Dünya Edebiyatının Hafızalara Kazınmış 15 Roman Kahramanı

Konu sahibi son olarak 149 gün önce görüldü

1. Suç ve Ceza – Dostoyevski – Raskolnikov

dostoyevski-min.jpg

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanındaki kahramanı Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencilerinden Rodiyon Romanoviç Raskolnikov, maddi imkansızlıklar yüzünden üniversite öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalmıştır. Aslında, diğer üniversite öğrencileri gibi asil ailelerin çocuklarına ders vererek ve annesinin büyük zorluklar içinde kendisine gönderdiği birkaç rubleyle üniversiteyi bitirinceye kadar idare edilebilecek olan Raskolnikov, hayatındaki acılara birdenbire son vermek arzusundadır. Kurtuluşunu planlamakta olduğu bir cinayette gören Raskolnikov, Alyona İvanovna adında tefeci bir yaşlı kadını öldürür, amacı paralarını almaktır. Şehrin iğrençlikleri, ekonomik zorluklar, yaşamındaki insanların kendisinden bekledikleri, Raskolnikov’u bu cinayeti işlemeye iter. Cinayeti işledikten sonra büyük bir ruhsal bunalıma giren ve yaşamı vicdan azabıyla dolan Raskolnikov, işlediği cinayetin toplumsal yönünü ele alan bir düşünce sistemi geliştirir.
“Bunu söyler söylemez o eski, bildik duygu bütün ruhunu dondurdu, birden Sonya’nın yüzünde Lizaveta’nın yüzünü gördü.Birden elinde baltayla Lizaveta’nın üzerine yürürken kadının yüzünde beliren anlatımı hatırladı: Lizaveta bir yandan duvara doğru gerilirken, bir yandan da çocuksu bir korkuyla ellerini ileri doğru uzatmıştı; ansızın bir şeyden korkmaya başlayan ve gözlerini kendisini korkutan şeye dikip minicik ellerini ileri doğru uzatarak her an ağlamaya hazır geri geri çekilen bir çocuk gibiydi… Şu anda Sonya’nın yüzünde de aynı anlatım vardı: Aynı korku, aynı umarsızlıkla bakıyordu ona. Birden sol elini ona doğru uzatarak parmağının ucuyla hafifçe göğsüne dokun*du. Bir yandan da usul usul ondan uzaklaşarak yataktan, otur*duğu yerden kalkmaya başlamıştı; ancak gözlerini bir an olsun onun gözlerinden ayırmıyordu, Sonya’nın duyduğu korku bir*den ona da bulaştı: Yüzünde aynı dehşet anlatımı, hatta dudak*larında aynı çocuksu gülümseme, o da Sonya’ya bakmaya baş*ladı.”



2. Don Kişot – Cervantes – Don Kişot (Don Quijote)

cervantes-min.jpg

Cervantes, eserinde insanoğlunun hayattaki amacına değinmiş ve bunun için mücadele etmesi, gerekiyorsa savaşması gerekliliğini Don Kişot’un traji komik görüntüsünde bizlere ulaştırmıştır. Eserin evrenselliği de buradan kaynaklanmaktadır. Don Kişot, komik, hayalperest, mert, yiğit, cesur, gözüpek, korkusuz, deli, çılgın, meczup, bunak, idealist bir kahramandır. Don Kişot’un ilk baskısı 1605 yılında, Cervantes 58 yaşındayken yapılır. Kitabın önsözünde oğlum dediği bu ölümsüz kahramanın hapishanede doğduğunu belirtiyor Cervantes. Bir fikir olarak doğmuş veya yazmaya orada başlamış olabilir. Don Kişot, Cervantes’in mali sorunlarına çözüm getirmese de, şöhret kazanmasına vesile olur.
“Neticede Dük, Don Kişot’a karşı duyduğu derin hayranlığın küçük bir ifadesi olarak, bir süre, kısa bir süre de olsa misafiri olmalarını arzu etmektedir. Obur, tembel ve açgözlü Sanşo’nun pek hoşuna giden bu teklife Don Kişot önce soğuk bakar. Bir gezgin şövalyeye yakışan bir yerlerde yan gelip yatmak değil, çalışmak, en ufak bir gevşekliğe, uyuşukluğa, tembelliğe kendini kaptırmadan mesleğinin gereklerini yerine getirmeye canla başla çalışmaktır. Kendisi bir yerlerde dinlenmeye çekilirse kötüler, özellikle kötü büyücüler fırsatı ganimet bilip Don Kişot ’un yokluğundan istifade ile kimbilir ne kötülükler yapacaktır. Dük’ün, Düşes’in ve Sanşo’nun ısrarları karşısında, sırf bu iyi insanları kırmamak adına ve çok kısa olması şartıyla teklifi kabul eder.”



3. Anna Karenina – Tolstoy – Anna Karenina

tolstoy1-min.jpg

Tolstoy’un yüzyılın en büyük aşk hikayesi olarak kabul edilen Anna Karenina adlı romanında Anna karakterinin oluşumuna ilham veren, Rus yazar Alexander Puşkin’in en az annesi kadar güzel kızı Maria Hartung’dur. “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” sözüyle başlayan roman daha ilk cümlesiyle aile hayatına ilgin çarpıcı saptamalarla karşılaşacağımızın sinyallerini verir adeta. Tolstoy”un 1876-77 yılları arasında kaleme aldığı Anna Karenina’nın ana teması, her şeyden önce Rus ailesidir. Aşkın peşine takılmasına karşın, iyilik timsali kocasının yaklaşımıyla bir tür vicdan hesaplaşmasına da giren Anna, çevresel faktörlerin baskısına yiğitçe göğüs gerer, ama sevdiği adamla onu suçlu hissettiren kocası arasında kalmanın bedelini epeyce ağır ödeyecektir.
“Ona karışanlara kızmasının asıl nedeni ruhunun derinliklerinde onların tümünün haklı olduklarını hissetmesiydi. Onu Anna’ya bağlayan bu sevginin, gönüllerde tatlı ya da tatsız birtakım izlerden başka bir şey bırakmadan geçen sosyete ilişkilerine benzeyen geçici aşklardan olmadığını hissediyordu. Kendisinin durumunun da, Anna’nın durumunun da ne denli kötü olduğunu; içinde bulundukları sosyetenin gözleri üzerlerindeyken aşklarını gizlemenin, yalan söylemenin güçlüğünü de biliyorlardı. Onları birbirine bağlayan tutku, başka her şeyi unutturacak ölçüde güçlüyken yalan söylemek, aldatmak, kurnazlık etmek, sürekli başkalarını düşünmek çok güçtü.”



4. Madame Bovary – Gustave Flaubert – Emma

flaubert-min.jpg

Flaubert’in 19. yüzyılın en başarılı romanlarından biri olan Madame Bovary’de, aile kavramının zenginlik ve soyluluk hırsıyla yaşanan ihanet içinde yozlaşması, değersizleşmesi, sınıf ayrımının insanlarda yarattığı ahlaki değerleri hiçe sayan davranışlara yol açması ve kıstırılmış kadın tipinin kadınlık ruhunun kurallarından kopup uygunsuz davranması anlatılır. Romanın kişilerine gelince Flaubert, “Madame Bovary’nin gerçek yaşamla hiçbir ilişkisi yoktur, bu bütünüyle uydurulmuş bir öyküdür.” dese de hiç şüphe yok ki roman kişilerini gerçek yaşamdan seçmiştir. Eugene Delamare! Flaubert bir zamanlar koket, savurgan, kendini beğenmiş bir eşi olan silik bir sağlık memuru tanımıştı. Kadın kocasını aldattıktan ve mahvettikten sonra kendini zehirlemişti. Edebiyat tarihçileri ise Emma Bovary’nin hiç şüphesiz Delphine Delamare’ı çok andırdığını söylemekle birlikte yazarın aynı zamanda bir rastlantı sonucu heykeltraş Pradier’nin çekici ve hafifmeşrep karısı Louise’den de etkilendiğini söylerler. Flaubert’in kağıtları arasında da Louise’in sadakatsizlikleri ve savurganlığı yüzünden kendi sonunu nasıl hazırladığını anlatan hemen hemen elli sayfalık bir el yazması bulunmuştur. Anlatan kişi ise Louise’in bir kadın arkadaşıdır.
“Bir gün çiftliğe üç sularında vardı; herkes tarlalara çıkmıştı; mutfağa girdi, fakat Emma’yı hemen göremedi; pencerenin tahta kanatları kapalı idi. Tahtanın yarıklarından giren güneşin taşlara çizdiği ince çizgiler eşyalara çarpıp kırılıyor, tavanda oynaşıyordu. Masanın üstünde kirli bardaklara tırmanan sinekler elma şarabı artıklarına düşüp vızıldayarak boğuluyordu. Ocaktan giren ışık, maden levhaya bulaşmış kuruma bir kadife hali, soğuk küllere bir mavilik veriyordu. Emma, pencere ile ocağın arasına oturmuş, dikiş dikiyordu; arkasına ipek atkısını almadığı için çıplak omuzları üzerinde küçük ter taneleri gözüküyordu.”



5. Dönüşüm – Franz Kafka – Gregor Samsa

franz-kafka1-min.jpg

Dönüşüm, 20. yüzyılın en önemli romanlarından biri kabul edilmektedir. Dönüşüm’de Kafka kendi yaşamını, toplumun beklentileriyle bu yaşamın nasıl biçimlendiğini ve bu biçimlenmenin ruh dünyasındaki yansımalarını iddialı bir biçimde anlatır. Kafka Dönüşüm’de, modern toplumda yabancılaşmanın mükemmel örneklerinden birini sunmaktadır. Dönüşüm işte bunları yaşayan Gregor Samsa’nın hikayesidir. Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendisini böceğe dönüşmüş olarak bulmaktadır. Gregor babasının borçlarını ödeyebilmek için kendi istek ve ihtiyaçlarından fedakarlık yaparak çalışan biridir. Ancak tüm bunlara rağmen Gregor ailesi tarafından takdir görmemekte ve kendi ihtiyaçları hiç düşünülmemektedir. Gregor ancak bir böceğe dönüştükten sonra onun ailenin ekonomik düzenindeki önemi fark edilmektedir. Sonuçta da annesi, babası ve kız kardeşi birlikte çalışmak zorunda kalmışlardır. Bazen insanlar takdir etmek için çok geç kalmıştır, ancak Kafka’nın öyküsünde daha da acıklı olan Gregor’un hiçbir zaman bu takdiri kazanmamasıdır.
“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Zırh gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş, kahverengi, sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle parsellere ayrılmış karnını görüyordu; karnının tepesindeki yorgan neredeyse tümüyle yere kaymak üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibiydi. Gövdesinin çapıyla karşılaştırıldığında acınası incelikteki çok sayıda bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içersinde, parıltılar saçarak sallanıp durmaktaydı.”



6. Sefiller – Victor Hugo – Jean Valjean

victor-hugo-min.jpg

Victor Hugo, giderek çökmekte olan dini ahlaki yapıyı vurgulayarak başladığı Sefiller romanında yalnız kilise ve onun dini etkisine değil yıpranan bir çağı anlatarak, tüm toplumu gerçekçi bir biçimde merceğinin altına yerleştirmeye çalışmıştır. Olay 1815-1833 yılları arasında Fransa’da geçmektedir. Fransız İhtilali’nden sonraki yıllarda oldukça fakir bir genç olan Jean Valjean, aç kalan yeğenlerini doyurmak için fırından ekmek çalar. Hırsızlık suçundan yakalanır ve bir kadırgada kürek mahkumu olur. Birkaç kez cezaevinden kaçmaya çalışır, fakat başarılı olamadığı gibi cezası on dokuz yıla çıkarılır. Cezası biter. Hapisten çıktıktan sonra aç ve kimsesizdir. Eski bir kürek mahkumu olduğu için kimse ona yatacak yer vermemektedir. Kasabanın iyiliksever piskoposu Myriel onu misafir eder. Piskoposun misafirperverliğine karşılık Jean Valjean onun gümüş takımlarını çalar. Polis onu yakalar. Piskopos, polislere takımları Jean Valjean’a kendisinin hediye ettiğini söyler. Valjean, seneler sonra ilk defa insan gibi bir muamele ile karşılaşmıştır. Önceleri insanları sevmeyen, kendisine yapılan iyiliklere kötülükle karşılık veren, hırsızlık yapmaktan çekinmeyen biriyken, bu hareket onda büyük bir değişiklik yapar ve iyi bir insan olmaya karar verir. Piskoposun güvenine layık olmak için faziletli bir insan olmaya, insanların yararına çalışmaya azmeder.
“Kendini seyreder gibiydi. Gözünün önünde bir hayal görüyordu. Kürek mahkumu Jan Valjan, etiyle kemiğiyle, elindeki sopası, arkasındaki çalınmış şeylerle dolu çantasıyla ve karanlık fikirleriyle beraber gözünün önünde görüyordu. O Jan Valjan’ı, o korkunç çehreyi, gerçekten gördü. Neredeyse “Bu adam da kim?” diye soracaktı. Ürkmüştü ondan. Kendi kendisi ile yüz yüze gelip, hesaplaşıyordu. Bir ara muayene edenin kim olduğuna baktı. Birden karşısında Piskopos’u gördü. Gözleri önünde canlanan bu iki şahısa tek tek baktı. Piskopos bir nur gibi gittikçe büyüyüp parlarken, Jan Valjan ise ufalıp, sönüyordu. Biraz sonra Jan Valjan’ın yerinde yalnız bir gölge kaldı. Sonra da kayboldu. Şimdi ortada yalnız Piskopos bulunuyordu. Ve Piskopos’un hayali bütün ruhunu doldurdu. Öyle ki, bu durum karşısında kadın gibi hisli, çocuk gibi aciz ve ağlıyordu… Gözyaşlarıyla beraber zihninde, bir sabah açılmaya başladı. Garip bir sabah, karanlığa inat bir sabah, ilkbahar gibi tazelik, canlılık… Kaç saat böyle durup ağladı? Ağladıktan sonra ne yaptı? Nereye gitti? Bu soruları cevaplayabilmek için Jan Valjan’ı gören olmadı. Yalnız bir arabacı, Piskoposhane’nin önünde bir adamı, diz çökmüş, dua ederken gördü.”


7. Mrs Dalloway – Virginia Woolf – Clarissa Dalloway

virginia-woolf1-min.jpg

Roman, Mrs Dalloway’in bir gününü anlatır. Mrs Dalloway düşündükçe anımsıyor, anımsadıkça sorguluyor, bilincinin akışıyla bizi düşüncelerin labirentine sokuyor. Sürekli yeni bir kahraman ve yeni düşünceler karşılıyor bizi, her seferinde yeni kahramanın gözleriyle bakıyoruz olaylara. Sonunda hepsi tek bir kişide birleşiyor, Mrs Dalloway’da. Woolf, romanlarında bilinç akışı tekniğini kullandığı için okuru zorlayabilir. Ama bu romanı Tomris Uyar’ın çevirisiyle en az zorlayan romanıdır dersek hiç yanlış olmaz.
“İnsanların onuru vardır; yalnızlıkları; karı koca arasında bile bir uçurum bulunur; ve insan buna saygı duymalıdır; diye düşündü Clarissa, Richard’ın kapıyı açmasını seyrederken; çünkü insan özgürlüğünü ya da özyargısını yitirmeden kendiliğinden vazgeçemez ondan, ya da arzusu dışında kocasının elinden alamaz- ne de olsa paha biçilmez bir şeydir onur.”



8. Çavdar Tarlasında Çocuklar – J.D. Salinger – Holden Caulfield

jd-sallinger-min.jpg

J.D Salinger’ın yazdığı Çavdar Tarlasında Çocuklar ya da diğer adıyla Gönülçelen adlı romanda, ana karakter Holden Caulfield, toplumla uyuşamayan on altı yaşındaki bir gençtir. Holden aslında anti-kahramandır. Pasif, korkak, çekingen, yalancı, güvensiz, başarısız… Holden Caulfield’ın dışındaki bütün karakterler ise gerçekte çok sahte ve samimiyetsiz oldukları halde toplumla uyumlu, toplumun moral değerlerini içselleştirmiş ve sosyal hayatta tutunan insan tipleridir. Holden, bu toplumla uyumlu fakat soysuzlaşmış insan tipleriyle karşılaştıkça ve onların moral değerlerinin alçaltıcılığını gördükçe toplumdan iyice uzaklaşıp kendi kabuğuna çekilmek ister. Jerome David Salinger, Holden Caulfield’ın çocukluğuna benzer bir çocukluk ve sorunlu bir öğretim hayatı geçirmiştir. II.Dünya Savaşı’na katılmış, savaşın olumsuz yüzünü görmüş, psikolojik buhran geçirmiş. Salinger, özellikle Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabından sonra başarısıyla dikkatleri üzerine çekince, New Hampshire’a taşınıyor ve tam olarak insanlardan kendini soyutluyor, münzevi bir yaşam sürüyor. Hakkında çıkan yazılara bile izin vermemeye çalışıyor. Daha fazla da yazmıyor zaten.. 2010 senesinde 91 yaşındayken ölüyor.
“Sahtekar heriflerden geçilmiyor ortalık. Tek yapacağın, derslerine çalışmak, böylece, bir gün kendine lanet bir Cadillac alacak parayı kazanmasını öğreneceksin, okulun futbol takımı kaybederse üzüleceğine herkesi inandıracaksın, sabahtan akşama kadar kızlardan, içkiden ve seksten başka bir şey konuşmayacaksın. O küçük kliklerde herkes birbirini nasıl da tutuyor. Basketbol takımındakiler birbirlerini tutuyor, Katolikler birbirini tutuyor, lanet entelektüeller birbirlerini tutuyor. Ayın Kitabı Kulübüne üye olan herifler bile birbirlerini tutuyor. Şöyle biraz akıllıca bir şey yapmaya kalk…”



9. Moby Dick – Herman Melville – Kaptan Ahab

herman-melville-min.jpg

Melville’in başyapıtı olan Moby Dick, balina avcılığı gemisi Pequod ve onun beyaz balina Moby Dick’i yakalamak konusundaki takıntılı arzusu nedeniyle gemisinin ve adamlarının yok olmasına neden olan Kaptan Ahab’ı anlatır. Moby Dick, büyük beyaz balina, Ahab’ın aklına takıldığı gibi romana da hükmeden gizemli kozmik bir varlıktır. Kendisini tek bacaklı bırakmış, ruhunda onarılamayacak yaralar açmış devasa beyaz balina Moby Dick’in peşinde ölümcül bir yolculuğa çıkan Kaptan Ahab’ın kişiliğinde kendisine her daim düşman arayan insanoğlunun kötücül profilini görürüz. Mürettebatın zaaflarını kullanarak onları sahte bir motivasyon içine sokan Ahab, mağduru oynayarak amacına ulaşmanın hesaplarını yapar hikaye boyunca. Onun tek amacı, kendisini aşağıladığını düşündüğü Moby Dick’i bulup öldürmek, böylece huzura kavuşmaktır. Ama hikayenin ilerleyen evrelerinde görürüz ki, Ahab’ın asıl derdi kendisiyledir. Adını Eski Ahit’teki bir kraldan alan Ahab, önce bir darbeyle kör olur, sonra bacağından yaralanır ve en sonunda ölür.
“Sular, aniden halka halka kabarmaya başladı sandalların çevresinde. Hızla su üstüne çıkan bir budağı gibi yükseldiler, sonra, o buzdağının yamaçlarından aşağı akmaya başladılar. Denizin içinden boğuk gökgürültüleri geliyordu. Ve solukları kesilmiş tayfaların bir mızrak atımı önünde, üstünde halatlar, zıpkınlar, mızraklarla dolu devasa bir gövde yüzeye çıktı. Gökkuşağının bütün renklerini yansıtan tül gibi incecik bir sis, havada bir an süzüldü, sonra ağır ağır dalgaların üstüne serpişti. Moby Dick’in mermer gövdesindeki sular, ilâhî bir fıskiye gibi gökyüzünde yükseldi balinayla beraber. Sonra, Beyaz Balina bütün haşmetiyle sulara gömüldü. “Asılın küreklere!” diye kükredi Ahab.”



10. Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupéry – Küçük Prens

Antoine-de-Saint-Exupery-min.jpg

Küçük Prens ideal görünen ve özlem duyulan asla yaşanamayacak olan fantastik bir yaşantıyı temsil eder. Bu eser büyüklerin insani ve doğal olamayan dünyasına tepkidir ve bu tepki birçok şifre ile ifade edilmiştir. Küçük Prens’in ne yaşını, ne ailesini, ne de içinde bulunduğu çevreyi biliyoruz, ama dostluk arayışı içinde bir çocuk olduğunu anlıyoruz. Sevgi ve dostluk kavramları boyutunda, insanları tanıyabilmenin somutladığı bir romandır. İlk defa 1943’te yayımlanan Küçük Prens, yazarı Antoine de Saint-Exupéry’nin hayatından da kesitler taşıyor gibidir. Yazarın bir pilot oluşu, kitaptaki anlatıcının da pilot olması bu benzeşmeye örnek verilebilir.
“Küçük Prens çölü geçerken yalnızca tek bir çiçeğe rastladı. Üç taç yapraklı önemsiz bir çiçekti bu. “Günaydın,” dedi küçük Prens. “Günaydın,” dedi çiçek. Küçük Prens, “İnsanlar nerede?” diye nazikçe sordu. Çiçek bir kez bir kervanın geçtiğini görmüştü. “İnsanlar mı?” dedi. “Sanırım onlardan altı ya da yedi tane var. Birkaç yıl önce görmüştüm. Ama nerede olduklarını kimse bilemez. Rüzgâr sürüklüyor onları. Kökleri yok, bu yüzden de yaşam onlar için güç.” “Hoşça kal,” dedi küçük Prens. “Hoşça kal,” dedi çiçek.”



11. Robinson Crusoe – Daniel Defoe – Robinson Crusoe

daniel-defoe.jpg

Ağızlara sakız olmuş “Issız bir adaya düşsen yanına alacağın 3 şey nedir?” sorusundan tutun da televizyonlarda reklamlara konu edilmesine kadar pek çok yolla bilincimizde yer etmiş bir serüvendir Robinson Crusoe. Defoe’nun romanının esin kaynağı ada sürgünü, Juan Fernandez adasında 4 yıl tek başına yaşamış olan İskoç denizci Selkrik’in öyküsü sayılmaktadır. 1712’de Selkrik’in başından geçenleri, onu bu ıssız adadan kurtaran Kaptan Woodes Rogers, Dünya Çevresinde Gemiyle Bir Yolculuk kitabında anlatır. Selkrik, kaptan ile arasındaki bir anlaşmazlık sonucu o ıssız adaya bırakılmıştır. Selkrik ile Crusoe’nunki arasındaki benzerlik belirgindir. Ama bir diğer görüşe göre Daniel Defoe’ya ilham kaynağı olanı İbn Tufeyl’in Hayy Bin Yakzan adlı eseridir.
“Gözlerimi karaya oturmuş olan gemiye çevirdim, denizdeki dalgalar ve köpükler öyle büyüktü ki gemiyi zor görebiliyordum, o kadar uzaktaydı ki birden, -Tanrım!- nasıl olup da karaya çıkabildiğime hayret ettim. Durumumun iyi taraflarına bakarak kendimi avuttuktan sonra nasıl bir yerde olduğumu ve bundan sonra ne yapılması gerektiğini anlamak için etrafıma bakınmaya başladım. Kısa bir süre sonra da bütün avuntularım etkisini yitirmeye başladı. Uzun sözün kısası, korkunç bir kurtuluş olmuştu benimkisi; çünkü ıslanmıştım, giyecek başka elbisem yoktu, güç kazanmak için yiyecek ya da içecek bir şey bulamayacağım gibi önümde açlıktan ölmek veya vahşi hayvanlara yem olmaktan başka bir seçenek de yoktu. Bana özellikle acı veren şey de karnımı doyurmak için herhangi bir yaratığı vuracak ya da öldürecek veya kendi karınlarını doyurmak için beni öldürmek isteyecek başka yaratıklara karşı kendimi savunacak bir silahım olmamasıydı. Yani, yanımda bir bıçak, bir pipo ve bir kutu içinde biraz tütünden başka hiçbir şey yoktu. Sahip olduğum her şey bundan ibaretti.”



12. Kırmızı ve Siyah – Stendhal – Julien Sorel

stendhal-min.jpg

Stendhal, Henri Beyle’in kullandığı birçok takma addan biriyken, zamanla yazarın edebiyat dünyasındaki resmi adı olarak kalmıştır. Stendhal, uzun yıllar yaşadığı İtalya’ya derin bir aşkla bağlanmış ve mezar taşına adının “Milanolu Errico Beyle” olarak yazılmasını dilemiştir. Ünlü Fransız yazarın İtalya’yı bu denli sevmesinin bir nedeni İtalyan kadınlarla yaşadığı tutkulu aşklarsa, diğeri, çok sevdiği annesini küçük yaşta yitirmesi ve onun ölümünden sorumlu tuttuğu babasıyla olan kan bağını yadsımak amacıyla yeni bir kimlik aramaya başlamasındandır. Annesine duyduğu sevgiyle, onu elinden aldığını düşündüğü babasına duyduğu nefret, yapıtlarına da yansıyacaktır. Kırmızı ve Siyah’ta Julien Sorel, babası gibi kaba, saba, cahil, sevgisiz bir adamdır. Zaman zaman ikiyüzlülüğe kadar varan içten pazarlıklı Sorel, yüksek mevki edinme arzusu içinde bulunan, ihtiras dolu bir gençtir. Ne var ki, babası tarafından küçük görülerek aşağılanmaktadır. Stendhal Julien’e aslında kendisinden çok şey katmıştır.
“Bunaltıcı sıcaklar geldi. Akşamları evden birkaç adım ötedeki bir ulu ıhlamur ağacı altında geçirme alışkanlığına tutuldular. Burada karanlık korkunçtu. Bir akşam Julien, heyecanlı heyecanlı konuşuyor, güzel söz söylemenin ve genç kadınların yanında bulunmanın doyasıya tadını çıkarıyordu; elini kolunu sallarken, bahçelerde bulunan o boyama tahta iskemlelerden birinin arkalığına dayanan eline dokundu Bn.de Renal’m. Bu el hemen çekildi; ama Julien dokunuldu mu bu elin çekilmemesini sağlamanın kendi işi olduğunu düşündü.”



13. Körleşme – Elias Canetti – Peter Kien

elias-canetti-min.jpg

Canetti adını dünya edebiyatına mal eden kitap Körleşme’dir. Canetti 1928 yılında insanlığın deliliklerini anlatan sekiz romanlık bir eser dizisi planlamış ve başyapıtı Körleşme’yi bu serinin ilk kitabı olarak yayımlamıştır. Faşizmin her türünü ince bir alay ile anlatan kitap basılır basılmaz Nazi otoriteleri tarafından yasaklanmıştır. Seri, Körleşme ile sınırlı kaldı. Romanın kahramanı Prof. Kien, kitaplardan kurulu bir dünyanın adamıdır ve kütüphane raflarının arasında geçen hayatı ona hiç de iyi bir son hazırlamayacaktır. Roman fildişi kulesinde, bilimin sığınağında yaşayabileceğini sanan aydını simgeleyen sinelog (Çin Bilimleri uzmanı) Profösör Kien’in öyküsüdür. Kien antik diller hakkında çok bilgili olmasına rağmen güncel dünyayı çözümlemekten acizdir. Yazar, Körleşme ’de, katı, yaşamın gerçeklerinden kopuk, dogmatik entelektüelliğin, kaos ve yıkımın üstesinden gelebileceğine inanmanın tehlikelerini müthiş bir ironi ile dile getirir.
“Adına yaşam kavgası denen kavgayı karnımızı doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar, içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz. Kimi koşullar altında bu kitle, bireyi bencillikten tümüyle uzak, dahası kendi yararına aykırı davranışlara dek götürebilir. “İnsanlık”, bir kavram olarak bulunmadan ve sulandırılmadan çok önce, kitle olarak vardı. Bu kitle vahşi, coşkun, kocaman ve sımsıcak bir hayvan gibi hepimizin içinde derinlerde bir anafor gibi kaynar. Kitle, yaşına karşın, dünyanın en genç hayvanı, en öz yaratığı, ereği ve geleceğidir.”



14. Aleksi Zorba – Nikos Kazancakis – Zorba

nikos-kazancakis-min.jpg

Zorba, Nikos Kazancakis’in 1946 yılında yayımlanan, Aleksi Zorba adında Makedonyalı bir adam ile hayata karışmak amacıyla Girit’e gidip orada bir linyit yatağı işletmek isteyen entelektüel bir adamın kesişen hayatlarını konu alan romanıdır. Zorba karakterinin gerçeği ne kadar yansıttığı bilinmese de aslında yazarın kendisiyle girdiği bir tür sessiz hesaplaşmadır. Zorba, tam bir özgürlük timsalidir. Anı yaşayan, duygularını çekinmeden dışa vuran, insanlara da anı yaşamayı öğreten bir karakterdir. Zorba vatansızdır, hiçbir ülküye bağlı değildir ve bu halinden oldukça memnundur. Kendinden başka kimseye hesap vermek zorunda değildir. Haksızlığa, üzüntüye ve sevince karşı santuruyla, dansıyla karşılık veren bir adamın hikâyesidir Zorba.
“Ama daha, tasarılarımı Zorba’ya açma kararını verememekteydim. İşçiler arasında dolaşmama, sorular sormama, araya girip her zaman işçinin tarafını tutmama kuşkuyla baktığını görmekteydim. Zorba, dudak bükerek, “Patron,” diyordu, “gidip biraz gezmez misin? Güneş, Tanrı’nın lütfu, git!” Ama, başlangıçta ben kalıyor, gitmiyordum. Soruyor, sohbet ediyor, her işçinin hikayesini biliyordum: beslemek zorunda oldukları çocukları, evlendirecekleri kız kardeşleri, ihtiyar ve sakat ana babaları. Kaygıları, hastalıkları, acıları… Zorba, suratını buruşturarak bana, “Onların geçmişini kurcalama patron,” derdi. “Sonra kalbin acımayla dolacak, onları gereğinden, işimize uygun olandan çok sevecek ve ne yaparlarsa onları bağışlayacaksın. O zaman da vay halimize! İş şeytanın yanını boylar, bunu bilesin! İşçiler sert patrondan korkar, çekinir ve çalışırlar; yumuşak patronun tepesine biner, tembelleşirler. Anladın mı?”



15. Goriot Baba – Honoré de Balzac – Goriot Baba

honore-de-balzac-min.jpg

Balzac’ın Goriot Baba romanında, kızlarını tutkuyla seven zengin bir babanın tüm servetini kızlarının önüne serdikten sonra günden güne düşüşü, saygınlığını kaybedişi, damatları yüzünden kızlarına hasret kalışı, ucuz bir pansiyon odasında kızlarını görememenin üzüntü ve acısıyla kıvranarak can verişi anlatılır. Romanın en belirgin teması babalık duygusudur. Goriot Baba’daki babalık duygusu, her şeyin önüne geçen, kendisi dışındaki her duyguyu yok eden, adeta hastalık derecesinde olan bir tutkudur. Karısının ölümünden sonra iki kızı, Goriot Baba’nın tüm benliğini kaplamıştır. Öyle ki, Goriot Baba’dan babalık duygusunu çıkardığımızda, geriye hiçbir şey kalmaz. Nefes alıp vermesi bile çocukları içindir. Goriot Baba kızları için ömrünü, ruhunu, sevgisini, tüm birikimini düşünmeden vermiş, fakat kızları ölüm döşeğinde onu yalnız bırakmışlardır. Yaşlı adam ölüm döşeğinde kızlarını sayıklar, onları ne kadar çok sevdiğini söyler.
“Ah, zengin olsaydım, servetimi saklasaydım, onlara vermemiş olsaydım, şimdi burada olurlardı, öpüşleriyle yanaklarımı yalarlardı. Bir konakta otururdum, güzel odalarım, uşaklarım, ateşim olurdu; gözyaşı dökerlerdi başucumda, kocalarıyla, çocuklarıyla. Bütün bunlar benim olurdu. Şimdi hiç. Para her şeyi verir adama, kızlarını bile. Ah, param, param nerede? Bırakacak gömülerim olsaydı, yaralarımı sararlardı, bakarlardı bana; seslerini duyardım, yüzlerini görürdüm… zengin olmak isterdim: görürdüm onları. Vallahi, kim bilir? İkisi de taş yürekli. Onları o kadar seviyordum ki onların da beni sevmesi olanaksızdı. Baba dediğin her zaman zengin olmalı, birer huylu at gibi görmeli kızlarını, dizginlerini bırakmamalı. Bense onların önünde diz çöküyordum.”


 
Albert Camus' un Yabancı isimli romanının ana karakteri Meursault da bu listeye girebilirmiş kanımca.
 
Albert Camus' un Yabancı isimli romanının ana karakteri Meursault da bu listeye girebilirmiş kanımca.

Yabancı. Okunacaklar listemin ilk sirasinda. Neden alip okumuyorum, bilmiyorum aslinda. Pessoa-Huzursuzluğun Kitabinda da öyle olmustum. Kitabi bi süre almadim, aldiktan sonra da okumadım. Öyle bakismistik birbirimize. Hani insan bayramlik ayakkabisini yastiginin yanina koyduğu arefe geceleri gercekliği vardir ya. O gibi belki de. En okunasi olanlari, yanima yakin tutmayi seviyorum belki de. Neden bunlari yazdim, bakin onu da bilmiyorum. Okuyan görünce, ve bir yorum da gelince çenem düsüyor :benmi:
 
Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si de eklenmeli beni çok etkilemişti.
 



Dünya Edebiyatında İz Bırakmış 10 Roman Kahramanı Daha



1. Oblomov – İvan Aleksandroviç Gonçarov – İlya İlyiç Oblomov

Edebiyat tarihinin gelmiş geçmiş en büyük tembellik ikonu, Oblomovluk denilen yaşam biçiminin simgesi, yılgın ve yorgun ruhların rol modeli İlya İlyiç Oblomov…


ivan-gon%C3%A7arov.jpg

İvan Gonçarov, Oblomov romanında 1850’li yıllarda Rusya’da yaşanan değişimi anlatır. Feodal düzenden burjuvaziye geçişte yaşananlar, bu yeni düzene bir türlü ayak uydurmayan Oblomov’un hayatı üzerinden anlatılır. İlya İlyiç Oblomov, 30’lu yaşlarının henüz başlarında, iyi niyetli, dürüst ve zeki biri. Ancak, zekasını sadece düşünmek için kullanan biri. Kendi düşüncelerinde boğulur, hep yol ayrımındadır Oblomov. Bir meslek sahibi olmak, evlenmek, çiftliğine dönmek ya da Avrupa’ya gitmek… Hangi yöne gideceğine karar veremediği için bir türlü harekete geçemez. Oblomov’a ailesinden büyük bir çiftlik kalmıştır. O da ister başarılı olmayı, ama bunun için çalışmak zorunda kalması onun hevesini kırar. Her yapacağı işi erteler bu atalet içerisinde.
“Oblomov bir ah çekip devam etti: Biliyor musun Andrey, benim içimde ne yakıcı, ne de kurtarıcı hiçbir ateş yanmadı. Hayatımda hiçbir zaman başkalarınınki gibi gittikçe renklenen, parlak bir güne çevrilen bir sabah olmadı; bir sabah ki yakıcı öğlesi geçtikten sonra yavaş yavaş solsun ve kendiliğinden akşama karışsın. Hayır, benim hayatım, sönmüş başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanamayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kötü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum.”



2. Yabancı – Albert Camus – Meursault

Albert Camus’un Yabancı adlı romanı Cezayir’de yaşayan Meursault’un annesinin ölüm haberini almasıyla başlar. Meursault bu durum karşısında yerine getirmesi gereken görevleri planlamaya ve sırası geldikçe uygulamaya girişir. Patronundan gerekli izni sıkılarak da olsa aldıktan sonra annesinin kaldığı Marengo İhtiyar Yurdu’na gider. Burada kendisini tanımadığı ve davranışlarını algılayamadığı çok sayıda insanın arasında bulur. Meursault bir oğul olarak yapması gereken görevleri yerine getirmekteyken duygusuz, onlar ise derin acılar içinde dostlarını uğurlamaya hazırlanmaktadır.


albert-camus.jpg

Meursault roman boyunca bulunduğu tüm mekanlarda (iş yerinde, annesinin cenazesinde ve hatta sevgilisinin yanında) bir misafir olarak yer alır. Tüm bu mekanlardaki eylemliliği ise, başına gelen işlere duygusal bir boşluk içerisinde verdiği tepkilerle sınırlıdır. Meursault işlediği cinayeti de aynı duygusal boşluk içinde işler. Camus’nun bizlere sunduğu Meursault karakteri adeta bir boşluğun içinde doğmuş ve yeryüzüne inmiştir. Bulunduğu zamanın ve mekanın tüm bağlamlarından uzakta, kendisi için her şeyin bir olduğuna yönelik kahince bildirimlerde bulunarak, kendini dramatize etmeye yönelik eğilimin içinden konuşabilmektedir.
“Olayları, anamın ölümünden başlayarak, kısaca anlattı. Duygusuzluğumu, anamın yaşını bile bilmeyişimi, ertesi gün bir kadınla denize gidişimi, sinemayı, Fernandeli ve sonra Marie ile odama dönüşümü bir bir anlattı. O sırada, ne söylediğini birden anlayamadım. Çünkü ‘kapatması’ diyordu. Oysa Marie benim için sadece Marie idi. Sonra Raymond konusuna geçti. Baktım, olayları görüşü oldukça açıktı. Söyledikleri akla yatkındı: Sözde, Raymond’la anlaşarak mektubu yazmışım. Amaç, metresini getirtmek, sonra da onu ‘ne idüğü belirsiz’ bir herife havale edip dövdürtecekmiş.”



3. Budala – Fyodor Dostoyevski – Prens Lev Nikolayeviç Mişkin

Prens Mişkin, kendi iç dünyasında yaşayan, güler yüzlü, budalalık derecesinde iyi ve herkesi seven birisidir. Dostoyevski eserinde sara hastası, dürüst, iyi yürekli prens ile iki yüzlü bir dünyada yaşamanın ne kadar zor olduğunu ve böylesi bir dünyada dürüstlüğün budalalık olduğunu anlatır. Prens Mişkin, tam bir saflık ve masumiyet içerisinde olup aynı zamanda Dostoyevski’nin ifadesiyle hastalık derecesinde dünya nimetlerinden ve hırslarından kopmuş bir budalalık içerisinde yaşamaktadır. Sadece sever. Zekidir. Romanda otobiyografik özellikler vardır. Prens Mişkin sara hastasıdır, Dostoyevski de aynı hastalıktan muzdaripti. Romanda siyasi görüşlerinden dolayı kurşuna dizilme cezası alan bir adamın öyküsü, aslında Dostoyevski’nin başından geçmiş bir olaydır.


dostoyevski.jpg

“Bana öyle geliyor ki, hatta beni bile sevebilirsiniz. Onun için ne iseniz, benim için de osunuz. Bir melek lanet edemez ve hatta sevmemek de edemez. Bütün dünya sevilebilir mi, bütün insanlar bütün insanların yakınları? Çoğunlukla bu soruyu kendi kendime sordum. Şüphesiz bu imkansız, hatta doğanın dışında bir şey! İnsanlığın manevi aşkı, hep bencilliktir. Fakat bizim için imkansız olan, size imkansız değildir. Mademki hiç kimse ile eşit değilsiniz, mademki şahısların erişemeyeceği alçalış ve lanetten çok uzak bir diyarda bulunuyorsunuz, rastgele bir insanı nasıl sevmemezlik edebilirsiniz? Yalnız siz, bencilliğe düşmeden sevebilirsiniz; yalnız siz, kendiniz için değil, fakat sevdiğiniz insan için sevebilirsiniz.”



4. Martin Eden – Jack London – Martin Eden

Jack London’un olgunluk çağının en başarılı eseri olarak değerlendirilen otobiyografik karakterli romanı Martin Eden’de kahramanın yaşadığı olaylar, mekan, romanın, yazarın gerçek hayat hikayesine dayandırılabilecek olduğunu göstermektedir. Romanda, yazarın kendisi üzerinden karakterize ettiği Martin Eden’in tanınan bir yazar olma ideali doğrultusunda verdiği mücadele sırasında aşk yaşadığı Ruth Morse adlı aristokrat kadın kahramanın, Jack London’ın gerçek hayatında ilgi duyduğu Mabel Applegarth isimli kadın olduğu anlaşılmaktadır. Martin Eden, günlerini denizlerde ve meyhanelerde geçiren, işçi sınıfından, kaba, hantal bir adam. Sevdiği kız için aradaki statü farkını aşmak uğruna yaşamı bütün olarak algılamaktan uzaklaşıp bireyciliğe yönelmiş bir aşık (yazarın burada bireyci anlayışa yönelttiği eleştirel tavrı var). Geniş algı yelpazesiyle kısa zamanda azim ve çalışkanlığıyla asıl amacının ona sunduğu tümsekleri atlayarak başarıya ulaşmış bir yazar.


jack-london.jpg

“Aşk inanmaktır aynı zamanda. Sevgiline gönlünü verdiğin gibi ruhunu da vermektir. Gerekirse benliğini teslim etmektir. Ruhundan ruh, gücünden güç katmaktır. Hayata gücün oranında hazırlamaktır. Ruth, Martin’in büyük bir yazar olacağına inanmıyor, bunu da her halinden belli ediyordu. Ancak genç kadının Martin’in yazar olacağına inanmıyor olması, Martin’i etkilemedi. Bu durum Ruth’u, Martin’in gözünde ne yüceltti ne de alçalttı. Aristokrat aile kızının kolay inanmayacağına yorumladı bunu. Kendini dinlemeyi, sorunlara kendi perspektifinden bakmayı sürdürdü. Özellikle kısa süren büyülü tatilinde, kendini enine boyuna inceledi, içini dinledi, insanları gözlemledi, böylelikle hem kendisiyle hem de toplumla ilgili birçok yeni şey öğrenme fırsatı buldu. Bunca şey içinde öğrendiği en önemli şey, hayatta istediklerinin çoğunu Ruth için istediğiydi. Örneğin yakışıklı ve şöhretli bir adam olmayı en çok Ruth için istediğini keşfetmişti. Bundan dolayı ünlü bir yazar olmayı çok arzuluyordu. Bütün dünyanın gözünde bir numara olmak, herkes tarafından takdirle anılmak; sevdiği kadın kendisiyle övünsün ve değerli bulsun diye, yine kendi ifadesiyle, Martin Eden yolunu kıvırmak istiyordu.”



5. Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel García Márquez – Albay Aureliano Buendia

Gabriel García Márquez, Yüzyıllık Yalnızlık romanını yazdığı bir buçuk yıl boyunca nasıl da yiyecek alacak paraları bile kalmadığını söyleşilerinde anlatırdı. Sonunda kitabı bitirdiğinde yayıncısına yollamak için karısıyla postaneye giderler. Ama bütün kitabı yollayacak paraları yoktur ve orada kitabı ikiye bölüp gramajını azalttıktan sonra ilk bölümü postaya verirler. Neyse ki yayıncısı dünya çapında bir romanla karşılaştığını farkedip onlara borçlarını ödeyecekleri ve karınlarını doyuracakları bir çek gönderir.


gabriel-garcia-marquez.jpg

Roman 1982 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alır. Edebiyatta büyülü gerçeklik kavramının da simgesi olan Yüzyıllık Yalnızlık’ı, Márquez kafasında epey taşıdığını, kendi çocukluk hikayelerinden böyle bir kitap yazmak istediğini ve ilk cümleyi bulur bulmaz oturup yazmaya koyulduğunu anlatır. Yüzyıllık Yalnızlık romanında Buendia ailesi ve onların öyküsü anlatılmaktadır. Buendia ailesi ve onların kaçışları, göçleri, yerleşik düzene geçmeleri romanın başlangıcında José Arcadio Buendia ve karısı Ursula Iguaran’ın öykülerine dayanarak kurucularının arasında oldukları Macondo köyü çerçevesinde anlatılır. Baba José Arcadio bir anlamda, pek çok ilgi alanı olan ve tutkulara, çabalara önderlik eden bir Rönesans adamıdır. Altı kuşak Buendia’lar hep aynı isimleri taşır. Meraklı, girişimci, düş gücü sahibi, yaratıcı olanlar Aureliano ve kaba kuvvet sahibi, dövüşken, güçlü olanlar Arkadio’durlar. Kadınlar ise Remedios ya da Amarante. Kitabı karmaşık hale getirmesine rağmen tekrar tekrar aynı karakterlerin kullanılması zamanın bir bütün, bir yekparelik içinde döngüsel bir ritim takip ettiğini anlatıyor.
“Eskiden Jose Arcadio Buendia, ekinin nasıl ekileceğini, ağacın nasıl dikileceğini, çocuklarla hayvanların nasıl yetiştirileceğini öğretip akıl veren, toplumun dirlik düzeni için herkese, her işte elveren geç bir kabile başkanı gibiydi. Daha en baştan, onun evi köyün en iyi evi olduğu için, ötekiler de onu örnek almışlardı. Ufak, ama aydınlık bir oturma odası, taraça gibi rengarenk çiçeklerle bezeli yemek odası, iki yatak odası, ulu bir kestanenin dal budak saldığı bir avlusu, bakımlı bir bahçesi, keçilerin, domuzların, tavukların barış içinde birarada yaşadıkları bir ağılı vardı. Yalnızca onun evinde değil, tüm köyde beslenmesi yasaklanan tek hayvan, dövüş horozuydu.”



6. Muhteşem Gatsby – F.Scott Fitzgerald – Jay Gatsby

Fitzgerald, Muhteşem Gatsby’de hem Amerika’nın I. Dünya Savaşı sonrası yaşadığı düş kırıklığını, hem de para ve mevki tutkunu bir toplumda ahlaki çöküntüyü anlatmış. Ama ne yazık ki kendi hayatı da romanından geri kalmaz. Fitzgerald’ın alkol bağımlılığı ve kumar tutkusu eşi Zelda’ya olan aşkıyla yarışsa da, ikili daima toplumun elit kesimindeki yerlerini muhafaza ederler. Scott Fitzgerald, büyük başarısının ardından gelen diğer romanlarından kazandığı para, ün ve popülerliğe rağmen, tüm servetini alkol yüzünden tükettiği için film senaryoları yazmaya çalışırken 44 yaşında kalp krizinden ölür. Fitzgerald’la anlaşarak boşanan ve bir akıl hastanesine yatan Zelda, Fitzgerald’ın ölümünden 20 yıl sonra romanlarını yazmayı sürdürdüğü akıl hastanesinde çıkan bir yangın sonucu ölür.


f.-scott-fitzgerald.jpg

Romanda, Birinci Dünya Savaşı sonrasında günden güne güçlenen Amerikan ekonomisiyle kısa sürede sayılı zenginlerin arasına katılan ve verdiği gösterişli ev partileriyle sosyete arasında bir efsaneye dönüşen Jay Gatsby isimli gizemli bir adamın yaşadıklarını anlatılmaktadır. Gatsby, eski ve yeni aristokrasiyi bir araya getirdiği ihtişamlı ve eğlenceli partileriyle namını yürütürken, onun asıl amacı yıllar önce aşık olduğu fakat aralarındaki sosyal statü farkı yüzünden birlikte olamadığı Daisy Buchanan’ın sevgisini geri kazanmaktır. Fakat bu şatafatlı ve parıltılı bir rüyada Gatsby’nin hayalleri ve umutları, bencillik, hırs ve gururla karşılaşınca olaylar beklediği seyirde gelişmez. James Gatz adıyla sürdürdüğü mütevazı geçmişinden utanan ve bu ezikliğinden kurtulmak için Jay Gatsby adıyla kendine yeni bir hayat yaratarak zengin soyluların arasına karışan Gatsby tamamen saf duygularla geçmişi yeniden yaşama hayali ile başlayan bu mücadelesinde, Amerikan rüyasının sarmalında hırs, öfke ve intikamı da beraberinde getirmiştir. Artık gecenin karanlığında uzandığı o yeşil ışık sadece sevdiği kadına olan mesafesini ve ona ulaşma umudunu değil, elinin tersiyle kenara atamayacağı o var oluşunu sağlayan paranın rengini de temsil eden bir araca dönüşmüştür. Fakat her ikisine de bir o kadar yakın ama elinde tutamayacak kadar uzak bir mesafededir.
“‘Çok daha iyiyim,’ dedim ve yeni tanışıma döndüm tekrar. “Bu davet bana biraz tuhaf geldi. Daha ev sahibini bile göremedim. Benim ev de şurada…” Elimi uzaktaki, görünmeyen bir çite doğru salladım. “Şu Gatsby denen kişi şoförüyle davetiye yolladı bana.” Bir an ne dediğimi anlayamamış gibi baktı yüzüme.

“Gatsby benim,” dedi birden.

“Ne!” diye bağırdım. “Ah, çok dilerim.”

“Biliyorsun sanmıştım dostum. Sanırım pek iyi bir ev sahibi değilim.”

Anlayışla gülümsedi, hayır, anlayıştan çok daha fazlası vardı tebessümünde. Hayatımız boyunca en fazla üç dört kez karşılaşabileceğiniz, insana sonsuz güven telkin eden o nadir tebessümlerdendi; sanki bir anlığına bütün dünyaya bakmış -ya da bakmış gibi görünen- ve sonra da kuvvetle sizin tarafınızda yer alıp. sizi kollayarak üzerinize yoğunlaşan bir gülümsemeydi bu. Sizi tam olarak anlaşılmak istediğiniz kadar anlıyor, size, kendinize inanmak istediğiniz biçimde inanıyor ve sizin tam da vermeyi umduğunuz ya da istediğiniz izlenimi edindiğini hissettirip içinizi rahatlatıyordu. Tam bu noktada gülümseme kayboldu, kendimi otuzlu yaşlarının başında, genç, zarif, konuşmasındaki resmi tonun neredeyse gülünç olma sınırında dolaştığı bir zorbaya bakarken buldum. Kendini tanıtmasından az önce kelimelerini büyük bir özenle seçerek konuştuğunu fark etmiştim.”



7. Ölü Canlar – Nikolay Vasiliyeviç Gogol – Pavel İvanoviç Çiçikov

Gogol başyapıtı olan Ölü Canlar’ı, Dante’nin İlahi Komedyası’nı örnek alarak yazmıştır. Bu roman serflik düzeni ve devlet yönetimindeki adaletsizlikleriyle feodal Rusya’yı yansıtır. Gogol, yazardan okura başlığı altında roman kahramanı Çiçikov için, “Rus insanının eksiklerini, ayıplarını göstermek için yazdım onu; yoksa üstünlüklerini, erdemlerini göstermek için değil.” der.


gogol.jpg

Romanın kahramanı kibar dolandırıcı Çiçikov, kendini danışman, toprak sahibi diye tanıtan birkaç kez servetini yitirdikten sonra kısa yoldan zengin olmaya karar veren birisidir. Bir süre gümrük dairesinde çalışan, kaçakçılarla iş gördüğü anlaşılınca işten atılan Çiçikov, insanların hoşuna gidecek sözcükleri bir araya getirmek gibi bir yapıya da sahiptir. Zaten bu özelliği sayesinde gittiği her kentte valiye varıncaya kadar herkesle rahatlıkla görüşüp saygılarını da kazanmaktadır. Çeşitli toprak sahiplerinden, yeni ölen, fakat henüz resmi kayıtlara geçmediğinden yaşıyor görünen serfleri Rusya’daki adlarıyla canları satın almaya başlar. Çiçikov bu canları bir bankaya rehine koyup, elde edeceği parayla saygıdeğer bir kişi olarak uzaktaki bir bölgeye yerleşmek amacındadır. Sonunda planı ortaya çıkan Çiçikov, kentten kaçar. Dostoyevski “Hepimiz Gogol’un Paltosu’ndan çıktık” diyerek onun Palto adlı öyküsüne atıfta bulunarak hem Gogol’un dünya edebiyatındaki yerini hem de eserinin önemini dile getirmiştir.
“Onlar, başka bir gün Çiçikov’u oldukça ilgilendirebilecek meseleler üzerinde tartışıyorlardı; fakat, o gece Çiçikov, gayet yorgun olduğu için böyle önemli bir tartışmaya katılamayan bir yolcu gibi sesini çıkarmıyordu. Yemeğin bitmesini bile beklemedi ve alışılmıştan çok erken olarak odasına döndü. Okuyucumuzun bildiği o konsollu ve hamam böcekli küçük odaya gelince, ruhi endişesi daha fazla arttı. Belirsiz duygular heyecanını arttırıyor, şuurunda bir boşluk meydana geliyordu. Hiddetle: “Hay bu baloları icat edenlerin Allah belasını versin!” sözünü tekrarlıyordu… Böyle gülüp oynamanın sebebi nedir? Ürün kötü, hayat pahalı ve bunlara rağmen yine balolara gidiyorlar! Ya, şu paçavralarla süslenen bayanlara ne demeli?.. İçlerinden birinin sırtındaki rob ve süsleri bin rubleden fazla tutar!.. Bu para da ya, köylerden alınacak vergiden… veya, en kötüsü, hemcinslerimizin bazılarının alacakları rüşvetlerden çıkacak!.. Bu rüşvetler… bu yalanlar niçin? Niçin olacak… karısına bir şal, güzel kumaşlar vermek için! Bütün bunlar, herhangi bir bayanın, posta müdürünün karısının robu kendininkinden daha iyi olduğunu söylememesi için!.”



8. Ve Durgun Akardı Don – Mihail Şolohov – Grigori Melekhov

Dört cilt olarak yayınlanan ve destansı roman olarak adlandırılan Ve Durgun Akardı Don eserinin içeriği oldukça zengindir. Eserde anlatılan hikaye yaklaşık olarak on yıllık bir zaman dilimini kapsamaktadır. Mayıs 1912’den Mart 1922’ye kadar olan sürecin işlendiği eserde Melekhov ailesi ön planda olmak kaydıyla Don bölgesinde geçen olaylar işlenmektedir. Barış döneminde başlayan eserin konusu sırasıyla I.Dünya Savaşı, devrime bağlı olarak gelişen İç Savaş, Kazak ayaklanmasıyla devam etmektedir. Ardı arkası kesilmeyen savaş içerisinde karşılaşılan olaylarla birlikte eserde asıl olarak bir halkın kaderi anlatılmaktadır.


%C5%9Folohov.jpg

İlk olaylar daha eserin ilk cildinin yayınlanmasının ardından ortaya çıkar. Eserin Şolohov tarafından değil de, savaş sırasında ölen bir kazak subayının notlarından oluşturulduğu, Şolohov’un tesadüf eseri eline geçen bu notları kullandığı söylentisi yayılır. Ama bir grup edebiyatçı ve eleştirmenin desteğiyle dedikodular kesilir. Şolohov’un 1965 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almasının ardından, 1974 yılında Paris’te yayınlanan edebiyat bilimci Tomaşevskiy’in eşi İ.N. Medveyeva Tomaşevskaya’nın yazmış olduğu kitapta, kitabın sahibinin Şolohov olmadığı, Kazak yazar Fyodor Dmitriyeviç Kryukuv olduğu vurgulanmaktadır. Bu kitabın önsözünün başka Nobel Ödüllü bir yazar olan Soljenitsin tarafından yazılmış olması ve aynı intihal olaylarını desteklemesi de oldukça ilgi çekici, ama bu durumu iki yazar arasında yıllarca süren çekişmeye bağlamak lazım.
Roman soylarında Türk kanı olan Melekhovlar’ın kısa bir aile tarihi ile başlıyor roman. Romanın başkahramanı Grigori Melekhov, hem yakışıklı hem de çapkın… Kocası askerde olan komşusu Aksinya ile ilişkisi vardır ama ailesi onu bu durumdan kurtarmak için Natalia ile evlendirir. O arada, kocası askerden dönen Aksinya, Grigori’nin evlenmesiyle daha da mutsuz olur. Grigori, başlangıçta bu durumu kabullenmiş görünse de, bir süre sonra buna katlanamaz. Kaçarlar, hayatlarını birleştirirler ve bir çocukları olur. Grigori, çok gözüpek bir Kazak ve savaşçı. Savaş dışındaysa ne yapacağı belirsiz uçarı biri. Savaşta bir Kızılların, bir Kazakların yanında oradan oraya sürüklenmesi ne kadar kolaysa, hayatındaki iki kadın arasında gidip gelmesi de o kadar kolay. Kitabın en değişken karakteri Grigori, onun da Don’un ne yöne akacağı hiç belli olmuyor.
“Bak işte Alekseyeviç, şu politika denen şey ne kadar vahşi bir şey! başka bir konuda bu kadar kan döktüremezsin. Grişka ile olan muhabbetimize bak, ki biz onunla kardeş sayılırız, okulda beraber okuduk, kızların peşinde birlikte dolaştık, kardeşim gibidir. Ama şimdi onunla konuşmaya başlayınca kalbim karpuz gibi çatlayacak hale geliyor. İçimde bir şeyler kopuyor. (…) Bu savaşta ne kardeşlik ne de akrabalık var. Yolunu çizer ve o yoldan gidersin”
Bizim yolumuz aynı değil! Kendi kardeşlerimizle savaşmak istemiyoruz. Halkın üstüne yürümeyeceğiz! Birbirimize mi düşürmek istiyorsunuz? Hayır!”



9. Babalar ve Oğullar – İvan Turgenyev – Yevgeni Vasiliç Bazarov

Kitap yayımlandığı yıllarda hem olumlu hem de olumsuz eleştirilere maruz kalır. Kimisine göre Bazarov’un kişiliğinde Rusya’nın genç kuşağı acımasızca eleştirilmişken, kimisine göre de Bazarov olumlu bir karakteri temsil etmektedir. Bazarov, Rus toplumunda yeni yeni ortaya çıkan materyalist dünya görüşünü benimseyen kuşağın temsilcisidir. O, toplumun değer yargılarının ve ahlaki değerlerinin kökten değişmesi gerektiğine inanır.


turgenyev.jpg

Bazarov ve arkadaşı Arkadi’ye göre, her şey kuvvete bağlıdır. Kuvvetli oldukları için de her şeyi yıkabilme hakkına sahiptirler. Bazarov’a göre toplumun bütün kurumlarını, otoritelerini, ilkelerini yadsımak gerekmektedir. Zira insan güçlüdür. Gücün kaynağı da ne Tanrı ne de değerlerdir. İnsan kendi yarattığı değerlerin kölesi olmuştur. Aristokrat ve soylu insana da karşıdır. Bazarov, aşkı ve evliliği gereksiz görür. Ona göre romantizm, insanın zayıflığının belirtisidir. Kadını ve aşkı cinsel ihtiyaçlarının bir vasıtası olarak görür. Bazarov’un bütün olumsuzluklarına rağmen yazar, ona şefkatle yaklaşır ve onu ayrıcalıklı bir yere koyar. Yazara göre her ne kadar kendisi günahkar olsa da yaşlı anne ve babasının mezarı başına gelerek dua etmesi Bazarov’u kurtarmaya yetecektir.
“Dualarının, gözyaşlarının boşa gitmesi mümkün mü? Saf ve vefakar bir sevginin mutlak bir kudreti haiz olmaması mümkün mü? Oh! Hayır! Bir mezarda gömülü olan kalp ne kadar ihtiraslı, ne kadar günahkâr ve ne kadar isyankar olursa olsun, üstünde biten çiçekler bize, masum gözleriyle sakin sakin bakarlar; bu çiçekler bize yalnız edebî bir istirahattan, ‘kayıtsız’ tabiatın o muazzam sükundan bahsetmezler; onlar bize, aynı zamanda, edebî bir uzlaşmayı ve sonu gelmeyen bir hayatı da anlatırlar.”



10. Ulysses – James Joyce – Leopold Bloom

James Joyce’un Ulysses’i, yayımlandığı günden bu yana tüm dünya okuyucularını en çok zorlayan kitaplardan biri oldu. Virginia Woolf, kitap ilk yayımlandığında, hiç bu kadar zırva bir kitap okumamış olduğunu söylemişti. Karısı Nora da başlarda okumaya istekli olmamış. Hatta ona “Niçin insanların okuyabileceği kitaplar yazmıyorsun?” diye çıkışmış. “İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zeka oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur” diyen Joyce hedefine çoktan ulaştı.


james-joyce.jpg

Aslında basit sayılabilir bir öyküye sahip olan Ulysses, 1904 yılının Haziran ayının onaltısı, bir perşembe günü evinden çıkan Leopold Bloom’un Dublin sokaklarında geçirdiği bir günü yatay bir kurguyla ve bilinç akışı tekniğiyle nakleder. Oysa romanın yazımı yaklaşık 7 yıl sürer. Romanın birden fazla anlatıcısı olsa da yine de sanki her şey Bloom’un zihninde yaşanır gibidir. En büyük ideali, gelip geçenlerin hayran olacakları bir afiş tasarlamak olan Bloom, atık kağıtların, lağım farelerinin postlarının, kimyasal özelliklere sahip olan insan dışkısının ekonomik olarak değerlendirilmesi ve sabahları süt dağıtmak için köpek ya da keçi kuvvetiyle çekilen arabalar kullanmak gibi projeleri olan reklamcıdır. Leopold Bloom, 38 yaşında, Yahudi asıllı, bir gazeteyle şirketler arasında reklam komisyonculuğu yaparak geçinir. Barışçı, belediyecilik fikirleriyle siyasete de hevesli biridir. Eşi Marion Bloom (Molly), 33 yaşında, sahne kariyerine dönmek üzere olan profesyonel bir soprano. Leopold Bloom’un karısı Molly kocasına göre, cahil bir kadındır. Değişmeye de hiç niyeti yoktur. Ucuz aşk romanlarından başka pek bir şey okumaz. Edebiyat ve felsefeye ilgisi yoktur. Leopold, karısının cehaletiyle çeşitli yöntemler kullanarak mücadele eder. Bazı kitapları, belli bir sayfayı açık bırakıp göze çarpan bir yerlere bırakır. Sürekli göndermeler yaparak konuşur.
“Kendilerine akıl lütfunda bulunulmuş ölümlüler için en fayda sağlayan mecbur edilen olayların tamamı ile ilgilenen bilginlerin bu doktrinler arasında insan zihninde en saygın yeri işgal etmesinden ötürü sürekli deliller ile anlaşmayı beyan ederler diğer şartlar eşit oldukça bir milletin arzu eksikliği azim bir fenalık bereket ki var olması verimli olması tabiatın çoğalmanın devamına verdiği önem gelişmenin uygunluğundan başka hiçbir harici büyüklük etkili bir şekilde beyan edilemez ve evrensel olarak bundan habersiz olan kişinin anlayabilmesi pek cüzi ifade edilir.”

 
Okumadiklarimi :)) okuyana kadar en ustte suc ve ceza..
 
Çok mu çok eksik bir liste olmuş ama güzel bir nostalji oldu tabi
 


Yabancı. Okunacaklar listemin ilk sirasinda. Neden alip okumuyorum, bilmiyorum aslinda. Pessoa-Huzursuzluğun Kitabinda da öyle olmustum. Kitabi bi süre almadim, aldiktan sonra da okumadım. Öyle bakismistik birbirimize. Hani insan bayramlik ayakkabisini yastiginin yanina koyduğu arefe geceleri gercekliği vardir ya. O gibi belki de. En okunasi olanlari, yanima yakin tutmayi seviyorum belki de. Neden bunlari yazdim, bakin onu da bilmiyorum. Okuyan görünce, ve bir yorum da gelince çenem düsüyor :benmi:

Bir an önce edinip tadına varmanızı öneriyorum o halde. Ayrıca okur eleştirileri kitapların olmazsa olmazıdır. Çenenize sağlık diyorum ben.p
 
Hiç şüphesiz ki bir gün herkes Martin Eden okumadıgina pişman olacaktır:))
 
Raskolnikov, Anna Karenina alfa roman karakterlerim.
Holden Caulfield
Oblomov'u merak ediyorum. Okumayı düşünüyorum en kosa zamanda.
 
Geri