Osmanlı'nın son dönem ilim, fikir ve din adamlarından olan Elmalılı, 1878 yılında Antalya'nın Elmalı ilçesinde dünyaya gelmiştir.
Aslen, Burdur'un Gölhisar'a bağlı Yazır köyündendir. Soyadı kanunundan sonra, burayı kendisine soyadı olarak almıştır. 1942 yılında ise İstanbul Erenköy Sahray-ı Cedit mahallesinde vefat etmiş ve aynı yere defnedilmiştir. Yetişmesinde babası kadar annesinin de rolü büyüktür.
Zîrâ bu anne, oğlunu küçük yaşta gurbet diyarlara göndermekte tereddüt etmemiş, evlâdını; "Seni ilim yoluna gönderiyorum. Şükürler olsun Allah'a, ne mutlu bana!" sözleriyle uğurlamıştır.1
İlk tahsilini Elmalı'da yapan Hamdi Yazır, daha sonra İstanbul'a gelerek, Küçük Ayasofya Medresesi'ne intisap etmiş ve tahsilini orada sürdürmüştür. Başta babası olmak üzere, değişik zevattan ders alan Hamdi Yazır, en düzenli dersi, Kayserili Müderris Büyük Hamdi Efendi'den okumuş, icazeti de aynı zâttan almıştır. Hocasıyla kendi ismi aynı olduğundan, birbirinden fark edilmesi için hocasına Büyük Hamdi Efendi, kendisine de Küçük Hamdi Efendi lâkabı verilmiştir.2
Hamdi Yazır, günümüzdeki profesörlüğe denk bir makam olan müderrislik imtihanında önemli bir başarı göstererek 1906 yılında Beyazıt Dersiamı olur. Ertesi yıl da birincilikle Hukuk Fakültesi'ni bitirerek, altın madalya ve beratla ödüllendirilir.3 Meşrutiyet'in ilânıyla da memleketi Antalya'dan milletvekili seçilir. Medresetü'l-Vaizin'de fıkıh usulü, Hukuk Fakültesi'nde İslâm hukuku, Mekteb-i Mülkiye'de (Siyasal Bilgiler Fakültesi) de mantık dersleri okutur.
Ayrıca Osmanlı padişahları huzurunda Ramazan aylarında verilen Huzur Dersleri'ne de muhatap olarak katılır. Bir süre siyasî hayatın içinde aktif bulunmuşsa da, hiçbir zaman kendisini buna kaptırmamış ve asla ilimden kopmamıştır. Bir süre Yüksek İslâm Konseyi diyebileceğimiz Daru'l-Hikmeti'l-İslâmiye'de üyelik ve başkanlık yapmıştır. 1. Dünya Savaşı'nı müteakiben büyük ısrarlarla Vakiflar Bakanlığı yapar. Osmanlı'nın tarih sahnesinden çekilmesiyle, ülkede köklü değişiklikler olur. Tutuklanmalar, sürgünler, sorgular birbirini takip eder. İstanbul Hükümeti'nde o tarihten önce görev alanlar değişik sıkıntılara maruz kalırlar.
Hamdi Yazır da bundan kurtulamaz. Bir kış günü öğleden sonra, polisler evine gelir; kitaplarını, çalışmalarını alt üst eder, torbalara doldurur ve kendisiyle beraber alıp götürürler. İstanbul'dan Ankara'ya nakledilir ve yapılan araştırmalar sonunda Elmalı'yı serbest bırakırlar.4
Hamdi Yazır, oldukça zeki, ilme meraklı ve gayretli bir simadır. Öyle ki, hıfzını kendi başına yapmıştır. Meselâ bir gece oğlunu yatağında göremeyen annesi, onu alt kattaki odada, bir mumun ışığında hafızlığa çalışırken bulur. Herkesten habersiz başladığı bu işi, hemen hemen yarılamış durumdadır. Büyük bir gayretle çalışarak, sanıldığından kısa bir sürede neticeye ulaşır.5
Zekiliğinin bir delili de Fransızcayı 40 gün içerisinde hem de son derece ağır felsefe kitaplarını tercüme edecek kadar ileri bir seviyede öğrenmesidir. Onun Fransızcayı öğrenmesiyle ilgili anlatılan şu hatıra, aynı zamanda bir din adamının hamiyet-i diniyesini göstermesi açısından da oldukça önemlidir. Elmalılı, Evkaf nazırıyken, Hüseyin Cahit'le aralarında şöyle bir konuşma geçer. Hüseyin Cahit ona, din adamlarının Arapçayı çok iyi bildiklerini, fakat Arapça bilgilerinin dörtte biri kadar bile yabancı dillerden birini bilmediklerini, şayet bilselerdi daha faydalı olacaklarını söyler.
Sonra da hocalar arasında Fransızcayı hiç bilenin olmadığını, şayet misâli varsa tevbe edeceğini belirtir. Buna çok üzülen Hamdi Yazır, hemen sahaflardan Fransızca gramer kitapları alır ve çalışmaya başlar. Altı ay sonra Hüseyin Cahit'le karşılaşan Yazır, bir vesileyle konuyu dile getirir ve Hüseyin Cahit'ten kendisini imtihan etmesini ister. Hamdi Yazır'ın çok iyi Fransızca bildiğini gören Hüseyin Cahit ona niçin daha önce bildiğini söylemediğini sorar. O da umursamadığını fakat zamanla kendisine ağır geldiğini belirttikten sonra, Hüseyin Cahit'i elindeki ağır bir Fransızca kitabıyla imtihan etmek ister. Hüseyin Cahit de işin zorluğunu dile getirerek Yazır'ın Fransızca bilgisini teslim eder.6
O dönemde Osmanlı medreselerinde ilim dili Arapçadır. Yazır, herhangi bir Arap ülkesine gitmediği hâlde Arapçayı da çok güzel konuşmaktadır. Hattâ o zamanlar İstanbul'da okuyan bir Arap talebe, onu Arap zannederek: "Hamdi Efendi Türkçeyi ne güzel öğrenmiş!" demiştir.7 Nitekim kendisi de Tefsir'inde konuyla alâkalı olarak şöyle demektedir: "Ben hâlis Anadolulu, öz Oğuz, Yazır Türk'üyüm. On beş yaşında İstanbul'a geldim. Ne Arabistan'a gittim, ne Türkistan'a. Ne İran'ı gördüm, ne Frengistan'ı. Öğrendiğimi bu vatanda öğrendim!"8
İlim aşkı kadar sanata da düşkün olan Hamdi Efendi, bir aralık şiir ve musikiyle de meşgul olmuş, Türkçe, Arapça ve Farsça şiir yazmıştır. Aynı zamanda hat sanatında icazet almış, tezhip ve cilt sanatıyla da yakından meşgul olmuştur. Sülüs, nesih, ta'lik, celi sülûs, celi ta'lik çeşitlerinde eserler vermiş, ayrıca rik'a ve icâcet hattını da iyi bilmektedir. Konuyla alâkalı yapılan araştırmalarda yazdığı 42 civarındaki hat örneğinin detayı verilmektedir.9
Bir milletin bekası için son derece önemli olan ve nesilleri tarihe bağlayan, ecdadın bereketli ikliminden istifadenin vesilesi olan dile, son derece önem vermiş ve bütün eserlerinde bu konuya, gerek kullandığı yazı üslûbuyla, gerekse açıktan dikkatleri çekmiştir.
Bu güzel Türkçe üslûbuna örnek olarak, Tefsir'inin başına koyduğu şu güzel dua cümlelerini verebiliriz:
"İlahi! Hamdini sözüme sertac ettim, zikrini kalbime mi'rac ettim, kitabını kendime minhac ettim. Ben yoktum var ettin, varlığından haberdar ettin, aşkınla gönlümü bîkarar ettin.
inayetine sığındım, kapına geldim, hidayetine sığındım lütfuna geldim, kulluk edemedim afvına geldim.
Şaşırtma beni doğruyu söylet neşeni duyur, hakikati öğret.
Sen duyurmazsan ben duyamam, sen söyletmezsen ben söyleyemem, sen sevdirmezsen ben sevdiremem.
Sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini, yar et bize erdirdiklerini.
Sevdin habibini kainata sevdirdin; Sevdin de hil'at-i risaleti giydirdin Makam-ı İbrahim'den makam-ı Mahmud'a erdirdin.
Server-i asfiya kıldın. Hatem-i Enbiya kıldın. Muhammed Mustafa kıldın.
Salat-ü selam, tahiyyat-ü ikram, her türlü ihtiram ona, onun Al-ü Ashab-u etbaına ya Rab!"10
Zaman zaman da güzel dilimizi bozmaya çalışanları açıktan eleştirirdi. Kendi dönemlerinde âlim geçinen bazı kimselerin, insanları çeşitli şüphe ve karanlıklara çekmek için belirsiz ve anlaşılmaz, muğlâk birtakım yabancı kelimeler kullandıklarından bahsederek, bu şekildeki kimselere karşı mutlaka uyanık olunması gereği üzerinde dururdu.11
Nitekim Fethullah Gülen Hocaefendi de onu Türkçe üstatlarından kabul eder ve der ki: "Günümüzün insanı, bu üslûpsuzluktan ve dilimizi tahrip eden uydurulmuş kelimelerden dolayı kendi değerlerinden o kadar uzaklaştı ki, bize ait düşüncelerin çok zengin ve çok olgun anlatıldığı kitaplara bile yabancı hâle geldi. Bugünkü nesil bir Türkçe üstadı olan Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsirini bile anlayamıyor. Oysa Arapçada dahi onunkine denk bir tefsir yazılmamıştır; Hamdi Yazır'ın, kendisinden nakillerde bulunduğu büyük müfessir Fahruddin Razi'nin Tefsir-i Kebir'i bile Elmalılı'nın Hak Dini Kur'an Dili adlı eserinin çapına erişemez.
Fakat neslimiz bu kıymetli eseri anlamaktan aciz olduğu gibi, Kâmil Miras, Ahmet Hamdi Aksekili, Babanzade Ahmed Naim, İzmirli İsmail Hakkı ve Şemsettin Günaltay gibi dil üstadlarının sözlerini ve Risale-i Nur Külliyatı gibi eşsiz eserleri anlamaktan da uzaktır."12 Elmalılı, sadece temel İslâmî ilimlerle uğraşmamış, toplumun dertleriyle de yakından ilgilenmiş, tedaviye yönelik reçeteler sunmuş ve Müslümanların içinde bulundukları kötü durumun sebeplerine kafa yormuştur. Nitekim o, Metalip ve Mezahip adlı esere yazdığı, son derece kıymetli takdim yazısında, temel konularla alâkalı önemli tespitlerde bulunmuştur.
Nitekim Fethullah Gülen Hocaefendi de bu takdim yazısını şu sözleriyle takdir etmektedir:
"Elmalılı'nın Metalib ve Mezahib isimli tercüme eserinin başına kendi elyazısıyla yazmış olduğu yazı beni çok etkilemiştir. Onu okurken insan kendisini bir çağlayanın kıyısındaymış gibi hisseder."13
Eserleri:
1. Hak Dini Kur'ân Dili: Bunu biraz ileride ele alacağız.
2. Metâlib ve Mezâhib: Fransız felsefecilerden Paul Janet ile Gabriel Seay'ın beraberce yazdıkları eserin tercümesidir. Ancak sadece bir tercüme değil, aynı zamanda kıymetli dipnotlar ve son derece önemli bir takdimle esere ayrı bir katkı vermiştir.
3. Ahkâmu'l-Evkâf: Mülkiyede okuttuğu ders notlarıdır.
4. Mantık İstintaci ve İstikrâî: Fransızca'dan tercüme bir eserdir.
Aslen, Burdur'un Gölhisar'a bağlı Yazır köyündendir. Soyadı kanunundan sonra, burayı kendisine soyadı olarak almıştır. 1942 yılında ise İstanbul Erenköy Sahray-ı Cedit mahallesinde vefat etmiş ve aynı yere defnedilmiştir. Yetişmesinde babası kadar annesinin de rolü büyüktür.
Zîrâ bu anne, oğlunu küçük yaşta gurbet diyarlara göndermekte tereddüt etmemiş, evlâdını; "Seni ilim yoluna gönderiyorum. Şükürler olsun Allah'a, ne mutlu bana!" sözleriyle uğurlamıştır.1
İlk tahsilini Elmalı'da yapan Hamdi Yazır, daha sonra İstanbul'a gelerek, Küçük Ayasofya Medresesi'ne intisap etmiş ve tahsilini orada sürdürmüştür. Başta babası olmak üzere, değişik zevattan ders alan Hamdi Yazır, en düzenli dersi, Kayserili Müderris Büyük Hamdi Efendi'den okumuş, icazeti de aynı zâttan almıştır. Hocasıyla kendi ismi aynı olduğundan, birbirinden fark edilmesi için hocasına Büyük Hamdi Efendi, kendisine de Küçük Hamdi Efendi lâkabı verilmiştir.2
Hamdi Yazır, günümüzdeki profesörlüğe denk bir makam olan müderrislik imtihanında önemli bir başarı göstererek 1906 yılında Beyazıt Dersiamı olur. Ertesi yıl da birincilikle Hukuk Fakültesi'ni bitirerek, altın madalya ve beratla ödüllendirilir.3 Meşrutiyet'in ilânıyla da memleketi Antalya'dan milletvekili seçilir. Medresetü'l-Vaizin'de fıkıh usulü, Hukuk Fakültesi'nde İslâm hukuku, Mekteb-i Mülkiye'de (Siyasal Bilgiler Fakültesi) de mantık dersleri okutur.
Ayrıca Osmanlı padişahları huzurunda Ramazan aylarında verilen Huzur Dersleri'ne de muhatap olarak katılır. Bir süre siyasî hayatın içinde aktif bulunmuşsa da, hiçbir zaman kendisini buna kaptırmamış ve asla ilimden kopmamıştır. Bir süre Yüksek İslâm Konseyi diyebileceğimiz Daru'l-Hikmeti'l-İslâmiye'de üyelik ve başkanlık yapmıştır. 1. Dünya Savaşı'nı müteakiben büyük ısrarlarla Vakiflar Bakanlığı yapar. Osmanlı'nın tarih sahnesinden çekilmesiyle, ülkede köklü değişiklikler olur. Tutuklanmalar, sürgünler, sorgular birbirini takip eder. İstanbul Hükümeti'nde o tarihten önce görev alanlar değişik sıkıntılara maruz kalırlar.
Hamdi Yazır da bundan kurtulamaz. Bir kış günü öğleden sonra, polisler evine gelir; kitaplarını, çalışmalarını alt üst eder, torbalara doldurur ve kendisiyle beraber alıp götürürler. İstanbul'dan Ankara'ya nakledilir ve yapılan araştırmalar sonunda Elmalı'yı serbest bırakırlar.4
Hamdi Yazır, oldukça zeki, ilme meraklı ve gayretli bir simadır. Öyle ki, hıfzını kendi başına yapmıştır. Meselâ bir gece oğlunu yatağında göremeyen annesi, onu alt kattaki odada, bir mumun ışığında hafızlığa çalışırken bulur. Herkesten habersiz başladığı bu işi, hemen hemen yarılamış durumdadır. Büyük bir gayretle çalışarak, sanıldığından kısa bir sürede neticeye ulaşır.5
Zekiliğinin bir delili de Fransızcayı 40 gün içerisinde hem de son derece ağır felsefe kitaplarını tercüme edecek kadar ileri bir seviyede öğrenmesidir. Onun Fransızcayı öğrenmesiyle ilgili anlatılan şu hatıra, aynı zamanda bir din adamının hamiyet-i diniyesini göstermesi açısından da oldukça önemlidir. Elmalılı, Evkaf nazırıyken, Hüseyin Cahit'le aralarında şöyle bir konuşma geçer. Hüseyin Cahit ona, din adamlarının Arapçayı çok iyi bildiklerini, fakat Arapça bilgilerinin dörtte biri kadar bile yabancı dillerden birini bilmediklerini, şayet bilselerdi daha faydalı olacaklarını söyler.
Sonra da hocalar arasında Fransızcayı hiç bilenin olmadığını, şayet misâli varsa tevbe edeceğini belirtir. Buna çok üzülen Hamdi Yazır, hemen sahaflardan Fransızca gramer kitapları alır ve çalışmaya başlar. Altı ay sonra Hüseyin Cahit'le karşılaşan Yazır, bir vesileyle konuyu dile getirir ve Hüseyin Cahit'ten kendisini imtihan etmesini ister. Hamdi Yazır'ın çok iyi Fransızca bildiğini gören Hüseyin Cahit ona niçin daha önce bildiğini söylemediğini sorar. O da umursamadığını fakat zamanla kendisine ağır geldiğini belirttikten sonra, Hüseyin Cahit'i elindeki ağır bir Fransızca kitabıyla imtihan etmek ister. Hüseyin Cahit de işin zorluğunu dile getirerek Yazır'ın Fransızca bilgisini teslim eder.6
O dönemde Osmanlı medreselerinde ilim dili Arapçadır. Yazır, herhangi bir Arap ülkesine gitmediği hâlde Arapçayı da çok güzel konuşmaktadır. Hattâ o zamanlar İstanbul'da okuyan bir Arap talebe, onu Arap zannederek: "Hamdi Efendi Türkçeyi ne güzel öğrenmiş!" demiştir.7 Nitekim kendisi de Tefsir'inde konuyla alâkalı olarak şöyle demektedir: "Ben hâlis Anadolulu, öz Oğuz, Yazır Türk'üyüm. On beş yaşında İstanbul'a geldim. Ne Arabistan'a gittim, ne Türkistan'a. Ne İran'ı gördüm, ne Frengistan'ı. Öğrendiğimi bu vatanda öğrendim!"8
İlim aşkı kadar sanata da düşkün olan Hamdi Efendi, bir aralık şiir ve musikiyle de meşgul olmuş, Türkçe, Arapça ve Farsça şiir yazmıştır. Aynı zamanda hat sanatında icazet almış, tezhip ve cilt sanatıyla da yakından meşgul olmuştur. Sülüs, nesih, ta'lik, celi sülûs, celi ta'lik çeşitlerinde eserler vermiş, ayrıca rik'a ve icâcet hattını da iyi bilmektedir. Konuyla alâkalı yapılan araştırmalarda yazdığı 42 civarındaki hat örneğinin detayı verilmektedir.9
Bir milletin bekası için son derece önemli olan ve nesilleri tarihe bağlayan, ecdadın bereketli ikliminden istifadenin vesilesi olan dile, son derece önem vermiş ve bütün eserlerinde bu konuya, gerek kullandığı yazı üslûbuyla, gerekse açıktan dikkatleri çekmiştir.
Bu güzel Türkçe üslûbuna örnek olarak, Tefsir'inin başına koyduğu şu güzel dua cümlelerini verebiliriz:
"İlahi! Hamdini sözüme sertac ettim, zikrini kalbime mi'rac ettim, kitabını kendime minhac ettim. Ben yoktum var ettin, varlığından haberdar ettin, aşkınla gönlümü bîkarar ettin.
inayetine sığındım, kapına geldim, hidayetine sığındım lütfuna geldim, kulluk edemedim afvına geldim.
Şaşırtma beni doğruyu söylet neşeni duyur, hakikati öğret.
Sen duyurmazsan ben duyamam, sen söyletmezsen ben söyleyemem, sen sevdirmezsen ben sevdiremem.
Sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini, yar et bize erdirdiklerini.
Sevdin habibini kainata sevdirdin; Sevdin de hil'at-i risaleti giydirdin Makam-ı İbrahim'den makam-ı Mahmud'a erdirdin.
Server-i asfiya kıldın. Hatem-i Enbiya kıldın. Muhammed Mustafa kıldın.
Salat-ü selam, tahiyyat-ü ikram, her türlü ihtiram ona, onun Al-ü Ashab-u etbaına ya Rab!"10
Zaman zaman da güzel dilimizi bozmaya çalışanları açıktan eleştirirdi. Kendi dönemlerinde âlim geçinen bazı kimselerin, insanları çeşitli şüphe ve karanlıklara çekmek için belirsiz ve anlaşılmaz, muğlâk birtakım yabancı kelimeler kullandıklarından bahsederek, bu şekildeki kimselere karşı mutlaka uyanık olunması gereği üzerinde dururdu.11
Nitekim Fethullah Gülen Hocaefendi de onu Türkçe üstatlarından kabul eder ve der ki: "Günümüzün insanı, bu üslûpsuzluktan ve dilimizi tahrip eden uydurulmuş kelimelerden dolayı kendi değerlerinden o kadar uzaklaştı ki, bize ait düşüncelerin çok zengin ve çok olgun anlatıldığı kitaplara bile yabancı hâle geldi. Bugünkü nesil bir Türkçe üstadı olan Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsirini bile anlayamıyor. Oysa Arapçada dahi onunkine denk bir tefsir yazılmamıştır; Hamdi Yazır'ın, kendisinden nakillerde bulunduğu büyük müfessir Fahruddin Razi'nin Tefsir-i Kebir'i bile Elmalılı'nın Hak Dini Kur'an Dili adlı eserinin çapına erişemez.
Fakat neslimiz bu kıymetli eseri anlamaktan aciz olduğu gibi, Kâmil Miras, Ahmet Hamdi Aksekili, Babanzade Ahmed Naim, İzmirli İsmail Hakkı ve Şemsettin Günaltay gibi dil üstadlarının sözlerini ve Risale-i Nur Külliyatı gibi eşsiz eserleri anlamaktan da uzaktır."12 Elmalılı, sadece temel İslâmî ilimlerle uğraşmamış, toplumun dertleriyle de yakından ilgilenmiş, tedaviye yönelik reçeteler sunmuş ve Müslümanların içinde bulundukları kötü durumun sebeplerine kafa yormuştur. Nitekim o, Metalip ve Mezahip adlı esere yazdığı, son derece kıymetli takdim yazısında, temel konularla alâkalı önemli tespitlerde bulunmuştur.
Nitekim Fethullah Gülen Hocaefendi de bu takdim yazısını şu sözleriyle takdir etmektedir:
"Elmalılı'nın Metalib ve Mezahib isimli tercüme eserinin başına kendi elyazısıyla yazmış olduğu yazı beni çok etkilemiştir. Onu okurken insan kendisini bir çağlayanın kıyısındaymış gibi hisseder."13
Eserleri:
1. Hak Dini Kur'ân Dili: Bunu biraz ileride ele alacağız.
2. Metâlib ve Mezâhib: Fransız felsefecilerden Paul Janet ile Gabriel Seay'ın beraberce yazdıkları eserin tercümesidir. Ancak sadece bir tercüme değil, aynı zamanda kıymetli dipnotlar ve son derece önemli bir takdimle esere ayrı bir katkı vermiştir.
3. Ahkâmu'l-Evkâf: Mülkiyede okuttuğu ders notlarıdır.
4. Mantık İstintaci ve İstikrâî: Fransızca'dan tercüme bir eserdir.