Din ve Tasavvuf İlmi

Konu sahibi son olarak 2618 gün önce görüldü
Sahabe Devrinde Tasavvuf

Tasavvuf sahabe devrinde belirten ciddiyetini korumakla kalmadı, onalar sünnete uygun yaşayışıyla genişledi ve gelişip kalblere te’sir altına aldı.

İslam ülkelerine dağılan SAHABE’ler, Kitap ve Sünnete uygun yaşayışıyla çevrelerine örnek oldular.

Huzeyfe bin yeman(r.a.) Irak Aceminde, Ebu hureyre (r.a.) Bahreyn’de, Selman-ı Farisi (r.a.) medine’de , Bilal-i Habeşi (r.a.) şam’dan,İmam Ali (r.a.) ve arkadaşı Kufe ve dolaylarında tam bir kanaat içinde yaşamasını bildiler.

Kimi genel vali olmasına rağmen halktan biri gibi yaşamaya çaliştı, yamalı elbise giyip kuru ekmekle karnını doyurdu.Gümüş bardak içinde kendisine su takdim edilince üzülen Huzeyfe Hazretleri:

”Bundan su içmek haramdır, bir daha gümüş bardak içinde ne bana su getirin, ne de siz böyle bir bardakla su için” diyerek gereken uyarıyı zamanında yapmayı ihmal etmedi.

Ebu Hureyre (r.a.) yamalı elbiseyle Bahreyn’e İslam valisi olarak ayak bastı.

Bunu küçümseyenler:”Biz size adalet, ahlak, fazilet, ve Allah sevgisiyle geldik, ihtişamla gelmedik” diyerek en güzel ikazı yaptı.

İşte sahabenin yaşayışı, İslam anlayışı, tasavvuf bilgisi bu ölçüler içinde bulunuyordu.hiç kimse,onlardan daha çok ruhen arındığını, tezkiye-i nefs yaptığını iddia edemez.

Bu devirde TASAVVUF ön ölçülü manasını yaşadı ve tabiin denilen bahtiyara sağlam esaslarla takdim edildi.
 
Tabiin Devrinde Tasavvuf

Tasavvuf, tabiin devrinde sağlam esaslara dayanıyordu.

Onu yozlaştırmak adeta mümkün değildi.

Çünkü sahabe-i kiramın ilmine, ahlakına ve tertemiz yaşayışlarına varis olanlar, İslam’ın ruhunu geliştiren, nefsi terbiye eden, insanı olgunlaştırıp Allah’a yaklaştıran kitap ve Sünnete dayalı tasavvufu korudular, onu kendilerinde sonraki kuşağa sağlam ölçüler içinde miras olarak bırakmayı bir vazife saydılar.

HASAN BASRİ,RABİATÜ’L ADVİYYE gibi ilahi füyuzat ve tecellilere mazhar olan erenler yetişti.

Bunlar Allah’ı gönülden sevdikleri için ibadete sarıldılar, ilahi hoşnutluğa erişmek için gözyaşı döküp Resulullah’ın sünnetini ihyaya devam ettiler .

O kadar ki, HASAN BASRİ Hazretleri devrin halifesi ömer bin Abdulaziz ‘e üç mektup yazdı; hepsi de ruhu geliştirmeye, vicdani arındırmaya, kalbe Allah korkusunu ve sevgisini yerleştirmeye matuf bulunuyordu.

Diyebiliriz ki Tabiin-i Kiram’ın bu önderleri ve ilim adamları, İslam tasavvufuna renk ve mana kattılar,Resulullah (s.a.v.) Efendimiz’den geldiği gibi korumaya çaliştılar,Yaşayışıyla, hal ve tavırlarıyla, irşad ve tavsiyeleriyle tasavvufun ölçülerini, prensiplerini verdiler.

Onun bir tarikat şeklide değil, bir irşad ve ravsiye biçiminde takdim ettiler.

Bu devirde İmam-ı A’zam ebu Hanife’yi de ilmiyle, ahlakıyla, seciyesiyle, gelişen ruhu terbiye edilen nefsiyle yüksek manada örnek olarak gösterebiliriz.

Böylece İslam tasavvufu bu büyük imamın şahsında sağlam bir köprü hüviyetini büründü.

Alıntı
 
Kur'an ve Tasavvuf

Hepimizin bildigi ve inandigi gibi Kur'an-i Kerim, yaraticimiz, rezzakimiz, sahibimiz, malikimiz, efendimiz olan Allah Teâlâ'nin, biz insanlara ve cinlere fermanidir.

Ferman bizim gibi bir insan olan padisahtan gelirse ve isimize gelmezse, "Ferman padisahin ise daglar bizimdir" deyip, onun elinin, gözünün ve gücünün ulasamayacagi bir yere kaçip kurtulunuz.


Ama Rabbu'l-Alemîn'den kaçmak ve saklanmak mümkün degil. O zaman, Allah'in göge ve yere "Isteyerek veya istemeyerek (buyruguma-fermanima) gelin." dediginde, o ikisinin, "Isteyerek geldik." (Fussilet, 11) dedigi gibi, "Rabbimin fermanina boynum kildan incedir" deyip itaat etmek; eskiya gibi, yahut Nuh (a.s'un oglu gibi daglara siginmanin fayda vermeyecegini (Hud, 43) bilmek gerek. Kur'an, insanin ne oldugunu, nereden geldigini bildirdigi gibi, niçin geldigini de açik bir sekilde bildirir: O, Allah'in sözüdür; O'nun katindan gelmektedir; insanlara ve cinlere bir açiklama ve uyaridir: Onlara ne olduklarini ve niçin yaratildiklarini açiklamasinin yanisira, yaratilis maksadlarina uygun davranmadiklari takdirde, yüzyüze gelecekleri felaket ve tehlikeler hususunda onlari uyarir.

Kur'an'a göre, insanin yaratilis maksadi "ibadet", yani "Allah'a güzel bir sekilde kul olmak"tir.

Bunun yolu da, Allah'a tek ve kamil ilah olarak inanmak (mü'min olmak); emir ve yasaklarina boyun egip, teslim olmak (müslüman olmak); bu iman ve teslimiyette samimi olmak, nifaka ve riyaya sapmamak (muhlis olmak); bu ihlasi ve samimiyeti zedeleyip de Rabbisinin gazabini haketmekten korktugu gibi, sevgisini kaybedecegim endisesi ile müthis bir endise ve buna paralel bir dikkat bir gayret içinde olma (muttaki olmak); dolayisiyla imanina, Islâm'ina, ihlasina, takvasina, bir diger ifadesiyle Rabbinin sanina uygun islerde ve hallerde olmak (salih olmak)tir.

Kur'an bütün bunlari "ibadet" kelimesi ile anlatir ve cinlerin ve insanlarin ibadet için, yani Allah'a iyi kul olmalari için yaratildiklarini bildirir (Zariyat, 55).

Bunun yolu da öncelikle Allah'i bilmek ve tanimak oldugu için, Kur'an, çogu ayetinde Allah'i insana tanitir.


Kur'an, Allah Teâlâ'nin yanisira insandan, hayattan ve kainattan bahseder insana, yaraticisini, kendisini ve içinde yasadigi dünyayi tanitir, fitratina uygun insan modelini sunar Ne yapacaklarini, nasil yapacaklarini, nelerden sakinmasi gerektigini bildirdigi gibi, bütün bu hususlarda en güzel bir örnek de sunarak, isini kolaylastirir ve "Andolsun ki Allah'in Peygamberi'nde sizin için, (yani) Allah'a ve ahiret gününe kavusmaya inanan ve Allah'i çok anan kimseler için, en güzel bir örnek vardir." (Ahzab, 21) buyurur.

Binaenaleyh insandan, örnegi olmayan bir sey istenmez ve o Peygamber gibi olmasi tavsiye edilir.

Ayrica Kur'an seçkin ve örnek bir nesil olarak Hz. Peygamber (a.s'in ashabindan bahseder; Allah'a kullukta Resulullah'i örnek gösterirken, Resululah'a ümmet olusta da, ashabi örnek gösterir.

Direkt olarak degilse de dolayli olarak bize Resulullah gibi kul; ashab gibi ümmet olmamiz tavsiye edilir; onlar Peygamberlerine nasil ittiba etmis, nasil saygi ve sevgi göstermis ise, bizim de onlar gibi uyumamamiz, saygi ve sevgi göstermemiz, ilmi, irfani, ahlâki, samimiyeti ile Peygamber varisi olan büyüklerimize ve alimlerimize onlar gibi saygili olmamiz istenir.

Tasavvuf kendini, "cami-i ahkâm-i Kur'an olmak", "Kitab ve sünnete dört elle sarilmak", "Seriatin zahir ve batinini, ahkâm ve adabini iyi bilip yasamak." gibi sekillerde tarif ederken, Kur'an ve Sünnet dairesinde oldugunu, gayesinin bu ikisini, yani Islâm'i samimi bir tarzda hayata geçirmek oldugunu vurgulamaktadir.

Kur'an'in ve onun vasitasiyla Rabbimiz'in istedigi de budur.

Kur'an'daki emir ve yasaklarda, insanin zahiren bunlari yerine getirmesi hiçbir zaman yeterli ve makbul sayilmamakta, mutlaka yapilan islerin içinin ihlasla doldurulmasi istenmektedir.

Batininda ihlas, samimiyet, iyi niyet bulunmayan isler, sahibi için vebalden baska bir mana tasimamakta ve "riya" diye isimlendirilerek, agir bir ilahî tehdit konusu olmaktadir.

Rabbimiz Kur'an'inda, bir taraftan fermanlarini bildirirken bir taraftan da bunlarin sirf kendi rizasi için yerine getirilmesi gerektigini *** *** vurgular.

Binaenaleyh her emrin içinde, her seferinde söylenmese bile, o isin sirf Allah rizasi için ve dolayisiyla Allah'a yakisir sekilde yapilmasi geregi vardir.

"Namaz kilin!", "Zekat ve sadaka verin!", "Adil olun!", "Hacca gidin!", "Kötülügün açik olanindan da, gizli olanindan da sakinin, uzak durun!", "Ölçü ve tartida hile yapmayin, insanlari aldatmayin!", "Faiz yemeyin, zinaya yaklasmayin, bekarlarinizi evlendirin!" gibi görünen dünya hayatimiza ilgili emir ve yasaklarin istisnasiz herbirinin, distan bakildiginda mükemmel olarak yerine getiriliyor görünmesi yeterli degildir ve ihlasla yapilmadiklari takdirde, o isler kendilerinden beklenen kemali saglamamaktadirlar.

Bu yüzden de Allah katinda makbul sayilmiyorlar.

Insanin, iman ahkâm ve adabi ile Islâm'i bir bütün olarak yasamasina Kur'an, "ibadet" yani kulluk diyor.

Bu kullugun gayesi ve yarari da elbette insana yönelik.


Kur'an'in açik ifadesi ile, Rabbimiz'in bizim kullugumuza ihtiyaci olmadigi gibi, isyanimizdan da bir zarari yoktur.

Kullugun insana yönelik faydasi "tekamül" , yani "kemale ermek, kamil insan olmak"tir.

Hak Teâlâ her insani "kemal" potansiyeli ile yaratir.

Insanin bu potansiyelini harekete geçirip, kemal mertebelerinde yükselmesini saglayacak olan sey, Rabbisinin ona bildirdigi reçetedir.

O da Kur'an'daki kulluktur.


Bu reçete ancak ciddi ve samimi sekilde uygulanirsa fayda verir, insan için yükselme saglar.

Zahiren reçeteyi uygular görünmek, bosuna gayretten baska birsey degildir.
 
Hak ve hakîkat isteklileri için bilinmesi gereken önemli hususlardan biri de, Peygamber Efendimiz'den iki ilmin alınmış olduğudur. Bunlardan biri zahir, diğeri bâtın ilmidir. Başka bir deyimle; biri din ilmi, diğeri tasavvuf ilmidir. Yine bir başka deyimle; biri şer’î, diğeri ledünnî ilimdir.

Birinci ilmin imâm ve üstadları, başta ashâb-ı kirâm olduğu halde mezheb imamlarıdır. Asıl ilim, budur. İkinci ilmin imâm ve üstadları da, yine başta ashâb-ı kiram olmak üzere tasavvuf önderleri ve tarîkat pirleridir. Bu ilim, birinci ilmin içindedir. Birinci ilim. meyve veren bir ağaca; ikinci ilim, onun meyvelerine benzetilebilir. Bu meyvelerin sonuçları da, onla rın herbirindeki tohum ve çekirdeklerdir. Bunlar da, hakikat ilmine misâldir. Hakîkat ilmi de, tarikat ilminin içindedir.

Şeriat ilminin öğretmeni olmak, nasıl ki bilinmesi zorunlu olan şeyleri tam anlamıyla öğrenerek ger çek bir din öğretmeninden onay ve diploma almayı gerektiriyorsa; tarîkat ve hakîkat ilminde öğretmen olmak da, aynı şekilde gerçek bir tarîkat ve hakîkat öğretmeninden manevî seyr ve ilerleme ile onay ve diploma almayı gerektirir. Her iki türdeki öğretmenden amaç, aldığı onay ve diploma kesintisiz olarak Peygamberimiz'e ulaşan zâtlardır. Arada birisi bile şarta uygun olmasa; bağ ve ilgi kesintiye uğramış, silsile ve feyz kanalı bozulmuş demektir. Silsilesi kesik olandan gerçek anlamda feyz ve faydanın elvermesine imkân yoktur. Çünkü; öyle bir kimse, kemâlden ve kemâle erdirmekten yoksundur. Öğretmen olamamış, seyr ve ilerleme sağlayamamış, gerçek silsile sahibi bir Eğitici tarafından yeterliliği onaylanmamış, kendisine yetki ve diploma verilmemiştir.

İşte bu sebeple; söz konusu şartları taşımadığı halde taşıdığını iddia edenlerin varlığından, hiçbir fayda elde edilemez... Bu iddiacılarda her ne kadar keşif ve keramet türünden bâzı haller görülse bile...

Hak üzere bulunan bu yüce topluluk, icâze (diploma) hususunda dört sınıf teşkil ederler:

Birinci sınıf; manevî seyr ve ilerleme ile irşad ve icâze mertebesinin en aşağı sınırına erişenlerdir. Bunlar, yalnız kendi mürşid ve öğretmenlerinden onay ve icâze alırlar.

İkinci sınıf; kendi üstadının icâzesiyle birlikte Poygamber Aleyhisselâm'a varıncaya kadar bütün silsile imamları tarafından onay ve icâze verilenlerdir

Üçüncü sınıf; bunlardan başka, Peygamber Efendimiz'in has icâze ve onayına ermekle şereflendirilenlerdir.

Dördüncü sınıf; Allah Teâlâ'nın da icâze ve irâdesine ermiş olanlardır.

İrşâd ehlinin çoğunluğunu birinci, azını ikinci, azını üçüncü, son derecede azını dördüncü sınıf öğretmen ve mürşidler teşkil ederler.

Allah Teâlâ'nın lütuf ve yardımı olmazsa, irşad yoluna girmek isteyen bir kimse bu hususu bilemez ve değerlendiremez. Bu sebeple; yüzde yüz denebilecek derecede hatâya düşüp, hâl ve cezbe ehlini irşâd sahibi bir velî sanarak ona bağlanır. Hiç istenmeyen bâzı hâl ve anlayışların tutkunu olup, asıl fayda verecek şeyden mahrum kalır. Bu faydadan amaç mânevî seyr ve ilerleme ile kalbin arınması, nefsin temizlenerek manevî doyum ve huzura ermesidir. Bu husus, büyük açıklama ister.

Bâzı kimselerde manevî seyr ve ilerlemeden önce bir tür cezbe elvererek bir sürü haller, keşifler, olağanüstülükler meydana gelir. Hakîkat ehline göre, bunların hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü; bu cezbeye "cezbe-i ebter (sonuç vermeyen cezbe)" derler. Buna tutulan bir kimse, seyr ve ilerlemeden mahrumdur. Ardına düşenlerin de mahrum olacaklarında şüphe yoktur. Bu yolun gerçek mensupları, "Noksan olandan kemâl ehli gelmez" demişlerdir. Maddî işlerde bile; tam ve olgun bir üstaddan ancak olgunluk, noksan olandan ise ancak noksanlık alınır. Bütün ilim ve sanatlarda da durum böyledir.

Tasavvuf yolunda şeyhlik taslayıp da gerçek bir şeyh olmayandan ilgiyi kesmek şöyle dursun; hayatta olan gerçek bir kemâl ehlinden, inkâr etmeyip izin de almadan daha yüksek kemâldeki gerçek bir mürşide dönmekte bile sakınca görmemişlerdir. Fakat; bu iş çok ince ve tehlikeli bir şeydir. Bu yola girmek isteyen bir kişi, kemâl ehli olanla daha yüksek kemâlde bulunanı ayıramayıp hatâya düşebilir. Böylece; daha yüksek kemâl ehlinden, onun aşağısındaki bir kemâl ehline dönerek perîşân olur. Bu haller, önceki zamanlarda çok görülmüştür.

Bizim Şerh-i Istılâhât ve Makâmât-ı Sôfiyye isimli eserimizde gerçek mürşidlerle şeyhlik taslayan kimselere ilişkin nitelikler; bu konuda tasavvuf yoluna istekli olanların gözlerini açacak, akıllarını başlarına getirecek hususlar yer almıştır.

Tasavvuf yoluna girmekten amaç, hâl ve keramet elde etmek değildir. Sözde, amelde ve hâlde ihlâslı, emir ve yasaklara uymakta dosdoğru olabilmek; sonuçta Allah'ın has ma'rifetine ermektir. Allah'ın manevî yakınlığı; ihlâs ve doğruluğun, bu husustaki bilgi ve anlayışın derecesine göredir. Bir kimsenin din ve dünyâsını dürüstçe yürütebilmesi, büyük iştir. Bunu yapabilenler pek azdır. Çok değerli olan bu iş, kerametten üstündür. Keramet sahipleri Allah Teâlâ'dan perdeli olup başka şeylerin tutkunudurlar. Hakk'ın emrettiği üzere doğru olmanın kerametten üstün bulunduğuna ilişkin pek çok âyet ve hadîs vardır. Ancak; herkesin zevki buna eremez. Bu zevk ve kabiliyet, Allah'ın Zâtı'na kul olanların işidir. O'ndan başkasına kul olanların değil... Bu sözlerden; Hak yolunda dosdoğru yürüyenlerde, bu bilgi ve anlayışa sahip bulunanla keramet ve olağanüstü şeyler olmaz mânâsı çıkarılmamalıdır. Onlardaki kerametlerin en büyüğü, Allah'ı bilmek ve tanımaktır; sözlerinde, fiil ve hallerinde dosdoğru olmaktır. Bu yola istekli olanları doğruluk ve dürüstlüğe, Allah'ın ma'rifet ve muhabbetine yöneltmek ve yol göstermektir. Bu tür Allah dostlarının yüzleri, sözleri, duruş ve davranışları; ehlinin gözünde baştan sona olağanüstü bir hâl ve kerâmettir. Din ve irşad açısından büyük bir fayda varsa, onlardan Hakk'ın izniyle maddî tasarruf ve kerametler de meydana gelir. Bunun da bir sınırı ve sayısı olmaz. Manevî ilerleme ve yükseliş için irâde, teslîmiyet, çalışma, yorulma, aşk, muhabbet gereklidir. Fetih ve yükseliş, buna bağlıdır. Aşk ve muhabbet; İlâhî cezbenin eseri, Hakk'ın Sevgilisi olan Peygamber Efendimiz'e bağlılığın netîcesidir.

Abdulkâdir Geylânî Hazretleri Bağdat'ta büyük bir topluluğa vaaz ederken gökyüzünden bir kişinin yıldırım hızıyla önlerine indiği ve mübarek ayaklarını öptüğü görülmüştü. Orada bulunanlar, bu olağanüstü hâl ve kerametten dolayı şaşırmışlardı. Seyyid Abdulkâdir: "Bu adam benim mürîdimdir, bir anda Kudüs'ten yanıma gelmiştir" buyurunca oradakiler, "Böyle bir keramet ve olağanüstü hâle sahip olan bir zâtın mürşide ihtiyâcı olur mu?" diye daha çok hayrette kalmışlardı. Seyyid Abdulkâdir Hazretleri: "Evet bu kadar keramet ve olağanüstü hâle sahip olduğu halde, bana yine ihtiyâcı vardır" demişlerdi. Orada bulunanlar kalblerinden, "Acaba hangi yönden muhtaçtır" düşüncesini geçirince: "Şu yönden bana muhtaçtır ki, ben onun Allah'a muhabbetine vesileyim. Zîrâ; o bu halleriyle birlikte Allah'ın zatî muhabbetinden mahrum ve perdelidir" buyurmuşlardı. Mecliste bulunan ve ma'rifette bu yüksek mertebeye henüz ermemiş olan büyük Allah dostları anlamışlardı ki, Allah'ın muhabbeti büyük iştir... Onun için; Muhabbet Makamı, Hubb-i Zatî Mertebesi, Hakîkat-ı Muhammediyye; Allah'ın Mutlak ve Yüce Zâtı'nın ilk eseri, yarattıklarının ilki olmuştur. Diğer bütün yaratıkların yaratılmasına esas ve kaynak da, Allah'ın Zâti Sevgisi ve Mutlak Sevgilisi olan Hakîkat-i Muhammediyye'dir ki, Müceddidiyye makamlarının sonu olan bu hakîkate Hubb-ı Sırf-ı Zatî adı verilmiştir. İşte; manevî seyr ve ilerlemenin sonuna, kemâlin en yükseğine ulaşmak; bu hakîkate ermeye ve onda tüm varlığından geçerek tek bir hakîkat hâline gelmeye bağlıdır. Sözü edilen Allah'ın muhabbetinden amaç da, bu yüceler yücesi makama ilişkin has zatî muhabbettir. Onun için; yüksek yaratılışlı Allah dostlarının varmak istedikleri, bu nihâî gayedir. Bu Hakikat-i Muhammediyye; aşağıdaki makamların her birinde, yansıyan gölgeler hâlinde belirir. Bu belirmeye göre, hepsine "Hakîkat-i Muhammediyye" denir. Yine hepsinin fenası ve bekası vardır. Bütün hakîkat manâsıyla Fena Firrasûl (1), Hubb-i Sırf-ı Zatî mertebesinde gerçekleşir. Ondan sonra da, yine bulun hakîkat manâsıyla Fena Fillâh (2) onu izler. Bu devlete ermenin yolu, Allah'ın Sevgilisi olan Peygamber Aleyhisselâm'a her hususta tam anlamıyla uymaktır. (Men yutiı'r-rasûle fekad etâallâh) "Peygamber'e itaat eden, muhakkak Allah-ü Teâlâ'ya itaat etmiştir" (3) ve (Kul in küntüm tuhıbbûnallâhe fettebıûnî yuhbibkümullâh) "Ey Habîbim! De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin" (4) âyet-i kerîmeleri, bu sözlerin delîlidir. Kendi aslî ve zatî yakınlık ve ma'rifetine çeken ve yol gösteren, Yüce Allah'tır. Her devlet ve nîmet O'ndandır. (Rabbena âtina min ledunke rahmeten ve heyyi'lenâ min emrinâ raşedâ) "Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarılı kıl."(5)

(1) Peygamberde varlığından geçme
(2) Allah'ta varlığından geçme
(3) Nisâ Sûresi: 80
(4) Âl-i İmran Sûresi: 31
(5) Kehf Sûresi: 10

M. İhsan Oğuz, Mektuplar, 2. Cild, s.239-246
 
Toplumumuz giderek çok soru soran bir dinamizm kazanmaya doğru gidiyor. Bu noktada bir sorun yok. Ancak nedense cevaplar hep farklı mercilerde aranıyor. Bunun adı "toplum mühendisliği" ile açıklanabilir mi? Elbette ki hayır. Örneğin tarih denildi mi bilen bilmeyen herkes konuşur. Ne de olsa her insan bir miktar tarihi geçmişi yaşamış, her insanın bir takım dedikodular kulağına çalınmıştır. Oysaki tarih ilmi bir disiplindir. Tıpkı diğer pozitif bilimler gibi. Sıra tasavvufa gelince, bir defa bu kurum artık resmi hüviyetinden yoksundur. Tasavvufla ilgili bir soru üniversitelerin ilahiyat fakültelerinde muhatap alınmakta mıdır? Cevap karmaşıktır. Çünkü bu kurum meşru değildir. İlahiyat fakültelinin bu kurumu meşrulaştırırım korkusu, tasavvufla ilgili sorulara kesin ve net cevaplar vermesini zorlaştırmaktadır. Mecburen hadise bugünden çıkacak; tasavvuf ilmiyle meşgul olanlar geçmişin yaşanmış bitmiş, mazi olmuş, çağ dışı tasavvufunu konuşup durmaya devam edeceklerdir. Hâlbuki Tasavvuf yaşayarak tecrübe edilen bir ilimdir. İnsanın ruh yönünü temsil eder. İnsanoğlu bedeniyle birlikte bir ruh'a sahip olduğu müddetçe, bu ilim gündeminde olacaktır.

Gelgelim günümüzde tasavvuf ancak ve ancak sansasyonel haberlere konu olmaktadır. Günümüzde bir mutasavvıf, yapmış olduğu eylemelerin toplumda reaksiyon göreceği ânda sahnededir. O ân bakarsınız mutasavvıf ya televizyonlarda son dakika haberidir ya da gazete ve dergilerde kapak konusu, manşet olmuştur. Tasavvufun yeniliğe bakışı ise ayrı bir tartışma mevzuudur. Şu satırları birlikte okuyalım: "…tekkelere aid yazıları sırasıyla okursanız Türk milletinin ve Türk yurdunun şimdiye kadar ne için terakki (ilerleme) edemediğinin esbabını (sebebini) anlayacaksınız." Geçen yüzyılın çok sözü edilen edibi Yahya Kemal "Ben uzun yıllar tasavvufun bizim hayatımızı kuşatan öz birikimi verdiğini sanmıştım. Oysa şimdi düşünüyorum da tasavvuf ve tarikatlarla hiçbir yere varılamaz" demektedir [1]. Bu sözler söylendiği devrin havasını yansıtmaktadır. Bu satırları izah eden sayfalarca yazı kaleme alınabilir. Bu yazıların doğru yanları, haklı tarafları elbette olacaktır. Tasavvuf kurumu zamanla yozlaşmış, hedefinden sapmıştır. Ancak bu tümüyle böyle değildir. Tarihe bakıldığında Akşemsettin gibi aynı zamanda bir bilim adamı hüviyeti olan, topluma değişimi getiren mutasavvıf şahsiyetler de var olmuştur. Her zaman olumsuz örnekler vererek tasavvuf kurumunu toptan yargılamak hatalı olacaktır. Bir zamanlar şiir ve sanatta başı çekenler hep mutasavvıflardı. Beşikten mezara kadar ilim öğrenmeyi destur edinenler hep onlardı. Mesela Osmanlıda yeniliğe karşı duranlar anılırken nedense mutasavvıflar zikredilmezler. 19. yüzyıldaki değişime taraftar olan mutasavvıflara küçük bir örnek verelim. Şöyle ki, Osmanlı sultanının resmi ilk defa devlet dairelerine asılırken Hüdayi dergâhı şeyhi dua etmiş, Sünbüliye tarikatından Şeyh Yunus Efendi "Fatiha" demiş, Babıâli'deki tören Sadiye tekkesi şeyhi Süleyman Sıdkı Efendi'nin duasıyla tamamlanmıştır [2]. Resim gibi bir yeniliğe nedense mutasavvıflar direnmemişlerdir. Nitekim resim yüzyıllarca İslam dünyasında putperestliği çağrıştırmasından dolayı karşı çıkılan bir objeydi.

Yaşayan bir mutasavvıf olarak Ahmet Ulukaya "Yeniliğe karşı çıkan, yenik düşer", [3] derken tasavvufun yeniliğe açık yönüne de vurgu yapmaktadır. Tarihte Anadolu ve Balkanlara; günümüzde dünyanın dört bir yanına İslam'ı taşıyan, modern dünyaya uyum sağlamada öncülük edenler mutasavvıflardır. Fıkhın sıkıcı kurallarını yumuşatarak topluma sunanlar da onlardır. Tüm mutasavvıfları inceleyin Mevlana, Yunus Emre nihayet Muhammed İkbal her biri farklı tonlarda, değişimin gerekliliğinden ve kaçınılmazlığından söz açmışlardır. İşte Mevlana'dan bir esinti tasavvufun yenilik pencerelerini ardına kadar açmakta ve yüreğimizi ferahlatmaktadır:

Her gün bir yerden bir yere göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş
Ne kadar söz varsa düne ait
Dünle beraber gitti cancağızım
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım

Evet yeni şeyler söylemek ve yapmak lazım. Sadece bugünü değil geleceği de kuşatacak adımlar atmak lazım. Horasan'dan Balkanlar'a ulaşan süreçte Mevlana, 800 yıl önce tasavvufun toplumu nasıl yenileştirdiğine misal olarak durmaktadır. Tek bir iyi örnekte olsa onu irdelemek ve sunmak gereklidir. Mutasavvıfların içinde yer alan bazı kötü temsillerin ön plana çıkarılması, peşinden toptan yargılama getirmektedir. Asırlar öncesinden Herakleitos'un seslenişiyle "değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir. O halde değişim kaçınılmaz bir zorunluluktur. Tasavvufun bu ilmî gerçekliğe yüz çevirmesi düşünülemez. İçinde yaşadığımız dünyada her şey istisnasız değişim içindeyken ve tasavvuf da insanı kâinatın merkezine oturturken bunu düşünmek şüphesiz eksik değerlendirmelerimizden ya da tarih bilmezliğimizden kaynaklanmaktadır. Tasavvuf bağlılarını "ibnü'l-vakt" olarak görmektedir. Zamanın çocuğu olan mutasavvıf içinde bulunduğu zamanda yapılması en uygun işle meşguldür. Elbette ki zamanı boş geçirmemek ibnü'l-vaktin asli vazifesidir. Bu açıdan da bakıldığında tasavvufun insanı gaflete ve tembelliğe sevk etmesi mümkün değildir.

Tasavvufun özgür düşünceye ve bilgiye verdiği değer zaten bir çalışmanın konusu olmuştur [4]. Medreseye göre de daha hoşgörülü ve daha toplumsal olan bu kurumları alkışlamak zorundayız. Doğruyu söylemek gerekirse tasavvufu bu ilmin otoriteleri açısından ele aldığımızda karşımıza işte böyle müspet bir sonuç çıkmaktadır. İtiraz edilen nokta ise galiba bu konuda ehil olmayanlar mevzu bahis olduğunda ortaya çıkmaktadır.

Tasavvufun yenilileşmeye karşı olmadığı ortadadır. Peki, tasavvufun kendini yenileştirmeye bakışı nedir? Üzerinde durulması gereken en önemli husus aslında budur. Kendini değiştirmeyen, yenilemeyen sistemler durağanlaşacak, haliyle kendine tabi olanları da pasifleştirecektir. Tasavvuf üstlendiği misyonu miadı dolmuş yöntem ve teorilerle yerine getiremez. Bugün bütün İslamî ilimler gibi tasavvufun da muhteva ve metod yönünden değişime ihtiyacı vardır. Geçmiş çağların toplumsal yaşamı ve psikolojisi ile günümüz insanını manevi eğitime ve tatmine ulaştırmak mümkün değildir. Bu noktada tasavvufun yeni yöntem ve teoriler geliştiren düşünürlere ihtiyacı vardır. Eğer tasavvufu tartışacaksak bu yönüyle tartışalım ve sözünü ettiğimiz düşünürleri ön plana çıkarmaya gayret edelim. Tasavvuf tarihinde her dönem yenilik getiren şahsiyetler var olmuştur. Bu günde bulunmaktadır. Yapmamız gereken, tasavvufun kemikleşmiş zühd, takva, masivayı terk gibi temel vasıflarını tartışmaya açmak yerine bu faydalı yöntemleri getireceği sonuçlar açısından ele alarak çağdaş tekniklerle insanımıza pratik faydalar üretmektir.

Alıntı
 
Arapça suf, yunanca sophia (hikmet) veya Ashabı Soffaya izafeten verildiği söylenen bu isim aslını nereden alırsa alsın, çıktığından, kullanılmaya başlanıldığından bu yana bilhassa müslümanlıkta önem kazanmış, yayılmış ve nerede ise asıl İslam veya İslam’ın aslı sayılagelmiştir. Araştırmacılar tasavvufun en erken hicrı ikinci asırda çıktığını söylüyorlarsa da, daha sonra yapılan araştırmalar bu sanının yanlışlığını ortaya çıkarmış, başlangıcının miladı sekizinci yüzyıl sonu ve dokuzuncu yüzyıl başları olduğunu ortaya koymuşlardır.

Tasavvufun her ne kadar başlangıcını Peygamber'in şahsına, onun en yakın arkadaşlarından Ebu Bekir ve Ali’ye ve daha sonra başkalarına dayamak isterlerse de gerek Kur'an'ı ahlak edinen Peygamber'de, gerekse kendilerini ona benzetmeye çalışan arkadaşlarında ve tabii en temelde Kur'an'da tasavvufla ilgili açık ve anlaşılır motiflere rastlamak mümkün değildir. Her ne kadar peygamberin bazı arkadaşlarında tasavvufu çağrıştıracak bazı temayüller görülmüşse de buna muttali olan Peygamberin bu yönelişleri hemen önlemeye çalışması da göstermektedir ki sufiliğin İslamla alakası bulunmamaktadır. Hatırlayacağınız gibi Peygamber'in arkadaşlarından bazılarının günlerce belki aylarca kimseden habersiz ve kendi kendilerine mütemadiyen akşama kadar oruç tuttukları ve sabaha kadar da nafile namaz kıldıkları, hanımları tarafından kendisine aktarılınca Peygamber'in: "Size ne oluyor? Ben size gönderilmiş Allah'ın elçisi değil miyim? Ben oruç da tutuyorum, yemek de yiyorum. Namaz da kılıyorum, hanımlarımla da yatıyorum" dediğini kaynaklar aktarıyor. Bize gelen rivayetlerde böyle davranan sahabeden bazılarının, bu ibadetleri süresince hanımlarıyla da temasta bulunmadıklarından Peygamber, bu hanımların şikayetleri vesilesi ile haberdar olmuştur. Cevabı sözlerinden de rahatlıkla anlaşılmaktadır durumun böyle olduğu.

İslam "Lailahe illallah" (Allah'tan başka ilah yoktur) esasını getirmiş ve insanlar arasında bunu yerleştirmeyi hedef almıştır. Tasavvuf ise bu esasla bağdaşması mümkün olmayan "La mevcude illallah" (Allah'tan başka mevcud yoktur) akidesinin sahibi olmuştur. Ki bunun meşhur adı "VAHDETİ VÜCUD" (Vücud Birliğidir)

Allah Kur'an'da: "Allah, yarattıklarından hiçbirine benzemez." (42/11) buyurduğu halde, tasavvuf, yaratılanların tümünün Allah'ın benzeri olduğu inancındadır. Bu kanaatte oluşu nedeni ile de tasavvufun meşhur isimlerinden ve ona şeklini verenlerden Muhyiddini Arabı FüsüsulHikeminde: "Hakikat budur ki Halik, Mahluk, Halik'tir. Bunların hepsi tek bir varlıktandır. Hayır, belki O, tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıktır" (s. 78-79) diyor. Ve aynı akidenin bir tezahürü olarak devamla kitabında: "Şu halde Firavnun iddia ettiği "Ben sizin yüce Rabbınızım sözü gerçekleşti. Çünkü her ne kadar o iktidar Hakk'ın aynı ise de Firavnun suretinde tecelli etmiştir." diye sürdürmektedir inançlarını açıklamayı.
Bu açıklamaları sürdürmek ve çoğaltmak kolay ve mümkündür. Yalnızca akide konusunda vermeye çalıştığımız bu görüşler İslam’ın ayrı bir din, tasavvufun ayrı bir din olduğunu akidelerinin benzemezliği bakımından ortaya koymaktadır.
Konuya mukayeseli olarak bakıldığında görülmektedir ki gerçekten İslam bir ayrı din, tasavvuf da bir ayrı dindirler.
Birinci olarak bu ayrı dinlerin akideleri birbirine hiç benzememekte, biri diğerinin aynısı olarak değil, ayrısı olarak görünmektedir. İslam akidesinde Allah; varlığı ezeli ve ebedi olan, eşi, ortağı ve benzeri bulunmayan Yaratıcıdır. Kendisi var iken, başka hiçbir şey yok idi: Ve Allah, yarattıklarından hiçbirine benzememektedir. Tasavvufta ise Allah ve yarattıklarının tümü bir varlıktır. Vücud Birliği (Vahdeti Vücud) Yaratanla yaratılanın aynı olduğu görüşüdür. İslam akidesi ile taban tabana zıt olan bu görüşü akide edinen tasavvuf, saliklerini İslam’dan uzaklaştırmıştır. Esas sapma da bu akide sapmasından kaynaklanmaktadır. İslam dininde kainat yoktan yaratılmıştır; gelip geçicidir. Yalnız onu yaratan, yoktan vareden Allah kalıcıdır. Kainat ile Allah arasında öz bakımından ayrılık vardır.

Tasavvuf bu görüşü benimsemez. Tasavvufa göre kalıcı (ezeli ve ebedi) olan Allah tarafından yaratılmış ne varsa onunla eş niteliktedir. Çünkü yaratılan, yaratanın bütün özelliklerini yansıtır. Yaratılan, yaratanın görüş alanına çıkmasından başka birşey olmadığı için, ikisi arasında öz ayrılığı yoktur. Öyleyse yaratılanla, yaratan eş varlık düzeyindedir, birbirinin iki ayrı görünüş türüdür. Yaratılan kainat, yaratan Allah'ta vardır (vahdeti vücud). Yaratılma olayı Allah'ın özünden gelen, dışa vuran bir fışkırmadır; yoktan varediş değildir.

Vahdeti Vücud anlayışı, Anadoluda gelişen ilk çağ felsefesinin temel ilkelerinden birisidir. Tanrı ile kainat arasında birlik olduğunu ilk ileri sürenler Herakleites ile Parmenides'tir. Bu görüşü daha sonraki çağlarda Yunan filozofu Eflatun yeniden ele alarak geliştirdi; ondan sonra gelen ve Eflatun'un izinden yürüyen Platines de ayrı bir açıdan yorumladı. İslam dininin doğuşundan sonra özellikle ilk çağ felsefesine bağlı kalan filozoflar ve mutasavvıflar bu görüşün etkisi altında kalarak onu İslam dini ilkeleriyle bağdaştırmaya çalıştılar. Bu bağdaştırmayı yaparken eski İran ve Hint kültüründen, özellikle dini inançlarından yararlandılar. Mansür, Senai, Zunnün-u Mısrı, Şeyh Attar, Şebüsteri, Celaleddini Rumi, Muhyiddini Arabı, Nesimi gibi filozof ve şairler başta gelir. Özellikle Muhyiddini Arabi bütün düşüncelerini Varlık Birliği (Vahdeti Vücud) j üzerinde toplayarak bu görüşlere bir düzenlilik kazandırdı.

Vahdeti Vücud anlayışının en çok tutunduğu ve yayıldığı yer İran'dır. Gerek nitelikleri, gerekse ihtiva ettiği düşünceler bakımından Vahdeti Vücud anlayışı İslam’ın şeriat ilkelerine karşıttır, onlarla bağdaşamaz. Çünkü İslam dininin temel ilkesi kainatın yoktan, Allah tarafından yaratıldığı inancına dayanır. Kainat ile Allah (Yaratılanla, Yaratan) arasında öz (zat) değil, görünüş bakımından bile en küçük bir benzerlik, yakınlık yoktur. Kur'an, Allah insanın düşüncesinin, aklının sınırlarını aşan bir yüce varlıktır; O, insanın düşünebildiklerinin hiçbirine benzemez, eşi ve benzeri yoktur. Bu bakımdan Allah ile Kainatı, bir sayan Vahdeti Vücud anlayışını reddeder.
Bugün hemen bütün müslümanlar arasında derece derece var olan Vahdeti Vücud anlayışı tasavvufun vaktiyle İran'da tutunmakla kalmadığını, bugün müslümanların ezici çoğunluğunu oluşturan İslam’a sonradan giren ve ana dili arabça olmayan müslüman topluluklar arasında yayıldığını göstermektedir.
Başlangıcı itibariyle ilk yıllarını takiben diğer din salikleriyle karşılaşan ve onların müslüman olmalarıyla da girdikleri İslam’a getirdikleri eski dinlerinin kalıntılarının oluşturduğu tasavvuf zamanla dallanıp budaklanmış ve yayılmıştır. Kaynakların belirttiğine göre müslümanların tarihinde ilk tekkenin açılışı şöyle olmuştur: Suriye'nin Ürdün'e yakın bölgelerinde daha yoğun bir hıristiyan kitle ile birarada yaşayan müslümanların bazılarının komşusu hıristiyanlardan: "Sizin dininizde daha dindar olmak için ne yapılır" sorusuna aldıkları "Kendini dine adayan kişi bir lokma bir hırka ile bir manastıra kapanır ve orada kendini Allah'a adar" cevabı, soru sahiplerine ilk tekkeyi açmak (kurmak) için yol gösterici olmuştur.

Peygamber "Kitab nedir, iman nedir bilmezken" (42/52) çeşitli yerlere gittiği gibi mağaralara da gidiyor ve yalnız kalarak düşünüyordu. Lakin kendisine Rabbi Allah tarafından "Ne yapacağını bilmez iken bulunup doğru yol gösterildikten" (93/7) sonra ömründe (hicreti sırasında yalnızca düşmanlardan gizlenmek için saklanması hariç) hiç mağaraya yani inzivaya, yalnızlığa çekilmezken ve takvayı insanların arasında yaşayarak, hayatının vasfı haline getirmeye çalışırken tasavvuf ehli bunun tam tersini ahlak edinmişlerdir.
İnziva; bir köşeye çekilme ve çekilip hiçbir işe karışmama, dünya işlerinden vazgeçme manasındadır. İs1am'da ise insan için en olmadık şey, olmayacak şey inzivadır. Hem şahsı açısından, hem aile efradı açısından, hem konu komşusu ve akrabaları açısından, hem de toplum açısından bir müslümanın hiçbir sebeble kendini tecrid etmesi düşünülemez. Hele kendisine tebliğ görevi yüklenmiş biri olarak müslümanın böylesi bir dünyadan eletek çekmesi üzerindeki farzları yerine getirmekten vazgeçmesi demektir ki hiç bir surette böylesi bir işe yol bulabilmesi mümkün değildir müslüman olarak. İslam’da sevap böyle dünyadan eletek çekerek değil, insanların içinde, toplum halinde yaşayarak ve normal bir hayat sürdürerek Allah'ı razı etmekle kazanılır. İslam böylesi bir davranışa, kişinin kendini toplumdan soyutlamasına izin vermediği gibi, kendi kendine böylesi bir izni almış gibi davrananı da cezalandırır. Zira bu kişi nefsini, Allah'ın emrettiği şeylerden uzak tutmaktadır. Bu sebebledirki Peygamberin gününde inzivaya çekilen yoktur. Bu husustaki haberler de uydurmadır.
Riyazete gelince; nefsi kırma, dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınma, kanaatla yaşama, perhize girme demektir. Bu suretle nefsini terbiye etmeye çalışma tasavvufun İslam’a soktuğu İslam dışı bir davranıştır. Zira Allah Kur'an'da bir çok kere "Yiyiniz, içiniz!..." buyurmaktadır. Olduğu halde yememek, içmemek açıkça nefse eza vermektir ki İslam’da nefse eza vermek de zulüm olarak tanımlanmıştır. Zulmün her türlüsü de haram kılınmıştır. Mesela oruç bir ay boyunca müslümanlara, daha öncekilerde olduğu gibi farz kılınmış, lakin güneş battıktan sonra da yiyip, içmek de (yani dünya nimetlerinden yararlanmak da) gerekmektedir. Oruç tutmak farz olduğu gibi iftar etmek de farz kılınmıştır. Tam gün oruç tutmak haramdır. Kişinin nefsini nasıl terbiye edeceğine de terbiyecisi edindiği Rabbi Allah karar vermekte, işi kişinin kendine bırakmamaktadır.
Halbuki riyazet; olduğu, bulunduğu halde kişinin nefsini terbiye edeceğim diye, var olan dünya nimetlerinden kendini mahrum bırakmasıdır. Bu mahrum bırakma o derecede uygulanmaktadır ki takva uğruna vücudlar halsiz ve takatsız bırakılmakta, hatta kendilerinin hanımları üzerindeki haklarına riayetten onları alıkoyduğu gibi, hanımlarının de kendileri üzerindeki haklarını onlara vermelerinden bunları alıkoymaktadır. Yani haksızlık etmeyi takva yolu kabul etmektedirler. Kimisi takvasından ve hayası nedeni ile yıllardır hanımı ile ünsiyet etmemesiyle övünebilmektedir. Kişiyi tamamen bir rahib hayatına sevkeden (budist rahibi veya hırıstiyan keşişi olsun) bu tür davranışların bir benzerini Peygamber'in hayatında görmek mümkün olmadığı gibi Kur'an'dan da buna yol bulabilmek kabil değildir. Kişiyi ruhbanlığa götürecek bu yollar İslam ile kapatılmıştır. Zira ruhbanlık yasaklanmış ve Peygamber dahil kimseden böylesi davranışlar istenmemiş, aksine var olan dünya nimetlerinden onlara esir olmadan kabil olduğunca yararlanılması ve bunun için Allaha çokça şükredilmesi istenilmiştir.

Allah'a teslim olmamış insan elbetteki yürümesi gereken doğru yolu bulamamakta, yolun dışına çıkmaktadır. Allah buna "Fahşa-aşırılık" diyor. Ve insanları aşırılıktan sakınmaya çağırıyor. Doğruyu tesbit insanın kendine kalınca her önüne gelene doğru demesinin önüne geçilememektedir. Yukarıda anlatmaya çalıştıklarımız da yani inziva ve riyazet de kişinin hevasına uyarak kurduklarını doğru kabul etmesi sonucu ortaya çıkarılmış şeylerdir. Rabbi olan Allah'a teslim olanın ise bu gibi kulluk yollarından uzak durmaları gerekir. Zira insanlara doğru yolu bildiren gerçekten Allah’tır.

Tasavvufun bir yandan İran eski dini ile Hind dinlerinden etkilenerek ortaya çıktığı, diğer yandan hıristiyanlarla temas neticesi onlarda bulunan stoacı ve hermesci düşüncelerden etkilenerek şekillendiğini yukarıda anlatmaya çalıştık.
Şimdi İslam ve tasavvuf arasındaki karşılaştırmalara devam edelim. Yukarıda bu iki dinin akidelerini karşılaştırmış ve birbirinden ne denli uzak esasları akide edindiklerini göstermiştik. Şimdi başka hususlarda karşılaştırmalar yapalım.
İslam'da zahire göre hüküm verilir. Zahir, insanlar arasındaki ilişkilerde esastır. Buna göre muhakeme olunurlar. Olaylar ve davranışlar buna göre değerlendirilir ve kabul veya reddedilir. Örneğin İslamın kerih gördüğü bir davranış göründüğünde bu reddedilir. Maruf, münker açıktır. Maruf yapılması gereken şeyler iken, münker kaçınılması gereken şeylerdir.

Tasavvufta ise asıl olan zahir değil, batındır. Batın; gizli, görünmeyen, bilinmeyen demektir. Buna göre görünmeyen, bilinmeyene göre hareket etmeyi esas almaktadırlar. Bu düşüncelerinin sonucu da görüntüde haram olan bir işi rahatlıkla yapabilmekte ve sonucunda "Bu görünen size öyle görünmektedir. Zahirde böyledir. Lakin batınında iş sizin bildiğiniz gibi değildir ve şöyle şöyledir" demektedirler. Bu cümleden olarak birçoğunuzun bu ve benzerlerini hemen hatırlayıvereceği gibi mesela "mürid şeyhini, önünde rakı sofrası ve yanında fahişelerle bile görse kalbini bozmamalı ve bana görünen (zahir) böyle, kimbilir mübarek zat batında ne haldedir. Benim olayı böyle görmem bendendir demeli ve şeyhi hakkındaki kanaatında hiçbir değişiklik yapmamalıdır. Hatta böyle gördükçe şeyhi hakkındaki imanı daha da artmalıdır." Bu ve benzeri düşüncelerin inançlaşması, zahiri ölçü edinmeyip, ne olduğu bilinmeyen, gizli olan batını ölçü edinmekten kaynaklanmaktadır. Durum böyle olunca da yeryüzü ifsad olmakta, bütün doğrular eğrilmekte, bütün eğriler rahatlıkla doğrulaşmaktadır.
Bir diğer konuda yapacağımız mukayese de dikkatleri çekecektir. İslamda insan kullukta ilerledikçe sakındığı şeyler çoğalır, sakındığı şeyler çoğaldıkça kullukta ilerlerken, tasavvufta mertebe kat ettikçe mükellefiyetler azalmakta, hatta tümüyle kalkmaktadır. Akidevi bakımdan mübtedi bir mutasavvıf "Ben Hakk'ım" diyemezken, seyri sülukta ilerledikçe "Ben Allahım" diyebilmektedir. Bayezidi Bistami "Kendimi tesbih ederim. Benim şanım ne yücedir." derken, İbni Arabi "Yaratılan, yaratılmış olandır. Ben O ,ve O benim" diyebilmekte, buna paralel olarak da, Yunus "Bir ben vardır, bende, benden içeru..." diye sürdürmektedir. Ve giderek namazı, niyazı küçük gören, cenneti istiskal edip istemediğini söyleyen ve isteyenlere verilmesini söyleyerek "Bana seni, gerek Seni..." diyenler de bunlardır. Ve yukarıdaki sözlerimizi doğrulayan tasavvufi tezahhürlerdir. Akidevi açıdan işi o denli ileri götürürler ki "Hatta 'Füsüs ve Fütühatı Mekkiyye' isimli eserlerin sahibi Muhyiddini Arabi "hırıstiyanlar tanrılığı sadece İsa ve annesine hasretmelerinde yanıldılar"'1' demektedir. Diğer yandan aynı düşünce Molla Cami'de "Bunlar abdal tabakasına girmeden önce nikahlanırlar... Fakat abdal tabakasına girdikten sonra o işi terketmişlerdir. Artık ona bir daha dönemezler. Zevceleri ile sohbetten ve çocuklarından ayrılırlar. Bir daha zevceleri ve çocukları ile sohbet edemezler ki bu onların malumu olsun. Onlar sünnete riayet etmede, nikah hususunda mübalağa ederler. Hatta öyle ki, bir yabancı kimse evlerine geldiği zaman, bir gün veya bir hafta kalsın ve o hanımı ile nikahlanarak onun hakkını versin isterlerdi. Daha sonra o adam o kadını bıraksın ve kadın da onun kim olduğunu bilmesin"'2'.

Tasavvufla ilgili ne kadar önem atfedilen eser var ise bunların tümünde yukarıda anlatmaya çalıştığımız hususlarla ilgili yüzlerce örnek bulmamız mümkündür'3'. Akidesi, kabul ettiği ana ölçüleri, ana kavramları ile birbirinden gerçekten farklı iki din; İslam ve tasavvufun görünürdeki bazı benzerlikleri, kendini meselenin dışında tutanlar için aldatıcı olmakta, yanılmalarına sebeb olmaktadır. Biri, diğerinin yerine ikame edilmek istenilen şeylerin herşeyden çok birbirine benzemeye ihtiyaçları vardır. Hiç değilse görünürde sağlanacak bu benzerlikler, düşünce seviyesi düşük olanları kolay kandırabilmektedir. Allah katında kabul görmeyecek nice sapık dinde de bazı doğruların bulunduğu bilinen bir husustur. Zira herşeyiyle sapık olanların tefriki kolay olması, tefriki güçleştiren unsurlara ihtiyaç duyulmamaktadır. Mesela bugün demokrasinin ve hatta laikliğin islamlaştırılması, İslamın tümüyle reddedilmediğindendir. Madem ki bu başarılamamaktadır o takdirde demokratik İslamdan ya da laik islamdan bahsetmek gündeme getirilmekte, demokratik ve laik kavramlar İslam'da yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kaldı ki ne demokrasi, ne de laiklik uzaktan yakından İslam’la ilglidir. Hiç bir surette birbirine yakınlığı bulunmayan bu kavramlar tamamıyla reddedilemeyen, insanların akıl ve kalplerinden çıkarılmayan İslama sokulmaya, orada yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kadir olsa idiler mutlaka İslam'ı tümüyle, ismi dahil ortadan kaldırmayı ve yerine kendi dinlerini ikame etmeyi isterlerdi. İstemişlerdir de.

Alıntı.
 
İnsanoğlu, var olduğu günden beri insan, varlık ve Allah ilişkisine ilgi duymaktadır.
Bütün dinler, felsefi sistemler, genellikle bu ilişkiyi çözmeye ve anlatmaya çalışmaktadırlar.

Tasavvufi düşüncede de varlık konusu önemli bir yer işgal eder.
İslam'ın tevhit ilkesi, tasavvufta "vahdet ve birlik" anlayışını hayatın her safhasına
yayma sonucunu doğurmuştur. Varlığın "Bir" olan "Allah'ın ezeli oluşu, gerek vahiy
eseri olan ayetlerin ve gerekse kainat kitabındaki ayetlerin daima "Bir" i anlatması,
"varlıkta birlik" (Vahdet-i Vücud) anlayışını pekiştirmektedir. Dağınık ve değişik
düşüncelerin "Bir" e giden yolda insana perde olması, daima düşünceleri "Bir" e
indirmeyi gerekli kılmıştır.

Tasavvufi düşüncede Varlık birdir. O da Hakk'ın varlığından ibarettir. O'ndan
başka hakiki vücut sahibi bir varlık, "Ondan başka "kaim bi nefsihi" bir vücut mevcut
değildir. Diğer varlıkların vücudu, O'nun vücuduna nispetle yok hükmündedir. Çünkü,
onların vücutları onun varlığına bağlıdır. Eşyalar ve diğer varlıklar ise, O'nun görüntüleridir.
Dolayısıyla, eşyanın varlığı, gölgenin varlığı gibidir. Nasıl eşya olmadan gölge
olmazsa, onun varlığı olmadan, eşyanın varlığı düşünülemez. Onun vücudu yanında
eşya, eşyaya göre gölge gibi, yok mesabesindedir. Çünkü bu âlem ve eşya yokken O
vardı. Şu anda da var olan, sadece O’dur.

Vahdet-i Vücut anlayışında "birlik" bilgi ve düşüncededir. Hakk'ın dışında hiçbir
şeyin hakiki bir vücudu olmadığına inanır. Ancak, bu bilgi ve inanış, bir nazariye veya
akılla elde edilen bir sonuç olmayıp zikir ve manevi yükseliş sayesinde ruhi tecrübe ile
elde edilir. Bunu manevi ve ruhi tecrübe dışında bir yolla bilmenin bir değeri yoktur.
Vahdet-i Vücut, tasavvufi düşünceye göre, kalbin manevi seyri sırasında meydana
gelir. Kaynağı, çokça ibadet etmektir. Mücahede, dünya zevklerinden uzak olup, zikre
devam gibi sebeplerle kalpte sevgi ve aşk meydana gelir. Bu suretle kalp, günahlardan
arınarak Hakk'ın birçok sıfatına ayna olur. Bu esnada şiddetli sevgi ve aşk sebebiyle,
gölgeleri Hakk'ın kendisi zannederek: "Ene'l Hak" demeye başlar. Hadis-i kudsîde:
"Kulum bana nafilelerle yaklaşır. Ta ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun
görmesi, işitmesi, yürümesi, tutması Ben olurum. Kul Benimle görür, Benimle işitir,
Benimle yürür, Benimle tutar." buyurulduğu şekilde kul, kendi fillerinin Hakk'ın fiilleri
olduğunu idrak etmeye başlar. Tasavvuf ehli, vahdeti vücutla, Allah’ı ve onun eserlerini
daha iyi kavradığına, eserlerdeki gizli anlam ve derinlikleri görebildiğine inanır.

Tasavvufta, varlığın birliğini savunan ve Muhyiddin İbn Arabî tarafından sistemleştirilen
öğreti, sadece Allah'ın varlığının zorunluluğu temeli üzerine kuruludur. Benimseyen
mutasavvıflarca tevhidin en yüksek yorumu sayılan öğreti, diğer bazı mutasavvıflar
tarafından birçok konuda eleştirilmiştir.

Vahdet-i vücut öğretisi, varlık hakkındaki temel düşünceye bağlı olarak dinlerin
birliği düşüncesini de içerir. Buna göre bütün dinler temelde birdir. Semavi ve beşeri
dinler arasında bir fark da yoktur. Çünkü bütün yaratıklar Allah'ın birer tecellisidir,
dolayısıyla tapınılan her varlıkta Allah'ın bir tecellisine ibadet edilmektedir. Böylece
insanlar gerçekte çeşitli suretlerde görünen tek bir Allah'a ibadet etmektedirler. Bu
düşünceye göre; "Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın zatı oradadır"
(el-Bakara, 2/115) ayeti de buna delalet etmektedir.
disine inanmayanlarca dahi hayranlık ve takdirle karşılandığı görülür.
 
Sûfiyye (Tasavvuf Ehli) Resûlullah’a (s.a.v.) uyma noktasında insanların önde gelenlerinden olduğu için onun sünnetini ihyaya en lâyık olanlardır. Resûlullah’ın (s.a.v.) ahlâkıyla ahlaklanmak, ona uymanın ve onun sünnetini ihyâ etmenin en güzel yoludur. Nitekim şeyh ve âlim, Şeyhü’l-İslâm lâkabıyla mâruf, Ziyâuddin Ebû Ahmed Abdulvahhâb b. Ali bize, Enes b. Mâlik’den (r.a.) rivayet edilen bir hadis-i şerifi şöyle haber vermiştir: Enes (r.a.) diyor ki: Resûlullah (s.a.v.) bana: “Oğulcağızım, sen kalbinde hiç kimseye karşı kin ve düşmanlık beslemeden bulunmaya güç yetirebildiğin sürece öyle yapmaya devam et”, buyurdu ve ekledi: “Oğlum, bu benim sünnetimdir. Benim sünnetimi ihyâ eden beni ihyâ etmiş sayılır. Beni ihyâ eden de cennette benimle beraberdir.” [1]


Sûfiler, Resûlullah’ın (s.a.v.) sünnetini ihyâ etmişlerdir. Çünkü sûfiler, başlangıçta Resûlullah’ın (s.a.v.) sözlerini, yolu yarılayınca da vukuf kesb ederek onun fiillerini ihyâ ederler. Hâl-i nihâyetlerinde (hallerinin sonuna doğru) ise onun ahlâkıyla ahlaklanmanın semeresine erişirler. Ahlâkın güzelleşmesi ancak nefis tezkiyesi sayesinde olur. Tezkiyenin yolu Şer-i şerife (İslam ahkâmına) boyun eğmekten geçer. Nitekim Allah Teâlâ, Nebîsi (s.a.v.) için “Sen büyük bir ahlâk üzeresin”[2] buyurmuştur. Çünkü o, insanların en şerefli olanı, insanlar içinde nefsi en iyi tezkiye edilmiş ve en güzel ahlâka erişmiş bulunanıdır.


Mücâhid (rah.), “Büyük ahlâktan maksad, büyük dindir. Zira din, âmâl-i sâlihanın (salih amellerin) ve güzel ahlâkın mecmuûdur (bir araya toplanmış halidir)” der. Hz. Aişe’ye (r.anha) Resûlullah’ın (s.a.v) ahlâkı sorulduğunda o: “Onun ahlâkı Kurân’dı” demiştir.[3] Katâde (rah.), “Çünkü Resûlullah (s.a.v.) Allah’ın emrine sarılır, nehyinden sakınırdı” demiştir.

Nefisler, kendilerinin ihtiyaç duyduğu ve ayrılmaz parçaları olan bir tabiat ve karakter üzere yaratılmışlardır. İnsan topraktan yaratıldığı için karakterinde, hilkatindeki toprak miktarı türâbî (toprakla alakalı) özellik, toprağı su ile yoğrulup yaratıldığı için tabiatında mâî (suyla alakalı) hususiyet vardır. Aynı şekilde mayasındaki şekillenmiş balçık[4] ve ateşte pişmiş çamur gibi temel unsurlar, onun hayvânî, saldırgan ve şeytânî sıfatlarını oluşturmuştur. İnsandaki şeytânî sıfata işaret, Allah Teâlâ’nın “insanı ateşte pişmiş çamurdan yarattı”[5] ayet-i kerimesidir. Bu ayetle insanın çamurunun çanak çömlek gibi ateşte pişirildiği haber verilmektedir. “(O Allah ki), cinleri dumansız hâlis ateşten yarattı”[6], ayet-i kerimesiyle de cin ve şeytanın aslının ateş olduğu belirtilmektedir.



Sühreverdi, Avârifü’l-Meârif, sf.287-288
 
Yüreğine sağlık
 
Herşeyi gerçek tasavvuf ehlinin anladığı gibi anlayabilsek onlar gibi yaşayabilsek keşke.

Güzel bir konuydu teşekkürler @Narcissus
 
Bu konu üzerinde durulmalıydı tabi. Birde konuda. Çıkıldıktan sonra girdiğimiz moda ne demeli. Kaç yüzümüz var bizim?
 
Geri