Edirne müdafası ve Şükrü Paşa
Gece karanlığı sokaklara çökmeden, önce sokakları aydınlatan lambaların gazyağı bitti sonra mumlar... Sabah olmadan top sesleri güneşi çağırıyor. Bulutlar delinmiş... Balkan Savaşı başladığında Şükrü Paşa’dan Edirne’yi 40 gün savunması istenmişti. O askerleriyle birlikte Edirne kalesinde 155 gün direndi. Günden güne küçülen ekmeklere en sonunda süpürge tohumu ve kuş yemi kondu. Yiyecek yüklü vagonları sürükleyen Bulgar lokomotifleri açlıkla boğuşan kentten geçerken, uçaktan bombalarla birlikte bildiriler yağdı şehre... “Teslim olun”, yazıyordu. “Birer ikişer onar, yüzer teslim olun... Yoksa pişman olursunuz. Son pişmanlık fayda etmez.” Askerler halkla birlikte direndi.
Yazıları ve ziyaretleri nedeniyle Türkiye toplumunun yakından tanıdığı Fransız yazar Pierre Loti, Balkan Savaşı sırasındaki izlenimlerini gazetesine yansıtmıştı. Yazdıkları nedeniyle Bulgarlardan tepki aldı. Loti bu tepkilere de en ağır şekilde yanıt verdi: "Bulgarların Türk harp esirlerine ne korkunç işkenceler yaptığını bana Fransızlar anlattı.
Aç, susuz bırakılan Türk esirleri dipçik darbeleri altında meçhul istikametlere götürülüyor; aralarında yere düşen oluna o anda süngülenip öldürülüyordu.
Doktorlar, göğüsleri süngüyle parçalanmış Rum kızları gördüklerini, Bulgarların sürüler halinde 8-10 yaşındaki küçüklerin ırzına geçtikten sonra öldürüp bıraktıklarını anlattılar. Romanya'da tanınmış bir hanımdan bir mektup aldım. Bükreş'e getirilen Bulgar esirlerinin ceplerinden kesik kulaklar, küçük çocuk elleri çıkmış. Bunların mahiyeti sorulunca kendilerini haklı çıkarmak ister gibi: Biliyorsunuz, bu uğurdur, uğur olsun diye taşıyoruz" demişler. Ve nihayet bana şehit bir Türk askerinin fotoğrafını gösterdiler. Bulgarlar eğlence olsun diye diri diri kafasını delmiş, başının derisini yüzmüşlerdi. Yüzünde sadece burnu ve bir gözü kalmıştı.”
Pierre Loti'nin bu makalesi Fransız ve İngiliz basınında çıktığı zaman geniş tepkiler yaratmış, Avusturya ve Fransa'daki Bulgar sefaretleri tarafından tekzip edilmişti. Loti bunlardan birincisine şu cevabı vermişti:
“Viyana'daki Bulgar sefiri Neue Freie Presse'de yayınladığı tekziple bana cevap vermek lütfunda bulundu. Yazıda benim aldandığımı, yol boyunca gördüğüm harabelerin Türk köylerine değil, aksine Türkler tarafından yakılıp yıkılan Bulgar köylerine ait olduğunu söylüyorlar.
Demek ki, camilerini harap eden, kubbelerin üstüne büyük aptesini yapan da Türkler öyle mi? Bu tekzip için yalnız çocukça demek kâfi değil. Yazı aynı zamanda hayasızca bir kötü niyet taşıyor. Gerçeklere böylesine zıt bir iddiayı çürütmek de sayın sefirin tahmin edemeyeceği kadar kolaydır. Bir defa Bulgarlara ait evler bütün Trakya’da çok seyrek olarak dağılmıştır.Tamamen Müslümanların arasında bulunan bu evlerin de hepsi ayaktadır. Onlara ellerini bile sürmemişlerdir."
Balkan Savaşı başladığında hiç kimse savaş tarihinin en başarılı kale savunmalarından birinin Edirne’de gerçekleşeceğini düşünmüyordu. İstanbul, Korgeneral Şükrü Paşa’ya Edirne’de imkânlar dâhilinde yapılacak 40 günlük bir savunmanın büyük bir başarı olacağını bildirmişti. Beklediklerinden çok daha kısa bir sürede Kırklareli ve Lüleburgaz’ı alan ve İstanbul’a yaklaşan Bulgar ordusu Çatalca’da ağır kayıplar vererek durdurulmuştu. Hastalıkların, erken gelen kışın ve nihayetinde kanlı çarpışmaların kırdığı Bulgar Doğu Ordusu’nun İstanbul hedefi yerini Edirne’ye bırakmıştı. General Savov, 40 bin kişilik Sırp topçu birliklerinin de desteğini alarak Edirne’yi ağır toplarla yıkmaya başlayacaktı.
Edirne kuşatmasının bir esarete dönüşmesi ateşkes döneminde ortaya çıktı. Araştırmacı Sacit Kutlu ve Güney Dinç’in çalışmalarından öğrendiklerimizle birlikte ortaya çıkan bilgiler şöyle:
Aralık geldiğinde kentte sadece bir aylık yiyecek kalmıştı ve yapılan anlaşmaya göre erzak takviyesi için Bulgar trenleri Türklerin elindeki Edirne’den geçip Çatalca’daki Bulgar ordusuna yardım taşıyabilirken, Osmanlı Devleti Edirne’de açlık ve yoklukla mücadele eden birliklerine hiçbir yardım gönderemiyordu. Ateşkesin bitimine birkaç gün kala Bulgarlar Osmanlı erlerine dağıttıkları bildiride yaklaşan kıtlıktan kurtulmaları için esir olmaları gerektiğini söyleyip tüm bu olanlardan Şükrü Paşa’nın sorumlu olduğunu anlatıyorlardı: “Ey Osmanlı askerleri, pazartesi günü saat 19.00’da savaş yine başlayacaktır. Sorumlusu Şükrü Paşa’dır. İki aydan beri sizi barış sözleriyle aldatıyor. Şükrü Paşa komutanlarıyla birlikte çok rahat yaşıyor. Onların yemeği var, sıcak yatakları var. Peki, sizin neyiniz var? Bizim trenler Çatalca’da ve Gelibolu’da bulunan Bulgar askerlerine yemek götürüyorlar. Şükrü Paşa da sizin trenlerinizin geleceğini söylemişti hani geldiler mi? 6 aylık ekmeğiniz var da neden size adam gibi yemek vermiyorlar? Bakın bizim askerler ne kadar mutlu. Çünkü onların yemeği var. Teslim olun, birer, ikişer, onar, yüzer, subaylarınızla beraber gelin teslim olun.”
Günler ilerledikçe askerlerin ve Edirne halkının açlık ve yoklukla imtihanı daha ciddi bir hal almaya başlamıştı. Temel besin maddelerinin hiçbiri bulunamıyordu. Ekmekler sonunda 300 grama kadar inmişti ve içinde undan başka her şey vardı. Edirne savunmasında 3’üncü Alay, 2’nci Tabur’da takım komutanı olarak görev yapan Mülazım H. Cemal daha sonra “Tekrar Başımıza Gelenler” ismiyle kitaplaşacak anılarında, o günleri şöyle anlatır:
19 Şubat (Hicri):
“İmaret köprüsünün yanına geldim. Yanıma biri yaklaştı. Mendilinin içinden bir ekmek çıkardı. Ben hamur zannettim. ‘İşte efendim, bu ekmeği vali beye götürüyorum. Bu şimdi fırından çıktı ve bin müşkülat ile şu resmi pusulanın yardımıyla aldım. Bunu yiyecek ahali yaşar mı? Öleceğiz’ dedi. Hakikaten ekmek pek siyah, hiçbir insan yiyeceğine benzemiyordu. Tam bir hamurdu. Hükümet tarafından fırınlara süpürge tohumu, arpa, kuş yemi, mısır vs. verildiği ve bunların karıştırılması gerektiği halde yalnız süpürge tohumu olması, bunu da değirmenlerin parça parça öğütmesi ve iyi pişmemesi kötü bir şeydi. Polis karakolunun yanından geçerken memurların halka beygir eti dağıttığını gördüm...”
23 Şubat (Hicri):
“Gazyağı biteli üç ay oldu. Mum da kalmadı. Halk birtakım uzun kırmızı mumlar yapıyor. Geceleri koğuşlar karanlık. Subaylar donuk ışıklı bir mum yakıyor.”
Ateşkesin bitiminde, Edirne yoğun bir top ateşine tutuldu. Bulgarlar askeri hedefler kadar özellikle sivillerin yaşadığı konutları da vuruyorlardı. Mart ayı geldiğinde kentin büyük bir bölümü tahrip olmuştu. Sokaktaki sığınmacıların nüfusunun artması, eldeki kısıtlı kaynakların paylaşımını büyük bir sorun haline getirmişti. Kale ise tüm imkânlarıyla her şeye rağmen direnmeye devam ediyordu. Bulgar ve Sırp birliklerinin son büyük bombardımanı 23 Mart’ta başladı. Üç günün sonunda kaleyi koruyan tabyalar da teker teker çöktü. Şükrü Paşa 26 Mart sabahı İstanbul’a çektiği son telgrafta artık yiyecek ve ilaç takviyesi istemiyor,
Bulgar komutanların büyük saygı duydukları Şükrü Paşa kendisini teslim almaya gelen askerlerin arasında.
Şükrü Paşa, 1857'de Erzurum'da doğmuştu.İstanbul’daki Topçu okulundan 1879'da teğmen rütbesiyle mezun olduktan sonra derslerdeki başarısından ötürü Almanya'da 4 yıl süresince eğitimine devam etmişti. Henüz 36 yaşındayken, 1893’te mirliva (tuğgeneral) rütbesine yükselen Şükrü Paşa, askeri görevlerinin yanında Harbiye'de ve Darüşşafaka'da Balistik ve Matematik öğretmenliği yapmıştı. Almancanın yanı sıra İngilizce ve Fransızca da biliyordu. Başarılarını borçlu olduğu disiplininden ötürü kendisine “deli" denmişti. Reformcu subaylar arasında artan ünü nedeniyle 1905'te jurnalciler tarafından ihbar edilmiş ve Selanik'e sürülmüştü. II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte İstanbul'a döndükten sonra çeşitli görevlerde bulunmuş, Balkan Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Edirne Müstahkem Mevkii Komutanlığı'na atanmıştı. Edirne'nin düşmesinin ardından Çar Ferdinand'ın tutsağı olarak Sofya'ya götürülen Şükrü Paşa 6 ay kadar burada kaldı. Savaş sırasında yakalandığı siyatik hastalığının tedavisi için esaret dönüşü gittiği Bursa kaplıcalarında zatürre geçiren Şükrü Paşa 1916'da İstanbul'da bu rahatsızlıktan vefat etti.
Edirne’nin düştüğünü bildiriyordu: “Şimdi saat 07.00’dir. Cevizli, Ayvazbaba ve Taşocakları hattını düşman ele geçirmiştir. Doğu cephesinin birçok kısmıyla iletişim kopmuştur. Tahribata başlanıldı. Telsiz telgrafın da tahrip edileceği arz olunur.” Şükrü Paşa’nın bahsettiği tahribat, kentin düşmesiyle birlikte Bulgarların eline geçmemesi gereken tüm cephaneliğin, korunakların ve siperlerin havaya uçurularak kullanılamaz hale gelmesiydi. Bu gürültüyü erlerin ve subayların tüfeklerini, silahlarını kırması izledi. Eldeki silahların da kırılmasının ardından, asker ve subayların teslim oluşu başladı.
Mülazım H.Cemal anılarında, teslim oluşunun ardından bir aracıyla gönderdiği mektupla ailesinin başına gelenleri öğrenmeye çalıştığını anlatır. Gelen yanıtta evinin tamamen yağmalandığını, amcasının kent merkezinde süngülendiğini ve kardeşinin de Sarayiçi’ne götürülmek üzere esir alındığını öğrenince bir Bulgar teğmenin yardımıyla evine doğru yola koyulur. Edirne’deki gayrimüslim halk çarın gelişi için hazırlık yapmaktadır. Meriç üzerindeki taş köprü girişine tam Selimiye Camii’ni görecek biçimde bir zafer takkı kurulmuştur. Mülazım H.Cemal, kapalı dükkânların ve yağmalanan evlerin arasından top mermilerinin neredeyse tamamen yıktığı evine girer, tüm serveti olarak saydığı birkaç kitabını ve hatıra defterini alıp oradan bu kez kardeşi İsmail’in sevk edildiği Sarayiçi’ne doğru yola koyulur: “Sarayiçi’nde halktan ve askerlerden binlerce kişi toplanmıştı. Her yer adeta insan kaynıyordu. Yerlerde süngülenerek öldürülenlerin sayısı yüzlerceydi... Bu durumu gören Bulgar subayı ‘’Burada felaket var. Seni kurtaramam. Girmeyelim. Tanrı kardeşinizi korusun, dedi.’’ Anneme tekrar uğrayıp durumu anlattım. Teğmen evimizin kapısına Bulgarca “kimse dokunmayacak” yazılı kâğıtlardan astı ve yola koyulduk. (...) Esaret müthiş bir felaket... Bahar, çiçekler, her şey insana hüzün verici görünüyor. Bulgarlar süngüleriyle etrafımızı sarmış gururlu adımlarla yürüyorlar. Bugün yanımıza yeni gelen subaylar Sarayiçi’ndeki felaketi anlattılar...” Subayların anlattığı felakete, Edirne kuşatmasını başından sonuna dek izleyen gazeteci Gustav Cirilli tanıklık etmişti. “Edirne Kuşatması Günlüğü” isimli kitabında Cirilli bir katliamdan bahsediyordu:
Esir Türk askerleri
“Tutsaklar uzun kollar halinde sokaklardan geçiyor. Açlıktan yanakları çökmüş, kahır içindeler, bir deri, bir kemik kalmışlar. Yumruk, çizme, dipçik darbeleriyle sürülüyorlar. Bu bahtsızlar, kentin dışında, Tunca Irmağı üzerindeki koruluk bir adada bulunan ve Eski Saray diye bilinen bir yere tıkılıp orada soğuktan ve açlıktan ölmeye terk edildiler. Onların gömülmemiş cenazelerinden oluşan yığın her gün daha çok yükseliyor... Bu kenti savunmuş askerlerin sayısı bilinmiyor. Fatihlerin eline on binlerce tutsak düştü. Bir kimsenin kaçak bir tutsağı sakladığından şüphelenilmişse kaçak da onu saklayan da yakalanıp kurşuna diziliyor. Bu bir insan avı... Bu, Türklere karşı yürütülen bir avdır ve zalimliğin tüm incelikleriyle yürütülmektedir. Gece gündüz takırdayan tüfekler infazların sesi... Cesetler sokaklara, tarlalara fırlatılıyor; bunlardan nicesini Karaağaç’a giden yol üzerinde gördüm.”
Gazeteciler kadar Avrupalı gözlemciler de, Sarayiçi’nde gördüklerini Carnegie Raporu’nda anlattılar. Raporda Sarayiçi’ndeki ağaç kabuklarının bir insanın uzanabileceği yüksekliğe kadar soyulduğundan bahsediliyordu. Ağaç kabuklarını yiyerek hayatta kalmaya çalışan esirlerden yaklaşık yarısı canlı kalabilmişti. Günde 200 kişi açlıktan, koleradan, kurşundan ya da süngü darbelerinden ölmekteydi... Sağ kalanlarsa bir süre sonra yürütülerek Bulgaristan’a götürüldüler.
Büyük bir yağmanın, tecavüzün ve insan katliamının yaşandığı Edirne’de zaferine gölge düşürmek istemeyen Çar Ferdinand olan biteni özellikle Avrupa kamuoyunda çok duyurmamak adına Şükrü Paşa’yı ve aralarında Mülazım Cemal’in de yer aldığı ileri gelen Osmanlı subaylarını Sofya’ya gönderecektir. Şükrü Paşa Edirne’de kendisinden istenildiği gibi 40 değil, lakabına uygun “delice” bir direnişle tam 155 gün direnmişti. Bu kuşatmanın kahramanı galip Savov değil, mağlup Şükrü Paşa’ydı. Mağlup komutanın türlü imkânsızlıklar dâhilinde gerçekleştirdiği mükemmel savunmanın farkında olan Bulgarlar ve çar kendisine büyük saygı duyuyordu. Çar Ferdinand, savaşta saygı uyandıran bu cesaretinden dolayı Seymen Tren İstasyonu’nda Şükrü Paşa’ya kılıcını iade etti. Ne var ki bu iade-i itibar Şükrü Paşa’nın esir olarak Sofya’ya götürüleceği gerçeğini değiştirmiyordu. Mağrur komutana Sofya yolculuğu sırasında eşlik eden L’illustration’dan gazeteci Gustave Babcin, paşanın düşmana teslim etmediği son cephaneliği olan duygularının kompartımanda nasıl patladığına tanıklık eder:
“Albay Markolef Şükrü Paşa’yı arabasına almış Mustafapaşa İstasyonu’na gelmişti. Gar, Bulgar askerleri, yaralılar ve subaylarla dolu idi. Herkes, elde etmek istedikleri Edirne’yi kendilerine tam altı ay bırakmayan bu süt sakallı kahramanı görmek emelindeydi. Birdenbire bu seyirci kalabalığının içinden bir kin ve hiddet vaveylası yükseldi. Bağırıyorlardı. Kendi kendilerine Edirne’yi pek pahalıya mal eden bu yaşlı askeri protesto etmek istiyorlardı. Büyük kahramanın bronzlaşmış elmacık kemikleri üzerinden gözyaşlarının sıra sıra aktığını gördüm. Ama cesaretinden hiçbir şey kaybetmemişti. Edirne’yi tam altı ay nefis bir savaş ile savunmuş olan insan, düşmanlarının arasından başı eğik ama dimdik geçiyordu. Kendisine ayrılan vagona adeta yıkılırcasına girdi. Subaylar selam durmuşlardı. Sonra kompartımandaki koltuğa çöktü, hıçkırarak ağlıyordu. Baktım Sofya’ya kadar bu muhteşem kumandan durmadan ağladı.”
Tutsak düşen erlerin aksine Sofya’da Çar Ferdinand’ın tutsağı olan Osmanlı subayları ve Şükrü Paşa kışlalarda ve büyük otellerde konakladılar ve esaretleri süresince rahat bir yaşam sürdüler. Akıbeti belli olmayan birçok er ise geldikleri yere geri dönemeden öldüler. Bulgarların ve diğer cephelerde Sırpların, Karadağlıların ve Yunanlıların tutsak düşen Osmanlı erlerine ve yerli halka yaptıkları insanlık dışı davranışları Avrupa’nın gözünden saklama girişimleri olsa da tüm bu kıyımı gayet iyi gören Avrupalı gözlemciler gördükleri karşısında Bulgarlara karşı bir yaptırımda bulunmadılar. İşkence, tecavüz ve toplu katliamlar ileride sadece anılarda ve raporlarda yer etmek üzere kâğıtlara not düşülürken, bir süre sonra anlaşmazlığa düşen savaş ortakları, 1913’ün ortalarında, büyük bir kıyıma uğrattıkları Türklerle ilgili olarak birlikte savaştığı ortaklarını daha cani olarak suçlayıp korkunç itiraflarda bulunacaklardı.
Gece karanlığı sokaklara çökmeden, önce sokakları aydınlatan lambaların gazyağı bitti sonra mumlar... Sabah olmadan top sesleri güneşi çağırıyor. Bulutlar delinmiş... Balkan Savaşı başladığında Şükrü Paşa’dan Edirne’yi 40 gün savunması istenmişti. O askerleriyle birlikte Edirne kalesinde 155 gün direndi. Günden güne küçülen ekmeklere en sonunda süpürge tohumu ve kuş yemi kondu. Yiyecek yüklü vagonları sürükleyen Bulgar lokomotifleri açlıkla boğuşan kentten geçerken, uçaktan bombalarla birlikte bildiriler yağdı şehre... “Teslim olun”, yazıyordu. “Birer ikişer onar, yüzer teslim olun... Yoksa pişman olursunuz. Son pişmanlık fayda etmez.” Askerler halkla birlikte direndi.
Yazıları ve ziyaretleri nedeniyle Türkiye toplumunun yakından tanıdığı Fransız yazar Pierre Loti, Balkan Savaşı sırasındaki izlenimlerini gazetesine yansıtmıştı. Yazdıkları nedeniyle Bulgarlardan tepki aldı. Loti bu tepkilere de en ağır şekilde yanıt verdi: "Bulgarların Türk harp esirlerine ne korkunç işkenceler yaptığını bana Fransızlar anlattı.
Aç, susuz bırakılan Türk esirleri dipçik darbeleri altında meçhul istikametlere götürülüyor; aralarında yere düşen oluna o anda süngülenip öldürülüyordu.
Doktorlar, göğüsleri süngüyle parçalanmış Rum kızları gördüklerini, Bulgarların sürüler halinde 8-10 yaşındaki küçüklerin ırzına geçtikten sonra öldürüp bıraktıklarını anlattılar. Romanya'da tanınmış bir hanımdan bir mektup aldım. Bükreş'e getirilen Bulgar esirlerinin ceplerinden kesik kulaklar, küçük çocuk elleri çıkmış. Bunların mahiyeti sorulunca kendilerini haklı çıkarmak ister gibi: Biliyorsunuz, bu uğurdur, uğur olsun diye taşıyoruz" demişler. Ve nihayet bana şehit bir Türk askerinin fotoğrafını gösterdiler. Bulgarlar eğlence olsun diye diri diri kafasını delmiş, başının derisini yüzmüşlerdi. Yüzünde sadece burnu ve bir gözü kalmıştı.”
Pierre Loti'nin bu makalesi Fransız ve İngiliz basınında çıktığı zaman geniş tepkiler yaratmış, Avusturya ve Fransa'daki Bulgar sefaretleri tarafından tekzip edilmişti. Loti bunlardan birincisine şu cevabı vermişti:
“Viyana'daki Bulgar sefiri Neue Freie Presse'de yayınladığı tekziple bana cevap vermek lütfunda bulundu. Yazıda benim aldandığımı, yol boyunca gördüğüm harabelerin Türk köylerine değil, aksine Türkler tarafından yakılıp yıkılan Bulgar köylerine ait olduğunu söylüyorlar.
Demek ki, camilerini harap eden, kubbelerin üstüne büyük aptesini yapan da Türkler öyle mi? Bu tekzip için yalnız çocukça demek kâfi değil. Yazı aynı zamanda hayasızca bir kötü niyet taşıyor. Gerçeklere böylesine zıt bir iddiayı çürütmek de sayın sefirin tahmin edemeyeceği kadar kolaydır. Bir defa Bulgarlara ait evler bütün Trakya’da çok seyrek olarak dağılmıştır.Tamamen Müslümanların arasında bulunan bu evlerin de hepsi ayaktadır. Onlara ellerini bile sürmemişlerdir."
Balkan Savaşı başladığında hiç kimse savaş tarihinin en başarılı kale savunmalarından birinin Edirne’de gerçekleşeceğini düşünmüyordu. İstanbul, Korgeneral Şükrü Paşa’ya Edirne’de imkânlar dâhilinde yapılacak 40 günlük bir savunmanın büyük bir başarı olacağını bildirmişti. Beklediklerinden çok daha kısa bir sürede Kırklareli ve Lüleburgaz’ı alan ve İstanbul’a yaklaşan Bulgar ordusu Çatalca’da ağır kayıplar vererek durdurulmuştu. Hastalıkların, erken gelen kışın ve nihayetinde kanlı çarpışmaların kırdığı Bulgar Doğu Ordusu’nun İstanbul hedefi yerini Edirne’ye bırakmıştı. General Savov, 40 bin kişilik Sırp topçu birliklerinin de desteğini alarak Edirne’yi ağır toplarla yıkmaya başlayacaktı.
Edirne kuşatmasının bir esarete dönüşmesi ateşkes döneminde ortaya çıktı. Araştırmacı Sacit Kutlu ve Güney Dinç’in çalışmalarından öğrendiklerimizle birlikte ortaya çıkan bilgiler şöyle:
Aralık geldiğinde kentte sadece bir aylık yiyecek kalmıştı ve yapılan anlaşmaya göre erzak takviyesi için Bulgar trenleri Türklerin elindeki Edirne’den geçip Çatalca’daki Bulgar ordusuna yardım taşıyabilirken, Osmanlı Devleti Edirne’de açlık ve yoklukla mücadele eden birliklerine hiçbir yardım gönderemiyordu. Ateşkesin bitimine birkaç gün kala Bulgarlar Osmanlı erlerine dağıttıkları bildiride yaklaşan kıtlıktan kurtulmaları için esir olmaları gerektiğini söyleyip tüm bu olanlardan Şükrü Paşa’nın sorumlu olduğunu anlatıyorlardı: “Ey Osmanlı askerleri, pazartesi günü saat 19.00’da savaş yine başlayacaktır. Sorumlusu Şükrü Paşa’dır. İki aydan beri sizi barış sözleriyle aldatıyor. Şükrü Paşa komutanlarıyla birlikte çok rahat yaşıyor. Onların yemeği var, sıcak yatakları var. Peki, sizin neyiniz var? Bizim trenler Çatalca’da ve Gelibolu’da bulunan Bulgar askerlerine yemek götürüyorlar. Şükrü Paşa da sizin trenlerinizin geleceğini söylemişti hani geldiler mi? 6 aylık ekmeğiniz var da neden size adam gibi yemek vermiyorlar? Bakın bizim askerler ne kadar mutlu. Çünkü onların yemeği var. Teslim olun, birer, ikişer, onar, yüzer, subaylarınızla beraber gelin teslim olun.”
Günler ilerledikçe askerlerin ve Edirne halkının açlık ve yoklukla imtihanı daha ciddi bir hal almaya başlamıştı. Temel besin maddelerinin hiçbiri bulunamıyordu. Ekmekler sonunda 300 grama kadar inmişti ve içinde undan başka her şey vardı. Edirne savunmasında 3’üncü Alay, 2’nci Tabur’da takım komutanı olarak görev yapan Mülazım H. Cemal daha sonra “Tekrar Başımıza Gelenler” ismiyle kitaplaşacak anılarında, o günleri şöyle anlatır:
19 Şubat (Hicri):
“İmaret köprüsünün yanına geldim. Yanıma biri yaklaştı. Mendilinin içinden bir ekmek çıkardı. Ben hamur zannettim. ‘İşte efendim, bu ekmeği vali beye götürüyorum. Bu şimdi fırından çıktı ve bin müşkülat ile şu resmi pusulanın yardımıyla aldım. Bunu yiyecek ahali yaşar mı? Öleceğiz’ dedi. Hakikaten ekmek pek siyah, hiçbir insan yiyeceğine benzemiyordu. Tam bir hamurdu. Hükümet tarafından fırınlara süpürge tohumu, arpa, kuş yemi, mısır vs. verildiği ve bunların karıştırılması gerektiği halde yalnız süpürge tohumu olması, bunu da değirmenlerin parça parça öğütmesi ve iyi pişmemesi kötü bir şeydi. Polis karakolunun yanından geçerken memurların halka beygir eti dağıttığını gördüm...”
23 Şubat (Hicri):
“Gazyağı biteli üç ay oldu. Mum da kalmadı. Halk birtakım uzun kırmızı mumlar yapıyor. Geceleri koğuşlar karanlık. Subaylar donuk ışıklı bir mum yakıyor.”
Ateşkesin bitiminde, Edirne yoğun bir top ateşine tutuldu. Bulgarlar askeri hedefler kadar özellikle sivillerin yaşadığı konutları da vuruyorlardı. Mart ayı geldiğinde kentin büyük bir bölümü tahrip olmuştu. Sokaktaki sığınmacıların nüfusunun artması, eldeki kısıtlı kaynakların paylaşımını büyük bir sorun haline getirmişti. Kale ise tüm imkânlarıyla her şeye rağmen direnmeye devam ediyordu. Bulgar ve Sırp birliklerinin son büyük bombardımanı 23 Mart’ta başladı. Üç günün sonunda kaleyi koruyan tabyalar da teker teker çöktü. Şükrü Paşa 26 Mart sabahı İstanbul’a çektiği son telgrafta artık yiyecek ve ilaç takviyesi istemiyor,
Bulgar komutanların büyük saygı duydukları Şükrü Paşa kendisini teslim almaya gelen askerlerin arasında.
Şükrü Paşa, 1857'de Erzurum'da doğmuştu.İstanbul’daki Topçu okulundan 1879'da teğmen rütbesiyle mezun olduktan sonra derslerdeki başarısından ötürü Almanya'da 4 yıl süresince eğitimine devam etmişti. Henüz 36 yaşındayken, 1893’te mirliva (tuğgeneral) rütbesine yükselen Şükrü Paşa, askeri görevlerinin yanında Harbiye'de ve Darüşşafaka'da Balistik ve Matematik öğretmenliği yapmıştı. Almancanın yanı sıra İngilizce ve Fransızca da biliyordu. Başarılarını borçlu olduğu disiplininden ötürü kendisine “deli" denmişti. Reformcu subaylar arasında artan ünü nedeniyle 1905'te jurnalciler tarafından ihbar edilmiş ve Selanik'e sürülmüştü. II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte İstanbul'a döndükten sonra çeşitli görevlerde bulunmuş, Balkan Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Edirne Müstahkem Mevkii Komutanlığı'na atanmıştı. Edirne'nin düşmesinin ardından Çar Ferdinand'ın tutsağı olarak Sofya'ya götürülen Şükrü Paşa 6 ay kadar burada kaldı. Savaş sırasında yakalandığı siyatik hastalığının tedavisi için esaret dönüşü gittiği Bursa kaplıcalarında zatürre geçiren Şükrü Paşa 1916'da İstanbul'da bu rahatsızlıktan vefat etti.
Edirne’nin düştüğünü bildiriyordu: “Şimdi saat 07.00’dir. Cevizli, Ayvazbaba ve Taşocakları hattını düşman ele geçirmiştir. Doğu cephesinin birçok kısmıyla iletişim kopmuştur. Tahribata başlanıldı. Telsiz telgrafın da tahrip edileceği arz olunur.” Şükrü Paşa’nın bahsettiği tahribat, kentin düşmesiyle birlikte Bulgarların eline geçmemesi gereken tüm cephaneliğin, korunakların ve siperlerin havaya uçurularak kullanılamaz hale gelmesiydi. Bu gürültüyü erlerin ve subayların tüfeklerini, silahlarını kırması izledi. Eldeki silahların da kırılmasının ardından, asker ve subayların teslim oluşu başladı.
Mülazım H.Cemal anılarında, teslim oluşunun ardından bir aracıyla gönderdiği mektupla ailesinin başına gelenleri öğrenmeye çalıştığını anlatır. Gelen yanıtta evinin tamamen yağmalandığını, amcasının kent merkezinde süngülendiğini ve kardeşinin de Sarayiçi’ne götürülmek üzere esir alındığını öğrenince bir Bulgar teğmenin yardımıyla evine doğru yola koyulur. Edirne’deki gayrimüslim halk çarın gelişi için hazırlık yapmaktadır. Meriç üzerindeki taş köprü girişine tam Selimiye Camii’ni görecek biçimde bir zafer takkı kurulmuştur. Mülazım H.Cemal, kapalı dükkânların ve yağmalanan evlerin arasından top mermilerinin neredeyse tamamen yıktığı evine girer, tüm serveti olarak saydığı birkaç kitabını ve hatıra defterini alıp oradan bu kez kardeşi İsmail’in sevk edildiği Sarayiçi’ne doğru yola koyulur: “Sarayiçi’nde halktan ve askerlerden binlerce kişi toplanmıştı. Her yer adeta insan kaynıyordu. Yerlerde süngülenerek öldürülenlerin sayısı yüzlerceydi... Bu durumu gören Bulgar subayı ‘’Burada felaket var. Seni kurtaramam. Girmeyelim. Tanrı kardeşinizi korusun, dedi.’’ Anneme tekrar uğrayıp durumu anlattım. Teğmen evimizin kapısına Bulgarca “kimse dokunmayacak” yazılı kâğıtlardan astı ve yola koyulduk. (...) Esaret müthiş bir felaket... Bahar, çiçekler, her şey insana hüzün verici görünüyor. Bulgarlar süngüleriyle etrafımızı sarmış gururlu adımlarla yürüyorlar. Bugün yanımıza yeni gelen subaylar Sarayiçi’ndeki felaketi anlattılar...” Subayların anlattığı felakete, Edirne kuşatmasını başından sonuna dek izleyen gazeteci Gustav Cirilli tanıklık etmişti. “Edirne Kuşatması Günlüğü” isimli kitabında Cirilli bir katliamdan bahsediyordu:
Esir Türk askerleri
“Tutsaklar uzun kollar halinde sokaklardan geçiyor. Açlıktan yanakları çökmüş, kahır içindeler, bir deri, bir kemik kalmışlar. Yumruk, çizme, dipçik darbeleriyle sürülüyorlar. Bu bahtsızlar, kentin dışında, Tunca Irmağı üzerindeki koruluk bir adada bulunan ve Eski Saray diye bilinen bir yere tıkılıp orada soğuktan ve açlıktan ölmeye terk edildiler. Onların gömülmemiş cenazelerinden oluşan yığın her gün daha çok yükseliyor... Bu kenti savunmuş askerlerin sayısı bilinmiyor. Fatihlerin eline on binlerce tutsak düştü. Bir kimsenin kaçak bir tutsağı sakladığından şüphelenilmişse kaçak da onu saklayan da yakalanıp kurşuna diziliyor. Bu bir insan avı... Bu, Türklere karşı yürütülen bir avdır ve zalimliğin tüm incelikleriyle yürütülmektedir. Gece gündüz takırdayan tüfekler infazların sesi... Cesetler sokaklara, tarlalara fırlatılıyor; bunlardan nicesini Karaağaç’a giden yol üzerinde gördüm.”
Gazeteciler kadar Avrupalı gözlemciler de, Sarayiçi’nde gördüklerini Carnegie Raporu’nda anlattılar. Raporda Sarayiçi’ndeki ağaç kabuklarının bir insanın uzanabileceği yüksekliğe kadar soyulduğundan bahsediliyordu. Ağaç kabuklarını yiyerek hayatta kalmaya çalışan esirlerden yaklaşık yarısı canlı kalabilmişti. Günde 200 kişi açlıktan, koleradan, kurşundan ya da süngü darbelerinden ölmekteydi... Sağ kalanlarsa bir süre sonra yürütülerek Bulgaristan’a götürüldüler.
Büyük bir yağmanın, tecavüzün ve insan katliamının yaşandığı Edirne’de zaferine gölge düşürmek istemeyen Çar Ferdinand olan biteni özellikle Avrupa kamuoyunda çok duyurmamak adına Şükrü Paşa’yı ve aralarında Mülazım Cemal’in de yer aldığı ileri gelen Osmanlı subaylarını Sofya’ya gönderecektir. Şükrü Paşa Edirne’de kendisinden istenildiği gibi 40 değil, lakabına uygun “delice” bir direnişle tam 155 gün direnmişti. Bu kuşatmanın kahramanı galip Savov değil, mağlup Şükrü Paşa’ydı. Mağlup komutanın türlü imkânsızlıklar dâhilinde gerçekleştirdiği mükemmel savunmanın farkında olan Bulgarlar ve çar kendisine büyük saygı duyuyordu. Çar Ferdinand, savaşta saygı uyandıran bu cesaretinden dolayı Seymen Tren İstasyonu’nda Şükrü Paşa’ya kılıcını iade etti. Ne var ki bu iade-i itibar Şükrü Paşa’nın esir olarak Sofya’ya götürüleceği gerçeğini değiştirmiyordu. Mağrur komutana Sofya yolculuğu sırasında eşlik eden L’illustration’dan gazeteci Gustave Babcin, paşanın düşmana teslim etmediği son cephaneliği olan duygularının kompartımanda nasıl patladığına tanıklık eder:
“Albay Markolef Şükrü Paşa’yı arabasına almış Mustafapaşa İstasyonu’na gelmişti. Gar, Bulgar askerleri, yaralılar ve subaylarla dolu idi. Herkes, elde etmek istedikleri Edirne’yi kendilerine tam altı ay bırakmayan bu süt sakallı kahramanı görmek emelindeydi. Birdenbire bu seyirci kalabalığının içinden bir kin ve hiddet vaveylası yükseldi. Bağırıyorlardı. Kendi kendilerine Edirne’yi pek pahalıya mal eden bu yaşlı askeri protesto etmek istiyorlardı. Büyük kahramanın bronzlaşmış elmacık kemikleri üzerinden gözyaşlarının sıra sıra aktığını gördüm. Ama cesaretinden hiçbir şey kaybetmemişti. Edirne’yi tam altı ay nefis bir savaş ile savunmuş olan insan, düşmanlarının arasından başı eğik ama dimdik geçiyordu. Kendisine ayrılan vagona adeta yıkılırcasına girdi. Subaylar selam durmuşlardı. Sonra kompartımandaki koltuğa çöktü, hıçkırarak ağlıyordu. Baktım Sofya’ya kadar bu muhteşem kumandan durmadan ağladı.”
Tutsak düşen erlerin aksine Sofya’da Çar Ferdinand’ın tutsağı olan Osmanlı subayları ve Şükrü Paşa kışlalarda ve büyük otellerde konakladılar ve esaretleri süresince rahat bir yaşam sürdüler. Akıbeti belli olmayan birçok er ise geldikleri yere geri dönemeden öldüler. Bulgarların ve diğer cephelerde Sırpların, Karadağlıların ve Yunanlıların tutsak düşen Osmanlı erlerine ve yerli halka yaptıkları insanlık dışı davranışları Avrupa’nın gözünden saklama girişimleri olsa da tüm bu kıyımı gayet iyi gören Avrupalı gözlemciler gördükleri karşısında Bulgarlara karşı bir yaptırımda bulunmadılar. İşkence, tecavüz ve toplu katliamlar ileride sadece anılarda ve raporlarda yer etmek üzere kâğıtlara not düşülürken, bir süre sonra anlaşmazlığa düşen savaş ortakları, 1913’ün ortalarında, büyük bir kıyıma uğrattıkları Türklerle ilgili olarak birlikte savaştığı ortaklarını daha cani olarak suçlayıp korkunç itiraflarda bulunacaklardı.