Mephistophelés
Bronz Üye
-
- Katılım
- Eylül 10, 2012
-
- Mesajlar
- 3,744
-
- Tepkime puanı
- 2
-
- Puanları
- 293
-
- Yaş
- 48
Divan Edebiyatı'nda nesir, nazma göre daha ağdalıdır. Yani Türkçesi az, Arapçası ve Farsçası çok olan bir dile sahiptir. Divan Edebiyatı'nda nesre inşa, nesir yazanlara münşi denir. Nesirden meydana gelmiş eserlere de münşaat adı verilir.
Divan Edebiyatının, tarih ve bilim kitaplarında kullandığı dil, orta bir dildir. Çünkü bu eserlerde anlatılmak istenen bilgilerin, okuyucular tarafından kolay anlaşılmasını isteyen bir tutum vardır. Bu yüzden böylesi eserlerde yarı yarıya Türkçe, Arapça ve Farsça kullanılmıştır.
XIV. yüzyıl içinde doğu masallarından yapılan çevirilerde kullanılan dil, daha çok Türkçedir. Kelile ve Dimne gibi. Fakat Büyük Selçuk İmparatorluğu zamanında Farsçaya özenti duyulmuş, resmî dil olarak Farsça kabul edilmiştir. Ancak merkezi Konya olan Anadolu Selçuk İmparatorluğu hükümdarlarından Gıyaseddin tarafından bir ferman çıkarılarak, devletin resmî dilinin
Türkçe olduğu emir ve ilân edilmiştir. Resmî kayıtlar Türkçe tutulmakla beraber, Divan edipleri, nesir alanındaki eserlerini bildiklerine göre yürütmekte devam ettiler. Hattâ XVII. yüzyıldan sonra edebî inşalarını -tamamıyla Farsça ve Arapça yazmaya başladılar. Divan nesir yazarları Türkçe yazmayı basitlik sayıyorlardı. Nazımda yapamadıkları koyu dilciliğin acısını nesirden çıkarmaya çalışıyorlardı. Çünkü manzumenin mısralarının kısa olması, kafiye ve vezin zorunluğu, onları ister istemez kendi öz dilleri olan Türkçeye doğru zorluyordu. Fakat nesirde böyle bir sıkıntı ve sınırlama yoktu. Yazar kalemini isteği gibi oynatıyor, istediği kadar Farsçanın kurallarına uygun tamlamalar yapıyor, istediği kadar bu dilerden sözcük alıyordu, ikili ve üçlü tamlamalarla kısaca anlatılması gereken bir sözü, istediği kadar uzatabiliyordu. Bu düşüncelerimize uygun düşen Nergisî'nin şu anlatımına bakınız:
«Bir müferrih dil-küşa mesire-i cennet-âsad seccade-l şâye-i bid üzre leb-i cây-i dilcû-yi keder şû-yi runfezade tarh-efkeni bezm-i harifane ve halka-bend-i cem'iyyet-i müstemendane olup...»
Bu sözün bugünkü anlatımla söylemek istediği şey şudur:
Ferah verici ve gönül açıcı cennet gibi bir gezinti yerinde, bir söğüdün gölgeden seccadesi üstünde ve keder yıkayıcı, gönül rahatlatıcı bir ırmağın ruh arıtıcı kıyısında, arkadaşlarla bir imece topluluğu kurarak, bu topluluğun halkası .a âcizane bağlanıp...
Nergisî'nin yukarıdaki anlatımına özenti, bütün Osmanlı devlet kalemlerindeki kâtiplerle Divan nesir yazarları arasında bir yarışma haline gelmiştir.
Divan Edebiyatının, tarih ve bilim kitaplarında kullandığı dil, orta bir dildir. Çünkü bu eserlerde anlatılmak istenen bilgilerin, okuyucular tarafından kolay anlaşılmasını isteyen bir tutum vardır. Bu yüzden böylesi eserlerde yarı yarıya Türkçe, Arapça ve Farsça kullanılmıştır.
XIV. yüzyıl içinde doğu masallarından yapılan çevirilerde kullanılan dil, daha çok Türkçedir. Kelile ve Dimne gibi. Fakat Büyük Selçuk İmparatorluğu zamanında Farsçaya özenti duyulmuş, resmî dil olarak Farsça kabul edilmiştir. Ancak merkezi Konya olan Anadolu Selçuk İmparatorluğu hükümdarlarından Gıyaseddin tarafından bir ferman çıkarılarak, devletin resmî dilinin
Türkçe olduğu emir ve ilân edilmiştir. Resmî kayıtlar Türkçe tutulmakla beraber, Divan edipleri, nesir alanındaki eserlerini bildiklerine göre yürütmekte devam ettiler. Hattâ XVII. yüzyıldan sonra edebî inşalarını -tamamıyla Farsça ve Arapça yazmaya başladılar. Divan nesir yazarları Türkçe yazmayı basitlik sayıyorlardı. Nazımda yapamadıkları koyu dilciliğin acısını nesirden çıkarmaya çalışıyorlardı. Çünkü manzumenin mısralarının kısa olması, kafiye ve vezin zorunluğu, onları ister istemez kendi öz dilleri olan Türkçeye doğru zorluyordu. Fakat nesirde böyle bir sıkıntı ve sınırlama yoktu. Yazar kalemini isteği gibi oynatıyor, istediği kadar Farsçanın kurallarına uygun tamlamalar yapıyor, istediği kadar bu dilerden sözcük alıyordu, ikili ve üçlü tamlamalarla kısaca anlatılması gereken bir sözü, istediği kadar uzatabiliyordu. Bu düşüncelerimize uygun düşen Nergisî'nin şu anlatımına bakınız:
«Bir müferrih dil-küşa mesire-i cennet-âsad seccade-l şâye-i bid üzre leb-i cây-i dilcû-yi keder şû-yi runfezade tarh-efkeni bezm-i harifane ve halka-bend-i cem'iyyet-i müstemendane olup...»
Bu sözün bugünkü anlatımla söylemek istediği şey şudur:
Ferah verici ve gönül açıcı cennet gibi bir gezinti yerinde, bir söğüdün gölgeden seccadesi üstünde ve keder yıkayıcı, gönül rahatlatıcı bir ırmağın ruh arıtıcı kıyısında, arkadaşlarla bir imece topluluğu kurarak, bu topluluğun halkası .a âcizane bağlanıp...
Nergisî'nin yukarıdaki anlatımına özenti, bütün Osmanlı devlet kalemlerindeki kâtiplerle Divan nesir yazarları arasında bir yarışma haline gelmiştir.