ben de yazmadım.
/Aynaya baktı kendini tanıyamadı. Bir gecede bu kadar değişir mi insan? Gönülde dağdağalı fırtınalar olmasa.. Hüzün adamı çepeçevre sarmasa.. Konuşmak istedikçe kelimeler boğaza düğümlenmese.. Sitem başını alıp götüremese benliğinden ve kişiliğinden.. Körüklemese yürek yangını bir kurşun.. Yalnızlığın fitilini ateşlemese bir el.. Firûze bir bakış çıldırtmasa bedeni.. Alıcı kuşlar her dem gagalamasa düşünceyi.. Niye tanımasın ki aynada suretini? Bir anaforun içinde gizli ellerin bulandırdığı hayat iksirini içmek için tunçtan bir irade lazım. Böylece tanıyamadı yüzünü aynadan baktıkça. Hem de bir gece sonra. Gerçekten türküler ezberlemedikçe benim adımı zor bulacaktır. Ben ona sınanmanın reçetesini sunmak için aynaya bakmasını önermiştim. Çünkü aynalar yüzümüzün yalın hâlidir./
Ellerimi yavaşça bırakınca kayıyor iki yanıma elim, benim elimin ellerinde üşümesi onu ürkütmüş olmalı, kapıdan girenin bakışı nazik değil, zaten ürkek ve ayıplanmış bir duruşu var, ben de biliyorum bunu, mahçupluğu sonra bana geçiyor, itiraz kabul etmez bir soru soruyorum, kapıdan gelenin yine kapıdan çıkmasını sabırsızlıkla bekliyoruz, biraz sonra çıkmasına çıkacak ama herhalinden meraklı, beni bilmese ve tanımasa onu bilmese ve tanımasa, birbirimizin neyi olduğumuzu bilmese hayret etmeyecek, kimbilir nerede yarım kalmış bir türkü nakaratı onu firenliyor, ben elleri ve gözleri çözmeye çalışıyorum bir çingene falcısı gibi, sitemim ve suçluluğum ikisi bir arada onun yanlışını ve sırlarını keskin bir bıçakla ikiye ayırır gibi olması beni teskin etmiyor, içinden korktuğu şey adını söyleyemiyeceği şeydir doğrusu, ben biliyorum ama o bilmiyor, ben bunu bildiğimi söylüyorum, ikimiz de hastayız firûze, ikimiz de hain.
Bırak halimize ağlayalım, sen ağlamasan da ben ağlayayım, senin yerine de ağlayabilirim sen gününü gün et, benim aklımın çukurunda boğan sırılsıklam bir sevgi değil de nedir beni böyle kahreden elimi kolumu bağlayan, hani sen bir zaman aşkı tarif et demiştin ben de aşk pişman olmamaktır dedim, hain bir göz insanı kahredebilir, öldürebilir, süründürebilir, delirtebilir, sen bana adını söyle böyle bir bakışın, söylemiyorsun, beni öldürmen neden firûze.
Söyleyemediği sırlarını içinden söyledi ben duydum ve okudum, hem rahatladım hem daha ayıldım, bir sarayda özel bir odanın bir anahtarla açılması bazan tüm odaların açılmasına işaret eder, anladım ki benimle firûzenin beden saraylarımız aynı dili konuşmuyor, ben kekemeyim o ise hatip...
Takatım yavaş yavaş tükeniyor onu taşımaktan, ılık bir kan sızsa bedenimden rahatlayacağım gözyaşlarıma bedel, zaten karışık renklere karşı bir zaafım var, elâ-çakır-erguvan-turkuaz-firûze.
Tasanda yanılıyorsan tanrı seni kahreder desem, evet ben zemzemle yıkanmadım diyecek, ellerim ellerinde üşüyor, gözlerim gözlerinde üşüyor, kalbimde depremleri saymıyorum artık, aşkın gözü kör de neden kulağı sağır değil, değil mi, yok dostum yok, ben evladını tokatlayıp sonra bağrına basan bir annenin şefkatini anlıyorum anlamasına, ellerim ellerini tutamıyor çünkü ellerim kaygan.
Yine kırmızı bir gün, güneş çatlak dudaklarına bulutları sürüyor, yalancı bahar olduğunu ben hep anlıyorum evimizin önündeki kiraz ağacından, içimde melankolik kıpırdanışlar bıkkınlıktan, elveda kör kuyunun dibi, elveda yalancı bahar, elveda beni huysuzlaştıran mavi gök, ben firûze bir taşın ceddimde bıraktığı bir iz gibi tenimde bir çizik yapmasını istemiyorum, bana bak derken yere bakmam ondan, benim ellerim hep kaygan, hüznü ellerimde bir ömür boyu hep tuttuğumdan, yeşile kırmızı maviye sarı dediğimden, kör kuyularda dönüp durduğum belki yalan değil ama suyun berraklığını hep aradığımdan, kaybetmem sevgimden hep, öyleyse söyle bana neyi söyleyeceksen, sevmeyenin kaybedeceği neyi var, ne bulur iki kaşının arasında, çiçekleri öksüz kalmış bir bahçenin neyi fazla, söyle neyi söyleceksen, ellerini tutmanın bedeli ağır, sen benim ellerimi tutuyorsun bunun bedeli ağır bilmiyorsun.
Kapıdan içeri biri giriyor ben pencereden gelmesini isterdim, pencerelerden girmek kolay olmadığı için ya da imkânsızı zorladığı için, çünkü camların önünde bekleyenlere karşı bir kinim var, tabii ki pencereden değil kapıdan girilir, oo ne muhabbet ne muhabbet, ıztırap yüklü bir yüzün nasıl birden bire taş kesilmesi gibi donuklaşırsa öyle donuklaştı elleri, sır ve gizin sonuna geldik galiba, beklediği haber bu değildi, gelenin muhabbetimize dudak bükmesi hayra alâmet olmadı, bilmek ne çok acı veriyor, kime acı vermemiş ki gözlere direk yansıyan ışık, bakışların rengini bilenler unutmazlar, bakışların şiddetini ölçen şairler yalan söylemezler, ben de bir şairsem, güzel ve süslü sözlerin ardına takılıyorsam, kim olduğu önemli olmayan bir yabancının kılıcı elimi boydan boya kesecekken elimi çekmemem yadırganmamalı, yuh olsun iki yüzlü sevgilere ve ihanetlere, ihanet de erkekçe olmalı, ben ihanetin kaç para ettiğini bilmiyorum belki, ondan yalanım yüzüme yansımaz, ama firûze sen yanlışını örtbas etmenin en iyi yolu bunu sır olmaktan çıkarıp anlatmaktan geçtiğini hangi kitaptan okudun, değme düşünürler bile bunu altmış yıllık tecrübelerden ancak çıkarmışlar ve bunu asla yazmamışlar, ben de yazmadım.
/Aynaya baktı kendini tanıyamadı. Bir gecede bu kadar değişir mi insan? Gönülde dağdağalı fırtınalar olmasa.. Hüzün adamı çepeçevre sarmasa.. Konuşmak istedikçe kelimeler boğaza düğümlenmese.. Sitem başını alıp götüremese benliğinden ve kişiliğinden.. Körüklemese yürek yangını bir kurşun.. Yalnızlığın fitilini ateşlemese bir el.. Firûze bir bakış çıldırtmasa bedeni.. Alıcı kuşlar her dem gagalamasa düşünceyi.. Niye tanımasın ki aynada suretini? Bir anaforun içinde gizli ellerin bulandırdığı hayat iksirini içmek için tunçtan bir irade lazım. Böylece tanıyamadı yüzünü aynadan baktıkça. Hem de bir gece sonra. Gerçekten türküler ezberlemedikçe benim adımı zor bulacaktır. Ben ona sınanmanın reçetesini sunmak için aynaya bakmasını önermiştim. Çünkü aynalar yüzümüzün yalın hâlidir./
Ellerimi yavaşça bırakınca kayıyor iki yanıma elim, benim elimin ellerinde üşümesi onu ürkütmüş olmalı, kapıdan girenin bakışı nazik değil, zaten ürkek ve ayıplanmış bir duruşu var, ben de biliyorum bunu, mahçupluğu sonra bana geçiyor, itiraz kabul etmez bir soru soruyorum, kapıdan gelenin yine kapıdan çıkmasını sabırsızlıkla bekliyoruz, biraz sonra çıkmasına çıkacak ama herhalinden meraklı, beni bilmese ve tanımasa onu bilmese ve tanımasa, birbirimizin neyi olduğumuzu bilmese hayret etmeyecek, kimbilir nerede yarım kalmış bir türkü nakaratı onu firenliyor, ben elleri ve gözleri çözmeye çalışıyorum bir çingene falcısı gibi, sitemim ve suçluluğum ikisi bir arada onun yanlışını ve sırlarını keskin bir bıçakla ikiye ayırır gibi olması beni teskin etmiyor, içinden korktuğu şey adını söyleyemiyeceği şeydir doğrusu, ben biliyorum ama o bilmiyor, ben bunu bildiğimi söylüyorum, ikimiz de hastayız firûze, ikimiz de hain.
Bırak halimize ağlayalım, sen ağlamasan da ben ağlayayım, senin yerine de ağlayabilirim sen gününü gün et, benim aklımın çukurunda boğan sırılsıklam bir sevgi değil de nedir beni böyle kahreden elimi kolumu bağlayan, hani sen bir zaman aşkı tarif et demiştin ben de aşk pişman olmamaktır dedim, hain bir göz insanı kahredebilir, öldürebilir, süründürebilir, delirtebilir, sen bana adını söyle böyle bir bakışın, söylemiyorsun, beni öldürmen neden firûze.
Söyleyemediği sırlarını içinden söyledi ben duydum ve okudum, hem rahatladım hem daha ayıldım, bir sarayda özel bir odanın bir anahtarla açılması bazan tüm odaların açılmasına işaret eder, anladım ki benimle firûzenin beden saraylarımız aynı dili konuşmuyor, ben kekemeyim o ise hatip...