Türk Dili ve Edebiyatı Divan Edebiyatında Teşbih

Konu sahibi son olarak 3348 gün önce görüldü
Beyân ilminde iki veya daha fazla şeyin bir vasıfta ortak olduğunu ifade eden terim.

Sözlükte "benzer" anlamındaki şebeh kökünden türeyen teşbîh "benzetmek" demektir. Teşbih ve tasvirsiz şiir olamayacağından özellikle tasvir (vasf) konusundaki şiirlerde zengin benzetmelere yer verilmiştir. Teşbih belagat terimleri içinde en erken farkına varılan terimlerden biridir. Beşşâr b. Bürd (ö. 167/783-84) şiirlerinde latif teşbihler yaptığını, bunları iyi bir düşünce ve güçlü bir selîka ile kurguladığını söylemiştir (İbn Reşîk el-Kayrevânî, II, 239). Sîbeveyhi, "Babası aslan olan bir adama uğradım" sözünün bir teşbih teşkil ettiğini belirtmiş (el-Kitâb, II, 28), Ma'mer b. Müsennâ, "Kadınlarınız sizin için bir tarladır" mealindeki âyetin (el-Bakara 2/223) teşbih ve kinaye içerdiğini açıklamış (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 73) ve teşbihi mecaz kapsamında görmüştür. İbn Müsennâ, Kur'an'da zakkum ağacı tomurcuklarının çirkinlik ve ürkütücülükte şeytanların başına benzetilmesindeki (es-Sâffât 37/65) soyutun soyuta teşbihinin sebebini eski şiirden örnekle ilk açıklayan âlimdir. Câhiz, bu soyut yorumu bazı müfessirlerin "Yemen'de bir bitki adı" şeklindeki somutla tevilinden daha isabetli bulmuştur (Kitâbü'l-Hayevân, IV, 39-40). İbn Sellâm el-Cumahî, İmruülkays'ın kadınları ceylanlara ve yumurtalara, atları kartallara, asaya ve yaban hayvanlarının kemendine benzeterek güzel teşbihler yaptığını, erken İslâm dönemi şairlerinin teşbihte en üstününün Zürrumme olduğunu ifade etmiştir (Fuhûlü'ş-şu'arâ', I, 55). Teşbih konusunu ayrıntılarıyla ele alan ilk yazar Müberred olup el-Kamil'inde "Eski ve yeni şairlere ait isabetli teşbih örnekleri" başlığı altında çok sayıda eleştiri ve değerlendirme tabirleriyle birlikte şiir örneklerini incelemiştir (I, 40-117). Daha sonra Sa'leb Kavâidü'ş-şiirinde, İbnü'l-Mu'tez el-Bedfinde, Kudâme b. Ca'fer Nakdü'ş-şi'r'inde, İbn Vehb el-Kâtib Nakdü'n-neşrinde teşbih konusuna yer vermiştir. Rummânî'nin en-Nüket fî i'câzi'l-Kur'ânında teşbihe getirdiği özgün yorum ve yaptığı taksim (s. 74-79) Ebû Hilâl el-Askerî (Kitâbü'ş-Sınâ'teyn, s. 261-282) ve İbn Ebü'l-İsba' gibi birçok yazarı, Askerî'nin teşbih bahsi de İbn Reşîk (el-'Umde, I, 256-271) ve İbn Sinan el-Hafâcî (Şırrü'l-feşaha, s. 246-256) gibi edipleri etkilemiştir. Abdülkâhir el-Cürcânî'nin tahlilleri teşbihin gelişiminde doruk noktayı temsil etmiş; onun teşbih, temsil ve istiareye ayırdığı Esrûrü'l-belâga'sındaki özgün yorum, ince analiz ve taksimlerini Fahreddin er-Râzî Nihâyetü'l-îcâz'ında ve Sekkâkî Miftâhu'l-Ulûm'unda bazı ilâvelerle yeniden düzenlemiştir. Sekkâkî'nin eseriyle bu eserin belagata dair üçüncü kısmının bazı değişikliklerle birlikte özeti niteliğindeki Hatîb el-Kazvînî'nin Telhîsü'l-Miftâh'ı sayesinde teşbih beyân ilminin ana konuları arasında yer almıştır. Belagat ilimleri Sekkâkî'den itibaren meânî, beyân ve bedî' şeklinde üçe ayrılmış, teşbih, mecaz ve kinaye ile birlikte beyân ilminin üç ana konusunu teşkil etmiştir.

Teşbihi meydana getiren unsurlar benzeyen (müşebbeh), benzetilen (müşebbehün bih), benzeme ciheti (ortak vasıf) ve benzetme edatıdır. Benzeyenle benzetilene "teşbihin tarafları" denilir ve bu iki unsur her teşbihte mutlaka zikredilir. Bunlardan yalnız biri anılırsa teşbih istiareye dönüşür. İstiarenin esasını teşbih oluşturmakla birlikte lafız asıl anlamından başka anlama nakledildiği için bir mecaz türü sayılmıştır. Ayrıca her iki tarafta bulunması gereken benzeme cihetinin ilke bakımından benzetilen unsurda daha güçlü ve daha meşhur olması gerekir. Ancak bu sayede benzeme vasfında daha zayıf durumdaki benzeyen unsura güç nakli sağlanır ve onun vurgulanmak istenen niteliği daha güçlü bir açıklamaya kavuşur.

Benzetmeyi anlatan edatlar harfler, isimler ve fiillerdir. Asıl teşbih edatı bir cer harfi olan "kâf'tır (gibi), ardından "ke-enne" (sanki) gelir. Ke-ennenin muhaffefi "keen", ke-enneyi izleyen ve cümlede i'rab ameli yapmasını engelleyen "mâ-i kâffe"den teşekkül eden "ke-enne-mâ" da teşbih harfidir. Kâf-ı teşbih "men", "ellezî" ve türevleri olarak diğer mevsul isimlerle de birleşikler meydana getirir. Bunların örneklerine Kur'ân-ı Kerîm'de sıkça rastlanır. Özellikle Kur'an ve hadislerdeki mesellerde bir klişe teşbih edatı şeklinde geçen "ke-meseli" birleşiğinde asıl benzetme edatı kâf olup mesel "hal, sıfat, kıssa" gibi mânalar ifade eder ve uzun cümlelerden meydana gelen teşbihlerin oluşturulmasına imkân sağlar. "Kâfin "zâ" (bu), "zâlike" (o) işaret isimleriyle meydana getirdiği "kezâ" (bunun gibi) ve "ke-zâlike" (onun gibi) edatlarıyla kurulan teşbihlerde benzetilen taraf muayyendir ve işaret isminin gösterdiği nesne mâna, sıfat veya haldir. Kezâlike ile kurulan özellikle Kur'an teşbihlerinde benzetilen taraf çok uzun cümlelerle açıklandıktan sonra bütün bunlar zâlike işaret ismiyle özetlenerek ayrıntılı teşbihler kurgulanır. Kur'an'da......... âyetinde kâf ve mislden birinin ziyade olduğu ileri sürülmüşse de Zemahşerî gibi Kur'an'ın edebî yönüne ağırlık veren müfessirler, "Allah'a benzeyen hiçbir şey yoktur" yerine, "Bırakın benzerinin olmasını benzerinin benzeri olan hiçbir şey yoktur" biçiminde ilâhî vahdeti mantıkî bir kıyasla daha vurgulu biçimde anlattığını ve âyette ziyadenin bulunmadığını belirtmiştir. Kâf, ke-zâ, ke-zâlike edatlarını benzetilen izler; ke-enne ve ke-en ise benzeyene dahil olur. Ancak bazı teşbihlerde, özellikle bunların uzun olanlarında ve bir kısım Kur'an mesellerinde "kâfin benzetilene değil teşbihte önemli rol oynayan benzetilen tarafla ilgili bir başka unsura dahil edildiği görülür. Nitekim Kur'an'da dünya hayatının bitkilerin hayatına teşbih edildiği mesellerde benzetilen taraf bitkiler olduğu halde edat buna dahil olmamış, bitkilerin hayatında önemli rol oynayan, dolayısıyla teşbihte önemli işlevi bulunan suya dahil edilmiştir (Yûnus 10/24; el-Kehf 18/45). Nisbet "yâ"sı da teşbih ifade edebilir;" ......(tıpkı inci gibi bir yıldız) âyetinde (en-Nûr 24/ 35) görüldüğü gibi. Bu daha abartılı bir teşbih anlatımı sağlamaktadır. Tür açısından isim olmakla birlikte edat konumunda benzetme anlatan "misi, mesel, mesîl, şibh, şebeh, şebîh, nidd, darîb, nazîr, şekl, muzâhî, müsâvî, muhâkî, ah, ıdl, adîl, küf, müşâkil, muvazin, müvâzî, muzâri', sınv, nahv" gibi kelimeler ve bunlarla ilgili fiiller de edat olarak kullanılır.

Müşebbehle müşebbehün binin her teşbih kurgusunda açık veya mukadder şekilde bulunması şarttır, ....... (Sağır, dilsiz ve kördürler, anlayıp düşünmezler) mealindeki âyette olduğu gibi (el-Bakara 2/171) müşebbeh tarafı lafzen zikredilmeyen, sadece müşebbehün bih tarafı geçen örnekleri birçok kadîm âlim ve müfessir teşbih değil istiare kabul etmiştir. Zemahşerî ve Fahreddin er-Râzî gibi âlimler ise müşebbeh tarafın i'rab itibariyle mukadder olup ifadenin " takdirinde sayıldığından mukadder olanın da mezkûr hükmünde bulunduğunu belirterek bu tür âyetleri beliğ teşbih türüne dahil etmişlerdir. Teşbihin taraflarından her ikisi ya duyularla algılanan somut türden olur; yanak-gül (görme), zayıf ses-fışıltı (işitme), ağız kokusu-amber (koklama), lezzetli-lezzetsiz (tatma), yumuşak cilt-ipek (dokunma) gibi veya akılla bilinen soyut cinsten olur; ilim-hayat, cehalet-ölüm gibi. Yahut müşebbeh aklî, müşebbehün bih hissî olabilir; ölüm-parçalayıcı canavar gibi ya da müşebbeh hissî, müşebbehün bih aklî olur; güzel koku-güzel ahlâk gibi. Aklî bilgiler duyuların verilerine dayandığından somutlar soyutların aslı, soyutlar da onların fer'idir. Soyutun soyuta benzetilmesi ancak abartı sağlamak için somut biçimde değerlendirilmesine bağlıdır. Çünkü somut varlıklarda benzeme cihetleri daha açık ve meşhur olduğundan soyut varlıkların zayıf ve kapalı vasıfları yalnız somutlara benzetilerek açıklanabilir. Bu sebeple Fahreddin er-Râzî Nihâyetü'l-îcâz'ında ve İzzeddin ez-Zencânî Mi'yârü'n-nüzzâr'ında abartı sağlamak amacıyla tarafların birbirinin yerine değiştirildiği maklûb teşbih dışında somutun soyuta teşbihini caiz görmemiştir (Bahâeddin es-Sübkî, III, 312). Fakat soyut nesne insanların aklında, toplumun inanç, kültür ve anlayışında yerleşerek somut varlıklar derecesine yükselirse soyut veya somut nesneler kendisine benzetilebilir. Bu hususu, "Cehennemdeki zakkum ağacının tomurcukları şeytanların başları gibidir" âyetindeki (es-Sâffât 37/65) teşbih münasebetiyle ilk defa dile getiren âlim Mecâzü'l-Kur'ân müellifi Ma'mer b. Müsennâ'dır.

Teşbihte iki tarafta da bulunması gereken ve aralarında benzetme ilgisinin kurulmasını sağlayan ortak vasfın (vech-i şebeh) ne olduğunun belirlenmesi önemli bir mesele teşkil eder. Çünkü bu vasıf özellikle uzun ve kompleks teşbihlerde açıkça görülmez. Söz konusu ortak vasıf taraflarda ya hakikaten mevcuttur, yiğidin aslana benzetilmesinde olduğu gibi, yahut ikisinde ya da birinde hayal ve vehim gücüyle meydana getirilmiştir. Kâdî et-Tenûhî'nin,

"Gecenin karanlığı içindeki yıldızlar

Sanki aralarında bid'atların zuhur ettiği sünnetlerdir" anlamındaki beytinde geçen teşbihte ortak vasıf karanlık bir şeyin için-i de parlak ve beyaz şeylerin mevcudiyetin-i den oluşan bir tablodur. Bu tablo gecede ve yıldızlarda gerçekten bulunmasına rağmen bid'atlar ve sünnetlerde bid'atın karanlık, sünnetin aydınlık şeklinde zihinde canlandırılmasından doğmuş teorik bir, niteteliktir. "Kelâmda nahiv yemekte tuz gibidir" benzetmesinde ortak vasıf olan âzının ıslah edici, çoğunun ifsad edici olması durumu tuzda gerçekten bulunmasına karşılık nahivde ne gerçekten ne de hayalen yer almadığından bu bozuk bir benzetme sayılır. Çünkü nahiv, kelâmda tam olarak bulunması halinde sözün bozulmasını değil daha iyi anlaşılmasını sağlar.
 
Geri