Evlilik Psikolojisi
Artık evlilik zamanıdır. Geçmişte yaşanılan ilişkilerin de tecrübesi ile hızlı bir evlilik sürecine girilir ve kısa sürede evlenilir. Cicim ayları da geçtikten sonra iş hayatı falan derken zaman su gibi geçmekte, geçmişine, bekarlık yıllarına özlemle bakmaktadır. Nafile ki onun artık bir eşi, sorumlu ve bağlı olduğu bir ailesi vardır. İşe gidilir, akşam gelinir, hoş beş sohbet edilir televizyon izlenilir, eşi ile abartılmayacak şekilde gece hayatı yaşanır. Ve sakin bir aile modunda devam edilir.
O, bunu mu beklemiştir? Evlilik bu mudur? Taksitler, faturalar, istekler, evin giderleri derken sonu olmayacakmış gibi gelen (ki sonu da olmayacaktır zaten) isteklerin ardı arkası kesilmiyordur. Nerde eski hayatında yaşadığı insanlar? Nerde gece hayatı? Nerde özgürlük? Nerde kazanadığı parayı kafasına göre yemek? Nerde arkadaşlarla yapılan makaralar, partiler, eğlenceler? Özlemle bakmaktadır.
Kafası çok karışıktır. Hiç de hayal ettiği gibi bir şey değilmiştir evlilik. Lise ve üniversite yıllarını heba ettiği ilişkilerin sonu da mı böyle olacaktır? Madem böyle sonuçlanıyordur, neden geçmişte böyle yapmıştır? Çektiği ayrılık acıları evlilik için midir? “Ne oluyor evlenince sanki?” diye hayıflanarak kafasında çareler üretmeye girişilmiştir bile. Ama girmiştir evlilik yoluna bir kere. Çocuk da yolda. Artık kitlenmiş, çalışmaya mahkum olmuştur. Olmazdı ki böyle. Renk olmalıdır hayatında biraz. Önceden böyle midir?
Salıverir kendini. Zaten evlidir artık. Eşi devamlı onun elindedir.
İş görüşmeleri, seyahatler, arkadaşlarla takılmalar gibi mantıklı bahaneler üretilerek özgürlüğe tekrar yavaş yavaş adım atılmaktadır.
Bir gün, iki gün derken artık dışarıda geçirilen vakit artmış, gece hayatına tekrar dönülmüş şekilde hayat devam ettirilmeye çalışılır. Dışarıya harcanan para hacmi yükselmiş, maddi sıkıntılar artmaya başlamış, eşine karşı ilgisizlikler yüz göstermiş, hayat dayanılmaz bir hal almıştır. Eve alkolik veya geç saatlerde dönmeler… Evin, eşinin, çocuğunun ihtiyaclarını karşılamak bir yana dursun, temel ihtiyaçlar bile karşılanamaz olmuştur.
Sonuç
Bu yazdıklarım bir senaryo değil, tam tersine hayatın ta kendisidir. Herkes aynı sonucu veya aynı hayatı yaşamamış olsa da, karşılaştırıldığı zaman zihniyet aynıdır. Bitmek tükenmek bilmeyen istek ve arzuların ibresi devamlı bunlara işaret eder.
Şimdi size soruyorum:
Kaç tane kadın evlendiğine pişman olmuyor?
Alın iki cinsiyeti de karşınıza, onun içindeki O’na seslenin. Bakalım neler duyacaksınız? Öyle bir seslenin ki, tabiri caizse hipnoza alırcasına yoğun bir iletişim gerçekleştirin. Ondan sonra dertleri tasaları dinleyin. Maddi durum, ilgisizlik, cinsellikte yaşanılan sorunlar, aldatmalar, itiraflar, kaçamaklar, nefretler, kinler, yapılan hatalar, geçmişte yaşanılan ilişkilerin çiftlerin zoruna gitmesi, aslında aradığı profilin bu olmadığı gibi birbiri ile kıyasıya yarışacak doğrular ortaya çıkacaktır.
Öğretim hayatından bu yana dek çekilen her ayrılık acısını yaşarken insan aslında hayatın böyle bir hal alacağını biliyor mudur?
Sizce ”Haydi herkes sevdiğine, istediğine, arzularında olan insana, hülyalarındaki karaktere koşsun” dense kaç tane çift yer değiştirir?
Neden mi bu hale geldi? Bu hale gelmek kişinin kendisinin suçu olmakla birlikte, hayatın şartlarına boyun eğmesinden de kaynaklanmıyor mu?
Aslında söz konusu, bayanın veya erkeğin eleştirilmesi değil. Asıl sorun insanların geçmişinden kaynaklanmaktadır.
Ailede açılan gözler, eğitim hayatında devam etmekte, sosyal hayatta şekillenmekte, evlilik ve iş hayatında ise sonuçlanmaktadır.Yetiştirilme tarzımız, aldığımız eğitim, içinde bulunduğumuz çevre, sosyal ortam, okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz müzikler, izlediğimiz filmler, hatta ve hatta yediğimiz yemekler bizim hayatımızı şekillendirmektedir.
İnsanoğlu hiç bir zaman doymaz. Eğitimin alasını verin, daha iyisini ister, servetine servet katın, daha fazlasını ister, cennetten hurileri alın gelin, evlendirin, daha güzelini ister.
Peki çözüm nedir? Nerede ve nasıl aranmalıdır? Nasıl yaşanılmalı ki, mükemmel bir hayat ve umut edilen bir gelecek gerçek olsun? Geleceğe nasıl hazırlanılmalı?
Bütün bu soru ve sorunların çözümünü kişi kendisine sormalıdır. Hayat, akıl ve kalp üçgenini şeytan üçgeni yapmaktan ziyade kendi üçgenimiz yapmayı başarırsak bütün bu soru ve sorunların üstesinden gelineceğini düşünüyorum.
İnsan önce kendisini tanımalıdır. Yapılması gereken, oturup düşünmektir. Ancak, önce ilim sahibi, tecrübe sahibi olmak, gezmek, görmek, okumak, dinlemek gerekir. Çünkü doğrular ve yanlışlar artık günümüzde öznelleşmektedir. Evrensel doğrular doğrultusunda, doğrular ve yanlışlar ayırt edilmeli ve insan kendi iç dünyasını, düşüncelerini bu doğrultuda şekillendirmelidir. Kişinin kendisini tanıdıktan sonra çevresini tanıması ve hayatını şekillendirmesi çok daha kolay olacaktır.
Unutulmamalıdır ki, düşüncelerimiz davranışlarımızı, davranışlarımız ise hayatımızı şekillendirir.
Artık evlilik zamanıdır. Geçmişte yaşanılan ilişkilerin de tecrübesi ile hızlı bir evlilik sürecine girilir ve kısa sürede evlenilir. Cicim ayları da geçtikten sonra iş hayatı falan derken zaman su gibi geçmekte, geçmişine, bekarlık yıllarına özlemle bakmaktadır. Nafile ki onun artık bir eşi, sorumlu ve bağlı olduğu bir ailesi vardır. İşe gidilir, akşam gelinir, hoş beş sohbet edilir televizyon izlenilir, eşi ile abartılmayacak şekilde gece hayatı yaşanır. Ve sakin bir aile modunda devam edilir.
O, bunu mu beklemiştir? Evlilik bu mudur? Taksitler, faturalar, istekler, evin giderleri derken sonu olmayacakmış gibi gelen (ki sonu da olmayacaktır zaten) isteklerin ardı arkası kesilmiyordur. Nerde eski hayatında yaşadığı insanlar? Nerde gece hayatı? Nerde özgürlük? Nerde kazanadığı parayı kafasına göre yemek? Nerde arkadaşlarla yapılan makaralar, partiler, eğlenceler? Özlemle bakmaktadır.
Kafası çok karışıktır. Hiç de hayal ettiği gibi bir şey değilmiştir evlilik. Lise ve üniversite yıllarını heba ettiği ilişkilerin sonu da mı böyle olacaktır? Madem böyle sonuçlanıyordur, neden geçmişte böyle yapmıştır? Çektiği ayrılık acıları evlilik için midir? “Ne oluyor evlenince sanki?” diye hayıflanarak kafasında çareler üretmeye girişilmiştir bile. Ama girmiştir evlilik yoluna bir kere. Çocuk da yolda. Artık kitlenmiş, çalışmaya mahkum olmuştur. Olmazdı ki böyle. Renk olmalıdır hayatında biraz. Önceden böyle midir?
Salıverir kendini. Zaten evlidir artık. Eşi devamlı onun elindedir.
İş görüşmeleri, seyahatler, arkadaşlarla takılmalar gibi mantıklı bahaneler üretilerek özgürlüğe tekrar yavaş yavaş adım atılmaktadır.
Bir gün, iki gün derken artık dışarıda geçirilen vakit artmış, gece hayatına tekrar dönülmüş şekilde hayat devam ettirilmeye çalışılır. Dışarıya harcanan para hacmi yükselmiş, maddi sıkıntılar artmaya başlamış, eşine karşı ilgisizlikler yüz göstermiş, hayat dayanılmaz bir hal almıştır. Eve alkolik veya geç saatlerde dönmeler… Evin, eşinin, çocuğunun ihtiyaclarını karşılamak bir yana dursun, temel ihtiyaçlar bile karşılanamaz olmuştur.
Sonuç
Bu yazdıklarım bir senaryo değil, tam tersine hayatın ta kendisidir. Herkes aynı sonucu veya aynı hayatı yaşamamış olsa da, karşılaştırıldığı zaman zihniyet aynıdır. Bitmek tükenmek bilmeyen istek ve arzuların ibresi devamlı bunlara işaret eder.
Şimdi size soruyorum:
Kaç tane kadın evlendiğine pişman olmuyor?
Alın iki cinsiyeti de karşınıza, onun içindeki O’na seslenin. Bakalım neler duyacaksınız? Öyle bir seslenin ki, tabiri caizse hipnoza alırcasına yoğun bir iletişim gerçekleştirin. Ondan sonra dertleri tasaları dinleyin. Maddi durum, ilgisizlik, cinsellikte yaşanılan sorunlar, aldatmalar, itiraflar, kaçamaklar, nefretler, kinler, yapılan hatalar, geçmişte yaşanılan ilişkilerin çiftlerin zoruna gitmesi, aslında aradığı profilin bu olmadığı gibi birbiri ile kıyasıya yarışacak doğrular ortaya çıkacaktır.
Öğretim hayatından bu yana dek çekilen her ayrılık acısını yaşarken insan aslında hayatın böyle bir hal alacağını biliyor mudur?
Sizce ”Haydi herkes sevdiğine, istediğine, arzularında olan insana, hülyalarındaki karaktere koşsun” dense kaç tane çift yer değiştirir?
Neden mi bu hale geldi? Bu hale gelmek kişinin kendisinin suçu olmakla birlikte, hayatın şartlarına boyun eğmesinden de kaynaklanmıyor mu?
Aslında söz konusu, bayanın veya erkeğin eleştirilmesi değil. Asıl sorun insanların geçmişinden kaynaklanmaktadır.
Ailede açılan gözler, eğitim hayatında devam etmekte, sosyal hayatta şekillenmekte, evlilik ve iş hayatında ise sonuçlanmaktadır.Yetiştirilme tarzımız, aldığımız eğitim, içinde bulunduğumuz çevre, sosyal ortam, okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz müzikler, izlediğimiz filmler, hatta ve hatta yediğimiz yemekler bizim hayatımızı şekillendirmektedir.
İnsanoğlu hiç bir zaman doymaz. Eğitimin alasını verin, daha iyisini ister, servetine servet katın, daha fazlasını ister, cennetten hurileri alın gelin, evlendirin, daha güzelini ister.
Peki çözüm nedir? Nerede ve nasıl aranmalıdır? Nasıl yaşanılmalı ki, mükemmel bir hayat ve umut edilen bir gelecek gerçek olsun? Geleceğe nasıl hazırlanılmalı?
Bütün bu soru ve sorunların çözümünü kişi kendisine sormalıdır. Hayat, akıl ve kalp üçgenini şeytan üçgeni yapmaktan ziyade kendi üçgenimiz yapmayı başarırsak bütün bu soru ve sorunların üstesinden gelineceğini düşünüyorum.
İnsan önce kendisini tanımalıdır. Yapılması gereken, oturup düşünmektir. Ancak, önce ilim sahibi, tecrübe sahibi olmak, gezmek, görmek, okumak, dinlemek gerekir. Çünkü doğrular ve yanlışlar artık günümüzde öznelleşmektedir. Evrensel doğrular doğrultusunda, doğrular ve yanlışlar ayırt edilmeli ve insan kendi iç dünyasını, düşüncelerini bu doğrultuda şekillendirmelidir. Kişinin kendisini tanıdıktan sonra çevresini tanıması ve hayatını şekillendirmesi çok daha kolay olacaktır.
Unutulmamalıdır ki, düşüncelerimiz davranışlarımızı, davranışlarımız ise hayatımızı şekillendirir.