Herşey bir insanı sevmekle başlıyordu ve boşanmak için en az iki şahit lazımdı.
Evet cidden öyle. Bir insanı seviyorsun ve hayatındaki herşey değişiyor. İçtiğin suyun lezzeti mutluysan daha lezzetli, tartıştıysanız daha acı geliyor .Kokluyorsun havayı küflü kokuyorsa bilki aranız bozuk. Mis gibi bir bahar havası varsa kesinlikle daha yeni görüşmüşünüzdür kahkahalarla..
Ömrümün en uzun trenine bindim diye düşünüyorum. Sende trendeki herhangi bir yolcuydun. Son durak ölüm.Geldin o kadar boş yer varken "burası boş mu?" diyerek yanımdaki koltuğa oturmak istedin.Tereddüt ettim "acaba neden" diye ama izin verdim.Yol boyunca muhabbet ettik. Çantandan çıkardığın bisküitten bana ikram ettin, bende ne olur ne olmaz diye aldığım ikinci meyve suyumu sana verdim.Ne meyve suyu bitiyordu ne de bisküit. Sonradan farkettim sırf muhabbet olsun diye ikimizde ne bisküit yiyor ne de meyve suyu içiyorduk.Sonradan düşünüyorum da ne organize sevdalanmışız birbirimize..
Etrafımızda birkaç çift daha vardı hatırlıyor musun? Onlarda hep son durakta ineceklerini söyleyip duruyorlardı ama zamanla durakları geçtikçe bazıları sarılıp indiler trenden. İnenler binenler derken o kadar insanın arasından yine sadece ikimiz kaldık trende. Sarıldık uyuduk, havasızlık kokan o buz gibi demir yığınının içinde. Uyandık sonra...Baharın o mis kokusu ve yüzümüze vuran sabah güneşi ile. Sabah olmuştu yine beraberdik seninle ve yıllar böyle geçecekti. Sen bana bisküit, ben sana meyve suyu vereceğim ve sarılıp uyuyacağız soğukta. Uyandığımızda yine birbirimizin olduğumuz için sükredeceğiz. Yaşlanıyoruz farkındaysan. Yıllardır aynı güzel hikayeyi yaşayıp bu ütopyanın içinde yalnızları oynamayan ama hayata inat yaşlanmamayı beceremeyen kişileriz.
Seni sevmelerin en güzelini yaşıyorum bu gece. Elimde bir kuru gül.Kuru gürültüden ibaret olmayan bir kuru gül. Aslında güllerin en güzeli belkide. Neden en güzeli? Çünkü sana verdiğim, vereceğim, vermek istediğim ilk gül. Bir gül eline geçecek olan gül.
Yağmurlu bir günde, sokakları tarih kokan o dar soluklu memleketin iradesiyle kendimizi sokaklara attığımız ilk gündü seni en çok sevdiğimi söylediğim gün. Sanki o cümleyi söylerken kulakları sağır edercesine bir ses çıkmış ve karşı koyulamaz bir fırtınanın eşiğine gelmiştik. Ne kadar güzeldi bana öylesine bakışın. Ne kadar güzeldi seninde bana sevdiğini söyleyişin.Ne kadar güzeldi.. "Bir dakika siliyor canım ayların özlemini"
Yakındır abbas yolcu bağlasan durmaz. Uzaklara belkide hiç bilinmeyen bir yerlere gidecek abbas. Bavuluma birkaç adet numunelik sen koyuyorum ki yalnızlıktan titrediğim gecelerde seni karşıma oturtup biraz konuşayım. Dertlerimi anlatayım. Gülüşünle ağlayıp, gidişine üzüleyim.Git deseler giderim, öl deseler ölürüm ama en çokta seni buralarda yalnız bırakmak koyar bana gidersem. Çünkü biliyorum sen bensiz hiç, ben sensiz hiç.. Demişmiydim hatırlamıyorum ama "yalnızlık büyütür ama yalnızlık sonra çürütür" O yüzden gitmek mi zor, arkanda birini bırakmak mı?
Neyse gitmiyorum vazgeçtim...
Küçük bir kır kasabasında, küçük bir kulübe alırız, içine de soba kurarız. Çok şey istemeyiz biz. Biz birbirimize yeteriz. 3 eksik 5 fazla ne olacak ki. Biz göz göze olursak zaten acıkmayız, susamayız, uykumuz gelmez ve mutsuz olmayız..
Seni ne kadar çok sevdiğimi söylemiş miydim?
Hıhım sanırım evet..
Sınırları yok işte açıklanamaz bir olgu bu. Bir düş. Bir karabasan kimi zaman.Kimi zaman bir dışa vurum. Her zaman senin için,
Her gün senin için,
Her güneş doğuşunda sana uyanmak..
Her şeysin, çok şeysin ve tek şeysin..
Sevdanın ucundan yakaladım
sonra da bucağından
bir araya gelemediler
bıraktım gittiler
uçsuz bucaksız oldu
sevdam..