Erdoğan Atatürkçü mü oldu?
Erdoğan, "Cumhuriyetimizin tüm önemli tarihleri gibi 10 Kasım'ları da artık bu anlayışla değerlendirmeli, Atatürk'ü sadece anmakla kalmamalı, anlamaya da çalışmalıyız." ifadelerini kullandı.
"Milletimizin Gazi'ye hürmeti sonsuzdur. Milletimizin Mustafa'ya saygısında en küçük bir tereddüt yoktur. Milletimizin Kemal'le de en küçük bir sorunu bulunmuyordur. Milletimizin soyadı olarak kendisine verdiği Atatürk konusunda da hiçbir sıkıntısı olmadığını gayet iyi biliyoruz"
dedi.
Erdoğan Atatürkçü mü oldu?
Erdoğan’ın lafzen de olsa “Atatürkçü” kesilmesi ve AKP’yi de yapıvermesi insanları şaşırttı.
Sayılamayacak kadar çok sebeple, özellikle de öz yönetim yönünde sürekli yürüyen bir dünyaya ters gitmek sebebiyle çoğunluğu artık yitiren Erdoğan, Hz. Muhammed’in azınlık olduğu ilk dönemdeki taktiğini uyguluyor gibi.
Bu taktiklerden birisi de “Medine Vesikası” dır.
Bu sayede tekrar çoğunluk olabilirse, ikinci halife Hz. Ömer’in yaptığının Türkiye versiyonunu yapmaya devam edebilecek.
Medine vesikasındaki gibi halen Türkiyede güçsüz olan şeriat devleti taraftarlarını güçlü hale getirirdikten sonra büyük bir katliam ile şeriat devleti karşıtlarını yok edip 2023 tarihinde Türkiyede İslami şeriat devleti kurmayı planlamaktadır.
***
En yakını bir avuç Müslümanla (“Muhacirler”) 622’de Mekke’den ayrılmak zorunda kalan Hz. Muhammed’in “hicret” ettiği Yesrip’te (sonraki adıyla: Medine) üç grupla yaptığı ve tamamen eşitlik ve gönüllü katılım temeline dayanan yazılı bir sözleşmeden bahsediyordu makale: Medine Vesikası.
“Medine Vesikası” Kur’an’da, Hadislerde ve fıkıh kaynaklarında yer almıyor. Elimizde orijinali de yok. Şu andaki 47 maddelik metin de Batılı bilim adamlarından geliyor. Bununla birlikte, o günün koşullarını göz önüne aldığımızda böyle bir belgenin gerçek olduğunu düşünmek doğal.
“O günün koşulları” derken, 622’de Müslümanlar iyice azınlıkta. 10.000 nüfuslu Yesrip’de (Medine) bu üç grup ve sayıları şöyle: Putperest Araplar (“Müşrikler”) 4.500 kişi, Yahudiler 4.000 kişi, Müslümanlar (“Ensar”) 1.500 kişi.
Ama Yesrip, iki defa Habeşistan’a hicret denendikten sonra bu sefer dikkatle seçilmiş: 120 yıldır kan davalı Evs ve Hazreç kabilelerinin savaş ve düşmanlıklarından bitkin düşen şehir kaos içinde ve herkes artık bir kurtarıcı (“Mehdi”?) beklemekte.
Merkezî otorite ve ortak ideoloji yokluğu yüzünden çatışmaları her seferinde bir hakeme götürmekten başka çare üretememiş. Ama bunun da çözüm olmadığını görmüş.
Böyle bir ortama, şehir (ve kabileler) dışından, yani tarafsız biri geliyor. O zamana kadar da çok mutemet bir profil çizmiş: “Muhammed-ül Emin.”
Ama belki daha da önemlisi bu dışarlıklı kişi iyice azınlıkta, dolayısıyla da demokrat olmak durumunda.
Ezcümle “Yahudilerin dinleri kendilerine, mü’minlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek mevlâları ve gerekse bizzat kendileri dahildirler” (Md. 25) temelinde yazılmış olan Vesika, imzacılarını toplumsal huzura kavuşturuyor. Hz. Muhammed de inancını yayma sürecinde Medine’yi üs yapmaktan büyük kuvvet alıyor. Mezarı da orada zaten.
**
Yalnız, Medine Vesikası/Sözleşmesi tamamen dönemsel bir olgu/çözüm. Tarihi belli değil ama Bedir Muharebesi (624) öncesi döneme yani İslam’ın kendini Mekke’ye kabul ettirmeye çabaladığı zaman dilimine ait.
Çok kısa bir süre sonra Müslümanlar çoğunluk oluyorlar. Ve Hz. Ebu Bekir’in sadece 2 yıl süren döneminin ardından ikinci halife Hz. Ömer döneminde (634-644) dışarıya taşıyorlar. Ortadoğu coğrafyasına, Kudüs’e giriyorlar. Sasani ve Doğu Roma imparatorluklarına büyük fetih seferleri düzenliyorlar.
Fethettikleri bu yerlerdeki Müslüman olmayan nüfusa artık Medine Vesikası’ndaki gibi "sözleşmenin imzacıları" olarak değil, İslam’a baş eğme karşılığında canı ve malı koruma altına alınan, yani Millet-i Hakime olan Müslümanların “zimmet”ine giren nüfus olarak muamele etmeye başlıyorlar.
Diğer bir deyişle Müslümanlar başat unsur olunca eşitlik bitip hiyerarşi/otokrasi başlıyor. Müslüman olmayanlar, Müslümanlara tam biat etmek ve “cizye” vergisi ödemek karşılığında “emanname” ihsan edilerek yani “aman” verilerek “zimmi”ye dönüştürülüyor. Bu koruma olayı İslam’ın empoze ettiği şartlara uyulduğu ölçüde devam edecek.
**
Türklerin 70 yıl kadar süren kanlı bir tarihsel süreç ve savaşlar sonucunda Arap ordularına yenilerek kılıç zoruyla Müslümanlığı kabul etmek zorunda kaldıkları artık gizlenmesine gerek olmayan bir gerçekliktir. Müslüman Araplar kafir (!) Türkleri katlederek, mallarına mülklerine el koyarak, kadınları ve kızlarını köle ve cariye yaparak, Türk kentlerine Arap aileler yerleştirerek, Müslüman olmayanlara cizye vergisi ve çeşitli yaptırımlar uygulayarak Türkleri ite kaka Müslüman yapmayı başarmışlardır.
Her şeyden önce Türklerin bir peygamberi ve kutsal kitabı olmamasına rağmen Türk destanlarında, masallarında ve Anadolu’da yaşamakta olan bazı grupların (Yörükler, Türkmenler, Aleviler, Mevleviler vs) gelenek ve göreneklerinde Türk töresine özgü inançların izlerine hala rastlamak mümkündür. Türk töresi yüksek erdem, dürüstlük, mertlik, onur, kadına saygı ve sevgi, yaşlılara itibar ve hürmet ile hayvan ve doğa sevgisine dayanan bir yaşam birlikteliği olarak özetlenebilir. Kadın erkeğin yoldaşı, acundaşı, kutlu ailenin temel direğidir. Kadın ve erkek hep birlikte çoluk çocuk eğlenir, yemek yer, dans eder, saz çalar, şarkı söylerler.
Doğa, kırlar, dağlar, göller, ırmaklar, hayvanlar, insanlar ve onların tinleri (ruhları) hepsi birliktedir, birlikte yaşarlar. Acun ve insan uyum içindedir. Şaman, kam, ya da, ozan-büyücü (druide) toplumun tinsel (ruhsal) önderidir. Her şey, her zerre canlıdır, hayat doludur. İnsanlara can vermeden önce gökte kuşlar gibi yaşayan tin “soluk, nefes” anlamına da gelir. Ölüm soluğun kesilmesi, tinin tenden (bedenden) ayrılması olarak algılanır. İnsan tini genelde kuş simgesindedir.
Tin ortak, tenler farklıdır. Hayvan ruhları da insan ruhları gibi ölümsüzdür. Hayvanın ayrı, insanın ayrı evreni yoktur. Evren ve yaşam birliği vardır. Bu tümlük ve ortak acun düşüncesi, kaynağını “Kök Tengri” Gök Tanrı’dan alır. İnsan Gök’ün verdiği yaşam gücünü korumaya ve çoğaltmaya çalışır. Bu yaşam gücü veya yaşam ruhuna “Kut” denir. Kut, “uğurlu, kutsal, şanlı” anlamlarına da gelir. (Kutlu olsun deriz).