Dostluk
Büyük dostlukların köşe başlarında kurulduğu ve her insanın benliğinde bir dost gizlediği sanılıyor bugün.
İnsanların şefkatle birbirlerinin ellerini sıktıkları, birbirlerine gülümsedikleri, bir tren istasyonunda birbirlerini yolcu ederken öpüştükleri görülür ve şöyle denir: "Bunlar dost! Peki, ben? Ben de bir dostum!"
Ve böylece sevgi dolu sıcak bir biçimde elini sıktı, sana sevecen bir tavırla hitap etti diye kendini, önüne çıkan ilk yabancıya teslim ediverirsin. İçini dökersin ona, fırsat doğduğunda ağlamaya hazırsındır. Ve seni topu topu birlikte bir parti bilardo oynayasınız diye arayan o gariban, o pazar, kendi kendine senin kafadan çatlak olup olmadığını sorar durur. O sana kendi işlerinden, sevgilisinden, izlediği son büyük maçtan söz etmeyi düşünüyorken, sen kalkıp adamcağıza içini döküyor, kendi dertlerinden söz ediyorsun ve onun sorunlarıyla ilgilenmiyorsun! Al işte kaçığın, kafadan çatlağın biri olup çıktın demektir!
Böylece kimbilir kaç kez bir kırlangıç görür görmez baharın geldiğini sanacak ve tutkunun gülünçlüğünü tanıyacaksın. Bilinçsiz duygular karmaşıklığının ardından yatışmış bir yüreğin dinginliği, bir başka yüreğin merhemi çıkagelir. Nasıl ki en büyük yaslar apar topar kollara siyah bantların takıldığı yaslar değilse, en ölümcül acılar da ilk darbenin hissedildiği acılar değildir. Sakinlik içerisinde yine acı çekeceksin. Ama bu acının, susturulması gereken acılardan olduğunu bileceksin. Çünkü insanlar sadece ortak olan yıkımlara karşı duyarlıdır. Bu yıkımlarda birbirlerine destek olmaya hazırdırlar.
Bir tüccara yakın bir dostun uğradığı felaketten söz edeyim derken, onun ağzından çok güvendiği bir dostuna ödünç 100 frank verip geri alamadığından bu yana, artık dostluk ve arkadaşlık diye bir kavrama inanmadığını duymak tehlikesiyle karşı karşıya kalırsın. Dünyanın her yanı da tüccarla doludur. Oysa senin üzüldüğün noktanın, parayla değil, çıkarıp hemen o parayı vermeyi teklif etmekle bağıntısı olduğunu çok iyi bilirsin. Böylece insan sağduyusunun derinliğini tanıyacak, katlanılması güç acının doruklarına yükseleceksin. Ancak uzun süre kalmayacaksın orada. Tıpkı bir dizi başarısızlığın ardından bir daha kumar oynamayacağına yemin üstüne yemin edip yine de oynamaktan kendini alıkoyamayan azılı kumarbazlar gibi kendi yüceliklerinden inecek, yeniden şansını deneyeceksin. Yine onun gibi ufak tefek başarılar karşısında serinkanlılığını ve ölçülülüğünü yitirecek, daha büyük oynayacak ve gözünü kırpmadan kaybedeceksin. Zira her şeyde olduğu gibi dostlukta da bir orta kararlılık vardır. İstasyonlardaki öpüşmeler, sevecen bir biçimde el sıkışmalar, gülümsemeler, herkesin elinin altında, dilediği an rahatlıkla gösterebileceği ucuz türden gösterilerdir. Ve sahte mücevherler gibi değeri düşüktür bunların.
Kimbilir kaç kez kutsal suyu Malaga şarabı niyetine içecek, herkesin dostunu dost diye bağrına basacaksın. Ve bir o kadar da, dostluğun tıpkı bir gece ya da bir gezinti boyunca yüreği şöyle bir yoklayıp sonra da çekip giden ve senin çağrılarına ilgisiz kalan bir esin olduğu inancıyla baş başa kalacaksın. Ancak epeyce bir düşüşten ve uyanıştan sonra düşe kalka, boyun eğmenin yolu olan doğru yolu bulacaksın. Ama bu dönemece dikkat etmen gerekiyor. Lanet ederek boyun eğmemek gerek. Körüm diye ışığı lanetleyemez insan, anısıyla yaşar. Yüreğinin belki de daha fark ettiği anda filizini içine yerleştirdiği dostluk, sıvışıp giden bir dosta hınç duyan dostluklara benzemez hiç. Çünkü dostluğun esası cömertliğe dayanır. Temiz bir dayak atıp sonra da kapı önüne bırakarak kendisini sokak ortasında açlık ve sefalete terk eden oğlunu tüm yaptıklarına karşın sevmeyi sürdüren annelerin sevgisi gibidir tıpkı.
Dünyayı karış karış dolaştığın halde, seninkine benzer bir ruha rastlamayabilirsin. Eğer rastlantı falan olmazsa, bu hiçbir şeyi kanıtlamaz. İnsan kendisini bir kadına verdiği rahatlıkla, bir erkeğe veremez. Yenilebilecek herhangi bir şeyin yendiği gibi güzel bir kadın da sevilebilir. Nasıl ki güneş, açmak için doğuşunu bekleyen çiçeklerin gözünde son derece özel bir anlam taşıyorsa, bir arkadaşı taparcasına sevmek için de insanın yüce bir özgecilik ruhuna sahip olması gerekir.
Eğer yaşamının mutlu bir dönemeç noktasında, bu dostluk dehası dehanı güçlendirirse, onun varlığından ve elinden uçup gitmesinden kuşkulanmamalısın. O gözden uzaklaşınca, hani kendisine feleğini şaşırtan sevginin meyvesini karnında taşıyan yüzüstü bırakılmış bir genç kız gibi onun bıraktığı doğayı güzelleştiren ve yalnızlığını umutla bezeyen ışıklı çizgisinde yaşarsın. Ayağını bastığın her yerde, onun daha önce geçtiğini gösterir izler bulursun. Her yerde düşüncen ona yönelir; çünkü onun sevgisi olmadan her şey kendi içinde soğuk bir güzelliğe sahiptir. Güneşin doğuşları, o canım akşam alacaları, gümüş renkli akşamlar.. Bitmek tükenmek bilmeyen aylaklıklar. Baş başa orman gezintileri ve mayıs ayında tarlalarda el ele tutuşarak dolaşmalar. Duyguyu besleyen sevgi olmadan ne anlamı vardır tüm bunların? Üzüntü, tortul düşkırıklıkları!
Melankoliklerin intiharları mayıs ayında ekime oranla daha yaygındır. Neden diyecek olursanız, doğanın yeniden canlanışı onların karanlık düşüncelerinin gökyüzüyle bağdaşmaz.
"Büyü bizim içimizdedir, sevgiyle bakmasını bilmektedir. Bizim dışımızdaysa büyük kayıtsızlık vardır!"
Büyük dostlukların köşe başlarında kurulduğu ve her insanın benliğinde bir dost gizlediği sanılıyor bugün.
İnsanların şefkatle birbirlerinin ellerini sıktıkları, birbirlerine gülümsedikleri, bir tren istasyonunda birbirlerini yolcu ederken öpüştükleri görülür ve şöyle denir: "Bunlar dost! Peki, ben? Ben de bir dostum!"
Ve böylece sevgi dolu sıcak bir biçimde elini sıktı, sana sevecen bir tavırla hitap etti diye kendini, önüne çıkan ilk yabancıya teslim ediverirsin. İçini dökersin ona, fırsat doğduğunda ağlamaya hazırsındır. Ve seni topu topu birlikte bir parti bilardo oynayasınız diye arayan o gariban, o pazar, kendi kendine senin kafadan çatlak olup olmadığını sorar durur. O sana kendi işlerinden, sevgilisinden, izlediği son büyük maçtan söz etmeyi düşünüyorken, sen kalkıp adamcağıza içini döküyor, kendi dertlerinden söz ediyorsun ve onun sorunlarıyla ilgilenmiyorsun! Al işte kaçığın, kafadan çatlağın biri olup çıktın demektir!
Böylece kimbilir kaç kez bir kırlangıç görür görmez baharın geldiğini sanacak ve tutkunun gülünçlüğünü tanıyacaksın. Bilinçsiz duygular karmaşıklığının ardından yatışmış bir yüreğin dinginliği, bir başka yüreğin merhemi çıkagelir. Nasıl ki en büyük yaslar apar topar kollara siyah bantların takıldığı yaslar değilse, en ölümcül acılar da ilk darbenin hissedildiği acılar değildir. Sakinlik içerisinde yine acı çekeceksin. Ama bu acının, susturulması gereken acılardan olduğunu bileceksin. Çünkü insanlar sadece ortak olan yıkımlara karşı duyarlıdır. Bu yıkımlarda birbirlerine destek olmaya hazırdırlar.
Bir tüccara yakın bir dostun uğradığı felaketten söz edeyim derken, onun ağzından çok güvendiği bir dostuna ödünç 100 frank verip geri alamadığından bu yana, artık dostluk ve arkadaşlık diye bir kavrama inanmadığını duymak tehlikesiyle karşı karşıya kalırsın. Dünyanın her yanı da tüccarla doludur. Oysa senin üzüldüğün noktanın, parayla değil, çıkarıp hemen o parayı vermeyi teklif etmekle bağıntısı olduğunu çok iyi bilirsin. Böylece insan sağduyusunun derinliğini tanıyacak, katlanılması güç acının doruklarına yükseleceksin. Ancak uzun süre kalmayacaksın orada. Tıpkı bir dizi başarısızlığın ardından bir daha kumar oynamayacağına yemin üstüne yemin edip yine de oynamaktan kendini alıkoyamayan azılı kumarbazlar gibi kendi yüceliklerinden inecek, yeniden şansını deneyeceksin. Yine onun gibi ufak tefek başarılar karşısında serinkanlılığını ve ölçülülüğünü yitirecek, daha büyük oynayacak ve gözünü kırpmadan kaybedeceksin. Zira her şeyde olduğu gibi dostlukta da bir orta kararlılık vardır. İstasyonlardaki öpüşmeler, sevecen bir biçimde el sıkışmalar, gülümsemeler, herkesin elinin altında, dilediği an rahatlıkla gösterebileceği ucuz türden gösterilerdir. Ve sahte mücevherler gibi değeri düşüktür bunların.
Kimbilir kaç kez kutsal suyu Malaga şarabı niyetine içecek, herkesin dostunu dost diye bağrına basacaksın. Ve bir o kadar da, dostluğun tıpkı bir gece ya da bir gezinti boyunca yüreği şöyle bir yoklayıp sonra da çekip giden ve senin çağrılarına ilgisiz kalan bir esin olduğu inancıyla baş başa kalacaksın. Ancak epeyce bir düşüşten ve uyanıştan sonra düşe kalka, boyun eğmenin yolu olan doğru yolu bulacaksın. Ama bu dönemece dikkat etmen gerekiyor. Lanet ederek boyun eğmemek gerek. Körüm diye ışığı lanetleyemez insan, anısıyla yaşar. Yüreğinin belki de daha fark ettiği anda filizini içine yerleştirdiği dostluk, sıvışıp giden bir dosta hınç duyan dostluklara benzemez hiç. Çünkü dostluğun esası cömertliğe dayanır. Temiz bir dayak atıp sonra da kapı önüne bırakarak kendisini sokak ortasında açlık ve sefalete terk eden oğlunu tüm yaptıklarına karşın sevmeyi sürdüren annelerin sevgisi gibidir tıpkı.
Dünyayı karış karış dolaştığın halde, seninkine benzer bir ruha rastlamayabilirsin. Eğer rastlantı falan olmazsa, bu hiçbir şeyi kanıtlamaz. İnsan kendisini bir kadına verdiği rahatlıkla, bir erkeğe veremez. Yenilebilecek herhangi bir şeyin yendiği gibi güzel bir kadın da sevilebilir. Nasıl ki güneş, açmak için doğuşunu bekleyen çiçeklerin gözünde son derece özel bir anlam taşıyorsa, bir arkadaşı taparcasına sevmek için de insanın yüce bir özgecilik ruhuna sahip olması gerekir.
Eğer yaşamının mutlu bir dönemeç noktasında, bu dostluk dehası dehanı güçlendirirse, onun varlığından ve elinden uçup gitmesinden kuşkulanmamalısın. O gözden uzaklaşınca, hani kendisine feleğini şaşırtan sevginin meyvesini karnında taşıyan yüzüstü bırakılmış bir genç kız gibi onun bıraktığı doğayı güzelleştiren ve yalnızlığını umutla bezeyen ışıklı çizgisinde yaşarsın. Ayağını bastığın her yerde, onun daha önce geçtiğini gösterir izler bulursun. Her yerde düşüncen ona yönelir; çünkü onun sevgisi olmadan her şey kendi içinde soğuk bir güzelliğe sahiptir. Güneşin doğuşları, o canım akşam alacaları, gümüş renkli akşamlar.. Bitmek tükenmek bilmeyen aylaklıklar. Baş başa orman gezintileri ve mayıs ayında tarlalarda el ele tutuşarak dolaşmalar. Duyguyu besleyen sevgi olmadan ne anlamı vardır tüm bunların? Üzüntü, tortul düşkırıklıkları!
Melankoliklerin intiharları mayıs ayında ekime oranla daha yaygındır. Neden diyecek olursanız, doğanın yeniden canlanışı onların karanlık düşüncelerinin gökyüzüyle bağdaşmaz.
"Büyü bizim içimizdedir, sevgiyle bakmasını bilmektedir. Bizim dışımızdaysa büyük kayıtsızlık vardır!"
