EdLmaster
Üye
-
- Katılım
- Ocak 9, 2010
-
- Mesajlar
- 14,283
-
- Tepkime puanı
- 6,694
-
- Puanları
- 524
-
- Konum
- Onudamı Merak Ettınız.
-
- Web sitesi
- www.tic10.com
“Büyük kavga” ile İslam’ın nasıl yorumlandığı ve gelecekte nasıl yorumlanacağını kastediyorum. Hâlihazır duruma bakarsak, İslam’ın nasıl yorumlanacağı (burada Sünni bağlamda yazıyorum) konusunda değişik gruplar arasında büyük bir kavga var. Genelleştirerek “kavgaya” bakarsak üç büyük gruptan söz etmek mümkün.
Gökhan Bacık yazdı | Din üzerine büyük kavga: Kim kazanacak?
Geleneksel İslam annemizden, köyümüzden, camideki hocadan duyduğumuz din yorumu. Yalnız burada iki noktayı belirtmek gerekiyor:
Birincisi, nesillerdir köyünde barışçıl ve güzel yaşayan bir teyze de Afganistan’da kızları okula göndermeyen Taliban üyesi de bu grubun üyesi. Elbette birinci teyzeyi Taliban mensubuyla bir tutmuyorum. Ancak temelde ikisi de aynı teoloji ve fıkhın taşıyıcısı. Burada tek fark, teyze örneğinde geleneksel dinin Taliban gibi bir seviyeye gitmemiş olması. Ama teorik olarak teyzenin de — çoğu defa bilmeyerek — benimsediği din yorumu içinde aslında el kesmek, çok eşlilik gibi düzenlemeler olduğunu biliyoruz. Nitekim teyzeyle aynı köyde büyümüş bir Anadolu çocuğu Türkiye’de sosyalleşip tıpkı Taliban gibi “kız çocuklarını okula göndermeyin” diye vaaz vermiş olabilir. Yahut aynı mahallede teyzeyle sosyalleşen ve dini öğrenen birisi çok evliliği savunur hâle gelebilir. Yine teyzenin itibar ettiği Diyanet’in Kur’an Tefsirinde usulüne uygun hırsızın eli nasıl kesilir izahları yapılıyor olabilir.
İkincisi, geleneksel yorum çelişkileri sorun etmeyen bir yorumdur ve o nedenle güçlüdür. Bu yorum hem bilimsel hem mucizelerle dolu bir yorumdur. Gelenek elbette akla ve tutarlılığa önem verir. İçinden çok büyük kafalar çıkarmıştır. Ancak günün sonunda gelenek sıkıştığı zaman “doğruluğun ve tutarlılığın insan zihninin anlamadığı bir şekilde ve düzeyde” sağlandığını söylemekten çekinmez. Geleneksel yorum rahatlatıcıdır da. Hem bilime hem cinlere inanmanızı sağlar.
Geleneksel yorum İslam’ın gelecekte nasıl yorumlanacağı konusunda en iddialı gruptur. Sadece Türkiye’de camilerde yüz binden fazla savunucusu imam vardır. Yine değişik dalga boylarında yorumlara sahip olmakla birlikte tarikatlar, cemaatler, neo-İslami hareketler bu grubun akıncı kollarıdır. Doğal olarak maddi imkânları çok büyüktür. Yorumunu kitlelere ulaştırmakta televizyon, üniversite, okul, yurt gibi imkânlar oluşturmakta hiç zorlanmaz.
Ben de pek çok kişi gibi bu geleneksel yorumun içine doğdum. 1990’ların sonuna kadar da burada kaldım. O zamanlar inandığım şekliyle dinin her şeye çare olduğunu kusursuz biçimde kabul ederdim. Aklıma yatmayan şeyleri ise anlayamadığımı, bunların daha üst bir entelektüel düzeyde mutlaka bir izahı olduğunu düşünürdüm.
Geleneksel yorumun ikna ediciliği esasen rasyonel olandan değil kültürel olandan gelir. O nedenle tarikat, cami ve cemaat sana sürekli “etrafta ol” ibadete, kampa, zikre gel der. Bir bakıma geleneksel İslam kültürel bir ikna etme sürecidir ve sürekli onunla meşgul olunca (çünkü zihin o zaman pek sorun görmez) insanı ikna eder. Tarikatın, camiinin, cemaatin etrafında sürekli tekrar edilen düşünceler, zikirler, ritüeller bu kültürel ikna sürecini dinamik olarak hayatta tutar. “Manevi” atmosfer yahut metafizik gerilim senin geleneksel yorumu alışkanlık icabı doğru ve kusursuz olarak benimsemeni sağlar. O nedenle ister tarikat ister cemaat ister cami olsun insanların hep kendi ritüellerinde ve faaliyetlerinde faal olmasını sağlamaya çalışır.
Bunlara göre yeni bir yorum bulunursa dinin bugünkü geleneksel yorumuyla ilgili yaşadığımız sorunlar ortadan kalkacaktır. Nedir bu sorunlar? Örneğin, Kur’an kadına gerekirse tokat at demektedir. Bu ise bugün aklımıza yatmamaktadır. Tarihselciler bunu tarihsel/bağlamsal bir öneri olarak yorumlamayı ve bugün yerine başka bir şey yapmayı (örneğin nasihat etmeyi) önerir. “Tarihte hatalar oldu” diyenlere göre aslında zaten peygamber bunu hiç uygulamamıştır, bu dövme işi daha sonra diyelim Abbasiler döneminde çıkmıştır.
Düzelticiler diye adlandırdığım grubun mensuplarının sayısı daha az. Genelde bu grupta “kaderin tokadını yemiş” entelektüeller ve onların etrafında öbekleşmiş küçük gruplar var. Ancak bu grubun entelektüel yankı etkisi daha büyük. Köylü teyzenin haberi olmasa bile bu grup kendi entelektüel mahfillerinde hararetli tartışmalar yapıyor. Doğal olarak bu grubun temel sorunu önerdiği yorumun halka nasıl ulaşacağı. Tarikatın, cemaatin, caminin, müftünün, imamın kurduğu barajı nasıl geçeceği.
Sanırım on yıl kadar önceye kadar ben de bu gruba katılmıştım. Ancak zamanla kendimce sorun edindiğim konuların bu grubun türlü bakış açıları tarafından çözülemeyecek kadar derinde olduğunu düşünmeye başladım. Evet tarihselcilik yahut “tarihte bir hata oldu” söylemleri güzeldi hoştu ama bunların çözemediği şeyler vardı.
Dahası düzelticilerin bazı ortak sorunları vardı. Bir kere, düzelticiler hangi alt gruptan gelirse gelsin özcüydüler. Yani bunlar dini eleştirenlere “özcüsünüz” derken aslında kendi inandıkları şeyin kusursuz olduğunu ve sorun görünenin ya tarihsel pratik ya yorum hatası olduğunu söylemekteydi. Yani bir açıdan düzelticiler, gelenekçilerin yaptığının entelektüel açıdan sadece daha parlak versiyonunu yapmaktaydı. Tıpkı gelenekselciler gibi düzelticiler de “teorinin şurası hatalıydı” diyemiyorlardı. Paradigmada yanlış olmadığı için bize ömrümüzün kalan kısmında tarihsel pratiğin ve yorumun neden hatalı olduğunu ispatlamak için dilsel, felsefi izahatlar yapmak düşüyordu. Dolayısıyla düzelticiler de aslında bir nevi İslami misyon eda ediyorlar.
Birincisi, din siyasi işlere karışmayacak. Siyasetin ve toplumun siyasetle yönetiminin işleyişini belirleyen nedensellik beşeri bakış açısı (yani humanities) ile belirlenecek. İkincisi, teşri yani yasama halkta olacak. Doğal olarak egemenlik de Tanrı yahut başka birine değil halka ait olacak. Halkın yasa yapmasının üstünde bir başka otorite olmayacak. Üçüncüsü, doğanın işleyişine ait nedenselliği de bilim açıklayacak, din açıklamayacak.
Şüphesiz bu ilkeler dindarlar için sert görünüyor. Peki din o zaman ne işe yarayacak? Din sekülerizmde ahlaka, metafiziğe, sanata şekil veren önemli bir ilham kaynağı olarak kalıyor. Burada iki kritik nokta var:
İlk olarak, dinin bir ilham kaynağı hâline gelmesi onun siyasi güç ve fıkıh atından inmesi demek oluyor. Esasen bu din için son derece hayırlı olur. Siyasi güç ve fıkıh atına binen din “herkesi adam edecek sopa elimde var zaten” diyerek eli sopalı bir hâle geliyor sadece.
İkinci olarak, dini bilimsel alandan çıkarmak onun dediklerini yanlışlamak anlamına gelmiyor. Pratik olarak sekülerizm, hakikatin yorumlanmasında farklı yöntemler olabileceğini ama bunların içinde bilimsel olanın egemen olmasını önerir. Yani gelecek hafta bir öğrenci sınava gelmeyecekse bunu ancak doktor raporu sağlıyor. Papa yahut tarikat şeyhinin raporu işe yaramıyor. Yoksa dini bakışla sanat, toplum, doğa üzerine söylenen şeylere “yanlış” denmiyor. Onlara hakikatin başka bir biçimde yorumu deniyor.
Şöyle bir örnek vereyim. Bir kişi bana T. S. Eliot’un “Nisan ayların en zalimidir” dizesini okusa ben bunu gerçeğin poetik bir yorumu olarak görürüm, “Olur mu canım en zalim ay Mart olmalıdır bilimsel olarak” demem. Bu saçmalık olur. Ancak bana bu şiiri veren kişi, bu dizeyi coğrafya ders kitaplarına bilimsel bir bilgi gibi koyalım derse buna karşı gelmem gerekir. Dolayısıyla hayata, doğaya, varlığa dair dinsel görüşler hakikatin farklı biçimde yorumlanmasıdır ve hepsi değerlidir. Çünkü bütün hayatı bilim ile idare etmek de absürt bir düşüncedir. Hayatın içinde sanat, müzik, duygu, mit, hikâye, masal, alışkanlık vardır. Bunların her birinin değeri bilim kadar önemlidir. Bir bakıma sekülerizm dine bir sınır çizmekte ama onun hayatın içindeki kritik rolünü reddetmemektedir.
Seküler yaklaşımın en güzel tarafı siyaseti ve hukuku etkilemediği süreçte dini yorumun “sorunlarının” sorun edilir olmaktan çıkmasıdır. Örneğin, peygamber İbrahim’in yıldızlara, aya ve güneşe tapmasını hatta onlara “Rabbim budur” demesi sorun olmaktan çıkmaktadır. “İbrahim bunların sonuçta türlü maddelerden ve gazlardan olduğunu bilseydi tapmazdı” yahut “güneşin de bir tür yıldız olduğunu bilseydi yıldızlardan sonra güneşe tapmazdı” demeye gerek kalmamaktadır. Bunlar çelişki olmaktan çıkmaktadır çünkü artık bunlara sembolik bir anlatı olarak bakmak mümkün hâle gelmektedir. Bu esasen din içinde avantajlı bir durumdur. Yoksa vaktimizi bir peygamberin sırf neyden yapıldığını bilmediği için aya yıldızlara “Rabbim budur” demesini izah etmekle geçirmek zorunda kalınacaktır. Burada tutarsızlık aranmaz çünkü bu söylem hakikatin başka türlü bir yorumu olarak görülür.
Bu yaklaşımı Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi din ve bilim birbirinden bağımsızdır şeklinde formüle etmiştir. Stephen J. Gould’un ifadesiyle din ve bilim “örtüşmeyen yetki alanlarına” sahiptir. İslam düşünce geleneğinde bu görüşün proto versiyonunu İbn Haldun’da görüyoruz. İbn Haldun’a göre mistik bilgi vardır. Ancak bu bilgi bilimsel/ampirik bilgi gibi siyaset ve toplum yönetimine katılmamalıdır.
Çeşitli sorgulanacak taraflarına rağmen Ozment’in bakış açısının İslam dünyası için bir ipucu verebileceğini düşünüyorum. Düzelticilerin etkisi mutlaka olacaktır ama onların genel kütleyi dönüştürmesi doğrusu beni şaşırtır. Kişisel kanaatim, geniş bir Müslüman kütle geleneksel yorumdan kopacak yani dünyevileşecektir. Bu dünyevileşme zamanla sekülerleşmeyi daha kitlesel ve doğal olarak Türkiye gibi yerlere yayabilir. İnsanların en azından günümüzdeki jenerasyonun bir kısmının geleneksel dinden bıkmasının da buna bir işaret olabileceği düşünülebilir.
Düzelticilerin şansı yok mu? Burada iki sorun var. Birincisi, geniş kütleler geleneksel dini yorumdan bıkarak önce dünyevileşmeden onları entelektüel ikna yolları ve tartışmayla değiştirmek mümkün olur mu emin değilim. İkincisi, düzelticilerin büyük bir kısmı sonuçta farklı da olsa yine dini bir düzen öneriyor. Yani insanlar tarihselcilerin yahut başka bir grubun toplantısına katılıp daha sonra hayatlarına kaldığı gibi devam ediyor. Yani düzelticilerin fark etmesi gereken temel sıkıntı şu: Söylemleri pratik alanda gerekli olan keskin dönüşümü sağlamayı talep etmiyor.
Gelenek içinde kalanlar
Klasik yani geleneksel Sünnilik için birinci ve başat grup. Bu bir anlamda bildiğimiz yani içine doğduğumuz İslam. Bu nedenle buraya Müslümanların “dinsel entelektüel anavatanı” demek mümkün.Geleneksel İslam annemizden, köyümüzden, camideki hocadan duyduğumuz din yorumu. Yalnız burada iki noktayı belirtmek gerekiyor:
Birincisi, nesillerdir köyünde barışçıl ve güzel yaşayan bir teyze de Afganistan’da kızları okula göndermeyen Taliban üyesi de bu grubun üyesi. Elbette birinci teyzeyi Taliban mensubuyla bir tutmuyorum. Ancak temelde ikisi de aynı teoloji ve fıkhın taşıyıcısı. Burada tek fark, teyze örneğinde geleneksel dinin Taliban gibi bir seviyeye gitmemiş olması. Ama teorik olarak teyzenin de — çoğu defa bilmeyerek — benimsediği din yorumu içinde aslında el kesmek, çok eşlilik gibi düzenlemeler olduğunu biliyoruz. Nitekim teyzeyle aynı köyde büyümüş bir Anadolu çocuğu Türkiye’de sosyalleşip tıpkı Taliban gibi “kız çocuklarını okula göndermeyin” diye vaaz vermiş olabilir. Yahut aynı mahallede teyzeyle sosyalleşen ve dini öğrenen birisi çok evliliği savunur hâle gelebilir. Yine teyzenin itibar ettiği Diyanet’in Kur’an Tefsirinde usulüne uygun hırsızın eli nasıl kesilir izahları yapılıyor olabilir.
İkincisi, geleneksel yorum çelişkileri sorun etmeyen bir yorumdur ve o nedenle güçlüdür. Bu yorum hem bilimsel hem mucizelerle dolu bir yorumdur. Gelenek elbette akla ve tutarlılığa önem verir. İçinden çok büyük kafalar çıkarmıştır. Ancak günün sonunda gelenek sıkıştığı zaman “doğruluğun ve tutarlılığın insan zihninin anlamadığı bir şekilde ve düzeyde” sağlandığını söylemekten çekinmez. Geleneksel yorum rahatlatıcıdır da. Hem bilime hem cinlere inanmanızı sağlar.
Geleneksel yorum İslam’ın gelecekte nasıl yorumlanacağı konusunda en iddialı gruptur. Sadece Türkiye’de camilerde yüz binden fazla savunucusu imam vardır. Yine değişik dalga boylarında yorumlara sahip olmakla birlikte tarikatlar, cemaatler, neo-İslami hareketler bu grubun akıncı kollarıdır. Doğal olarak maddi imkânları çok büyüktür. Yorumunu kitlelere ulaştırmakta televizyon, üniversite, okul, yurt gibi imkânlar oluşturmakta hiç zorlanmaz.
Ben de pek çok kişi gibi bu geleneksel yorumun içine doğdum. 1990’ların sonuna kadar da burada kaldım. O zamanlar inandığım şekliyle dinin her şeye çare olduğunu kusursuz biçimde kabul ederdim. Aklıma yatmayan şeyleri ise anlayamadığımı, bunların daha üst bir entelektüel düzeyde mutlaka bir izahı olduğunu düşünürdüm.
Geleneksel yorumun ikna ediciliği esasen rasyonel olandan değil kültürel olandan gelir. O nedenle tarikat, cami ve cemaat sana sürekli “etrafta ol” ibadete, kampa, zikre gel der. Bir bakıma geleneksel İslam kültürel bir ikna etme sürecidir ve sürekli onunla meşgul olunca (çünkü zihin o zaman pek sorun görmez) insanı ikna eder. Tarikatın, camiinin, cemaatin etrafında sürekli tekrar edilen düşünceler, zikirler, ritüeller bu kültürel ikna sürecini dinamik olarak hayatta tutar. “Manevi” atmosfer yahut metafizik gerilim senin geleneksel yorumu alışkanlık icabı doğru ve kusursuz olarak benimsemeni sağlar. O nedenle ister tarikat ister cemaat ister cami olsun insanların hep kendi ritüellerinde ve faaliyetlerinde faal olmasını sağlamaya çalışır.
Düzelticiler
İkinci grup ise geleneksel İslam’da sorunların olduğunu düşünüp bunu değişik yollarla düzeltmek isteyenlerden oluşur. Bunlar kimdir? Burası da tıpkı birincisi gibi bir tür koalisyondur. İçinde tarihselciler de vardır, “tarihte bazı hatalar oldu o nedenle bu hâle geldik” diyenler de vardır, makasıtçılar da vardır, reformcular da vardır.Bunlara göre yeni bir yorum bulunursa dinin bugünkü geleneksel yorumuyla ilgili yaşadığımız sorunlar ortadan kalkacaktır. Nedir bu sorunlar? Örneğin, Kur’an kadına gerekirse tokat at demektedir. Bu ise bugün aklımıza yatmamaktadır. Tarihselciler bunu tarihsel/bağlamsal bir öneri olarak yorumlamayı ve bugün yerine başka bir şey yapmayı (örneğin nasihat etmeyi) önerir. “Tarihte hatalar oldu” diyenlere göre aslında zaten peygamber bunu hiç uygulamamıştır, bu dövme işi daha sonra diyelim Abbasiler döneminde çıkmıştır.
Düzelticiler diye adlandırdığım grubun mensuplarının sayısı daha az. Genelde bu grupta “kaderin tokadını yemiş” entelektüeller ve onların etrafında öbekleşmiş küçük gruplar var. Ancak bu grubun entelektüel yankı etkisi daha büyük. Köylü teyzenin haberi olmasa bile bu grup kendi entelektüel mahfillerinde hararetli tartışmalar yapıyor. Doğal olarak bu grubun temel sorunu önerdiği yorumun halka nasıl ulaşacağı. Tarikatın, cemaatin, caminin, müftünün, imamın kurduğu barajı nasıl geçeceği.
Sanırım on yıl kadar önceye kadar ben de bu gruba katılmıştım. Ancak zamanla kendimce sorun edindiğim konuların bu grubun türlü bakış açıları tarafından çözülemeyecek kadar derinde olduğunu düşünmeye başladım. Evet tarihselcilik yahut “tarihte bir hata oldu” söylemleri güzeldi hoştu ama bunların çözemediği şeyler vardı.
Dahası düzelticilerin bazı ortak sorunları vardı. Bir kere, düzelticiler hangi alt gruptan gelirse gelsin özcüydüler. Yani bunlar dini eleştirenlere “özcüsünüz” derken aslında kendi inandıkları şeyin kusursuz olduğunu ve sorun görünenin ya tarihsel pratik ya yorum hatası olduğunu söylemekteydi. Yani bir açıdan düzelticiler, gelenekçilerin yaptığının entelektüel açıdan sadece daha parlak versiyonunu yapmaktaydı. Tıpkı gelenekselciler gibi düzelticiler de “teorinin şurası hatalıydı” diyemiyorlardı. Paradigmada yanlış olmadığı için bize ömrümüzün kalan kısmında tarihsel pratiğin ve yorumun neden hatalı olduğunu ispatlamak için dilsel, felsefi izahatlar yapmak düşüyordu. Dolayısıyla düzelticiler de aslında bir nevi İslami misyon eda ediyorlar.
Sekülerizm
Üçüncü grup Batı tipi sekülerizm. Peki nedir bu?Birincisi, din siyasi işlere karışmayacak. Siyasetin ve toplumun siyasetle yönetiminin işleyişini belirleyen nedensellik beşeri bakış açısı (yani humanities) ile belirlenecek. İkincisi, teşri yani yasama halkta olacak. Doğal olarak egemenlik de Tanrı yahut başka birine değil halka ait olacak. Halkın yasa yapmasının üstünde bir başka otorite olmayacak. Üçüncüsü, doğanın işleyişine ait nedenselliği de bilim açıklayacak, din açıklamayacak.
Şüphesiz bu ilkeler dindarlar için sert görünüyor. Peki din o zaman ne işe yarayacak? Din sekülerizmde ahlaka, metafiziğe, sanata şekil veren önemli bir ilham kaynağı olarak kalıyor. Burada iki kritik nokta var:
İlk olarak, dinin bir ilham kaynağı hâline gelmesi onun siyasi güç ve fıkıh atından inmesi demek oluyor. Esasen bu din için son derece hayırlı olur. Siyasi güç ve fıkıh atına binen din “herkesi adam edecek sopa elimde var zaten” diyerek eli sopalı bir hâle geliyor sadece.
İkinci olarak, dini bilimsel alandan çıkarmak onun dediklerini yanlışlamak anlamına gelmiyor. Pratik olarak sekülerizm, hakikatin yorumlanmasında farklı yöntemler olabileceğini ama bunların içinde bilimsel olanın egemen olmasını önerir. Yani gelecek hafta bir öğrenci sınava gelmeyecekse bunu ancak doktor raporu sağlıyor. Papa yahut tarikat şeyhinin raporu işe yaramıyor. Yoksa dini bakışla sanat, toplum, doğa üzerine söylenen şeylere “yanlış” denmiyor. Onlara hakikatin başka bir biçimde yorumu deniyor.
Şöyle bir örnek vereyim. Bir kişi bana T. S. Eliot’un “Nisan ayların en zalimidir” dizesini okusa ben bunu gerçeğin poetik bir yorumu olarak görürüm, “Olur mu canım en zalim ay Mart olmalıdır bilimsel olarak” demem. Bu saçmalık olur. Ancak bana bu şiiri veren kişi, bu dizeyi coğrafya ders kitaplarına bilimsel bir bilgi gibi koyalım derse buna karşı gelmem gerekir. Dolayısıyla hayata, doğaya, varlığa dair dinsel görüşler hakikatin farklı biçimde yorumlanmasıdır ve hepsi değerlidir. Çünkü bütün hayatı bilim ile idare etmek de absürt bir düşüncedir. Hayatın içinde sanat, müzik, duygu, mit, hikâye, masal, alışkanlık vardır. Bunların her birinin değeri bilim kadar önemlidir. Bir bakıma sekülerizm dine bir sınır çizmekte ama onun hayatın içindeki kritik rolünü reddetmemektedir.
Seküler yaklaşımın en güzel tarafı siyaseti ve hukuku etkilemediği süreçte dini yorumun “sorunlarının” sorun edilir olmaktan çıkmasıdır. Örneğin, peygamber İbrahim’in yıldızlara, aya ve güneşe tapmasını hatta onlara “Rabbim budur” demesi sorun olmaktan çıkmaktadır. “İbrahim bunların sonuçta türlü maddelerden ve gazlardan olduğunu bilseydi tapmazdı” yahut “güneşin de bir tür yıldız olduğunu bilseydi yıldızlardan sonra güneşe tapmazdı” demeye gerek kalmamaktadır. Bunlar çelişki olmaktan çıkmaktadır çünkü artık bunlara sembolik bir anlatı olarak bakmak mümkün hâle gelmektedir. Bu esasen din içinde avantajlı bir durumdur. Yoksa vaktimizi bir peygamberin sırf neyden yapıldığını bilmediği için aya yıldızlara “Rabbim budur” demesini izah etmekle geçirmek zorunda kalınacaktır. Burada tutarsızlık aranmaz çünkü bu söylem hakikatin başka türlü bir yorumu olarak görülür.
Bu yaklaşımı Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi din ve bilim birbirinden bağımsızdır şeklinde formüle etmiştir. Stephen J. Gould’un ifadesiyle din ve bilim “örtüşmeyen yetki alanlarına” sahiptir. İslam düşünce geleneğinde bu görüşün proto versiyonunu İbn Haldun’da görüyoruz. İbn Haldun’a göre mistik bilgi vardır. Ancak bu bilgi bilimsel/ampirik bilgi gibi siyaset ve toplum yönetimine katılmamalıdır.
Kavgayı kim kazanacak?
Avrupa’da dinsel reform üzerine zamanında hatırı sayılır bir tarihçi olan Steven Edgar Ozment, Harvard’da verdiği derslerin notlarını daha sonra The Age of Reform: An Intellectual and Religious History of Late Medieval and Reformation Europe adı altında kitaplaştırmıştı. Ozment orada Batı Avrupa örneğinde insanların çoğunun şu veya bu yolla dinsel konuda radikal biçimde fikir değiştirmeyeceğini yani kitlesel reformun sınırlı olacağını söylüyor. Bu görüş elbette tartışılabilir. Kabaca Katoliklerin üçte biri Protestanlaşmıştır. Ancak Ozment’in altını çizmek istediği nokta şu: Dinsel dönüşümün motoru reformdan ziyade sekülerleşme ve modernleşmedir.Çeşitli sorgulanacak taraflarına rağmen Ozment’in bakış açısının İslam dünyası için bir ipucu verebileceğini düşünüyorum. Düzelticilerin etkisi mutlaka olacaktır ama onların genel kütleyi dönüştürmesi doğrusu beni şaşırtır. Kişisel kanaatim, geniş bir Müslüman kütle geleneksel yorumdan kopacak yani dünyevileşecektir. Bu dünyevileşme zamanla sekülerleşmeyi daha kitlesel ve doğal olarak Türkiye gibi yerlere yayabilir. İnsanların en azından günümüzdeki jenerasyonun bir kısmının geleneksel dinden bıkmasının da buna bir işaret olabileceği düşünülebilir.
Düzelticilerin şansı yok mu? Burada iki sorun var. Birincisi, geniş kütleler geleneksel dini yorumdan bıkarak önce dünyevileşmeden onları entelektüel ikna yolları ve tartışmayla değiştirmek mümkün olur mu emin değilim. İkincisi, düzelticilerin büyük bir kısmı sonuçta farklı da olsa yine dini bir düzen öneriyor. Yani insanlar tarihselcilerin yahut başka bir grubun toplantısına katılıp daha sonra hayatlarına kaldığı gibi devam ediyor. Yani düzelticilerin fark etmesi gereken temel sıkıntı şu: Söylemleri pratik alanda gerekli olan keskin dönüşümü sağlamayı talep etmiyor.