E
Emir
Ziyaretçi
Ziyaretçi
yine haklısın... ama insan yalnız, bir başına olmuyor/olamıyor ki? bunun sözle, telkinle olur yanı yok... ıspatı mı? her gün değişen imzana, ve çevrendeki, sitedeki her arkadaşımızın imzasında, msn iletisinde değişen mesajlara, sitemlere, imalara bak yeter. hemen anlarsın... kime sorsan "sevdiğim bir şarkının, sevdiğim bir sözüdür, beğendim buraya koydum..." der... ama sen de, ben de, her kes te bilir ki o sözün o gün oraya konma sebebi bir kişidir ve o gün oraya konması tesadüf değildir. binlerce mesaj, ima, taşlama ve sitem içerir... daha çok sadece iki kişinin özelinde yaşanan ve sadece iki kişinin anlayabileceği tonla ağırlık ve anlamlar taşır.
ses hızıyla gelişen teknoloji, iletişim ve bilişim çağında gittikçe yalnızlaşan, bireyselleşen ve çok fazla şey paylaşamayan insanımız her gün daha fazla ve daha büyük boşluklara düşüyor psikolojik olarak.
bu süreçte reelde veya sanalda tipini veya sesini veya göz rengini veya espri ya da şiir ya da yazılarını beğendiğimiz birine yöneliriz farkında olmadan, bilinçaltından gelen bir dürtü ile... yalnızlığımız, "kimse beni anlamıyor..!" paranoyamız ve genetik dürtülerimizdir bu itilmeyi yapan... bir kere görünen yani vitrine konan yönleri bize uyuyorsa; örneğin güzelse veya yakışıklıysa artık gönlümüzde, tenimizde, özelimizde ona bütün kapıları açıyoruz. sanıyoruz ki bunun gözleri güzelse veya tipi güzelse artık bunun ahlağı iyidir, merttir, dürüsttür, aldatmaz, çok zekidir... hayır... o sadece içimizdeki özlemdir ve yaptığımız şeyin yanlış olmadığına dair kendimize ettiğimiz telkinler, vicdanı susturma ve açıkçası züğürt tesellimizdir...
başkasının yaptığını duyduğumuzda ayıpladığımız her şeyi kendimiz yaparız kendimize sürekli haklı gerekçeler çıkararak. ve allah rızası için yaşadığımızı iddia ederiz " el-alem görmediği sürece, her şey mübahtır" veya "el-alem görürse ne der?" rızası için yaşar dururuz kendimizi kandırarak/çevremizi ve allahı kandırdığımızı sanarak...
bu süreçte reelde veya sanalda tipini veya sesini veya göz rengini veya espri ya da şiir ya da yazılarını beğendiğimiz birine yöneliriz farkında olmadan, bilinçaltından gelen bir dürtü ile... yalnızlığımız, "kimse beni anlamıyor..!" paranoyamız ve genetik dürtülerimizdir bu itilmeyi yapan... bir kere görünen yani vitrine konan yönleri bize uyuyorsa; örneğin güzelse veya yakışıklıysa artık gönlümüzde, tenimizde, özelimizde ona bütün kapıları açıyoruz. sanıyoruz ki bunun gözleri güzelse veya tipi güzelse artık bunun ahlağı iyidir, merttir, dürüsttür, aldatmaz, çok zekidir... hayır... o sadece içimizdeki özlemdir ve yaptığımız şeyin yanlış olmadığına dair kendimize ettiğimiz telkinler, vicdanı susturma ve açıkçası züğürt tesellimizdir...
başkasının yaptığını duyduğumuzda ayıpladığımız her şeyi kendimiz yaparız kendimize sürekli haklı gerekçeler çıkararak. ve allah rızası için yaşadığımızı iddia ederiz " el-alem görmediği sürece, her şey mübahtır" veya "el-alem görürse ne der?" rızası için yaşar dururuz kendimizi kandırarak/çevremizi ve allahı kandırdığımızı sanarak...
hızla çoğalan yalnızlığımızda, hızla büyüyen ıssızlığımızda karşımızdaki kişiye payanda olduğumuzu iddia ederek ve aslında kendimize bir payanda bulmuşluğumuza sevindirik olup, adına aşk ve mutluluk adını kondurarak...
kimimiz aile içi buhranlardan bir çıkış, kimimiz üvey anne vs baskıları, kimimiz kazanamadığı üniversitenin toplum içindeki bize yöneldiğini hissettiğimiz eleştirel baskısı, kimimiz bunaltıp duran ekonomik yoksunluklar vs.vs.vs. bu çıkmazlarımızda bir ses/bir nefes gibi görerek dört elle sarıldığımız o kişiyi hayatımızda her türlü sorun ve çıkmazın tek reçetesi, tek çözümü görmeye başlarız. milyarlarca sebep veya gerekçe ile sığındığımız bu limanı tanımlamaya kelime haznemiz yetmediği için bu duyguya kısaca kimimiz sevgi, kimimiz aşk deriz... aslında "çok seviyorum, çok şanslıyım, çok mutluyum..." diye karşıdakine veya kankalarımıza söylerken içten içe kendimizi telkin ediyoruzdur. çünkü hep bilinçaltında beklenen sevgili öyle donanımlı ve öyle her şeyin çözümü olarak kurgulanmış ve şartlanmışızdır ki vatandaşın tipini beğendik diye mutlaka bu beğendiğimiz kişi o beynimizdeki kurguladığımız prens ya da prensesin bütün meziyetlerini üstünde taşıyor sanırız. oysa ki öyle değildir.. o da etten-kemiktendir... belki bizden de yalnız, belki bizden de fazla hata yapmış, belki bizden de acizdir hayata karşı... ama biz sevdiğimizi sanırken karşıdakinin belki yapay, belki ezberlenmiş cümle ve klişe davranışlarla sergilediği ve bizim sevilmek sandığımız o sevgiyi severiz. yani, seviyoruz sanırken sevilme veya sevilebilme ihtimalini severiz. 3-5 gün veya 3-5 ay süren karşıdakinin bütün maske ve hatalarını görmeme eğilimimiz "aşkın gözü kördür..!" teoremini haklı çıkarır.
hep şans verdim sanırken aslında kendimize şans veririz. hep hayalini kurduğumuz ve karşımızdan beklediğimiz jestler, sürprizler, kibarlıklar, centilmenlikler ve romantizm ha yaşandı, ha yaşanacak diye bekler dururuz... vakit geçtikçe ve beklenen olmadıkça artan huysuzluklarımız, kaprislerimiz ya da komplekslerimiz o kişinin bir başkasına sarfettiği kibar bir sözcüğü kıskançlıklarla asrın olayı haline getiririz.
hayatımızda hiç bir üretim, hiç bir dişe dokunur başarı olmadığı için; kendimizi bu ilişki üzerinden tarif eder, kendimizi bu ilişki üzerinden hayata bağlarız... elimizde bizi lanse edecek hiç bir titrimiz, hiç bir başarımız olmadığı için kendimizi memleket adıyla ya da tuttuğumuz takımın adıyla ve çok beğendiğimiz şarkı ya da şarkıcı ismiyle ifade ettiğimiz gibi...
onu her kıskanışımızı, her aldatırken yakalayışımızı devletin devlete karşı zaferi sanırız. üzülürüz, planlar yapar, korkar, umutsuzluğa kapılırız, uykularımız kaçar... muzaffer bir kumandan edasıyla veya ülkesini kaybetme korkusu yaşayan ve uykuları kaçan sorumluluk sahibi bir kumandan edasıyla...
kimimiz aile içi buhranlardan bir çıkış, kimimiz üvey anne vs baskıları, kimimiz kazanamadığı üniversitenin toplum içindeki bize yöneldiğini hissettiğimiz eleştirel baskısı, kimimiz bunaltıp duran ekonomik yoksunluklar vs.vs.vs. bu çıkmazlarımızda bir ses/bir nefes gibi görerek dört elle sarıldığımız o kişiyi hayatımızda her türlü sorun ve çıkmazın tek reçetesi, tek çözümü görmeye başlarız. milyarlarca sebep veya gerekçe ile sığındığımız bu limanı tanımlamaya kelime haznemiz yetmediği için bu duyguya kısaca kimimiz sevgi, kimimiz aşk deriz... aslında "çok seviyorum, çok şanslıyım, çok mutluyum..." diye karşıdakine veya kankalarımıza söylerken içten içe kendimizi telkin ediyoruzdur. çünkü hep bilinçaltında beklenen sevgili öyle donanımlı ve öyle her şeyin çözümü olarak kurgulanmış ve şartlanmışızdır ki vatandaşın tipini beğendik diye mutlaka bu beğendiğimiz kişi o beynimizdeki kurguladığımız prens ya da prensesin bütün meziyetlerini üstünde taşıyor sanırız. oysa ki öyle değildir.. o da etten-kemiktendir... belki bizden de yalnız, belki bizden de fazla hata yapmış, belki bizden de acizdir hayata karşı... ama biz sevdiğimizi sanırken karşıdakinin belki yapay, belki ezberlenmiş cümle ve klişe davranışlarla sergilediği ve bizim sevilmek sandığımız o sevgiyi severiz. yani, seviyoruz sanırken sevilme veya sevilebilme ihtimalini severiz. 3-5 gün veya 3-5 ay süren karşıdakinin bütün maske ve hatalarını görmeme eğilimimiz "aşkın gözü kördür..!" teoremini haklı çıkarır.
hep şans verdim sanırken aslında kendimize şans veririz. hep hayalini kurduğumuz ve karşımızdan beklediğimiz jestler, sürprizler, kibarlıklar, centilmenlikler ve romantizm ha yaşandı, ha yaşanacak diye bekler dururuz... vakit geçtikçe ve beklenen olmadıkça artan huysuzluklarımız, kaprislerimiz ya da komplekslerimiz o kişinin bir başkasına sarfettiği kibar bir sözcüğü kıskançlıklarla asrın olayı haline getiririz.
hayatımızda hiç bir üretim, hiç bir dişe dokunur başarı olmadığı için; kendimizi bu ilişki üzerinden tarif eder, kendimizi bu ilişki üzerinden hayata bağlarız... elimizde bizi lanse edecek hiç bir titrimiz, hiç bir başarımız olmadığı için kendimizi memleket adıyla ya da tuttuğumuz takımın adıyla ve çok beğendiğimiz şarkı ya da şarkıcı ismiyle ifade ettiğimiz gibi...
onu her kıskanışımızı, her aldatırken yakalayışımızı devletin devlete karşı zaferi sanırız. üzülürüz, planlar yapar, korkar, umutsuzluğa kapılırız, uykularımız kaçar... muzaffer bir kumandan edasıyla veya ülkesini kaybetme korkusu yaşayan ve uykuları kaçan sorumluluk sahibi bir kumandan edasıyla...
hayır.. aslında bom-boş geçen hayatımızın ve bizim bu bomboşluğumuzun farkında olarak günümüzü, düşüncelerimizi bu şahıs ve bu şahısla ilgili olayları abartmakla doldururuz. çıkışlar ararız, çözüm önerileri tartışırız, planlar yaparız... çünkü bu hayattan, ailelerimizden ve bizden bişeyler üretip başarmamızı umut eden çevremizdekilerden hiç birinden aldığımızı üretim ve başarı ile karşılığını vermemişizdir. bomboşluğumuzun açtığı ego yaralarımızı sarmak için büyük olayların insanı edasına bürünürüz, karşımızdaki adına sevgili dediğimiz belki de hiç te ahk etmeyen birine her şeyimizle teslim olmuşluğumuzu...
o sırada etrafımızda ufak-tefek ilgi gösterenleri tahrik ve teşvik için küçük elektrikler yayarız. ilgi göstermelerini hem habersizmiş gibi yapıp hem el altındna teşvik ederiz. o ilgi iyice belirginleşip teklif aşamasına geldiğinde kendimize ve çevremizdekilere karşı özgüven kazanmak üzere kocaman bir "RED" yapıştırırız. böylelikle hem kendimize hem de çevremizdekilere "bakın ben ne kadar namusluyum " mesajları veririz. bütün bunlar planlanmamıştır, organize edilmemiştir. tamamen dürtüler, var olma, toplumda bir yer edinme ve hayata tutunma refleksidir... açıkçası ilkel dürtüdür... ama egomuzu sararız, egomuzu şişirir " vayy be, peşimden ne çok koşan avr, elimi sallasam ellisi.. ama ben yine de namusluyum ve hiç birine pas vermiyorum" diye sarar dururuz ezikliğimizden kan sızdıran ego yaralarımızı...
ve kimsenin görmez tarafından alttan alta tipini veya başka bir kriterini beğendiğimiz o karşı cinsteki aynı veya yeni bir bireyin bize yaklaşması için zemin hazırlama çalışmalarına başlarız. söylemlerimiz, eylemlerimiz, kankalarla sohbetlerimiz ve düşünce yapımız tamamen buna odaklanmıştır.. soran olsa, farkeden olsa " aaa, git işine bee, sen beni ne sanıyorsun ben senin sandığın ya da tanıdığın kişilerden değilim..." yani aslında yaptığımızın yanlış olduğunu, başkası yapınca onu ayıpladığımızı biliriz... bu da vicdanın bir yerlerinde, aynaya baktığımızda, bir aile büyüğü hastalandığında ya da onu kaybettiğimizde çalar kapımızı, acıtır-boğar bizi... ve bu duyguyu bastırmak adına daha büyük hatalar yaparız...
hayatımızın merkezine tek bir kişiyi koymakla aslında kendimizi çaresiz, alternatifsiz bırakırız. çünkü duvar saatinde sallanan sarkaç durumuna getirmişizdir kendimizi. o kişi bizle olduğu sürece raks ederiz. pandül oluşumuz bir zaafiyet, bir eksiklik, açıkçası bir hakaret olmasına rağmen o saat çalıştıkça ve biz raks ettikçe seviniriz pandül oluşumuza... ama o saatin de pili zayıftır, biz sonsuz enerji sağlayacak diye kendimizi kandırsak ta o piller de düşük kalitededir. sadece üstündeki jelatinler parlaktır o kadar...
evet.. saat durmuştur ve her şeyini o saate bağlayan biz sarkaçlar, biz pandüller, biz rakkaslar için hayat durmuştur... dışladığımız terslediğimiz ve bizi gerçekten seven anne-babamızın haklı çıkmasını hazmedemeyiz, gerçek dostların, sevgisi ve ilgisi gerçek olduğu halde terslediğimiz, tipini beğenmediğimiz için pek kaale almadığımız ama bizi sevdiğine, değer verdiğine inandığımız kişi veya kişilerin omzuna atılırız kısa yoldan... ağlarız... ona anlatırız diğer hemcinsini... onun canını yaktığımızı farketmeden veya bilerek... bir intikam duygusudur belki onun canını yakmak can yanmışlığımızı hafifletmek adına... yaralı egomuzu sarmak adına başkalarının bizi sevdiği için bize zarar vermeyeceğinden emin olduğumuz başkalarının egosunu katlederek..
başka ve tipini beğendiğimiz yeni birileri türediğinde o omzuna yaslanıp dertleştiğimizi aramaz sormaz oluruz, onun selam ve hatır sormaları sıkıcı ve boğucu gelmeye başlar, öğüt ve eleştirileri hakaret gibi gelmeye başlar.. msn den engeleriz en kolay, telde aradığında sudan bahaneler uydurur kapatırız... çünkü yeni bir saat bulmuşuzdur rakkaslığımıza..
başka ve tipini beğendiğimiz yeni birileri türediğinde o omzuna yaslanıp dertleştiğimizi aramaz sormaz oluruz, onun selam ve hatır sormaları sıkıcı ve boğucu gelmeye başlar, öğüt ve eleştirileri hakaret gibi gelmeye başlar.. msn den engeleriz en kolay, telde aradığında sudan bahaneler uydurur kapatırız... çünkü yeni bir saat bulmuşuzdur rakkaslığımıza..
bazı idealist veya medeni cesareti yüksek olanlarımız o dar günümüzde yalnız bırakmayan, sevgi ve ilgisi ile yaramızı sarana "çok çirkinsin, seni beğenmiyorum" sözünün en kibar yolunu seçip " çok iyi bir yüreğin var, sen çok iyilerine layıksın, umarım yüreğinin hak ettiği kişi veya sevgiyi bulursun " der onu yalnızlığa ve sömürmüşlüğümüzün, kullanmışlığımızın, bize yapılmasını istemediğimiz her şeyi ona yapmışlığımızın karanlığına, dipsiz düşünce kuyularına, dehliz ve labirentlerine mahkum eder, sırtımızı döneriz.. giderken de kibarlık yaptığımızı var sayma egosuyla ona "çirkinsin, beğenmiyorum..." yarası açarak...
oooo... yine dalıp uzatmışım...
€ .
€ .