"Ey müminler! Çabuk geçin!.."

Konu sahibi son olarak 2788 gün önce görüldü
İbâdetleri riyâdan korumak çok güçtür!
İftara doğru
Ahmet Demirbaş
[email protected]



Bir kimse vaktiyle bir aşevi yapmıştı. Buradan yüzlerce fakir fukara karnını doyuruyordu. Yaptıran kimse, "bunu Allah için mi, yoksa gösteriş için mi yaptım" diye endişeye kapıldı!..

Kim amelinin karşılığını âhırette almak isterse yaptığını sırf Allah rızâsı için yapmalıdır. Kimseden bir karşılık beklememelidir. Karşılık beklediğinde, birçok zahmet çekerek yaptığı amel boşa gider. Bunun için yapılan ameli iyi muhâfaza etmelidir. Nitekim, "İbâdeti muhâfaza etmek, işlemekten daha güçtür" buyurulmuştur...

Halîfe Abdülmelik zamanında yaşayan birisi anlatıyor:
Mervan bin Abdülmelik ile bir savaşta bulunuyorduk. Yanımızda uzun müddet kim olduğunu bilmediğimiz bir zât vardı. Gecenin çok az bir kısmında uyuyor, diğer kısmını da ibâdetle geçiriyordu.

Sonradan bu zâtın Eshâb-ı kirâmdan olduğunu öğrendik.

Bu zât şöyle anlattı:

Bir gün Peygamber efendimize sorduk:
- Yâ Resûlallah, kurtuluş ne iledir? Hangi amel ve hareketimiz bizi felâha, kurtuluşa götürür?
- Allahü teâlâyı aldatmamaktır.
Eshâb-ı kirâm hayretle sordular:
- Yâ Resûlallah biz Allahü teâlâyı nasıl aldatabiliriz?
Peygamber efendimiz şöyle cevap verdi:
- Amellerinizi Allahü teâlânın emrettiği gibi yapar, fakat bu amellerle Allahü teâlâdan başkasının teveccühünü beklerseniz O'nu aldatmış olursunuz. Riyâdan sakınınız! Zîrâ o, Allaha şirk, ortak koşmaktır. Mürâî, kıyâmet günü bütün mahlûkâtın önünde dört isimle çağırılır: Ey kâfir! Ey günahkâr! Ey zâlim! Ey şaşkın!..

Ebû Bekir Vâsıtî hazretleri buyurdu ki:

- İbâdetleri riyâdan korumak daha güçtür. Çünkü, ibâdetler zora gelmeyen ve çabuk kırılan cama benzerler. Camın ufak bir zorlamada kırılması gibi, ibâdetler de riyâ karıştığında hemen kırılır, ibâdet olmaktan çıkar. Bundan anlaşılıyor ki, riyâ, ibâdeti kırmakta, onu ibâdet olmaktan çıkarmaktadır. Bunun için kişi riyâyı kalbinden çıkarmak için bütün gücüyle uğraşmalıdır. Buna muvaffak olamazsa, bu takdîrde ibâdeti yine terk etmemelidir. Bu illetten kurtarması için Allahü teâlâya duâ etmelidir. Tevbe etmelidir. Buna sabırla devam ederse Allahü teâlâ kendisine ihlâsla amel yapmak nasîb eder.

Riyâ karışıyor diye ibâdeti terk etmek uygun değildir. Bir kimse vaktiyle bir aşevi yapmıştı. Buradan yüzlerce fakir fukara karnını doyuruyordu. Yaptıran kimse, bunu Allah için mi, yoksa gösteriş için mi yaptım, diye endişeye kapıldı. O gece bir rüyâ gördü.

Bir kimse kendisine dedi ki:

"Senin amelin Allah için değilse bile, yaptırdığın bu hayır müessesesinde karnını doyuranların ettiği duâ Allah içindir. Elbette bunun faydasını görürsün."
Allahü teala niyetlerimizi hâlis eylesin...
5.8.2015
 
Dâhi bir Padişah...
İftara doğru
Ahmet Demirbaş
[email protected]




Üçüncü Mustafa Han'ın; Sakarya Nehrini, Sapanca Gölü üzerinden İzmit Körfezine bağlamak gibi dâhiyane projeleri vardı...

Sultan Üçüncü Mustafa Han, Osmanlı padişahlarının yirmi altıncısı ve İslam halifelerinin doksan birincisidir. Sultan Üçüncü Ahmed Han'ın oğludur. 1717'de doğdu ve 1774'te vefat etti. Kendi yaptırdığı Laleli Camiinin yanındaki türbede medfundur...

Üçüncü Mustafa Han, çalışkan ve azimli bir Padişahtı. Devlet işlerini iyi takip ederek, mali ve askerî sahalarda ıslahatlar yaptı. Saltanatının ilk yılları sulh ve sükun içinde geçti. Onun döneminde; İstanbul ve Çanakkale boğazlarının tahkim ve müdafaası için Boğaz içindeki kalelerin planlarının tanzimiyle Hasköy'de yeni bir top dökümhanesi yapılması, orduda kullanılan kayık köprü sisteminin tadili ve top arabalarının yeni tertip üzere düzenlenmesi gibi yenilikler yapıldı.

Üçüncü Mustafa Han, ilme, âlimlere hürmetkârdı. Devrin âlimleri seviyesinde ilmi vardı. Doğu ve Batı kültürüne vâkıftı. Süveyş'te kanal açmak, Sakarya Nehrini, Sapanca Gölü üzerinden İzmit Körfezine bağlamak gibi dâhiyane projeleri vardı...

Osmanlı devleti; Rus işgal ve zulmüne karşı hürriyet ve istiklalin vazgeçilmez savunucusu olmuştur. Rus zulmünden kaçan Leh milliyetçileri Osmanlı hududundan geçerek Balta'ya sığınmışlardı. Bunları, Rus ordusunun takip etmesi ve tecavüz ettikleri topraklarda Lehlilerle beraber Osmanlı ahalisini de kılıçtan geçirip, kasabayı yakıp yıkmaları; Belgrad'da kabul edilen süresiz Osmanlı-Avusturya-Rusya Antlaşmasının bozulmasına sebep oldu... Çariçe İkinci Katerina'ya haddini bildirmek için 8 Ekim 1768'de Rusya'ya savaş açıldı. Osmanlı Devletine tâbi Kırım Hanı Kırım-Giray'ın orduları 1769 Şubatında Güney Rusya'ya girerek Rusları yendi ve yüz binden çok esir alarak, döndü. Tarihte ahlaksızlığı ile meşhur olan Çariçe Katerina, Kırım-Giray Hanı, Bahçesaray şehrinde saray hekimi olan bir Rum doktoru vasıtası ile zehirleterek öldürttü. 27 Mart 1769'da Serdar-ı ekrem vazifesiyle Rus seferine çıkan Sadrazam Yağlıkçızade Mehmed Emin Paşa, 1 Mayıs 1769'da ilk Hotin Zaferini kazandı.

Lehistan'ı himaye için girişilen savaşta Birinci Hotin Zaferinin ardından tekrar saldıran Ruslara karşı 12 Ağustos 1769'da Hotin'de ikinci bir zafer daha kazanıldı. Onu takip eden yıllarda da; sırasıyla Özü (Kırım), Yerköyü (Romanya), Varna (Bulgaristan), zaferleri kazanıldı. Sultan Üçüncü Mustafa Han, beş yıl süren Rus seferini neticelendirmek için hazırlanırken vefat etti. Ruhu şâd olsun...
6.8.2015
 
Ezan, İslâm’ın bayrağıdır
İftara doğru
Abdüllatif Uyan
[email protected]



Facebook
Belh şehrinde “sâlih bir Müslüman” vardır.
Ezana çok saygılıdır.
Ne zaman “ezan sesi” işitse ânında işini bırakır.
Ne iş olursa olsun...
Edeple, “dizüstü” oturur.
Ezanı hürmetle dinler.
Sonunda salevat okur.
Sonra kalkıp namaza durur.
Bir ömür böyle geçer.
Nihayet ömrü biter. Ve vefat eder.
Teçhiz ve tekfini yapılır.
Cenaze namazı kılınır.
Sonra tabutunu omuzlayan cemaat, kabristana doğru yola koyulur.
İşte o zaman enteresan bir şey olur.
Tabut, eller üstünde giderken ezan-ı Muhammedi okunur.
Fakat o da ne?!..
Müezzin ilk tekbiri okuyunca tabut havada durur.
“Bir milim” gitmez ileri.
Cemaat şaşkına döner!
Bu hâl, ezan bitene kadar devam eder.
Bitince yürür tekrar.
Nihayet kabre varırlar.
Defnini yaparlar.
Cemaat içinde hâl ehli bir zat vardır.
Kalp gözü açıktır.
Gönlünü çevirir mevtanın kabrine.
Vâkıf olur kabir ahvâline.
Görür ki Münker-Nekir hiddetle gelir.
Şiddetle suale çekerler;
“Rabbin kim?” “Dinin nedir?”
O anda hitab-ı İlâhî gelir.
Hakk teâlâ; “Ey melekler! Bu kulumu incitmeyin. O, benim ismime hürmet ederdi. Siz de onu hiddetle sorguya çekmeyin” buyurur.
13.8.2015
 
İnsanlar niçin ölmek istemez?
İftara doğru
M.SAİD ARVAS
[email protected]



Facebook
Dünya muhabbeti galip olunca insan ölmek istemez. Çünkü ölüm onu sevdiklerinden ayıracaktır. Ölümü kendine uygun bulmaz, aklı sıra kendinden uzak tutar.

Çok yaşayacağını, uzun yıllar hayatta kalacağını sanan bir insan öbür dünya için bir iş yapamaz. Kendi kendine der ki: "Nasıl olsa önünde çok zaman var, ibadetlerini istediğin zaman yaparsın, şimdi rahatına bak, keyfini çıkar..."
Ölümü yakın gören ise her an onun hazırlığı ile meşgul olur, yalan dünyaya bel bağlamaz. Böyle bir insan tövbesini geciktirmez, ibadetlerini vaktinde yapar. Ölümü çok hatırladığı için kalbi yumuşar. İşte bu bütün saadetlerin başıdır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Lezzetleri yıkan ölümü çok hatırlayınız!"
Zevk ve safa sürmek için çok yaşamayı istemeye tûl-i emel (uzun emel) derler. Hizmet ve ibadet için yaşamayı istemek tûl-i emel olmaz, ayrıca da kıymetlidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "İnsanların en iyisi ömrü uzun ve ameli güzel olan kimsedir. İnsanların en kötüsü de ömrü uzun, ameli kötü olandır."
Uzun emelli olmanın sebebi ikidir: Biri cahillik, diğeri dünya sevgisi.
Dünya muhabbeti galip olunca insan ölmek istemez. Çünkü ölüm onu sevdiklerinden ayıracaktır. Ölümü kendine uygun bulmaz, aklı sıra kendinden uzak tutar. Ölümü unutabilmek için kendini yemeye içmeye, oyuna eğlenceye verir. Daima yaşamak, para sahibi olmak ve her arzu ettiğini ele geçirmek ister. Arzularını elde ettikçe dünyaya olan hırsı da artar. Birine kavuşursa, bir diğerine göz diker. Vilayetin tapusunu verseler doymaz, komşu vilayete de talip olur. Bir gün bakar ki ömür bitmiş, Azrail aleyhisselam karşısında. Gözünü toprak doyurur ancak!..
Sıhhatimize ve gençliğimize aldanmayalım, ölüm yanı başımızda...
Nitekim istatistiklere bakarsanız çocuk ve genç ölümlerinin yaşlılardan az olmadığını göreceksiniz.
Emevi halifelerinden Hişam bin Abdülmelik, Ebu Hazm hazretlerine sorar:
-Efendim biz niye ölümden bu kadar korkuyoruz? Düşünmek bile istemiyoruz?
- Eğer dünyanızı mâmur, ahretinizi harap eylediyseniz ürkeceksiniz tabii. Kim mâmuru bırakıp, viraneyi tercih eder ki? İnsan sevdiği ile birlikte olmak ister. Eğer malınızı Allah yolunda harcayıp ahirete gönderseydiniz ölümü de sevecektiniz.
-Peki kurtuluş çaresi nedir?
-Hazinene giren her kuruşun helâlden olmasına dikkat etmelisin.
-O mümkün mü efendim? Koskoca devletin hazinesi... Her gün binlerce altın giriyor çıkıyor. Vergiler, maaşlar, imar faaliyetleri... Bütün bunları nasıl kontrol edebilirim ki?
Büyük İslam âliminin cevabı kısa ve nettir:
-Eeee Cennet de ucuz değil!
13.8.2015
 
Üzüntüden felç olan Padişah!..
İftara doğru
Ahmet Demirbaş
[email protected]



Facebook
Özi Kalesi Ruslar'a geçmiş ve 30 bin masum insan vahşice öldürülmüştü. Bu haberi duyan Padişah o anda felç oldu...

Birinci Abdülhamid Han, Osmanlı padişahlarının yirmi yedincisi ve İslam halifelerinin doksan ikincisidir. Sultan Üçüncü Ahmed Han'ın oğludur. 1725'te doğdu. 1789'da vefat etti. Sirkeci'de, Dördüncü Vakıf Han'ın karşısındaki türbededir...
Birinci Abdülhamid Han, halka karşı merhametli ve çok dindar bir padişahtı. Tahta çıktığı zaman devlet buhran içerisindeydi. Rus Harbi devam ediyor ve birçok eyalette de isyanlar baş göstermiş bulunuyordu. Mali sıkıntı da mevcuttu. Saltanatı müddetince bu zorluklarla mücadele etti... Önce Ruslarla "Küçük Kaynarca Antlaşması" yapıldı. Bu antlaşmaya göre Kırım, Kuban ve Bucak yalnız dinî bakımdan halifeye bağlı olmak üzere müstakil oluyor; Yenikale, Kerç, Azak, Kılburun kaleleri Rusya'ya geçiyordu. Bu antlaşmanın ağırlığını artıran en önemli maddesi, Rusların Türk topraklarındaki Ortodokslar üzerinde bir çeşit himaye hakkı iddiasında bulunabilecek tarzda hazırlanmış olanıdır.
Rusya ile birkaç yıl gerginlikten sonra Koca Yusuf Paşa sadrazam oldu. Aslında 1781'de Rusya, Avusturya ile beraber bir tasarı hazırlamış ve bu tasarıya göre de Osmanlı Devletini taksime karar vermişlerdi. Yeni Sadrazam, Rusya ile mutlaka savaşmak istiyordu. İkinci Katerina'nın gösteri yaparak Kırım'ı ziyaret etmesine ve Avusturya imparatoru ile görüşme yapmasına Bab-ı âli artık tahammül edemiyordu. Rus elçisi Sadarete çağrılarak Kırım'ın iadesi istendi. Elçinin uygun cevap vermemesi üzerine Rusya'ya savaş ilan edildi...
Rusların idaresi altındaki Kılburun Kalesine hücum ile 1786-1792 Osmanlı-Rus Savaşı başlamış oldu. Avusturyalılar da savaş açmadan Belgrad ve Sırbistan'a taarruz ettilerse de bir sonuç alamadılar... Serdar-ı Ekrem Sadrazam Koca Yusuf Paşa, önce Avusturya derdini halletmek istedi. Avusturya İmparatoru İkinci Josef'in saldırılarını önledikten sonra sınır aşılarak düşman kendi topraklarında ağır yenilgiye uğratıldı. Josef, güç bela kaçabildi. Fakat Rus cephesindeki savaş aleyhte gelişiyordu. Özi Kalesi Ruslar tarafından alınınca tarihin en büyük mezalimine uğradı. Masum ve günahsız çocuklar, genç ve ihtiyar kadınlar dahil 30 bin civarında insan vahşice öldürüldü.
Sadrazam, Özi Kalesinin düştüğünü bildiren ve yapılan mezalimleri dile getiren telhisi (özeti) okurken, padişah, kederinden felç olup çok geçmeden vefat etti. Ruhu şâd olsun...
13.8.2015
 
Geçmiş namazları Mâlikî’ye göre kılmak

Sual: S. Ebediyye’de, (Taklide niyet edenin, daha önce taklit etmeden kılmış olduğu namazları kaza etmesi lazım gelir) deniyor. Sitede ise, (Daha önce taklit etmeden kılmış olduğu namazları, Mâlikî’ye göre kıldım) diye niyet edilirse, hepsinin kılınmış olduğu yazılıdır. Burada bir çelişki yok mudur?
CEVAP
Sitedeki de merhum Hocamızın bildirdiğidir.

O namazlar, ağızda dolgu olduğu için sahih olmadı. Ya kaza edilir veya (Mâlikî’yi taklit ettim) diye niyet edilir. Bunu yine merhum Hocamıza sorduğumuz suallerle açıklayalım:
1- Unutup bir hafta mestlerine mesh eden kimse, bu abdest olmadığı için, o namazları kaza etmesi lazımdır. Eğer Mâlikî’yi taklit ederek, (O abdestleri Mâlikî’ye göre aldım) denirse, abdest sahih olur.

2- Unutarak necasetli elbise ile namaz kılan kimsenin, necasetten dolayı o namazları kaza etmesi lazımdır. Ama (O namazları Mâlikî’ye göre kıldım) denirse, namazlar sahih olur.

3- Diş dolgusundan dolayı Şâfiî’yi taklit eden kimse, hacda yabancı kadınlara dokunduğu hâlde, abdest almadan namaz kılmışsa, Kâbe’yi tavaf etmişse, namazları da haccı da sahih olmamıştır. Abdestsiz kıldığı namazlarını kaza etmesi ve tekrar hacca gitmesi lazımdır. Eğer şimdi, (O namazları Mâlikî’ye göre kıldım, Tavafı da Mâlikî’ye göre yaptım) denirse haccı sahih olur.

Bu üç suali de merhum Hocamıza sormuştuk.

Tam İlmihâl’de böyle geriye dönük örnekler vardır. Biri şöyledir:
Kendi mezhebine uymayan işi, yaptıktan sonra da, taklit yapmak caiz olur. Mesela İmam-ı Ebu Yusuf’a, cumayı kıldıktan sonra, (Guslettiğin kuyuda fare ölüsü görüldü) dediler, (Şâfiî mezhebine göre guslümüz sahihtir) buyurdu. (S. Ebediyye s.72)
 
Kızını seven bir baba
Büyük İslam âlimlerinden Seyyid Ahmed Mekki Efendi “rahmetullahi aleyh” hazretleri, bir sohbetinde;

- Kardeşlerim, dinini bilen ve seven erkek, her hareketinde İslamiyet’e uyarak, hem kendisine, hem de aile efradına, akrabasına ve bütün mahluklara hayırlı ve faydalı olur, buyurdu.

Ve devam etti:
- Bunun için, kızını seven ve onun dünyada ve ahirette mesut olmasını isteyen bir baba, onu açık saçık sokağa çıkarmamalı, dini ve ahlakı bozanlarla arkadaşlık yapmasına ve zararlı yayınları okumasına mani olmalıdır.

Ve ekledi:
- Müslüman olan bir baba, kızını Müslüman ve salih kimselere vermeli, mal mevki sahibi değil, din ve ahlak sahibi damat aramalıdır.

Derin bir nefes aldı:
- Kızını imansız birine veren kimsenin kendisi de, kızı da imansız olur. Peygamberimiz “aleyhisselam”; (Bir kimse, kızını fasıka verirse, Allahü teâlânın emanetine hıyanet etmiş olur. Emanete hıyanet edenlerin gideceği yer, Cehennemdir) buyurdu.

Kızınızı fasıka vermeyin!

Bir gün de sevdiklerine;
- Kardeşlerim, kızı olanlar, onları fasıklarla değil, salih kimselerle evlendirsinler, buyurdu.

Ve ekledi:
- Nitekim Efendimiz “aleyhisselam”; (Kızını fasıka veren kimse, melundur) buyuruyor.

Şöyle devam etti:
- Bir hadis-i şerifte de; (Şefaatime kavuşmak isteyen, kızını fasıka vermesin!) buyuruldu

Ve şunu anlattı:
Resul-i ekrem efendimiz “aleyhisselam”, hazret-i Ali’ye;
- Yâ Ali! Üç şeyi geciktirme! buyurdu. Namazı evvel vaktinde kıl! Hazırlanmış cenazenin namazını hemen kıl! Dul veya kızı, dengi isteyince, hemen evlendir!

Ve izah etti:
- Yani namazını kılan, günah işlemeyen ve nafakasını helalden kazanan birini bulunca, onunla evlendir, buyurdu
 
Ehl-i kitabın seçkin yeri
İftara doğru
M. Ali Demirbaş
[email protected]



Facebook
Sual: (Kur’an-ı kerimde, Ehl-i kitabın yani Yahudilerle Hristiyanların, diğer gayrimüslimlere göre daha seçkin yeri vardır. Bunun için, imamların, papaz ve hahamlarla diyalog kurarak bir araya gelmeleri, ateizme yani dinsizliğe karşı mücadele için iş birliği yapmaları farzdır) deniyor. Kâfirlerle nasıl bir iş birliği yapılabilir? Kur’anda, Ehl-i kitabın nasıl seçkin bir yeri vardır?
CEVAP: Kur’an-ı kerimde Ehl-i kitabın seçkin yerinden kasıt, onlar için seçilen yer denmek isteniyorsa, bu konuda bir âyet-i kerime meali:
(Elbette, Ehl-i kitabdan [Yahudi ve Hristiyan] olsun, müşriklerden olsun bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedî kalırlar. Onlar mahlûkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6]
Demek ki Ehl-i kitab için Allahü teâlâ tarafından seçilen yer, Cehennemdir. Onlar için sıfat olarak da, kâfir ve mahlûkların en kötüsü tabirlerini seçmiştir. Dolayısıyla, adına Ehl-i kitab denilen kâfirlerle iş birliği içine girmek kadar tehlikeli ne olabilir?
Kur’an-ı kerimde, mahlûkların en kötüsü denirken, onlarla yakınlaşmanın ne faydası olacak? Yani kâfirlerle iş birliği yapıp, ateistleri Ehl-i kitap [Yahudi veya Hristiyan] yapmanın Müslümanlığa faydası ne? Bir hadis-i şerif:
(Beni duyup da, bana inanmayan Yahudi ve Hristiyanlar, muhakkak Cehenneme girecektir.) [Hâkim]
Yine din kitaplarında, (Ehl-i kitabın hepsi kâfirdir) buyuruluyor. (Fetava-i Hindiyye)

FAİZDEN GELEN PARA

Sual: Almanya’da yaşıyorum. Buradaki bazı hocalar, (Bankaların verdiği faizi yiyecek içecekte kullanmamalı, başka ihtiyaçlara vermeli) diyorlar. Bazı hocalar da, (Eğer bankaların verdiği faiz haramsa, nereye harcanırsa harcansın haram olur; helâl ise her şeye harcanabilir) diyorlar. Hangisi doğrudur?
CEVAP: Birinci hocalarınki yanlış, ikinci hocaların söyledikleri doğrudur. Yani haramdan gelen para, nereye harcanırsa harcansın yine haramdır. Ancak İslâmiyet'le idare edilmeyen Almanya gibi yerlerde bankaların verdiği faizin haram olmadığı Kuduri, Cevhere, Vikâye, Hindiyye, Mebsut, Dürr-ül Muhtar, Redd-ül Muhtar gibi muteber eserlerde yazılıdır. Bu hususta, sitemizdeki Faiz bahsinde geniş bilgi mevcuttur.
14.8.2015
 
"Ey müminler! Çabuk geçin!.."
İftara doğru
Abdüllatif Uyan
[email protected]



Hazret-i Mevlâna zamanında “kırk rahip” birleşir, Konya’ya gelirler.
“Kırk sual” seçmişlerdir İslâmiyet’ten.
“Bunları cevaplayamaz” derler.
Ve birden Mevlâna ile karşılaşırlar.
Ne diyeceklerini şaşırırlar.
Büyük veli, anlar niyetlerini.
“Haydi sorun” buyurur.
İlk darbeyi yemişlerdir.
Ayaküstü sorarlar:
“Kur'ânda ‘Her nefis, cehennemden geçecek’ buyuruluyormuş, öyle mi?”
“Evet, öyledir.”
“Yani kâfir de Müslüman da cehennemden geçecek öyle mi?”
“Elbette.”
“Peki, Müslümanlar da cehennemden geçecekse İslâm’ın üstünlüğü nasıl belli olacak?”
Mevlâna cevaben;
“Müslümanlar Sırat’tan geçerken cehennem ‘Ey müminler! Çabuk geçin ki nurunuz ateşimi söndürüyor’ diye seslenecek ve ateş, o nurlara dayanamayıp sönecek. Ama aynı ateş, kâfirleri yakacak” buyurur.
Rahipler itiraz edip;
“Olmaz öyle şey” derler.
Hazret-i Mevlâna;
“İsterseniz deneyelim. İşte fırın, çıkarın gömleklerinizi” buyurur.
Hepsi de çıkarırlar.
Hazret-i Mevlâna, onları top yapar.
Üzerine de “kendi hırkasını” sarar.
Ve fırına atar.
Az sonra çıkarıp birlikte bakarlar.
Hırkada yanıktan “iz bile” yokken içindeki gömleklerin hepsi yanmıştır.
Bunu görüp hepsi insafa gelir.
Kırkı da imânla şereflenir...
20.8.2015
 
Geri