B
BuYuCu
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Bölgede merkezi otoriteyi sağlamlaştırmak isteyen dönemin hükümeti bu amaçla 1935 yılında önemli kararlar aldı. 25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştirildi.
Tarih Dosyası / Dünya Bülteni
1848 yılındaki idari düzenlemeyle sancak haline gelen Dersim isminin Farsça “der=kapı” ve “sim=gümüş” isimlerinden türemiş olduğu genel olarak kabul edilmektedir. Aynı şekilde Dersim’in eski sınırlarının da doğuda Varto’dan kuzeyde İmranlı ve Zara’ya, batıda ise Malatya’ya kadar geniş bir coğrafyayı kapsadığı ifade edilir.
Dersim isminin kökeni üzerine Osmanlı arşiv belgelerinde yapılan çalışmalarda ise bu iddiaları doğrulayan herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Mehmet Yılmaz’ın Osmanlı arşiv kayıtlarında yaptığı çalışmalarda Dersim’in 1848 öncesinde belli bir coğrafyayı veya yer ismini tanımlamaktan ziyade bir aşiret topluluğunu tanımlandığı gözükmektedir. Osmanlı devleti aşiret, cemaat ve oymakları tahrir defterlerine isimlerin sonuna lu-li ekleyerek kaydetmekteydiler. Dersim bölgesi de iki büyük aşiretin- Şıh Hasanlu ve Desimlu- yaşadığı bir coğrafyaydı. Bu aşiretlerden birinin adı da Desimlu aşiretiydi. Tanzimat öncesi belgelerinde Desimlu şeklinde geçen bu isime, 1847den itibaren ise -büyük ihtimalle okumadan kaynaklanan hatalar sonucunda- r harfi eklendi. Böylece II.Abdülhamid dönemine gelinen süreçte Dersim adı ortaya çıktı.
Bir sancak olarak Dersim 1847 yılında Erzurum’a, 1859da ise Harput’a bağlandı. Sonraki dönemlerde de bazen vilayet bazen sancak olan bölge Cumhuriyetin ilk yıllarında vilayet statüsüne sahip oldu. Ancak 1926 yılında lağvedilerek kazaları Erzincan ve Elazığ vilayetleri arasında bölüştürüldü.
Dersim Sancağı ağalık, şeyhlik,seyitlik gibi kurumlarıyla Osmanlı döneminde görece özerk bir yapıda bulunuyordu. Tanzimat döneminden itibaren merkezi otoriteyi güçlendirme çabası içerisine giren Osmanlı devleti bölgede sorunlar yaşmış ve isyanlarla karşılaşmıştı. Bu durum cumhuriyet dönemine gelindiğinde de devam etti. Özerk yaşama isteği, devlete vergi ve asker vermek istememek Dersim bölgesini daha 1920’lerin başından itibaren yeni yönetim için de bir sorun haline getirdi. Bu yıllarda bölgede otoritenin nasıl sağlanacağı ile ilgili olarak çok sayıda rapor hazırlandı.
Bunlardan biri de 1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'in İçişleri Bakanlığına sunduğu rapordu. Raporda "Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti bakımından mutlaka lazımdır..." deniyordu. Yine raporda geçen "kesin bir ameliye yapmak lazım" sözünün ne anlama geldiği de raporda şöyle yer alıyordu: "Okul açmak, yol yapmak, refah sebeplerini sağlayacak fabrikalar kurmak, kendilerini meşgul etmeye yarayan çeşitli sanayi işleri sağlamak, özet olarak yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak suretiyle ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir..."
Bölgede merkezi otoriteyi sağlamlaştırmak isteyen dönemin hükümeti bu amaçla 1935 yılında önemli kararlar aldı. 25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştirildi. Tunceli,Elazığ ve Bingöl’ü içine alan bir umumi müfettişlik kurdu. Umumi Müfettişliğin başına idari,adli ve askeri yetkilerle Korgeneral Abdullah Alpdoğan’ı atadı. Bölgede düzeni sağlama, gerekli gördüğü durumlarda güvenliği sağlamak amacıyla aileleri bir yerden bir yere göç ettirmeye yetkili kılınan Abdullah Alpdoğan’nın görevi bölgeyi Ankara’ya bağlamaktı.
Bölgeye yönelik raporların ve bu şekildeki bir idari yapılanmanın ardından özellikle 1936 yılından itibaren bölgede devlet otoritesi güçlü bir şekilde kurulmaya çalışıldı. Aşiretlerin ellerinde bulunan silahlar toplanmaya çalışıldı. Ancak bölgedeki aşiretlerin buna tepkisi de gecikmedi. Seyit Rıza ve aşiretinin liderliğinde başlayan isyanda jandarma karakollarına baskınlar düzenlendi. Birçok asker bu baskınlarda hayatını kaybetti. Bu gelişmelerin ardından bölgeye yönelik askeri harekat başlatıldı.
Tarih Dosyası / Dünya Bülteni
1848 yılındaki idari düzenlemeyle sancak haline gelen Dersim isminin Farsça “der=kapı” ve “sim=gümüş” isimlerinden türemiş olduğu genel olarak kabul edilmektedir. Aynı şekilde Dersim’in eski sınırlarının da doğuda Varto’dan kuzeyde İmranlı ve Zara’ya, batıda ise Malatya’ya kadar geniş bir coğrafyayı kapsadığı ifade edilir.
Dersim isminin kökeni üzerine Osmanlı arşiv belgelerinde yapılan çalışmalarda ise bu iddiaları doğrulayan herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Mehmet Yılmaz’ın Osmanlı arşiv kayıtlarında yaptığı çalışmalarda Dersim’in 1848 öncesinde belli bir coğrafyayı veya yer ismini tanımlamaktan ziyade bir aşiret topluluğunu tanımlandığı gözükmektedir. Osmanlı devleti aşiret, cemaat ve oymakları tahrir defterlerine isimlerin sonuna lu-li ekleyerek kaydetmekteydiler. Dersim bölgesi de iki büyük aşiretin- Şıh Hasanlu ve Desimlu- yaşadığı bir coğrafyaydı. Bu aşiretlerden birinin adı da Desimlu aşiretiydi. Tanzimat öncesi belgelerinde Desimlu şeklinde geçen bu isime, 1847den itibaren ise -büyük ihtimalle okumadan kaynaklanan hatalar sonucunda- r harfi eklendi. Böylece II.Abdülhamid dönemine gelinen süreçte Dersim adı ortaya çıktı.
Bir sancak olarak Dersim 1847 yılında Erzurum’a, 1859da ise Harput’a bağlandı. Sonraki dönemlerde de bazen vilayet bazen sancak olan bölge Cumhuriyetin ilk yıllarında vilayet statüsüne sahip oldu. Ancak 1926 yılında lağvedilerek kazaları Erzincan ve Elazığ vilayetleri arasında bölüştürüldü.
Dersim Sancağı ağalık, şeyhlik,seyitlik gibi kurumlarıyla Osmanlı döneminde görece özerk bir yapıda bulunuyordu. Tanzimat döneminden itibaren merkezi otoriteyi güçlendirme çabası içerisine giren Osmanlı devleti bölgede sorunlar yaşmış ve isyanlarla karşılaşmıştı. Bu durum cumhuriyet dönemine gelindiğinde de devam etti. Özerk yaşama isteği, devlete vergi ve asker vermek istememek Dersim bölgesini daha 1920’lerin başından itibaren yeni yönetim için de bir sorun haline getirdi. Bu yıllarda bölgede otoritenin nasıl sağlanacağı ile ilgili olarak çok sayıda rapor hazırlandı.
Bunlardan biri de 1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'in İçişleri Bakanlığına sunduğu rapordu. Raporda "Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti bakımından mutlaka lazımdır..." deniyordu. Yine raporda geçen "kesin bir ameliye yapmak lazım" sözünün ne anlama geldiği de raporda şöyle yer alıyordu: "Okul açmak, yol yapmak, refah sebeplerini sağlayacak fabrikalar kurmak, kendilerini meşgul etmeye yarayan çeşitli sanayi işleri sağlamak, özet olarak yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak suretiyle ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir..."
| Dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak da farklı düşünmemekteydi: 'Dersimlileri askere almayın; silah kullanmayı ve savaş taktiklerini öğrenirlerse bize saldırırlar". Çakmak, Dersimlilerin okşanmakla kazanılamayacağını, silahlı kuvvetlerin müdahalesinin Dersimli'ye daha çok etki edeceğini savunuyordu. |
Bölgede merkezi otoriteyi sağlamlaştırmak isteyen dönemin hükümeti bu amaçla 1935 yılında önemli kararlar aldı. 25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştirildi. Tunceli,Elazığ ve Bingöl’ü içine alan bir umumi müfettişlik kurdu. Umumi Müfettişliğin başına idari,adli ve askeri yetkilerle Korgeneral Abdullah Alpdoğan’ı atadı. Bölgede düzeni sağlama, gerekli gördüğü durumlarda güvenliği sağlamak amacıyla aileleri bir yerden bir yere göç ettirmeye yetkili kılınan Abdullah Alpdoğan’nın görevi bölgeyi Ankara’ya bağlamaktı.
Bölgeye yönelik raporların ve bu şekildeki bir idari yapılanmanın ardından özellikle 1936 yılından itibaren bölgede devlet otoritesi güçlü bir şekilde kurulmaya çalışıldı. Aşiretlerin ellerinde bulunan silahlar toplanmaya çalışıldı. Ancak bölgedeki aşiretlerin buna tepkisi de gecikmedi. Seyit Rıza ve aşiretinin liderliğinde başlayan isyanda jandarma karakollarına baskınlar düzenlendi. Birçok asker bu baskınlarda hayatını kaybetti. Bu gelişmelerin ardından bölgeye yönelik askeri harekat başlatıldı.