Diyet Masalı

Konu sahibi son olarak 1007 gün önce görüldü
Diyet Masalı

Dar kapısından farklı aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında pek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak gayret gösteren Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli tek aslanı andırıyordu.
Uzun boylu, büyük pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu tek pehlivandı.
On senedir bu karanlık in içerisinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları bütün Anadolu'da, bütün Rumeli'de hudut boylarında devasa tek ün kazanmıştı.
Hatta İstanbul'da dahi yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üzerinde "Ali Usta'nın işi" damgasını arıyorlardı.
O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu.
Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar dahi iki kat gerçekleşir, kırılmazdı, "Çifte su vermek" sanatının, yalnız ona has tek sırrı vardı.
Yanına çırak almaz, kimseyle defa konuşmaz, dükkânından aut çıkmaz, durmadan uğraşırdı.
Bekârdı.
Hısımı, akrabası yoktu.
Kentin yabancısıydı.
Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten farklı soz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı.
Yalnız muhabere dönemleri ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, muhabereden ardından meydana koydu.
Kentte onunla alakalı çoğu öykü söylenirdi.
Kimi "cellat elinden kaçmış tek çelebi", bazı "sevgilisi can verdiği için dünyadan elini eteğini zamansız çekmiş garip" derdi.
Siyah mükemmel gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan tek erkek bulunmadığı belliydi...
Ama kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu.
Halk onu seviyordu.
Kentte bu tür ünlü tek ustanın bulunması her insan için ayrı tek övünç kaynağıydı.
- Bizim Ali...
- Bizim koca usta...
- Dünyada eşi yoktur...
- Zülfikâr'ın sırrı ondadır!..
derlerdi.
Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendiliğinden bulmuştu.
Daha on iki yaşındayken, sert tek beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı.
Amcası defa zengindi.
Gösterişe düşkün tek vezirdi.
Onu yanına aldı.
Okutmak istedi.
Belki devlet katında yetiştirecek, devasa görevlere çıkaracaktı.
Ama Ali'nin yaratılışında "başkasına gönül borcu olmak" gibi tek sızlanmaya yer yoktu.
"Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim," diye konuştu.
Bir gece amcasının konağından kaçtı.
Başıboş tek isimsiz gibi dağlar, tepeler, dereler aştı.
Adını bilmediği milletlerde dolaştı.
Sonunda Erzurum'da ihtiyar tek demircinin yanına girdi.
Otuz yaşına kadar Anadolu'da uğramadığı şehir kalmadı.
Kimseye boyun eğmedi.
Gönül borcu olmadı.
Ekmeğini taştan çıkardı.
Alnının teriyle kazandı, içerisinde "kutsal ateş"ten tek alev tespit edilen her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu.
"Çeliğe çifte su vermek" onun aşkıydı.
Gönüllü olarak savaşlara gittiği vakitler yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz tek sevinç duyardı.
Ölünceye kadar bu tür hiç durmadan çalışırsa henüz birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı.
Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan tek atılımla örsünün üstünde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.
- Tak!
- Tak, tak!...
- Tak, tak!
İşte bu gün de sabah namazından ardından durmadan on saat uğraşmıştı.
Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı.
Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı.
Çekici bırakan eliyle terini sildi.
Kapıya döndü.
Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez tek takırdı koparıyorlardı.
İkindi abdesti henüz duruyordu.
Yalnız ellerini yıkadı.
Kuruladı.
Yenlerini indirdi.
Saltasını omzuna attı.
Dışarıya çıktı.
Kapısını iyice çekti.
Kilitlemeye lüzum görmezdi.
Uzun alandan mescide doğru yürüdü...
Kentin kenarındaki bu mütevazı tapınağa hep yoksular getirdi.
Minaresi sokağa bakan ufak tek pencereydi.
Müezzin buradan kafasını çıkarır, ezanını okurdu.
Koca Ali mescide girince her vaktinden çok kalabalık gördü.
Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi tüm kandiller yanmıştı.
Daha namaz safları dizilmemişti.
Kapının yanına çöktü.
Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı.
Konya'dan iki acayip dervişin yaklaştığını, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.
Akşam namazı kılınıp, bittikten ardından mescittekilerin tek kısmı çıktı.
Koca Ali yerinden kımıldamadı.
Zaten bir miktar başı ağrıyordu.
"Mesnevi dinler, açılırım!" diye konuştu.
Büyük tek gönül rahatlığı içerisinde, iki acayip dervişin ruhu korkutan ezgileriyle kendinden geçti.
Her âşık gibi onun yüreğinde de ebedi tek kendinden geçiş, tek coşku, tek kaynaşma kabiliyeti vardı.
En ufak tek nedenle coşardı.
Anlamını çıkaramadığı tek dilin esrarengiz uyumu, durgun kanını sular altında gizli derince tek su çevrintisi gibi kaynattı.
Her yanı nedensiz tek sarsıntıyla titriyor, sökülmez tek hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu.
Yatsı namazını kıldıktan ardından mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi.
Yürüdü.
Uykusu yoktu.
Ilık, yıldızlı tek yaz gecesiydi.
Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine tek bulut gibi göğün tek yanından başka yanına uzanıyordu.
Yürüdü, yürüdü.
Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu.
Kenara dayandı.
Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu.
Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu.
Daldı, gitti.
Saatlerce kımıldamadı.
Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu.
Ansızın arkasından tek ses:
- Kimdir o?...
diye bağırdı.
Daldığı tatlı düşten uyandı.
Döndü.
Köprünün başka yanısıra iki üç karaltı ilerliyordu.
Elinde olmadan mukabil verdi:
- Ecnebi yok!
- Kimsin?
- Ali...
Gölgeler yaklaştı.
Bir ismim kalınca onu giyiminden tanıdılar:
- Koca Ali...
Koca Ali, be!
- Sen misin, Ali Usta?
- Benim!
- Ne arıyorsun bu vakitte buralarda?
- Hiç...
- Sebep hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!...
Bunlar şehir subaşısının adamları, bekçilerdi.
Kol geziyorlardı.
Ne diyeceğini şaşırdı.
Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan henüz korkunçtu.
Kendilerinden farklı dışarıda tek gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı.
Ama, ona kötü davranmadılar.
Bekçibaşı:
- Ali Usta, sen deli mi oldun? diye konuştu.
- Yok.
- Bu tür gece yarısına yakın değil, hem de yatsıdan ardından sokakta, hele bu tür şehrin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın destur vermediğini bilmiyor musun?
- Biliyorum.
- Ee, ne arıyorsun buralarda?
- Hiç...
- Sebep hiç...
Koca Ali yeniden ses etmedi.
Bekçiler onun namuslu tek erkek olduğunu biliyorlardı.
Hırpalamadılar.
Yalnız:
- Haydi adına git, gezinme...
dediler.
Geldiği yollardan süratli süratli dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu.
Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı.
Sokakta hiç kimseye rastgelmedi.
Dükkânının önüne gelince durdu.
Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli tek görüntü gibi ayakta duruyordu.
Kapısı aralıktı.
Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:
- Acayip, rüzgâr açmış olacak!...
dedi.
İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin...
İçeriden kapıyı sürmeledi.
Bekçilerin karışması canını sıkmıştı.
İşte şehirde yaşam sürdürmek da tek türlü tutsaklıktı.
Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi.
Birden ağır tek yorgunluk duydu.
Kandilini yakmaya üşendi.
Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı.
Büyük tek ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.
Sıçrayarak uyandı.
Kapısı vuruluyordu.
Uyku sersemliğiyle:
- Kim o? diye haykırdı.
- Aç ivedi.
Sabah olmuştu.
Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parıldıyor idi.
O hiç bu tür dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı.
Doğruldu.
Musandıradan atladı.
Ayakkabılarını bulmadan yürüdü.
Hızla sürmeyi çekti.
Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içerisinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı'yı gördü.
Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı.
"Ne var?" der gibi yüzlerine baktı.
Bekçibaşı:
- Ali Usta, dükkânı arayacağız! diye konuştu.
Koca Ali şaşkınlıkla sordu:
- Niçin?...
- Bu gece Budak Bey'in mandırasında hırsızlık olmuş.
- Ee, bana ne?...
- Onun için işte dükkânı arayacağız.
- O hırsızlıktan bana ne?
- Hırsızlar çaldıkları tek kuzuyu köprünün altıda kesmişler.
Meşin keselerin içindeki paraları alarak tek adedini o bölgeye bırakmışlar.
- Bana ne?...
- O keselerden tek adedini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk...
Sonra...
Şu eşiğe bak.
Kan kirleri var!
Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh.
Gerçekten el kadar tek kan kiri sürülmüştü.
O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:
- Hem bu gece, geç vakitte ben seni köprünün üzerinde gördüm, orada ne arıyordun? diye konuştu.
Koca Ali yeniden verecek tek mukabil bulamadı.
Önüne baktı:
- Arayın...
diyerek geri çekildi.
Bekçiyle yamakları dükkâna
girdiler.
Örsün yanından geride bıraktığımız yamaklardan biri haykırdı:
- Ay! İşte, işte...
Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi.
Yeni yüzülmüş tek deri gördü.
Şaşırdı.
Yamaklar derhal deriyi yerden kaldırdılar.
Açtılar.
Daha ıslaktı.
Bir ağalarının, tek de suçlunun yüzüne bakıyorlardı.
Bekçibaşı köpürerek sordu:
- Çaldığın paraları nereye sakladın?
- Ben para çalmadım.
- İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.
- Ya kim koydu?
- Bilmiyorum.
Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı.
Subaşının karşısına çıkartıldığı vakit da, gece geç vakitte köprünün üzerinde ne aradığını anlatamadı.
Bekçilerin buluş tüm ispat eder aleyhine çıkıyordu.
Budak Bey'in yeni sattığı beş surat koyunun parası da mandıradan çalınmıştı.
İki kuvvetli hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı.
Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hem de eziyet için tek kolunu da kırmışlardı.
Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali'ye benzettiğini ifade etti.
Gece geç zamana kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali'nin suçlanmasına yetti.
Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu.
Üstelik nereden geldiği, nereli bulunduğu da belirlenmiş değildi.
Sol kolunun kesilmesine hüküm verildi.
Koca Ali bu hükmü duyunca, ömründe ilk defa sarardı.
Dudaklarını ısırdı.
Karara boyun eğmekten farklı yolu yoktu...
Sendeleyerek ayağa kalktı.
Yargıca dik tek sesle:
- Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte yer aldı.
Bu, ömründe onun ilk dileğiydi.
Ama ihtiyar yargıç hak yemez biriydi.
- Hayır erkek çocuğum, diye konuştu.
Sen erkek öldürmedin.
Eğer çobanı öldürseydin, o vakit kafan giderdi.
Ceza suça göredir.
Sen yalnız hırsızlık ettin.
Kolun kesilecek Hak bu tür istiyor.
Yasaların kestiği yer acımaz...
Koca Ali'nin kolu kafasından defa değerliydi.
Çeliğe "çifte su"yu bu iki koluyla sağlıyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.
Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar.
Cezanın yapılacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı can veren inançlı tek bireyin matemini duyuyordu.
Kolunun diyetini verecek on parası yoktu...
Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.
Bütün şehir halkı, Koca Ali gibi devasa tek ustanın kolu kesileceğine acıdı.
Bu kadar karizmatik, mert, çalışkan, kuvvetli, güzel tek erkeğin ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller dahi dayanamıyordu.
İşte herkes onu seviyordu.
Sipahiler onlara defa ucuza kılıç döven bu kişiyi kurtarmaya sözleştiler.
Kentin en devasa zengini Hacı Mehmet'e başvurdular; bu erkek Karun kadar mal sahibi olmasına rağmen oldukça cimriydi.
Hâlâ şehrin piyasa yerinde ufak tek dükkânda kasaplık yapıyordu.
Düşündü, taşındı; nazlandı.
Suratını ekşitti.
Başını salladı: Fakat sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.
- Değil mi ki siz istiyorsunuz, diye konuştu.
Ben de onun kolu için diyet veririm.
Ama tek koşulum var.
- Ne gibi? diye sordular.
- Varın kendine söyleyin.
Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa...
- Pekâlâ, pekâlâ...
Sipahiler, Ağa kapısına koştular.
Hacı Kasap'ın önerisini Koca Ali'ye söylediler.
O, evvel "kasaplık bilmediğini" meydana sürdü.
Kabul etmek istemiyordu.
Sipahiler:
- Erkek sen de! Kasaplık iş mi? O kadar muhabere gördün.
Kılıç salladın.
Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin? diye üstelediler.
"Kula kul olmak", ölümlü dünyada "birisine gönül borcu duymak" acıların en büyüğüydü.
O daha fazla gençken, vezir amcasının kayırmasını dahi çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı.
Şimdi kör şansı, onu bak kime köle edecekti? Sipahiler:
- Hacı'nın yaşı yetmişi aşmış...
Zaten henüz ne kadar yaşar ki...
O ölünce yeniden sen özgür kalır, kendimize kılıç yaparsın.
Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı.
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali'yi arka kısmına taktı.
Dükkânına getirdi.
Bu erkek tek hassas, tek huysuz, epey çekilmez biriydi.
Hiç durmadan dırdır söylenirdi.
Cimriliğinden şuana kadar tek hizmetçi, tek çırak tutamamıştı.
Koca Ali'yi eline geçirince derhal dükkânının köşesinde tek set yerleştirdi.
Üstüne tek şilte koydu.
Geçti, o bölgeye oturdu.
Her şeyi ona yaptırmaya başladı.
Ama tümşeyleri...
Sabah namazından beş saat evvel kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor...
ta akşam namazına kadar durmadan emirler veriyordu.
Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı.
Bazen kendisi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı.
Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uyumaya yatmadan sonrası sabah için koyun getirmek emeliyle mandırasına yolluyordu.
Odununu dahi ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu.
Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu dahi ona temizletti.
Koca Ali yalın suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya senelerce göğüs gerebilecekti.
Ama Hacı Kasap'ın ikide bir:
- Ulan Ali!...
Kolunun diyetini ben verdim.
Yoksa çolak kalacaktın!...
diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu.
Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı.
Durmadan çalıştı.
Gece uyumadı.
Gündüz koştu.
Efendisinin karşısında elpençe divan durdu.
Yine:
- Kolunun diyetini ben verdim.
- ...
- Şimdi çolak kalacaktın, ha...
- ...
- Benim sayemde kolun var.
- ...
Hacı Kasap bu sözleri sanki "aferin" dercesine diline dolamıştı.
Her buyruğunun adına getirilmesinden ardından kır sakallı, çirkin, cılız yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, "Aklında tut, benim tutsağımsın!" der gibi verilen diyeti hatırlatırdı.
Koca Ali susar, yüreğinin meydanlandığını, göğsüne sıcak sıcak tek şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı.
Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelir iken, salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, "Ne yapacağım, ne yapacağım?" diye fikir ediniyor, hiçbir şeye hüküm veremiyordu.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Geri