Din ve Mezhep İlişkisi

Є
  • Kullanıcı Єναηєscєηcє
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Mezhepler
Din ve Mezhep İlişkisi

Din, insanlık tarihinin şahit olduğu, kökü insanlık kadar derinlerde olan bir olgudur. İnsanın olduğu her yerde, din de vardır. Dinler tarihi alanında yapılan araştırmalar, tarih boyunca bütünüyle dinden uzak bir toplumun mevcut olmadığını ortaya koymuştur. İşin ilginç yanı,yaygın inanç şeklinin ağırlıklı olarak Tek Tanrı inancı olmasıdır[1]. Din temelde, akıl sahibi olan insanoğlunu, kendi hür iradesiyle hayırlara sevkeden bir "vad'ı İlâhî"dir[2]. Elmalı'nın ifadesiyle "Din-i hakkın faslı mümeyyizi zevilûkulü hüsnü ihtiyari ile bizzat hayrata sevketmektir. Tabiri aharla dini hak zorla değil, seve seve hayır yapan fâili muhtar insanlar yetiştiren bir kanunu terbiyedir ve bütün saadetler de hayrın fâilidir"[3].

Din, insanın en iyi şekilde insanlığını gerçekleştirebilmesi; birey ve toplum planında fıtrata uygun, insan onuruna yaraşır, ahlâklı bir hayat imkânının sağlanması; insanın, kendi özüne yabancılaşmasının önlenmesi; özellikle aşkın alan hakkında doğru bilgilenmenin temini ve değerler alanında keyfiliğin imkanlar nisbetinde ortadan kaldırılması için vardır. Başka bir ifadeyle, din insan içindir ve doğrudan bir araç niteliği taşımaktadır. Amaç, insandır; insanın insanlığını gerçekleştirmesidir; insanın insanca yaşamasıdır. İnsan için olan dinin ana hedeflerinin gerçekleşip gerçekleşmediği, ya da dinin ne ölçüde fonksiyonel olduğu elbette tartışılacaktır. Ancak,dinin, -hangi isimde ve formda olursa olsun-, insanlık tarihi boyunca etkin olduğu; hatta insanlığın doğal akışına damgasını vurduğu herhalde tartışılamayacak kadar açıktır. İslâm, son peygamber olan Hz.Muhammed'e Allah katından gelen vahyin etrafında şekillenmiş bir din olup, onun sağlığında tamamlanmıştır[4].

Hz.Muhammed, "örnek" insan sıfatıyla İslâm'ın nasıl hayata geçirileceğini bizzat yaşayarak gözler önüne sermiştir. Hz.Muhammed, Allah katından vahiy alan son peygamberdir. Hz. Muhamed’in sağlığında, Kur’ân’da iman esası olarak belirtilen Allah’a, ahiret gününe ve Hz.Muhammed’in peygamber olduğuna inanan bir mü’minler topluluğu meydana gelmiştir. İslâm’ın temel inanç ilkelerine inanan her insan, Müslüman adını almıştır. Hz.Muhammed’in sağlığında, sadece Müslüman insan vardır; herhangi bir mezhep, tarikat, cemaat ya da din anlayışını merkeze alan bir zümreleşme, bir örgütlenme söz konusu değildir. Hz. Muhammed’in vefatını müteakip, siyasî görüş ayrılıkları, kabilecilik, çıkarlar, İslâm’ın yayılma sürecinde karşılaşılan yeni kültürler, sosyal değişme, din anlayışında doğal olarak ortaya çıkacak olan farklılaşmaların kurumlaşmasına yol açmıştır.

Daha sonraları “mezhep” adını alan bu oluşumlar, dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürlerden ibarettir. Bir başka ifadeyle, mezhepler, din değil; dinin anlaşılma biçimleridir. Mezhepler dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürler olduğu için, her ne sebeple olursa olsun, mezhep ve din kavramlarının özdeşleştirilmesi mümkün değildir. İslâm dini ilahî bir dindir. İslâm’ın anlaşılması planında ortaya çıkan her türlü oluşum insan ürünüdür, beşerîdir. Hz.Peygamber'in vefatından sonra, vahiy kapısı kapanmış olduğu için, hiç kimsenin, genel geçer nitelikli, doğruluğu tartışılamayacak, Allah katından gelen özel bir bilgi sahibi olduğunu iddia etme hakkı, İslâmî açıdan mümkün değildir. İslâm'ın din olarak evrensel ilkeleri, Hz.Peygamber'in sağlığında nihâî şekline kavuşmuştur. Bu sebepten, Hz.Peygamber'in sağlığında sergilenen din anlayışının evrensel ve mahallî olmak üzere iki boyutu mevcuttur. Zamana zemine bağlı olmayan, gelecek açısından bağlayıcı nitelik taşıyan, özellikle inanç, ibâdet ve nihâî hedefler noktasında kendisini gösteren boyut evrenseldir.

Evrensel olmayan boyut, sadece Hz.Peygamber'in yaşadığı zaman dilimini ilgilendirir. Bunun geleceğe olduğu gibi taşınması, gelecek açısından bağlayıcı nitelik taşıması mümkün değildir. Ancak, Hz.Peygamber'in sağlığında ortaya çıkan din anlayışı, bir bütün olarak, daha sonraki dinî nitelikli oluşumların istikâmetinin belirlenmesi açısından bir kıstas özelliği taşımaktadır. Hz.Peygamber'in vefatını müteakip ortaya çıkan, dinî nitelik taşıyan bütün oluşumlar, İslâm'ın anlaşılma biçimleridir. Bütünüyle beşerî olan bu tür oluşumların İslâm'la özdeşleştirilmesi, hem İslâm'ın evrenselliğine, hem de insan gerçeğine aykırı olur. Artık, dinin anlaşılma biçimleri söz konusudur. İnsanlar, içinde bulundukları ortama göre, bilgi birikimlerine göre, Kur'ân'ın öngördüğü istikâmette İslâm'ı anlamaya ve yaşamaya çalışmak durumundadırlar. Beşerî nitelik taşıyan bütün olgu ve oluşumlar, tabiatı gereği, her türlü tahlil ve tenkide açık olacağı için, her ne sebeple olursa olsun, dinin anlaşılma biçimlerinin din gibi mütalaa edilmesi, geleneğin din haline getirilmesi, dinin etkinlik alanının daraltılması anlamına gelecektir. Bu durum, din anlayışının geçmişe göre şekillenmesine yol açacağı için , İslâm'ın evreselliği ile bağdaşmayacaktır.

[1] Bk.G.Tümer, A. Küçük, Dinler Tarihi, 29 vd.

[2] Muhammed Hamdi Yazır,Hak Dini Kur'ân Dili,I,83.

[3] Aynı eser, I, 89.

[4] Mâide, 3.


Prof. Dr. Hasan ONAT
 
Mezheplerin Doğuşunda Siyasî Sebepler

Mezheplerin doğuşunda etkili olan en önemli faktörlerden birisi de siyâsî olaylardır. Bunları, kesin hatlarıyla sosyal sebeplerden ayırabilmek pek mümkün değildir. Biz,siyâsî sebeplerin etkilerini, ana hatları ile ortaya koymaya çalışacağız. Hz.Muhammed, Kur'an'ın ana ilkelerinin ışığında, o zamanki Arap toplumunun siyâsî-idarî geleneklerinden de yararlanarak bir model ortaya koymuştur. Dört halife dönemi uygulamaları da, bir arayış olarak değerlendirilmelidir. Bu uygulamaların hepsinin farklı nitelikler taşıyor olması, bu kanaatımızın doğruluğunun bir kanıtı olarak anlaşılabilir. Hz. Ebû Bekir, bir tür serbest seçim diyebileceğimiz usulle halife olmuş olmasına rağmen, Hz.Ömer'i hilâfet makamına kendisi atamıştır.

Hz.Ömer ise, halifenin belirlenmesi işini altı kişilik bir heyete havale etmiştir.Bu sebepten,dört halife dönemi uygulamalarının peygambersiz hayata intibak etmeye çalışan Müslümanların siyâsî-idarî alandaki ciddi arayışları olarak değerlendirilmesinde fayda vardır[6]. Üzülerek belirtmek gerekir ki, tarihi seyir içerisinde Müslümanlar, siyâsî-idarî meselelerin müslümanlara bırakıldığı gerçeği pek anlamak istememiş gibidirler. Şia problemi Allah'a çözdürtmek istemiş, ortaya kocaman bir imamet nazariyesi, nass ve tâyinle gelen mâsum imamlar çıkmıştır. Ehl-i Sünnet uzlaşmacı tavrına uygun olarak siyâsî meseleleri ağırlıklı bir şekilde hilâfet noktasında ele almış ve işi Kureyş'in üstüne yıkma yoluna gitmiştir. Haricîler ise, “Kureyş’in üstünlüğü” fikrine karşı çıkmalarına rağmen, “karizmatik bir toplum” oluşturmaya kalkışmışlar, aşırılıkları yüzünden insan fıtratını zorlamışlar ve tarihin derinliklerinde kaybolup gitmişlerdir. Kur'an'ın siyâsî meseleleri "insan"a bırakmış olması gerçekten fevkalâde önemli bir olaydır. Sürekli değişen sosyal yapı, kendi bünyesine uygun siyâsî oluşumları kendisi geliştirmek, oluşturmak durumundadır. Böylece sosyal değişme olgusuna ters düşen şekillenmeler, kendiliğinden toplumun gerisinde kalacak ve sosyal dinamizmi engellememiş olacaktır.

İslâm Mezhepleri Tarihi, bize,"siyasî meselelerin 'insan'a bırakıldığı gerçeği"nin öneminin yeterince kavranılamamasının Müslümanlara çok pahalıya malolduğunu göstermektedir. Mezhepleri birbirinden ayıran temel motiflerin pekçoğu siyâsî nitelik taşımaktadır. Meselâ, Şiiliği diğer mezheplerden ayıran en belirgin görüş "imamet" meselesi etrafında düğümlenmektedir. Şia'ya göre, "İmamet" inanç esasıdır; bir kimsenin müslüman olabilmesi için, bu "imamet"e de inanması zorunludur. Ehl-i Sünnet ise, imâmet konusunu ısrarla inanç alanının dışında tutmaya özen göstermiştir..

[6] Hasan Onat,” Şii Imamet Nazariyesi”, A.Ü. Ilâhiyat Fak. Der.c.XXXII,s.90.

Prof. Dr. Hasan ONAT
 
Hz.Muhamed’in Vefatından Sonra Ortaya Çıkan Hilafet-İmamet Tartışmalarının Mezheplerin Doğuşunda ve Görüşlerinin Sistemleşmesinde Etkisi

Hz.Peygamber'in vefatı üzerine ortaya çıkan hilâfet- imâmet tartışmaları: Hz.Peygamber'in,yerine hiç kimseyi bırakmadan vefat ettiği,açık seçik bilinen bir husustur. Hz. Peygamber, hicrî 32 yılında vefat ettiği zaman,müslümanlar uzun süre bu olayın şokundan kurtulamamışlar ve peygambersiz hayata intibak etme konusunda büyük sıkıntı çekmişlerdir. Bu sıkıntının boyutlarını anlayabilmek için,İslâm'ın 23 yıl gibi sosyal hadiseler açısından fevkalâde kısa sayılabilecek bir sürede, oldukça hızlı bir kültür değişiminin gerçekleştirilmesi sonucu vücut bulduğunu hatırlamakta fayda vardır. Hz.Muhammed'in peygamberlik hayatının yaklaşık 13 yılı Mekke'de geçmiştir. Mekke Dönemi'nde müslüman olanların sayısı 400 civarındadır.Medine dönemi ise, Bedir gibi Uhut gibi büyük savaşların yaşandığı bir dönemdir. İslâm, Medine döneminin sonlarına doğru Medine'nin sınırlarını aşarak tekrar Mekke'ye ve daha sonra da Arap yarımadasının derinliklerine doğru uzanmaya başlamıştır. Bu sebepten, Hz.Peygamber'in sağlığında Müslümanların siyâsî kanaatlarının olgunlaşabileceğini düşünmek, doğrusu biraz zordur.

Hatta, din anlayışının bile, Kur'an'a göre şekillenip şekillenmediği tartışılmalıdır. Müslümanlarda mevcut olan erken devir idealizasyonu, bu dönemin doğru anlaşılmasını ve değerlendirilmesini engellemektedir. Hz.Peygamber'in sağlığında İslâm, din olarak tamamlanmıştır; ancak, İslâm'ın, kökleşme ve oturma sürecinin devam ettiği gözden uzak tutulmamalıdır. İslâm dini, Arap kültürüyle yoğrulmuş bir toplumun içine doğmuştur. Hz.Peygamber, kırk yaşlarına kadar bu toplumun bir ferdi olarak hayatını sürdürmüştür. İslâm, öncelikle inanç ve değerler alanında, Cahiliyye Dönemi insanının kişiliğini şekillendiren birtakım unsurların geçersiz olduğunu açıkça ilan etmiştir. Kur'an, yeni bir inanç ve değerler bütünüyle insanlığın karşısına çıkmıştır. Hz. Peygamber'in İslâm'ı tebliğ süreci içinde karşılaştığı güçlüklerden Kur'an'a yansıyanlara şöyle bir göz attığımız zaman, o dönem insanında hakim olan zihniyetin Kur'an'la ne ölçüde çeliştiğini biraz anlama imkanı bulabiliriz. Kur'an, yaratılış itibariyle bütün insanların bir erkekle bir dişiden yaratıldığına dikkat çekerek,beşerî münasebetlerde gözetilmesi gereken ölçüyü şöyle ortaya koyar:"Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız.

Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Allah bilendir, haberdardır"[7]. Kur'an'ın bu tavrına karşılık,o dönem insanı kabileciği,soy- sopla övünmeyi bir sanat haline getirmiştir.Öyle ki,bu iş için mezarda yatanlar bile hesaba katılabilmektedir[8].O dönemde,kabilecilik,bir tür san'at haline getirilmiştir.Hz.Peygamber'in Haşimoğullarından olması, Ümeyye oğullarının,-bir kabile olarak- Mekke'nin fethine kadar Müslümanlara karşı amansız bir savaş açmalarına sebep olmuştur. Diğer taraftan, Hz.Muhammed gibi zengin olmayan, üstelik yetim olan bir kimsenin peygamberlikle görevlendirilmesi de o dönem insanına oldukça ters gelmiştir. "Allah peygamber olarak gönderecek başka bir kimse bulamadı mı?" şeklinde özetlenebilecek olan bu zihniyetin izlerini, daha sonra olaylarda bulmak mümkündür. İşte, Hz.Peygamber, böyle bir toplumdan, "mü'minlerin kardeşliği" esasına dayalı örnek bir toplum meydana getirmeye çalışmıştır. Bunda, kısmen başarılı da olmuştur. Öyle zannediyoruz ki, "Asr-ı Saâdet" kavramı, Hz.Peygamber'in başarısının bir özeti olarak değerlendirilebilir. Hz.Peygamber vefat ettiği zaman, Cahiliyye dönemi zihniyeti, varlık mücadelesini hâlâ sürdürmekteydi. Kabilecilik bütün kurum ve kuruluşları ile yaşama savaşı veriyordu. Buna karşılık, İslâm'ın kökleşme ve oturma mücadelesi de bütün hızıyla devam etmekteydi. Hz.Ebû Bekir'in halife seçilmesi böylesine gerginliklerin yaşandığı bir zaman dilimine tesadüf etmiştir. Hz.Ebû Bekir'i o makama getiren faktörlerin başında liyakati ve kabileler arası denge politikası gelmektedir.

O dönemin özellikleri, Hz.Ebû Bekir gibi, bütün Müslümanların üzerinde ittifak edebilecekleri bir şahsı o makama yükseltmiştir. Hadiseyi daha iyi anlayabilmek için, Hz.Ebû Bekir'in nasıl halife olduğunu kısaca özetlemekte fayda vardır: Hz. Peygamber'in vefat ettiği haberinin yayılması üzerine Medine'nin ileri gelenleri Sakif Oğullarının Gölgeliği'nde toplanırlar. Kendi içlerinden bir kimseyi halife seçmek üzere tartışmalara başlarlar. Bu sırada durumdan haberdar olan Ebû Bekir ve Ömer olay yerine gelir. Medineliler, İslâm'a hizmetlerini öne sürerek, halifeliğin kendi hakları olduğunu düşünmektedirler. Ebû Bekir ve Ömer'in müdahelesinden sonra, hilafet işini paylaşmayı teklif ederek, "bir emir sizden, bir emir bizden olsun" derler. Tartışmanın uzaması üzerine Ömer ileri atılarak, gerekçelerini izah eder, neticede Ebû Bekir üzerinde anlaşma sağlanır. Hz. Ebû Bekir'in tercih edilme sebeplerinden birisi, Medine'nin iki büyük kabilesi Evs ve Hazrec'in,bu işi kendi aralarından paylaşamamalarıdır. Diğer önemli bir sebep ise, daha önce dikkat çekildiği gibi, Ebu Bekir'in bütün Müslümanların üzerinde birleşebileceği bir isim olması ve bu işe layık olmasıdır. Halife seçimi esnasında Haşimoğulları, Hz.Peygamber'in techiz ve tekfin işleri ile ilgilenmektedirler. Ümeyye Oğulları ise, yeni Müslüman oldukları için, bu konuda söz sahibi olmadıklarını düşünmektedirler. Nitekim, diğer Müslümanlar, uzunca bir süre, Ümeyye Oğullarına "kılıç zoruyla Müslüman olanlar" gözüyle bakmışlardır. Hz.Ebû Bekir'in hilafet makamına gelişi ile ilgili tartışmalardan çıkarılabilecek en önemli sonuçlardan birisi, bu meselenin, daha çok Arap geleneği doğrultusunda ve kabileler arası denge politikası gözetilerek çözümlenmiş olduğudur.

Diğer önemli sonuç, ilk Müslümanlar, hilafet işinin kendilerine -"insan"a- bırakılmış bir iş olduğunun bilincinde olduklarıdır. Bu hadise, bize, Hz.Peygamber'in hiç bir kimseyi halife tayin etmediğini de göstermektedir. İşin aslına bakılırsa, Hz.Peygamber'in halife tayin etme yetkisinin olduğunu düşünmek bile biraz zordur. Çünkü,Kur'an, hiç bir kimseye ve hiç bir kabileye üstünlük hakkı tanımamıştır. Halife seçimi esnasında, Hz.Peygamber'in techiz ve tekfin işleri ile ilgilenen Haşimoğullarının devre dışı bırakıldığı gibi bir izlenim doğmaktadır. Bu durum da, o zamanki kabileler arası denge politikası ile ilgili olmalıdır. İslâm öncesi dönemde, Mekke'nin iki büyük kabilesi olan Haşimoğulları ile Ümeyye Oğulları arasında sürekli bir rekabet gözlenmektedir. Hz.Peygamber'in Haşimoğullarından olması,bu yarışta Haşimoğullarının biraz daha nüfuz kazanmalarına yol açmıştır. Ancak,diğer küçük kabilelerin Haşimoğullarına ve ÜmeyyeOğullarına pek sıcak baktıkları da söylenemez.İbn Abbas ile Hz.Ömer arasında geçtiği söylenen bir tartışmada,İbn Abbas'ın "Eğer Kureyş Allah'ın peygamberini seçtiği yerden kendi halifesini seçmiş olsaydı,en doğru olanı yapmış olurdu" şeklinde ifadesini bulan düşüncenin Haşimoğullarının bu konudaki umumî tavırlarını aksettirdiği kabul edilebilir. Hz. Ömer'in cevabı da,diğer müsülümanların bakış açılarını aksettirmektedir:"Kureyş,nübüvvet ile hilafetin sizde birleşmesini istemiyordu"[9].

Hz.Ebû Bekir'in halife olmasıyla çözülmüş gibi gözüken mesele,daha sonraları da tartışma konusu olmaya devam etmiştir. Şia, Ebu Bekir'in, Ömer'in etkisiyle, bir oldu bitti sonucu halife olduğunu ileri sürmüş, hilafetin Ali’nin hakkı olduğunu iddia etmiştir. Şia’ya göre, Hz. Muhammed, Allah’ın emriyle Ali’yi imam/halife tayin etmiştir; Ali'nin imameti nass ve tayinle belirlenmiştir. Ali’nin ve Oniki İmam’ın imametine inanmak, bu imamların masum olduklarını kabul etmek, Şiî imamet nazariyesinin özünü oluşturmaktadır. Ehl-i Sünnet, dört halife döneminde ortaya çıkan uygulamaları, siyasî anlayışın eksenine yerleştirmiştir. Hilafet meselesini inanç esası olarak görmemiştir. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin sırasıyla halife olduklarını kabul etmiştir. Hariciler, Ebu Bekir ve Ömer dönemlerini en ideal dönemler olarak görmüş, ilk altı yıldan sonra Osman'ın, Tahkim hadisesinden sonra da Ali'nin küfre gittiğini iddia etmişlerdir.

[7] Hucurât,13.

[8] Tekâsür, 1-2.

[9] Taberî,IV,236; krş.Ağanî,IX,139; Ibn. Abd Rabbih, Ikdu'l-Ferid, IV, 280.


Prof. Dr. Hasan ONAT
 
Mezheplerin Genel Çerçevede Kur'ân'a Bakışları

Din anlayışındaki farklılaşmaların kurumlaşmaları sonucu oluşan mezhepler, içinde yaşanılan sosyo kültürel ortamın etkisiyle, özellikle inanç noktasında diğer Müslümanlardan kendilerini ayıran hususları zamanla önplana çıkartmışlardır. Mezheplerin doğuşuna yol açan farklılaşmaların başlamasında, Kur'ân'ın insan aklına tanıdığı geniş hareket alanının, Kur'ân'ın birtakım özelliklerinin etkili olduğu kuşkusuzdur. Düşünen insanlar, ister istemez bazı konuları farklı anlayacak, farklı yorumlayacak ve farklı değerlendireceklerdir. Ancak, Kur'an, ısrarla, insanların bilmedikleri şeyin ardına düşmemelerini[16] zanla hareket etmemelerini, konuştukları zaman delillere dayanmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Kur'ân, samimiyetle kendisine yaklaşanları bir ölçüde terbiye etmekte, onların keyfî hareketlerini sınırlamaktadır. Bu doğrultuda düşünecek olursak, düşünen Müslümanların Kur'ân'la organik bağları devam ettiği müddetçe, farklılaşmaların kurumlaşmasına yol açacak oluşumlardan ister istemez uzak kalacağını söyleyebiliriz. Çünkü Kur'ân, insanları hep birden "Allah'ın ipine sarılmaya çağırmaktadır[17]. Kur'ân, insanların serbestçe düşünmelerine imkân sağlayan, ancak görüş ayrılıklarının kurumlaşmasını, insanların birbirlerine düşman hale gelmelerini önleyen, evrensel boyuta sahip bir zemin hazırlamıştır. Teorik olarak, Kur'ân'a yaklaşıldıkça, derin görüş ayrılıklarının en aza inmesi gerekeceği söylenebilir. Ne var ki, aynı Kur'ân'a inanan Müslümanlar, Kur'ân'ı bile kendi görüşleri için delil olarak kullanmaktan pek çekinmemişlerdir. Görebildiğimiz kadarıyla, Müslümanlar, inanç ve gönül dünyâlarını Kur'ân'a göre şekillendirecekleri yerde, Kur'ân anlayışlarını kendi görüşleri ve arzuları istikâmetinde şekillendirmeyi tercih etmiş gibidirler.

Mezheplerin Kur'ân'a bakışları da, daha çok kendi görüşlerinin genel çerçevesinde şekillenmiştir. Bütün mezhepler, hangi zaman diliminde ortaya çıkmış olurlarsa olsunlar, kendilerini Hz.Peygamber dönemiyle irtibatlandırabilmek için çok özel bir gayret sarfetmişlerdir. Mezheplerin lehinde veya aleyhinde Hz.Peygamber'e bir şeyler söyletme gayreti bunun çarpıcı bir delilidir. Hz.Peygamber'in sağlığında ne Hariciler, ne Şia, ne Mu'tezile, ne Mürcie vardır. Fakat, bu mezheplerin taraftarları, kendilerinin hak mezhep olduklarını ispatlayabilmek için, ya da karşılarında yer alan mezheplerin bâtıl mezhep olduklarını gösterebilmek için, Hz.Peygamber'e birtakım sözler söylettirmekten geri durmamışlaradır. Diğer taraftan, hemen hemen bütün mezhepler, kendi görüşlerinin doğruluğunu ortaya koyabilmek, düşünce ve davranışlarını meşruiyet zeminine oturtabilmek için, çok rahat bir şekilde Kur'ân'ı kullanmışlardır. Bu durumun, bir fıkradaki, namaz kılmayışını Kur'ân'la temellendirmek isteyen, "Kur'ân, namaza yaklaşmayın (lâ tekrabu's-salah) buyuruyor" diyerek delil bulmaya çalışan, âyetin devamının okunması istendiğinde "Ben hafız değilim" diyen zihniyete çok benzediğini belirtmekte fayda vardır.

[16] Isrâ,36.

[17] Al-i Imrân, 103.


Prof. Dr. Hasan ONAT
 
Mezhep, Tarikat, Cemaat İslam'la Özdeş Değildir

Günümüzde Müslümanların en temel sorunlarından birisi, din temelli guruplaşmalar, hizipleşmelerdir. Kur’an, “hepiniz birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” derken, Hz. Muhammed, mü’minlerin kardeş olduklarını belirtirken, Müslümanlar, maalesef din anlayışları yüzünden gittikçe daha da küçük guruplara ayrılmaktadırlar.

Kur’an, asırlar öncesinden Müslümanları şöyle uyarmaktadır: “Dinlerini paramparça eden, her gurubun kendi sahip olduğu ile övündüğü kimseler gibi olmayın.” (30/32). Bu ve benzeri uyarılara rağmen, on dört asırlık süreçte, yüzlerce, binlerce mezhep, tarikat cemaat ortaya çıkmıştır. Bunların önemli bir kısmı, tarihin karanlıklarında kaybolup giderken; çok azı, değişerek, dönüşerek günümüze ulaşmayı başarmıştır.

Sorun, birtakım farklı gurupların ortaya çıkması değildir. Guruplaşmalar, insanın sosyal bir varlık oluşunun doğal sonuçlarıdır. Hatta, durumun bir zenginlik belirtisi olduğunu bile söyleyebiliriz. Şöyle ki, guruplar, iyi niyetle, iyilik, güzellik ve doğruluk yolunda birbirleri ile yarışırlarsa, farklılıklar elbette zenginlik olur. Ancak, günümüzde farklı mezhep, tarikat ve cemaatlerin din anlayışları, temel İslam ortak paydası görmezlikten gelinerek oluşturulmaktadır. Bu durumda, gurupların din anlayışları, görme özürlülerin fil tanımlarına benzemektedir. Herkes, sadece kendi görüşünün tek doğru olduğunu ileri sürebilmektedir. Her dini topluluk, kendisinin “kurtuluşa eren fırka” olduğunu iddia edebilmektedir. Kısacası, her topluluk, kendi din anlayışını İslam ile özdeşleştirme yoluna gitmektedir. Sonuçta, Müslümanlar birbirlerini anlamaya, medeniyet yolunda yarışmaya çalışacakları yerde, birbirleri ile uğraşarak enerjilerini tüketmektedirler. İslam dünyasında yaşanan trajedinin, azgelişmişliğin arka planında, çarpık din anlayışının yattığını söylersek, pek de abartmış sayılmayız.

Bizler, İslam’ı hazır bulduk. Belki de o yüzden, neyin gelenek, neyin din olduğunu pek sorgulamak ihtiyacı hissetmiyoruz. Çoğu zaman, din, geleneğin gölgesinde kalıyor. Gelenek din haline geldiği zaman da, din işlevini yitirmeye başlıyor. Dinin işlevini yitirmesi, sürecin tersine işlemesi gibi bir tablo çıkartıyor karşımıza. Bu defa din, birleştirmek yerine ayrıştırmaya; özgürleştirmek yerine, özgürlük karşıtı duruşları meşrulaştırmaya başlıyor. Din, en temelde insanca yaşayabilmenin temel ortak paydasını insanlara kazandırmak yerine, insan onuru ile bağdaşmayan bir Müslümanın küfürle itham edilmesi gibi, hatta hayatına kastedilmesi gibi olumsuz sonuçlar doğurabiliyor.

Bu konudaki en ciddi açmaz, İslam’ın Kur’an ve Hz. Peygamber’in örnek uygulamaları yerine, mezhep, tarikat ve cemaat üzerinden öğrenilmesi, anlaşılması ve yaşanmaya çalışılmasından kaynaklanmaktadır. Dinin geleneğin gölgesinde kalması, ya da geleneğin din haline gelmesi bu gidişin doğal bir sonucu olmaktadır. O zaman da, ne namaz insanı kötülüklerden uzak tutuyor, ne oruç sorumluluk bilincini geliştiriyor, ne de zekat, Müslümana zekat verecek hale gelmesi gerektiği yolunda bir mesaj veriyor. Daha da kötüsü, din birleştirmek, bütünleştirmek yerine, ayrıştırmaya başlıyor. Daha doğru bir ifadeyle çarpık din anlayışı, ayrılıkçı duruşların din üzerinden kendisini meşrulaştırmasına yardımcı oluyor.

Hz. Muhammed’in sağlığında, ne mezhep, ne tarikat, ne de cemaat vardı. Bu zikrettiğimiz oluşumlar, Hz. Peygamber’in vefatından çok sonraları ortaya çıkan beşeri oluşumlardır. Daha açık bir ifadeyle, mezhep, tarikat ve cemaat hiçbir şekilde İslam ile özdeşleştirilemez.

Bir kimsenin Müslüman olması için herhangi bir mezhebe, cemaate, tarikata bağlı olması gerekmez. Ne demek istediğimizi daha iyi anlatabilmek için, bilinen bir örnek üzerinden konuyu işleyelim: Ömer b. Hattab, Hz. Muhammed’i öldürmek üzere yola çıkar. Onun niyetini öğrenen birisi, zaman kazanmak ve Hz. Muhammed’i haberdar etmek için ona, kız kardeşinin ve eniştesinin de Müslüman olduğunu söyler. Öfkeyle onların evine giden Ömer, orada Kur’an’la tanışır. Kaynaklar bize, Ömer’in Ta-Ha suresinin ilk ayetlerini okuduğunu söyler. Yüce Yaratıcı bu ayetlerde şöyle buyurmaktadır: “Ey İnsan! Bu Kur’an’ı sana, seni bedbaht etmek için indirmedik. Onu sadece bir öğüt, bir hatırlatma olarak indirdik; fakat bunu anlayacak olanlar, Allah’a karşı gelmekten korkan kimselerdir. Bu kitab, yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından indirilmiştir.” (20/1-4). Bu ayetler, Ömer’i gerçekten çarpar ve hemen “beni Muhammed’e götürün” diye seslenir. Hz. Muhammed’i öldürmek için yola çıkan, yolda Kur’an’la tanışan Hz. Ömer, Hz. Muhammed’in huzurundan Müslüman Hz. Ömer olarak çıkar. Bu kısa sürede değişen nedir? Hz. Ömer’i Müslüman yapan nedir? Ömer, yıkılıp da yeniden yapılmadı. Sadece Hz. Muhammed’in örnek ve önderliğinde vahyin diriltici soluğu ile tanıştı. Hz. Ömer Allah’ın var ve bir olduğuna, Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna ve öldükten sonra tekrar dirileceğine iman etti. İşte bir kimsenin Müslüman olması için gerekli olan temel ortak payda, Tevhid, ahret ve nübüvvet inancıdır. Bu temel esaslara inanan bir kimse, kim olursa olsun, hangi mezhepten, hangi tarikattan, hangi cemaatten olursa olsun Müslümandır ve İslam dairesi içindedir.

Adı ne olursa olsun bütün mezhepler, din anlayışındaki farklılaşmaların kurumsallaşması sonucu ortaya çıkan beşeri oluşumlardır. Hiçbir mezhebin İslam’la özdeşleştirilmesi mümkün değildir. Bir kimsenin Müslüman olması için herhangi bir mezhebe, tarikata, cemaate bağlı olması gerekmez.

Tarikatlar da, hicri ikinci ortaya çıkan Tasavvufi arayışların kurumsallaşması sonucunda vücut bulan beşeri oluşumlardır. Tarikatı din gibi algılamak, onun beşeri bir oluşum olduğunu görmemek demektir. İslam’ın, özellikle “kör teslimiyeti” asla onaylamadığını hatırlamakta fayda vardır.

Müslümanlar, İslam ortak paydası üzerinden mezhepleri ve tarikatları okuyacak, anlayacak ve değerlendirecek olursa, bunlar, gerçekten zenginlik olabilir. Kur’an, her sözün dinlenip en güzeline uyulmasını ister (39/18). Kur’an, Müslümanın bilmediği şeyin ardına düşmemesini (17/36), bilerek inanmasını, bilerek yaşamasını ister. İslam’a göre iman, sorumluluk ve kurtuluş bireyseldir. Herhangi bir guruba bağlılık, bu gerçeklerin ışığında olursa, yani niçin guruba girildiği, nasıl çıkılacağı, ne tür faydalar sağlayacağı bilinirse, yanlışlıkların kalıcı hasar vermesinin önüne geçilmiş olur.

Prof. Dr. Hasan ONAT
 
Peygamberimizden sonra her şeyin karıştığı ve bir türlü toparlanamadığı apaçık bir gerçek.
 
Hz Osman zamanında ilk karışıklıklar Hz Ali zamanında da ilk ayrılıklar başlıyor. Mezhep kelime anlamıyla Allah'a giden yol demek.

Aslında gidiş yolu farklı ama varılan durak aynı.

Niyetler bozuk olmasın
 
Mezhepler kendiliğinden oluşur. Hadi ben mezhep kurayım diye oluşmaz ve yıllar içerisinde şekillenir bazı küçük rütuşlar yapılabilir. Bir iki şey haricinde siyasi nedenle benle oluşan bir şey yok.
 
Mezhebleri sadece siyasete bağlamak doğru gözükmüyor.
Mezhebler temel olarak üçe ayrılır:
1- İtikadi mezhebler(Cebriye, Kaderiye, Mürcie, Eş'ari, Maturidi vb.)
2- Fıkhi Mezhebler(Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli, Zahiri, Şia vb.)
3- Siyasi Mezhebler(Ehl-i Sünnet, Şia, Hariciler vb.)
 
Geri