Demokrasi nöbeti.
Milli egemenlik ve milli irade ancak demokrasi ile
anlam kazanır.
Bir takım politikacılar ve onlara çanak tutan köşe
yazarları Hep birlikte bağırıyorlar:
"Milli egemenlik mukaddestir. Milli irade
seçimlerde tecelli etmiştir. İktidarın yaptığı her
şey demokratiktir" diyorlar.
Demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla
uygulanmadığı yani başta inanç özgürlüğü olmak
üzere tüm
temel hak ve özgürlüklerin devlet tarafından
güvence altına alınmadığı toplumlarda ne milli
egemenlikten ne de milli iradeden söz etmek mümkün
değildir.
İktidarın demokratikliği sadece milli iradeye
dayanmasında, yani demokrasiye uygun olarak
yapılmış seçimlerle yönetime gelmesinde değil,
yönetim erkini ele geçirdikten sonra da
demokrasiye uygun davranmasıyla ölçülür.
Yani demokratik bir biçimde iktidara gelmiş de
olsanız, demokrasiyi tahrip edecek, ondan
sapacak, örneğin iktidarınızın devamını demokratik
kurum ve kuralların üstünde ve dışında
sürdürecek önlemler alamazsınız.
Seçim sistemini demokratik kurum ve kuralların
dışına taşıyarak, "ömür boyu iktidar için" seçim
yaptıramazsınız.
Milli iradeye uygun olarak iktidara gelmiş de
olsanız, demokratik sistemin temeli olan laik ve
demokratik bir eğitimi, dinci temellere göre
yeniden düzenleyemezsiniz.
Unutmayalım ki Almanya'da Hitler de seçimle
iktidara gelmiş ve mevcut sistemi, "milli iradeye"
dayanarak ırkçı bir totaliter rejime
dönüştürmüştü.
Bugünkü iktidar ve onun yandaşları istedikleri
kadar, "seçilmiş iktidar milli egemenliğe
uygundur, milli iradeyi temsil eder, yaptığı her
eylem, demokrasiye uygundur" diye bağırsınlar,
dini eğitimin yaygınlaştırılmasının,
üniversitelerin siyasal iktidara bağımlı
kılınmasının,
türban dedikleri sıkmabaş gibi dinsel simgelerin
kamu alanlarında kullanılmasının demokrasiyi
tahrip ettiği gerçeğini örtemezler.
Hep bir ağızdan bağırarak, anti demokratik
uygulamaları demokrasi diye yutturmaya çalışan,
politikacı ve yazar çizer takımının bu
yutturmacalarına ancak çalışmadan,AKP'nin
erzak,kömür ve
para yardımı ile geçinen cahil,yobaz ve şakşakçı
takımı inanır,birazcık tahsili olan,bilinçli
vatandaşların hiç birisi inanmaz.
“Ne oldu, nasıl oldu” tartışmaları, darbeci
askerlerin itirafları, ‘FETÖ’nün devlete nasıl
sızdığının ilk kez keşfedildiği duygusunu yaratan
değerlendirmeler ve sayıları on bine ulaşan
gözaltı, yüz binlere yaklaşan başta MEB olmak
üzere devletin neredeyse tüm kurumlarındaki
tasfiyeler...
15 Temmuz darbe girişimi, bir yandan “ne istediler
de vermedik” sözü atlanarak Gülen Cemaatinin
devlet içinde nasıl örgütlendiği, diğer yandan da
ilan edilen OHAL’in TSK’nın yapısının
değiştirilmesini de içeren Kanun Hükmünde
Kararnameleriyle (KHK) siyaset gündeminin esas
konusu
olmayı sürdürüyor.
“Tehlike geçmedi” saikiyle alanlara çağrılan,
bayrak, vatan, ezan simgeleriyle yüklü sokak,
darbe girişimini ve sonrasındaki gelişmeleri nasıl
algılıyor? OHAL nasıl alkışlanabildi?
Sokakta devam eden “demokrasi nöbetlerinin”
karakteri, darbe girişiminin ilk günlerine
damgasını vuran tekbirli, linççi, milliyetçi
renkten ne kadar uzaklaşabildi? “Toplumsal
mutabakat” söyleminin altı ne kadar dolu? “Hainler
mezarlığı” neyin göstergesi?
Gezi’yle başlayan, kendi yaşam alanına müdahale
edildiğinde bunu açıkça söyleyebilme ve
sokaklarda söyleyebilme anlayışı, bu defa ve ilk
kez merkez sağ ve sağcılar arasında görülmeye
başlandı. Yani daha önceden sokakta olmak
çapulculuk, eşkıyalık ya da dediğiniz gibi devlete
karşı olmak iken, şimdi devlet kendisinin sokakta
savunulmasını onayladı. Bunu ne kadar geriye
alabilecek emin değiliz.
Devletin yanında olmak mı, yoksa Erdoğan’ın
yanında olmak mı?
Darbecilere karşı sokağa çağrılanların, yarın
demokrasi, hak ve özgürlük isteyecek kitlelere
karşı da seferber edilmeyeceğinin hiçbir garantisi
yok!
Evet, sokaktaki davranışın muhaliflere karşı
yönelmesinden ya da anlık kızgınlıklarla linç
girişimleri, mülke el koymalar, kimi zaman insana
saldırmalar gibi cereyan etmesinden
endişeliyiz. Nitekim ilk gün gerek askerlere,
gerekse kendinden olmayana yönelik linç
girişimleri ya da işte “Fenerbahçe şampiyon mu
oldu ?” diye sorma gafletinde bulunan bir gencin
bıçaklanması, sonra özellikle kadınlara ve
cinselliklerine yönelik çok ciddi sloganlar ve
bunların devam etmesi, sokakta sadece
Müslümanların olduğuna dair izlenim ve sloganların
yükseltilmesi
Demokrasi için insanlar alanlara çağrılırken aynı
günlerde Suruç katliamı anmasının
yasaklanması ya da grevde olan işçilerin sokakta
olmasına izin verilmemesi neyi gösteriyor?
Hükümet onayı yoksa sokağın onaylanmadığı anlamına
geliyor.
Evet, Gezi’nin bazı sembollerini taklit vb.
görüntülerle karşılaşıyoruz. Bazı pankartlarla,
bazı görüntüler verilmeye çalışılıyor; fakat benim
görebildiğim, halktan ziyade, birtakım
insanlar biatını gösterebilmek, adeta bir tür
reklam için alana gidiyorlar. Platformlarda
siyasiler, yarı siyasiler, iş adamları, sermaye
sahipleri, sanatçılar var. Bunlar, mesela
Cumhurbaşkanı tarafından Saraya çağrılarak taltif
ediliyor. Bir kere tek tek kişilerin öne
çıkarılması son derece sakıncalı. Gezi’de halk
öndeydi, kimse bireysel olarak önde değildi,
bireysel olarak önde olmaktan da utanmaktaydı. Bir
tür komünalizm, dayanışmacılık söz
konusuydu. Oysa şimdi sadece bir tür İslami
nasyonalizmle örtülmüş bir reklam sokağı
görüyorum.
İnsanlık dışı bir rövanşizm geziyor ortalıkta.
Malumunuz, darbe girişiminin sosyolojik ayağında
bir de ‘darbecilerin cenaze namazı
kılınmayacak’ fetvasının ardından gelen ‘hainler
mezarlığı’ tartışması var. İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Diyanet İşleri
Başkanı’nın ‘aileler rencide olabilir’ uyarısıyla
tabelanın kaldırıldığını açıkladı, ancak mezarlık
varlığını koruyor. Hainler mezarlığı nasıl
bir akıldır, insan hakları açısından nerede
durur…. Ne söylersiniz?
Doğrusu böyle vahim bir şey olamaz. Kadir
Topbaş’ın böyle bir mezarlığı kendi başına açması
kadar, belki de daha vahim olan Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın böyle bir konuda kendisini söz
söylemeye yetkili kılması. Bir tür rövanşizmin
ortalıkta gezindiğini biliyoruz zaten ama bunun
bu kadar insan dışı cereyan ediyor oluşu son
derece vahim. Benzer şeyleri, Lokman Birlik’in
cenazesinin sürüklenmesinde ya da çocuklar canlı
canlı bodrumlarda öldürülürken bize
seyrettirilmesinde de gördük.
Aslında iktidara kemik bir oy verenler dışında,
yani yüzde 23-28 grubu dışında, ben insanların
mevcut durumu gördüğünü düşünüyorum. Şunun çok iyi
farkındalar, bu bir paylaşma zamanıdır ve
iktidara el koyan bu paylaşmayı yönetecektir!
Bunun şimdiki görüntüleri İslamiyet üzerinden
yürütülüyor olabilir, camilerden, salalar
üzerinden yürütülüyor olabilir, geçmişte de
kışlalardan yürütülmüştü. Dolayısıyla benzer darbe
tecrübesini burada konuşturacaktır. Burada
dediğim gibi iki mesele var; biri sokağın
meşrulaşması ve devletin sokağı desteklemesi.
Diğeri
de kışlaların yerini camilerin almış olması.
Milli egemenlik ve milli irade ancak demokrasi ile
anlam kazanır.
Bir takım politikacılar ve onlara çanak tutan köşe
yazarları Hep birlikte bağırıyorlar:
"Milli egemenlik mukaddestir. Milli irade
seçimlerde tecelli etmiştir. İktidarın yaptığı her
şey demokratiktir" diyorlar.
Demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla
uygulanmadığı yani başta inanç özgürlüğü olmak
üzere tüm
temel hak ve özgürlüklerin devlet tarafından
güvence altına alınmadığı toplumlarda ne milli
egemenlikten ne de milli iradeden söz etmek mümkün
değildir.
İktidarın demokratikliği sadece milli iradeye
dayanmasında, yani demokrasiye uygun olarak
yapılmış seçimlerle yönetime gelmesinde değil,
yönetim erkini ele geçirdikten sonra da
demokrasiye uygun davranmasıyla ölçülür.
Yani demokratik bir biçimde iktidara gelmiş de
olsanız, demokrasiyi tahrip edecek, ondan
sapacak, örneğin iktidarınızın devamını demokratik
kurum ve kuralların üstünde ve dışında
sürdürecek önlemler alamazsınız.
Seçim sistemini demokratik kurum ve kuralların
dışına taşıyarak, "ömür boyu iktidar için" seçim
yaptıramazsınız.
Milli iradeye uygun olarak iktidara gelmiş de
olsanız, demokratik sistemin temeli olan laik ve
demokratik bir eğitimi, dinci temellere göre
yeniden düzenleyemezsiniz.
Unutmayalım ki Almanya'da Hitler de seçimle
iktidara gelmiş ve mevcut sistemi, "milli iradeye"
dayanarak ırkçı bir totaliter rejime
dönüştürmüştü.
Bugünkü iktidar ve onun yandaşları istedikleri
kadar, "seçilmiş iktidar milli egemenliğe
uygundur, milli iradeyi temsil eder, yaptığı her
eylem, demokrasiye uygundur" diye bağırsınlar,
dini eğitimin yaygınlaştırılmasının,
üniversitelerin siyasal iktidara bağımlı
kılınmasının,
türban dedikleri sıkmabaş gibi dinsel simgelerin
kamu alanlarında kullanılmasının demokrasiyi
tahrip ettiği gerçeğini örtemezler.
Hep bir ağızdan bağırarak, anti demokratik
uygulamaları demokrasi diye yutturmaya çalışan,
politikacı ve yazar çizer takımının bu
yutturmacalarına ancak çalışmadan,AKP'nin
erzak,kömür ve
para yardımı ile geçinen cahil,yobaz ve şakşakçı
takımı inanır,birazcık tahsili olan,bilinçli
vatandaşların hiç birisi inanmaz.
“Ne oldu, nasıl oldu” tartışmaları, darbeci
askerlerin itirafları, ‘FETÖ’nün devlete nasıl
sızdığının ilk kez keşfedildiği duygusunu yaratan
değerlendirmeler ve sayıları on bine ulaşan
gözaltı, yüz binlere yaklaşan başta MEB olmak
üzere devletin neredeyse tüm kurumlarındaki
tasfiyeler...
15 Temmuz darbe girişimi, bir yandan “ne istediler
de vermedik” sözü atlanarak Gülen Cemaatinin
devlet içinde nasıl örgütlendiği, diğer yandan da
ilan edilen OHAL’in TSK’nın yapısının
değiştirilmesini de içeren Kanun Hükmünde
Kararnameleriyle (KHK) siyaset gündeminin esas
konusu
olmayı sürdürüyor.
“Tehlike geçmedi” saikiyle alanlara çağrılan,
bayrak, vatan, ezan simgeleriyle yüklü sokak,
darbe girişimini ve sonrasındaki gelişmeleri nasıl
algılıyor? OHAL nasıl alkışlanabildi?
Sokakta devam eden “demokrasi nöbetlerinin”
karakteri, darbe girişiminin ilk günlerine
damgasını vuran tekbirli, linççi, milliyetçi
renkten ne kadar uzaklaşabildi? “Toplumsal
mutabakat” söyleminin altı ne kadar dolu? “Hainler
mezarlığı” neyin göstergesi?
Gezi’yle başlayan, kendi yaşam alanına müdahale
edildiğinde bunu açıkça söyleyebilme ve
sokaklarda söyleyebilme anlayışı, bu defa ve ilk
kez merkez sağ ve sağcılar arasında görülmeye
başlandı. Yani daha önceden sokakta olmak
çapulculuk, eşkıyalık ya da dediğiniz gibi devlete
karşı olmak iken, şimdi devlet kendisinin sokakta
savunulmasını onayladı. Bunu ne kadar geriye
alabilecek emin değiliz.
Devletin yanında olmak mı, yoksa Erdoğan’ın
yanında olmak mı?
Darbecilere karşı sokağa çağrılanların, yarın
demokrasi, hak ve özgürlük isteyecek kitlelere
karşı da seferber edilmeyeceğinin hiçbir garantisi
yok!
Evet, sokaktaki davranışın muhaliflere karşı
yönelmesinden ya da anlık kızgınlıklarla linç
girişimleri, mülke el koymalar, kimi zaman insana
saldırmalar gibi cereyan etmesinden
endişeliyiz. Nitekim ilk gün gerek askerlere,
gerekse kendinden olmayana yönelik linç
girişimleri ya da işte “Fenerbahçe şampiyon mu
oldu ?” diye sorma gafletinde bulunan bir gencin
bıçaklanması, sonra özellikle kadınlara ve
cinselliklerine yönelik çok ciddi sloganlar ve
bunların devam etmesi, sokakta sadece
Müslümanların olduğuna dair izlenim ve sloganların
yükseltilmesi
Demokrasi için insanlar alanlara çağrılırken aynı
günlerde Suruç katliamı anmasının
yasaklanması ya da grevde olan işçilerin sokakta
olmasına izin verilmemesi neyi gösteriyor?
Hükümet onayı yoksa sokağın onaylanmadığı anlamına
geliyor.
Evet, Gezi’nin bazı sembollerini taklit vb.
görüntülerle karşılaşıyoruz. Bazı pankartlarla,
bazı görüntüler verilmeye çalışılıyor; fakat benim
görebildiğim, halktan ziyade, birtakım
insanlar biatını gösterebilmek, adeta bir tür
reklam için alana gidiyorlar. Platformlarda
siyasiler, yarı siyasiler, iş adamları, sermaye
sahipleri, sanatçılar var. Bunlar, mesela
Cumhurbaşkanı tarafından Saraya çağrılarak taltif
ediliyor. Bir kere tek tek kişilerin öne
çıkarılması son derece sakıncalı. Gezi’de halk
öndeydi, kimse bireysel olarak önde değildi,
bireysel olarak önde olmaktan da utanmaktaydı. Bir
tür komünalizm, dayanışmacılık söz
konusuydu. Oysa şimdi sadece bir tür İslami
nasyonalizmle örtülmüş bir reklam sokağı
görüyorum.
İnsanlık dışı bir rövanşizm geziyor ortalıkta.
Malumunuz, darbe girişiminin sosyolojik ayağında
bir de ‘darbecilerin cenaze namazı
kılınmayacak’ fetvasının ardından gelen ‘hainler
mezarlığı’ tartışması var. İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Diyanet İşleri
Başkanı’nın ‘aileler rencide olabilir’ uyarısıyla
tabelanın kaldırıldığını açıkladı, ancak mezarlık
varlığını koruyor. Hainler mezarlığı nasıl
bir akıldır, insan hakları açısından nerede
durur…. Ne söylersiniz?
Doğrusu böyle vahim bir şey olamaz. Kadir
Topbaş’ın böyle bir mezarlığı kendi başına açması
kadar, belki de daha vahim olan Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın böyle bir konuda kendisini söz
söylemeye yetkili kılması. Bir tür rövanşizmin
ortalıkta gezindiğini biliyoruz zaten ama bunun
bu kadar insan dışı cereyan ediyor oluşu son
derece vahim. Benzer şeyleri, Lokman Birlik’in
cenazesinin sürüklenmesinde ya da çocuklar canlı
canlı bodrumlarda öldürülürken bize
seyrettirilmesinde de gördük.
Aslında iktidara kemik bir oy verenler dışında,
yani yüzde 23-28 grubu dışında, ben insanların
mevcut durumu gördüğünü düşünüyorum. Şunun çok iyi
farkındalar, bu bir paylaşma zamanıdır ve
iktidara el koyan bu paylaşmayı yönetecektir!
Bunun şimdiki görüntüleri İslamiyet üzerinden
yürütülüyor olabilir, camilerden, salalar
üzerinden yürütülüyor olabilir, geçmişte de
kışlalardan yürütülmüştü. Dolayısıyla benzer darbe
tecrübesini burada konuşturacaktır. Burada
dediğim gibi iki mesele var; biri sokağın
meşrulaşması ve devletin sokağı desteklemesi.
Diğeri
de kışlaların yerini camilerin almış olması.