Doğum Günüm
Dizkapaklarıma kadar kara gömülmüştüm. Çalıştığım yerden evime dönerken o akşam, içime çektiğim şey yalnızca soğuk değil, aynı zamanda yalnızlıktı da... Metrodan çıkıp kafamı gökyüzüne kaldırınca kirpiklerime kar yağdı. Kurşuni renkteki hava kararıyordu yavaşça…
İğrenç bir gündü. Gece on ikiden beri mutsuzdum. Kariyer, kariyer diye tutturmuştum yıllar önce, atıvermiştim kendimi şu başkente. Umutların hasrete dönüşmesi, hedeflerin özlem olup omuzlarıma yağması çok uzun sürmedi. Tam yedi sene olmuş, yedi değil yetmiş yedi tepeli mübarek şehirden ayrılalı… Öyle bir özledim ki onu… Kız gibi, eş gibi, dost gibi, ana gibi, avrat gibi, arkadaş gibi, cennet gibi özledim…
Bu lanet olası gün benim doğum günüm. Eskiden elli kişilik meclisler kurardım doğum günlerimde, partiler verirdim. Eskiden tuğla gibi bir telefonum vardı nah şu kadar, o gün gelince susmak nedir bilmezdi.
Daha iki sene önceydi oysaki… Başkent gibi soğuk bir sevgilim vardı. Yüzü anıtkabrin duvarı kadar sertti ve önemli anlarda bana karşı ilgisizdi. Şu karlı günde onun soğukluğunu dahi özleyeceksin deselerdi önceden, vallahi inanmazdım. Şimdi doğduğum günü hatırlayan bir Allah’ın kulu yok… Acaba annem hatırlıyor mudur ben bu çocuğu ne zaman doğurdum diye? Hiç zannetmiyorum…
Ne telefon çaldı, ne posta geldi, ne e-posta düştü, ne de doğum günü tarihini bilerek gizlediğim sosyalleşme sitelerinin duvarlarında bir şey gözüktü… Yalnızdım… Terkedilmiş bir mahallede avare cinlerin beyaz ışıktan yaptığı bir kardan adam kadar yalnızdım.
Ne metrodaki tinerci hatırlamıştı bu günü, ne kaldırımdaki çiçekçi… Ne eski hatunlardan biri aramıştı beni ne de bir çağrı merkezi güzeli… Ne bakkal hatırlamıştı ne çakkal, ne ev sahibi ne manav…
Sokağa girerken sol cebimdeki boşluk hatırlattı bana üzerimde hiç para olmadığını… Ertesi sabah servisi, arkadaşları bekletmek olmazdı. Akşamdan para çekmek gerekirdi. Ana caddeye yürüdüm, ıslak topuklarımdan çıkan sesler yankılandı bomboş sokaklarda. Elimdeki karta kar yağıyordu. İçinden para çıkan duvardaki sihirli deliğe soktum onu. Bir kaplumbağa kadar alışkanlıklarına bağlı fakat bir tavşan kadar parmakları hızlı bir halde tuşladım dört haneli şifremi. Yüzümü kaldırdım, bakiyeye bakmak için fakat gördüğüm farklıydı, “Doğum gününüz kutlu olsun Ensar Bey” yazıyordu.
Duygusuz, iğrenç bir insan olduğumu düşünürdüm hep fakat ağladım. Bankamatiğe sarıldım. Ona harçlık verdim çektiğim paradan… Öpücük kondurup atkımı serdim üşümesin diye… Birine değer verdiğim için mutluydum ne zamandır ilk kez... Karda beliren ayak izlerim görünmez bir eş, seçilmez bir yoldaş gibi takip ediyordu beni evime kadar, galiba artık yalnız değildim…
Süleyman Ezber
Dizkapaklarıma kadar kara gömülmüştüm. Çalıştığım yerden evime dönerken o akşam, içime çektiğim şey yalnızca soğuk değil, aynı zamanda yalnızlıktı da... Metrodan çıkıp kafamı gökyüzüne kaldırınca kirpiklerime kar yağdı. Kurşuni renkteki hava kararıyordu yavaşça…
İğrenç bir gündü. Gece on ikiden beri mutsuzdum. Kariyer, kariyer diye tutturmuştum yıllar önce, atıvermiştim kendimi şu başkente. Umutların hasrete dönüşmesi, hedeflerin özlem olup omuzlarıma yağması çok uzun sürmedi. Tam yedi sene olmuş, yedi değil yetmiş yedi tepeli mübarek şehirden ayrılalı… Öyle bir özledim ki onu… Kız gibi, eş gibi, dost gibi, ana gibi, avrat gibi, arkadaş gibi, cennet gibi özledim…
Bu lanet olası gün benim doğum günüm. Eskiden elli kişilik meclisler kurardım doğum günlerimde, partiler verirdim. Eskiden tuğla gibi bir telefonum vardı nah şu kadar, o gün gelince susmak nedir bilmezdi.
Daha iki sene önceydi oysaki… Başkent gibi soğuk bir sevgilim vardı. Yüzü anıtkabrin duvarı kadar sertti ve önemli anlarda bana karşı ilgisizdi. Şu karlı günde onun soğukluğunu dahi özleyeceksin deselerdi önceden, vallahi inanmazdım. Şimdi doğduğum günü hatırlayan bir Allah’ın kulu yok… Acaba annem hatırlıyor mudur ben bu çocuğu ne zaman doğurdum diye? Hiç zannetmiyorum…
Ne telefon çaldı, ne posta geldi, ne e-posta düştü, ne de doğum günü tarihini bilerek gizlediğim sosyalleşme sitelerinin duvarlarında bir şey gözüktü… Yalnızdım… Terkedilmiş bir mahallede avare cinlerin beyaz ışıktan yaptığı bir kardan adam kadar yalnızdım.
Ne metrodaki tinerci hatırlamıştı bu günü, ne kaldırımdaki çiçekçi… Ne eski hatunlardan biri aramıştı beni ne de bir çağrı merkezi güzeli… Ne bakkal hatırlamıştı ne çakkal, ne ev sahibi ne manav…
Sokağa girerken sol cebimdeki boşluk hatırlattı bana üzerimde hiç para olmadığını… Ertesi sabah servisi, arkadaşları bekletmek olmazdı. Akşamdan para çekmek gerekirdi. Ana caddeye yürüdüm, ıslak topuklarımdan çıkan sesler yankılandı bomboş sokaklarda. Elimdeki karta kar yağıyordu. İçinden para çıkan duvardaki sihirli deliğe soktum onu. Bir kaplumbağa kadar alışkanlıklarına bağlı fakat bir tavşan kadar parmakları hızlı bir halde tuşladım dört haneli şifremi. Yüzümü kaldırdım, bakiyeye bakmak için fakat gördüğüm farklıydı, “Doğum gününüz kutlu olsun Ensar Bey” yazıyordu.
Duygusuz, iğrenç bir insan olduğumu düşünürdüm hep fakat ağladım. Bankamatiğe sarıldım. Ona harçlık verdim çektiğim paradan… Öpücük kondurup atkımı serdim üşümesin diye… Birine değer verdiğim için mutluydum ne zamandır ilk kez... Karda beliren ayak izlerim görünmez bir eş, seçilmez bir yoldaş gibi takip ediyordu beni evime kadar, galiba artık yalnız değildim…
Süleyman Ezber