cuma hutbesi

Konu sahibi son olarak 2482 gün önce görüldü
ALLAH’IN RIZASINA ULAŞTIRAN SALİH AMELLER Aziz Müminler! Resûlullah Efendimiz (s.a.s), bir gün ashâbıyla sohbet ederken “Bugün hanginiz oruç tuttu?” diye sordu. Hz. Ebu Bekir “Ben” diye cevap verdi. Ardından Peygamberimiz tek tek şu soruları sıraladı: Bugün hanginiz bir kardeşinizin cenazesine katıldı? Bugün hanginiz bir fakirin karnını doyurdu? Bugün hanginiz bir hasta ziyaretinde bulundu?” Bu soruların her birine Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) “Ben” diyerek olumlu cevap vermişti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ashabı nezdinde bizlere şu müjdeyi verdi: “Bu güzel davranışlar kimde bulunursa, o mutlaka cennete girer.”1 Değerli Müslümanlar! Yaratılış sebebimiz; her şeyden önce Cenab-ı Hakkı layıkıyla tanımak, O’na yürekten bağlanmak, O’nun emir ve yasaklarına uygun davranmaktır. Varlığımızın gayesi imanı ve salih ameli, iyiliği ve güzel ahlakı hayata hâkim kılmaktır. Bunun yolu ise Kur’an ve sünnete samimiyetle uymaktan geçer. Zira Kur’an ve sünnet hayat yolculuğumuzun en sağlam, en güvenilir, en esaslı rehberleridir. Bu yolculuğun sonunda rızasını kazanan kullarına Rabbimizin bir lütfu ve mükâfatı olan cennet vardır. Kıymetli Kardeşlerim! Bizi cennete götürecek hidayet yolunun ilk adımında iman vardır. Allah’ın varlığına ve birliğine iman edenler cennete ulaşacaktır. İman esaslarına gönülden bağlı kalanlar ebedi nimetlere kavuşacaktır. Bize düşen son nefesimize kadar imanımıza sadakat göstermek ve Rabbimize verdiğimiz kulluk sözüne sahip çıkmaktır. İmanımızı söz ve davranışlarımıza yansıtmak ve güzel amellerimizle diri tutmaktır. Nitekim Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz, iman edip, salih ameller işleyenler var ya; işte onlar yaratılanların en hayırlısıdır. Rableri katında onların mükâfatı, altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu mükafat Rabbine derin saygı duyanlara mahsustur.”2

Kardeşlerim! Cennete giden yolun ikinci adımı ise salih amellerdir. Bize Rabbimizin rızasını kazandırmasını ümit ettiğimiz salih amellerin, yani iyi ve güzel davranışların, doğru ve anlamlı adımların sınırı yoktur. Kul olma bilinciyle söylenen her hayırlı söz, insan olma şerefine layık her güzel eylem, Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayan her iyi niyet birer salih ameldir. Yeter ki samimiyet elden bırakılmasın. Yeter ki Allah rızası başka bir gayeye, beklentiye kurban edilmesin. Kıymetli Kardeşlerim! İbadetlerimizin her biri birer salih ameldir. Ancak cennete götürecek olan ibadet aynı zamanda bize güzel vasıflar kazandıran ibadettir. Namazımız bizi günah ve çirkin işlerden alıkoymalıdır. Orucumuz dilimizi kem sözlerden, elimizi, zihnimizi ve gönlümüzü kötülüklerden korumalıdır. Haccımız, teslimiyetimizi ve ümmet bilincimizi pekiştirmelidir. Zekâtımız, infakımız, kurbanımız dünya nimetlerinin esiri olmamak gerektiğini bize hatırlatmalıdır. Aziz Müminler! İmanı kemale eriştiren ve mümini cennete ulaştıran en etkili yol ise güzel ahlaktır. Mümin, anne-babasına, eşine, evladına, komşu ve akrabalarına, can taşıyan her bir varlığa şefkat ve merhamet gösterir. Eliyle, diliyle hiç kimseye zarar vermez. Çevresine güven telkin eder. Rabbimizin emrettiği şekilde dosdoğru olur; istikametten asla ayrılmaz. Zarar göreceğini bilse dahi yalan söylemez. Ahde vefa gösterir. Boş ve faydasız işlerle ömrünü israf etmez. Cennet yolunun yolcusu, hayatının her anında, her işinde sadece Allah’ın rızasını gözetir. Kardeşlerim! Bu Cuma vakti, kurtuluşa ermeyi, cennet ehli olmayı niyaz ederken her birimiz kendimizi hesaba çekelim. Şu soruları samimiyetle kendimize soralım: Rabbimizin emaneti olan ömrümüzü hangi yolda tüketiyoruz? Acaba yürüdüğümüz yol bizi cennete mi götürecektir? Yoksa cennetten mi uzaklaştıracaktır? Yaşantımızla bizi cennete götürecek bir köprü mü kuruyoruz? Yoksa cennetle aramıza duvarlar mı örüyoruz? Söz ve davranışlarımız, birer samimiyet eseri mi? Yoksa yapıp ettiklerimizi riya ve gösterişle heba mı ediyoruz? Değerli Müminler! Hutbemi Sevgili Peygamberimiz’in şu hadis-i şerifiyle bitiriyorum: “Siz bana altı şey hususunda garanti verin, ben de size cennetin garantisini vereyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğinizde sözünüzü tutun. Size bir şey emanet edildiğinde ona riayet edin. İffet ve haysiyetinizi koruyun. Gözlerinizi haramdan sakının. Elinizi kötülüklere uzatmayın.”3
1 Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 12. 2 Beyyine, 98/7-8. 3 İbn Hanbel, V, 323.
 
MİLLETÇE YENİDEN DOĞUŞ: 15 TEMMUZ
Cumanız Mübarek Olsun Aziz Müminler!
Üzerinde yaşadığımız vatan sadece bir toprak
parçasından ibaret değildir. Ecdat diyarıdır. Şehitler
emanetidir. Geleceğe sağlam adımlarla yürümek için
bağrına yaslandığımız, uğruna canımızı verdiğimiz
topraktır vatan.
Bizler tarih boyunca vatanımıza muhabbetle ve
sadakatle bağlandık. Mukaddesatımız uğruna gözümüzü
kırpmadan şehadete yürüdük. Çanakkale’de, Kurtuluş
Savaşı’nda fakirlik ve imkânsızlık içinde benzersiz bir
varoluş mücadelesi verdik. Fakat hiçbir zaman geri
çekilmedik. İman dolu göğüslerimizi nice hayâsız
akınlara siper ettik. Allah’ın inayeti ve yardımıyla,
cesaretimizle, fedakârlığımızla büyük zaferler kazandık.
15 Temmuz gecesi, sabaha kadar okuduğumuz
salalar, getirdiğimiz tekbirler, tesbihat ve yakarışlar,
dünyanın dört bir tarafından milletimizin selameti için el
açıp yalvaran mümin kardeşlerimizin dualarıyla birleşti.
Milletçe tek yürek, yekvücut meydanlara aktık. Birlik ve
beraberliğimize, istiklal ve istikbalimize karşı girişilen
hain saldırıya hep birlikte dur dedik. İmanımızdan ve
vatan aşkımızdan aldığımız o muazzam ruhla hain
emelleri boşa çıkardık. Feraset, basiret ve sekînetimizle
büyük bir felaketin eşiğinden döndük.
Aziz Müslümanlar!
Hutbemin başında okuduğum ayet-i kerimede Yüce
Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlara, ‘Yeryüzünde
fesat çıkarmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah
edicileriz!’ derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların
ta kendileridir, lâkin anlamazlar.”1
Kıymetli Müslümanlar!
15 Temmuz gecesi maruz kaldığımız işgal girişimi
din kisvesine bürünmüştü. Suret-i haktan görünen ama
batıla hizmet eden FETÖ Terör Örgütü, imanımızı,
ahlaki hassasiyetimizi, peygamber sevgimizi, zekât ve
sadakamızı, kurbanlarımızı hâsılı tüm dini değer ve
kavramlarımızı istismar etti. Kendi menfaati uğruna
milletimizin varlığına, birlik ve beraberliğine, ülkemizin
geleceğine kast etti.
Bu hainler, evlatlarımızı ailelerinden kopararak
yüreklerinden vatan sevgisini, ümmet şuurunu söküp
atmaya kalktı. Barış ve ıslah adı altında dini duyguları
sömürerek aslında insanımızı bir güvensizlik girdabına
sürükledi. Hâlbuki Peygamberimiz (s.a.s)’in ifadesiyle
“Müslüman, elinden ve dilinden diğer
Müslümanların güvende oldukları kişidir. Mümin,
canları ve malları hususunda insanların kendisinden
emin oldukları kişidir.”2
Değerli Müminler!
Bizim bir tek harfi bile değişmemiş kitabımız,
hayatı bütün berraklığıyla bilinen Peygamberimiz, temel
ilkeleri apaçık ortada olan bir dinimiz vardır. Rüyalarla,
gizemlerle, sinsi planlarla bu dine aykırı sözde İslamî bir
dünya kurgulamaya çalışanlar asla muvaffak
olamayacaktır. Unutulmamalıdır ki, Allah ve Rasulü’nü
anarak kirli emelleri uğruna dinimizi istismar edenlerin
sonu daima hüsrandır. Bu hüsran onları dünyada zillet,
ahirette ise azap olarak yakalayacaktır.
Muhterem Müslümanlar!
15 Temmuz’u bir daha yaşamamak için bizlere
düşen öncelikle din gibi yüce bir hakikati şahıslar
üzerine bina etmemektir. Aklımızı, irademizi,
vicdanımızı sorgulamaksızın bir başkasına teslim
etmemektir. İslam’ı sahih kaynaklarından, iyi niyetli ve
güvenilir ellerden öğrenmektir. Kur’an-ı Kerim ve
Sevgili Peygamberimizin sünneti seniyyesi rehberliğinde
yaşamaktır. Sahabe neslinden günümüze kadar
Müslümanların büyük çoğunluğunun üzerinde yürüdüğü
mutedil yolun dışında kalan bütün anlayışların sırat-ı
müstakimden sapma anlamına geldiğini bilmektir. Bizi
Allah’a kulluk yerine kendine kul olmaya çağıranlara
itibar etmemektir. Yüzyıllar boyunca topraklarımızda
oluşan ve dini hayatımızı ayakta tutan Anadolu irfanına
sahip çıkmaktır.
Aziz Müminler!
Rabbimizin dualarımızı kabul ettiği bu icabet
vaktinde hep birlikte niyazda bulunalım.
İlahî Yâ Rabbi! Dinimizin, devletimizin,
milletimizin ve Âlem-i İslam’ın bekasını sarsacak her
türlü dâhili ve harici beladan bizleri muhafaza eyle.
İlahî Yâ Rabbi! Fitne ateşiyle bizi yakmak
isteyenlere, izzetimize, şerefimize ve kardeşliğimize göz
dikenlere fırsat verme.
Birliğimize, dirliğimize, muhabbetimize gölge
düşüren nifaktan, tefrikadan ve şiddetin her türlüsünden
bizleri koru Allah’ım!
Sana inanan bu aziz milletten yardım ve inayetini,
kuvvet ve rahmetini esirgeme Allah’ım!
Ya Rabbe’l-Âlemin! Bu aziz vatanın bekası uğruna
can veren şehitlerimize rahmet, gazilerimize Şâfî isminle
şifalar ve hayırlı ömürler ihsan eyle.
Onlara layık bir nesil olmayı bizlere nasip eyle
Allah’ım!

1 Bakara, 2/11-12.
2 Tirmizi, İman, 12.
Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
 
DÜĞÜN ÂDÂBI Cumanız Mübarek Olsun Aziz Kardeşlerim! Peygamber Efendimiz, Medine’ye hicretinin ikinci yılında sevgili kızı Fâtıma’yla, amcasının oğlu Hz. Ali’yi evlendirmişti. Hz. Fâtıma’nın çeyizi, bir parça kadife, bir su tulumu ve içi güzel kokulu ızhır otuyla doldurulmuş bir yastıktan ibaretti. Hz. Fâtıma’nın mehri ve çeyizi gibi, düğün yemeği de gayet sade ve mütevaziydi. Buna rağmen o gün Peygamber kızının düğününe şahit olanlar, “Biz, Fâtıma’nın düğününden daha güzel bir düğün görmedik.†demişlerdi.1 Muhterem Müslümanlar! Evlilik, Allah’ın emri, Peygamberimizin sünnetidir. Dünyada da ahirette de huzura, mutluluğa, berekete ve cennete ulaştıran kıymetli bir başlangıçtır. Resûl-i Ekrem’in ifadesiyle evlilik, “dinin yarısını korumaya†vesiledir.2 Evliliğin ilk adımı olan düğünlerimiz ise, sevdiklerimizin şahitliği ve güzel dilekleri eşliğinde gerçekleşen merasimlerdir. Düğünle yeni bir ailenin kurulduğu ilan edilir; iki ömür bir yuvada birleşir. Geleceğe dair umutlar güçlenir; sevinçler paylaşılır. Sağlıklı ve hayırlı nesiller ihsan etmesi, ülfet, muhabbet ve merhamet lütfetmesi için Allah’a dua edilir. Aziz Kardeşlerim! Her haliyle ümmetine örnek olan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s), yeni evlenenlere “Allah senin için bu düğünü mübarek eylesin.â€3 diye dua etmiş, neşe ve mutluluk içinde yapılan düğünlerde meşru eğlenceye izin vermiştir. Ancak düğünlerin gösterişten uzak, sade, samimi ve mutedil bir şekilde yapılması onun sünnetidir. Zira müminler için hayatın en önemli ölçülerinden biri aşırılıktan sakınmaktır. Kullukta, sevinçte, öfkede, üzüntüde, eğlencede daima dengeli olmaktır. Değerli Müminler! Kur’an-ı Kerim, aile kurma konusunda müminlerin birbirine destek olmasını isterken, Peygamberimiz de evlenmeye niyet edenlere Allah’ın yardımcı olacağını müjdelemiştir. İslâm’da esas olan, evliliği kolaylaştırmaktır. Nitekim “En bereketli nikâh, külfeti en az olanıdır.â€4 şeklindeki nebevi
ilkeyi unutmak, çoğu zaman maddi ve manevi zararlara neden olmaktadır. Her aşamada gereğinden fazla yapılan düğün harcamaları, günümüzde de aileleri sıkıntıya sokmaktadır. Evlenmek isteyen gençler, düğün masraflarının makul ölçüleri aşması sebebiyle zorlanmakta, hatta evlilikten uzak durmaktadır. Düğünden sonra uzun süre borç ödemek, ailenin ilk yıllarını maddi sıkıntı ve huzursuzlukla geçirmesine sebep olmaktadır. Halbuki sadelikte asalet, tevazuda hikmet vardır. Muhterem Müminler! Allah Resulü (s.a.s.), yeni evlenen bir sahabiye “Bir koyunla dahi olsa düğün yemeği ver.â€5 şeklinde tavsiyede bulunmuştur. Ancak asıl maksadı dostlarımızı buluşturmak ve gönül almak olan düğün yemekleri, israf sofralarına, riya, gösteriş ve şatafata dönüşmemelidir. Nitekim düğün davetlerinde zenginfakir ayrımı yapılmamasını emreden Peygamberimiz, zenginlerin davet edilip fakirlerin unutulduğu düğün yemeğini “en kötü yemek†olarak nitelendirmiştir.6 Kıymetli Müslümanlar! Mümin olarak bizlere yakışan, nikâh, nişan, sünnet ve düğün merasimlerinde İslam’ın çizdiği meşruiyet dairesinde hareket etmektir. Eğlenirken ölçülü ve dengeli olmak, İslam’ın ilkelerinden ödün vermemektir. Yüce Rabbimizin “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri siz kendinize haram kılmayın ve Allah’ın koyduğu sınırları da aşmayın. Zira Allah haddi aşanları sevmez.â€7 ayetine gönülden uymaktır. Mümin, ‘çocukların mutluluğu’ bahanesine sığınarak haramlar konusunda gevşeklik göstermez. Mutluluğu ararken aklı uyuşturan alkole, neşeyi hüzne çeviren silaha, mahremiyet sınırlarını ihlale tevessül etmez. Eğlenirken kimsenin hakkına girmez, çevresine rahatsızlık vermez. Allah’ın her an kendisini görüp gözettiğinin farkında olarak yaşar. O’na şükreder ve O’nun rızasına uygun davranır. Kardeşlerim! Sıklıkla düğün yaptığımız, yavrularımızı evlendirdiğimiz bu aylarda mutluluğumuza gölge düşürecek davranışlardan kaçınalım. Maddi tutkulara kapılmadan, zevk ve sefahate dalmadan, lüks ve israfın esiri olmadan düğün yapmaya dikat edelim. Hayatın oyun ve eğlenceden ibaret olmadığını hatırlayalım. “Kendileriyle huzur bulmamız için bizlere eşler yaratan, aramızda sevgi ve rahmet bağları var edenâ€8 Allah’a şükretmek için düğünlerimizi birer vesile kılalım.
1 İbn Mâce, Nikâh, 24. 2 Beyhaki, Şuabü’l-İman IV, 382. 3 Müslim, Nikâh, 79. 4 İbn Hanbel, VI, 83. 5 Buhârî, Nikâh, 69. 6 Buhârî, Nikâh,73. 7 Maide, 5/87. 8 Rum, 30/21. Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
 
İMAN-AMEL İLİŞKİSİ

Aziz Müminler!
Resûlullah (s.a.s) bir gün bineğiyle giderken arkasında oturan Muâz b. Cebel’e “Yâ Muâz!” diye seslendi. Muâz, “Buyur yâ Resûlallah! Emret!” diyerek cevap verdi. Peygamberimiz tekrar, “Yâ Muâz!” diye seslendi. Muâz yine “Buyur yâ Resûlallah! Emret!” dedi. Bu durum üç defa tekrarlandı. Daha sonra Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Kim kalbiyle tasdik ederek Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet ederse Allah ona cehennemi haram kılar.”

Değerli Müslümanlar!
Yüce Rabbimizin bizlere bahşettiği nimetlerin en başında iman gelmektedir. İman, Allah’ın varlığına ve birliğine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kaderin Allah’tan olduğuna gönülden inanmaktır. Rahmet Peygamberinin bize tebliğ ettiği tüm hakikatleri kalp ile tasdik, dil ile ikrar etmektir. Allah’a sadakat ve teslimiyetle bağlanmaktır.

Muhterem Müminler!
Her insan fıtrat üzere doğar. Fıtrat, insanın imana ve iyiliğe meyilli bir yaratılış özüne sahip olması demektir. Fıtratına uygun olarak imanı, İslam’ı ve ihsanı seçenler tükenmez nimetlere nail olur. Allah (c.c), kendisine hakkıyla inanan ve güvenen kullarıyla daima beraberdir. Onları kollayıp gözetir, yalnız bırakmaz, onlara yardım eder.
İman, insanın hayatına anlam katar. Ona dünyada yaratılış gayesine uygun bir yaşama bilinci aşılar. Davranışlarını şekillendirir, fikir ve kararlarına yön verir. Zorluklar karşısında insanı kuvvetli, dayanıklı ve sabırlı kılar. Yalnızlığı, güçsüzlüğü ve ümitsizliği ortadan kaldırır. Nimetin kıymetini bilmeye ve şükrünü eda etmeye vesile olur.

Kıymetli Müminler!
Allah’a iman etmek, Peygamberimizin sünnetini hayatımızın her alanında yaşanılır kılmayı gerektirir. Mümini, “elinden ve dilinden emin olunan kimse” olarak tarif eden Allah Resûlü (s.a.s.); ahde vefa göstermek, emanete riayet etmek, misafire ikramda bulunmak, konuştuğunda hayır söylemek gibi nice güzel hasleti imanın bir tezahürü olarak zikretmiştir. “Ey Allah’ın Resûlü, bana İslam hakkında öyle bir şey söyle ki, senden başka kimseye bu hususta soru sormama gerek kalmasın” diyen bir sahabiye “Allah’a iman ettim de, sonra dosdoğru ol” cevabını vermiştir.

Kardeşlerim!
İmanımızı diri tutan salih ameldir; kemale erdiren ise güzel ahlaktır. Rabbimiz, iman edip rızasına uygun şekilde iyi, doğru ve güzel işler yapanları şöyle müjdelemektedir: “Erkek ya da kadın, kim mümin olarak salih amel işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükafatlarını yapmakta olduklarının en güzeliyle vereceğiz.” Sevgili Peygamberimiz de “Müminlerin iman bakımından en olgun olanları ahlakı en güzel olanlarıdır.” buyurarak iman ile ahlak arasındaki bağın vazgeçilemez olduğuna işaret etmiştir.

Aziz Müminler!
İman ve salih amel bizi ahirette Rahmân’ın rahmetine ulaştıracak en kıymetli sermayemizdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Rabbimiz Allah’tır deyip de istikamet üzere yaşayanlar, işte onların üzerine melekler şu müjdeyle inerler: Korkmayın, kederlenmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin!”
İmanını salih amel ve güzel ahlakla hayatına yansıtan her mümin Cenâb-ı Hakkın bu müjdesinin muhatabıdır. Yeter ki kul, canı gönülden Rabbine yönelsin ve her durumda “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” desin.

Aziz Müminler!
İman bir bütündür. İman esaslarından birini bile kabul etmemek inançsızlık anlamına gelir. Bu ise büyük bir felakettir. Çünkü inançsızlık kişiyi yaratılış gayesinden uzaklaştırarak anlamsız bir hayata sürükler. Yüce idealler uğruna fedakârlık yapma duygusunu zedeler. Eşi ve ortağı olmayan bir kudrete, o kudretin gönderdiği rehbere, vadettiği hakikate, sonsuz bir yaşamın varlığına inanmayan huzuru ve mutluluğu yakalayamaz. Ahiret gününde ise Allah’ın rahmet ve inayetinden mahrum olur.

Kardeşlerim!
İmanımızın kıymetini bilelim. Öyle bir imana sahip olalım ki ruhumuzu yüceltsin, kulluğumuzu pekiştirsin, ahlakımızı güzelleştirsin, hevâ ve hevesimizin esiri olmaktan bizi korusun. Bu günümüzü olduğu kadar geleceğimizi de inşa etsin. Dünyamızı olduğu kadar ahiretimizi de mamur etsin.
Hutbemi Sevgili Peygamberimizin şu niyazıyla bitiriyorum: “Allah’ım! Bize imanı sevdir, kalplerimizi imanla süsle! Bize küfrü, itaatsizliği ve isyanı sevdirme, kerih göster! Bizi doğru yolda olanlardan eyle!”
 
KURBAN, ALLAH’A YAKINLAŞMA VESİLESİDİR Cumanız Mübarek Olsun Aziz Kardeşlerim! Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz kurbanlarımız hakkında şöyle buyuruyor: “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. O’na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır…”1 Okuduğum hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Âdemoğlu kurban bayramı günü Allah’a kurban kesmekten daha sevimli gelen bir amel işleyemez…”2 Kıymetli Müslümanlar! Hz. Âdem’den bu yana devam eden kurban uygulaması, bizi Allah’a yakınlaştıran ibadetlerden biridir. Kurbanın anlamı sadece bayram günlerinde hayvan kesmek değildir. Aksine kurban; sadakatin, Allah’a itaat ve teslimiyetin göstergesidir. Gerektiğinde malımızı, canımızı ve bütün varlığımızı Allah yolunda feda etmenin sembolik bir ifadesidir. Bizler, her kurban bayramında, Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in Cenâb-ı Hakk’a mutlak teslimiyetlerinin hâtırasını tazeleriz. Hayatımızın böyle bir iman, teslimiyet ve samimiyet üzerine inşa edilmesi gerektiğini yeniden hatırlarız. Kardeşlerim! Kurban, her şeyden önce Rabbimizin rızasını kazanmak ümidiyle eda ettiğimiz bir ibadettir. Meşruiyeti Kur’an ve sünnetle sabittir. Nitekim Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi gerekli kıldık...”3 Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) de hicri ikinci yıldan itibaren vefat edinceye kadar her yıl kurban kesmiştir.4 Muhterem Müslümanlar! Kurban; Mümine Allah rızası uğrunda paylaşma, ihtiyaç sahibine el uzatma alışkanlığı kazandırır. Onu cimrilikten, dünya malının esiri olmaktan kurtarır. Komşuları, akrabaları, dostları hâsılı bütün müminleri birbirine bağlar ve kaynaştırır. Bizi, binlerce kilometre uzaktaki kardeşlerimizle yakınlaştırır, bütünleştirir, ümmet olmanın şuuruna erdirir.
Kurban; tokluğa hasret kalmış insanların sofrasına bir nebze de olsa katkı sunabilmektir. İnancı ne olursa olsun, muhtaç olan herkesin imdadına koşmaktır. Mazlumların sevincine, bayram neşesine vesile olmaktır. Dünyanın en ücra köşelerinde, adını dahî duymadığımız diyarlarda yaşayan, hiç görmediğimiz, tanımadığımız din kardeşlerimize uzattığımız bir iyilik elidir. Onlara bir kurban etinden ziyade ümit, güven ve muhabbet takdim edebilmenin adıdır. Kardeşlerim! Kurbanımızı paylaşmak bizim için ebedi mutluluğu ve huzuru elde etmenin kapısını aralar. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) de, kurbanlarımızı ihtiyaç sahipleriyle paylaşmanın bizi gerçek anlamda kazançlı kılacağını haber vermiştir. Bir defasında, kestiği koyundan geriye ne kadar et kaldığını sormuş, Hz. Âişe validemizin kendilerine sadece bir kürek kemiği kaldığını söylemesi üzerine “Ey Âişe! Desene bir kürek kemiği hariç hepsi bizim oldu”5 buyurmuştur. Aziz Müminler! Diyanet İşleri Başkanlığımız, Türkiye Diyanet Vakfı ile birlikte çeyrek asırdır yurtiçi ve yurtdışında vekâlet yoluyla kurban kesim organizasyonu düzenlemektedir. Fedakâr ve cömert milletimizin emaneti olan kurbanlar, İslami usullere uygun şekilde kesilerek ülkemizdeki ve dünyanın dört bir yanındaki kardeşlerimize ulaştırılmaktadır. “Kurbanını Paylaş, Kardeşinle Yakınlaş” şiarıyla başlattığımız bu yılki vekâletle kurban organizasyonuna bağışlar Arefe günü akşamına kadar devam edecektir. Kardeşlerim! Biz inanıyoruz ki, verdiğimiz bir hisse kurban, binlerce belki milyonlarca dua olarak aziz milletimize geri dönmektedir. Yetimlere, gariplere, şehrin en ücra köşesindeki kimsesizlere, kamplardaki mültecilere gönül sofraları kurmak için biz de bu hayır kervanına katılalım. Bizden yardım bekleyen ümmeti yalnız bırakmamak için bu muhabbet yolculuğuna destek olalım. Hutbemi Allah Resulü (s.a.s.)’in şu hadis-i şerifiyle bitiriyorum. “Kim bir Müslüman’ın dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse, Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa, Allah da dünya ve ahirette onun işlerini kolaylaştırır…”6
1 Hac, 22/37. 2 Tirmizî, Edâhî, 1. 3 Hac, 22/34. 4 Tirmizî, Edâhî, 11. 5 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 33. 6 Ebû Dâvûd, Edeb, 60. Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
 
ÇALIŞMAK, HAYATIMIZA BEREKET GETİRİR

Aziz Kardeşlerim!
Okuduğum âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.”1

Okuduğum hadis-i şerifte ise Resûl-i Ekrem (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Hiç kimse kendi el emeğinin karşılığından daha hayırlısını yememiştir.”2

Değerli Müminler!
Rezzâk olan Rabbimiz, yediğimiz her lokmayı, içtiğimiz her yudumu, havayı, ekmeği,
suyu bizlere lütfedendir. O, sonsuz ikram sahibidir. Bizler, “Yâ Rezzâk!” dediğimiz zaman bilir ve inanırız ki, Allah ruhumuzun da bedenimizin de gıdasını verendir ve O, rızkımıza kefildir. Mümin olarak bize düşen, rızık elde etmek için helâl yollarla çalışmak, temiz ve nezih olan kazancın peşinde koşmaktır. Sevgili Peygamberimiz bu hususu şöyle dile getirmiştir: “Hiç kimse Allah'ın kendisine takdir ettiğini elde etmeden ölmeyecektir. Öyleyse Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Helâl olanı alın, haramdan kaçının.”3

Kardeşlerim!
İnsanlığa rehber olarak gelen peygamberler de terzilik, marangozluk, çiftçilik, ticaret gibi çeşitli mesleklerle meşgul olmuşlar, kimseye yük olmadan kendileri ve aileleri için helâl rızık temin etmişlerdir. Alın teri ve göz nuruyla çalışmak, helâl
kazanç endişesi gütmek, helâlinden üretip helâl yolda harcamak peygamberlerin sünnetidir. Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de tüm insanlığa şu çağrıyı yapar: يََٓا اَيَُهَا النََاسُ كُلُوا مِ ما فِي الَّْرْضِ حَلَْلًّ طَيَِبا “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin...”4

Muhterem Müslümanlar!
Çalışmak, hayatımıza huzur ve bereket getirir. Allah'ın verdiği aklı, bedeni ve yüreği kullanarak, O'nun razı olacağı işlerde çalışmak, kul için şereftir. Mümin, sürekli kendini yenilemeli, “iki günü eşitse zararda olduğunu” bilmelidir.

Dinimiz, tembelliği, sorumsuzluğu, çalışmadan kazanmayı hedefleyen her türlü
sahtekârlık girişimini yasaklar. Toplumun ahlâkî değerlerini hiçe sayarak güven ve huzurunu bozan rüşvet, tefecilik, stokçuluk, karaborsacılık ve alışverişte hile gibi haksız kazanç yollarına kesinlikle izin vermez. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Sizden birinizin urganını alıp dağa giderek bir bağ odun getirip satması ve böylece Allah'ın onun itibarını koruması, bir şey verip vermeyecekleri belli olmayan kimselerden dilenmesinden daha hayırlıdır.”5 buyurmuştur.

Kıymetli Kardeşlerim!
Kur'an-ı Kerim'de “Allah'ın sana verdiğinden ahiret yurdunu ara, dünyadan da
nasibini unutma…”6 buyrulur. Müslüman, bu ilâhî uyarıya dikkat ederek dünya için ahiretini feda etmemeli, ahiret için de dünyasını terk etmemelidir. Çalışma hayatında dürüstlük, adalet, hakkaniyet gibi erdemleri yaşatmalı, maişetini temin etmek için çabalarken kulluk şuurundan da uzaklaşmamalıdır.

Hutbemi, müminleri tarif eden şu ayet-i kerime ile bitiriyorum: “Onlar, ne ticaret, ne de alışverişin kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar.”7


1 Necm, 53/39-41.
2 Buhâri, Büyû, 15.
3 İbn Mâce, Ticâret, 2.
4 Bakara, 2/168.
5 Buhâri, Zekât, 50.
6 Kasas, 28/77.
7 Nûr, 24/37.
 
ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİNDEN MÜMİNLERE MESAJLAR
Aziz Müminler!


Bizler, sabah ve akşam namazlarından sonra Haşr sûresinin son üç ayetini okuruz. Allah’ın varlığını, birliğini, yüceliğini hatırlar, en güzel isimleriyle O’nu tesbih ederiz. Peygamberimiz (s.a.s)’in sabah ve akşam bu ayetleri okuyanlara meleklerin dua edeceği müjdesine nail olmaya çalışırız.[1]
Kıymetli Müslümanlar!
Haşr sûresinin son üç âyeti, “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur†şeklindeki tevhid ilkesiyle başlar. Her insana, bu hakikati gönülden kabul etmesi ve Allah’a samimiyetle bağlanması gerektiğini öğretir. Rabbimiz, gizli ve aşikâr olanı, görüleni ve görülmeyeni hakkıyla bilendir. Rahmân’dır; dünyada bütün insanlara karşı çok şefkatlidir. Rahîm’dir; âhirette ise sadece müminlere merhamet edendir.
Mümin, Allah’ın kendisini her an ve her yerde gördüğünün, her türlü niyetini bildiğinin farkında olarak yaşar. Çünkü o, Rabbinin kendisine şah damarından daha yakın olduğuna inanmıştır.[2]
Aziz Kardeşlerim!
Allah Teâlâ, isimleri ile kendisini bize şöyle tanıtır. Yüce Rabbimiz, Melik’tir; mülkün gerçek sahibidir. Varlık da O’nundur, yokluk da. Elimizdeki nimetleri bize emanet eden O’dur. Mümin, sahip olduğu her nimetin kendisine verilen bir emanet olduğu şuuruyla hareket eder. Mal ve mülkün, makam ve mevkiin, şan ve şöhretin esiri olmaz. Aksine gün gelip nimetin hesabını vereceğine olan inancıyla, emanete riayet eder.
Yüce Allah Kuddûs’tür; her türlü noksanlıktan uzaktır. Mutlak kemal sahibidir. O, Selâm’dır; esenlik, huzur ve barışın kaynağıdır. Mümin de, başta ailesi olmak üzere hayatının her alanında huzur ve sükûnetin hâkim olması için gayret gösterir.
Allah Teâlâ, Mümin’dir; güven veren, kendisine güvenenleri korkudan emin kılandır. Gönlünü açanlara iman bahşedendir. Müheymin’dir; her şeyi görüp gözetendir. Dünyanın türlü sıkıntıları karşısında el açıp yalvaracağımız, sığınağımız, dayanağımız O’dur.
O, Aziz’dir; yegâne galip, izzet ve şanın asıl sahibidir. Cebbâr’dır; dinihaber.com murat ettiğini her durumda icra eden, yaraları saran, dertlere derman olan O’dur. Mütekebbir’dir; büyüklük ancak kendisine yaraşan, büyüklükte eşi olmayandır. O’nun karşısında herkes acizdir. Her türlü eksiklikten münezzeh olan Rabbimizin eşi ve benzeri yoktur.
Muhterem Müslümanlar!
Haşr sûresinin son ayetinde Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: Allah, istediğini istediği surette, hiçbir örneği olmadan yaratandır. Varlıkların şekil ve özelliklerini tayin edendir. Mümin, son nefesine kadar Rabbinin lütfettiği tertemiz fıtrata sahip çıkar. Allah nezdinde asıl değerli olanın görünüş, mal, mülk değil, iman-ı kâmil, kalb-i selîm, amel-i salih ve güzel ahlak olduğunu bilir. Gönlünü kin, nefret, fitne ve haset gibi kötülüklerden uzak tutar.
En güzel isimler O’nundur. Bizler en güzel isimleriyle Allah’a yakarışta bulunuruz. Peygamberimiz (s.a.s), “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bu isimleri öğrenip gereğiyle amel ederek sayarsa cennete girer.â€[3] buyurmuştur. Rabbimizin Esmâ-i Hüsnâ’sının anlamını idrak edip gereğiyle amel etmek hepimizin gayesi olmalıdır.

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder, yüceltir. O, mutlak güç, hüküm ve hikmet sahibidir. Bizlere düşen de hem dilimizle hem de rızasına uygun hal ve davranışlarımızla Yüce Rabbimizi tesbih etmek, O’na boyun eğmektir.
Kıymetli Kardeşlerim!
Allah’a imanın gereği, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, O’ndan başka hiçbir gücün önünde boyun eğmemektir. Allah’a teslimiyetin bir göstergesi olan kulluk görevlerini asla ihmal etmemektir.
Bu mübarek cuma vaktinde hep birlikte Allah’a gönülden niyaz edelim ve diyelim ki: Rabbimiz! Bizleri sana hakkıyla inanan, İslam’a samimiyetle bağlanan, Haşr Sûresinde öğrettiğin hakikatleri anlayan ve yaşayan kullarından eyle! Kur’ân-ı Kerim’in rehberliğinden, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’in örnekliğinden bizleri bir an olsun mahrum bırakma!
Ya Rabbi! Şehâdeti arzulayarak canlarından vazgeçmeyi göze alan ve gazilik payesi ile şereflenen kahraman gazilerimize sağlık, afiyet ve huzur dolu bir ömür ihsan eyle!
Din, vatan ve mukaddesat uğruna canını feda eden aziz şehitlerimize rahmet eyle!


[1] Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 22.
[2] Kâf, 50/16.
[3] Buhârî, Şürût, 18.
 
Cumanız Mübarek Olsun Aziz Kardeşlerim! Okuduğum âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.”1 Okuduğum hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Müslüman’ın Müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmını almak, hastalandığında ziyaretine gitmek, cenazesine katılmak, davetine icabet etmek ve aksırdığında ona rahmet dilemek.” 2 Aziz Müminler! Hayat, ilahi bir lütuf olduğu gibi ölüm de kaçınılmaz bir hakikattir. Dünyaya gelen her insan kendisine takdir edilen ömrü yaşayacak ve sonunda mutlaka ölecektir. İnsan nerede olursa olsun, ne kadar kaçarsa kaçsın, ne kadar çare ararsa arasın, ölüm onu muhakkak yakalayacaktır.3 Dünyadan, anadan, babadan, yardan, evlattan ayrılış gibi görünse de aslında ölüm, mümin kulların Cenab-ı Hakkın huzurunda sevdikleriyle yeniden buluşmalarının adıdır. Allah’a karşı kulluk vazifelerini yerine getirenler için huzur ve mutlulukla dolu yeni ve ebedî bir hayatın başlangıcıdır. Kıymetli Müslümanlar! Mümin olarak kardeşlerimizi ahiret hayatına uğurlarken yapmamız gereken dini ve insani birtakım sorumluluklarımız vardır. Bunların başında, ölüm döşeğinde olan kardeşimizi yalnız bırakmamak, son nefesine kadar ona yarenlik etmek, duyacağı şekilde kelime-i tevhid getirerek bu ikrar ile ruhunu teslim etmesine yardımcı olmak gelir. Allah Resûlü (s.a.s) bir hadislerinde “Ölmek üzere olanlarınıza َ َ هَلِإ ُ َ لِإ اللّ َ ل‘Allah’tan başka ilah yoktur’ sözünü telkin ediniz”4 buyurmuştur.
Aziz Müminler! Sevdiğini kaybedenin kalbinde hüzün, gözünde yaş olur. Nitekim Sevgili Peygamberimiz de henüz bebek olan oğlu İbrahim’i kaybettiğinde gözyaşı dökmüştür. Ama ölümün ibret dolu gerçekliğiyle karşılaştığı o anda Peygamber Efendimizin dilinden şu sözler dökülmüştür: “Göz yaşarır, kalp mahzun olur. Fakat biz Rabbimizin razı olacağı şeylerden başkasını söylemeyiz. Vallahi, Ey İbrâhim, biz senin ölümünden dolayı gerçekten üzgünüz.”5 Ölümü de hayatı da yaratan Allah’tır. Mümine düşen acısı ne kadar taze ve büyük olursa olsun feryat, figan, isyan etmeden, bir gün inşallah cennette buluşmak ümidiyle Allah’ın emrine rıza göstermek, O’ndan sabr-ı cemil niyaz etmektir. Yüce Rabbimizin ِٰ ِ َ ا للّ َ نِا ونُعِ اجَ رِهْيَلِ ا ا ََٓ نِاَ و “Biz Allah’a
aidiz ve sonunda O’na döneceğiz”6 ilahi hitabına olan inanç, gönüllerin acısına merhem, kalplerin hasretine ilaçtır. Muhterem Müslümanlar! Ölenin ardından yapılması gereken vazifelerden biri de onun teçhiz ve tekfinidir. Bir kişi öldüğünde yakınları, dostları, komşuları ve diğer Müslümanlar haberdar edilir. Cenazesi mahremiyete dikkat edilerek özenle yıkanır ve kefenlenir. Cenazeyi en yakın akrabası veya onun görevlendireceği ehil kişiler yıkar. Ölenin borcu varsa mümkünse namazı kılınmadan önce geride bıraktığı mallardan ödenir, vasiyeti varsa bekletilmeden en kısa zamanda yerine getirilir. Aziz Müminler! Ölen kardeşimizin cenaze namazına katılmak, fâni dünyadan ebedi hayata uğurlarken Rabbimizden onu bağışlamasını dilemek, yerine getirmemiz gereken bir diğer dini vecibemizdir. Allah Resûlü (s.a.s), “Cenaze namazı kıldığınız zaman ölen kimseye samimiyetle dua ediniz”7 buyurmuştur. Hüzünler paylaşıldıkça azalır. Ölenin yakınlarına taziyede bulunmak, sabır ve metanet dilemek iman kardeşliğinin bir gereğidir. Taziye geciktirilmemeli, başsağlığı dilerken ölenin yakınlarını üzecek söz ve davranışlardan kaçınılmalıdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) bir hadislerinde “Ölülerinizin iyiliklerini anınız, kötülüklerini zikretmekten kaçınınız”8 buyurmuştur. Muhterem Müminler! Hüzün ve kayıp yaşayan cenaze sahiplerinin, ayrıca telaşa ve zahmete girerek taziye için gelenlere yemek hazırlayıp sunması uygun değildir. Akraba ve komşuların cenaze sahiplerine ve misafirlere ikramda bulunmaları ise sünnettir. Nitekim Mûte savaşında amcasının oğlu Câfer’in şehit olduğu haberi gelince Sevgili Peygamberimiz (s.a.s), “Câfer’in ailesi için yemek hazırlayın, çünkü başlarına kendilerini meşgul edecek bir hâl geldi”9 buyurmuştur. Kıymetli Müslümanlar! Resûl-i Ekrem (s.a.s) “Lezzetleri yok edeni, yani ölümü çokça hatırlayın”10 buyurur. O halde ölümün vaaz veren, nasihat eden ve uyaran bir dili vardır. Cenaze merasimleri, ölene dua etmemize vesile olduğu kadar, kendimize bakmamıza ve hayatımızı gözden geçirmemize de imkân tanır. Bir gün gelecek ömür sermayemiz tükenecek, zerre miktarı da olsa her amelimiz karşılığını görecektir. Müminler olarak bizler, Rabbimize karşı daima hüsn-i zanda bulunuruz. O’nun affını, mağfiretini ve merhametini bekleriz. Ölümün imanlı gönüllerimize ebedi baharın umudunu bırakacağına inanırız. Ancak bununla beraber İslam’ın dosdoğru yolundan ayrılmamak, hayatımızı istikamet üzere yaşamak için gayret sarf ederiz. İşte o zaman ölüm bize Allah’tan gelen bir vuslat selamı ve sonsuz barış yurduna açılan kapı olur.
1 Ankebût, 29/57. 2 Buhârî, Cenâiz, 2. 3 Nisa, 4/78; Cum’a, 62/8. 4 Müslim, Cenâiz, 2. 5 Müslim, Fedâil, 62. 6 Bakara, 2/156. 7 Ebû Dâvûd, Cenâiz, 54, 56; İbn Mâce, Cenâiz, 23. 8 Ebû Dâvûd, Edeb, 42; Tirmizî, Cenâiz, 34. 9 Tirmizî, Cenâiz, 21. 10 Nesâî, Cenâiz, 3. Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
 
CENÂB-I HAK, HER HAK SAHİBİNE
HAKKINI VERMİŞTİR
Aziz Müminler!
Peygamber Efendimiz, hicretten sonra muhacir ile
ensarı kardeş ilan etmişti. Aralarında manevi kardeşlik bağı
kurduğu sahabiler arasında Selmân-ı Fârisî ile Ebu’dDerdâ
da vardı. Ebu’d-Derdâ, İslam’la şereflendikten sonra
Allah’a ibadet dışında hiçbir şeyle meşgul olmamaya karar
vermişti. Ticareti bırakmış, hatta ailesini dahi ihmal
etmeye başlamıştı. Onun bu durumuna şahit olan Selmân,
kardeşi Ebu’d-Derdâ’yı şu sözlerle uyardı: “Rabbinin
senin üzerinde hakkı vardır. Nefsinin senin üzerinde
hakkı vardır. Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Şu
halde her hak sahibine hakkını ver!” Ebu’d-Derdâ,
Selmân’ın bu sözlerini Peygamber Efendimize aktarınca
Allah Resûlü (s.a.s), “Selmân doğru söylemiş”
1 buyurdu.
Muhterem Müslümanlar!
Hakkın kaynağı Allah’tır. O, yerin ve göğün maliki,
her şeyin sahibidir. Bizleri yoktan var eden, bizlere sayısız
nimetler bahşedendir. Dolayısıyla hakkına en fazla riayet
etmemiz gereken de O’dur. Peygamber Efendimiz (s.a.s),
Rabbimize karşı sorumluluğumuzu ve bu sorumluluğu
yerine getirdiğimizde elde edeceğimiz mükâfatı şöyle
haber vermiştir: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı,
kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamaları ve O’na ibadet
etmeleridir. Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah
üzerindeki hakkı ise Allah’ın onlara azap etmemesi,
onları cennetine koymasıdır.”
2
Kıymetli Müminler!
Allah Teâlâ, kendine kulluğun hemen ardından varlık
sebebimiz olan anne babamızın hukukuna dikkat çekmiş ve
şöyle buyurmuştur: “Rabbin, kendisinden başkasına asla
ibadet etmemenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı
emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin
yanında yaşlanırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme; onları
azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.”3
Anne babaların çocukları üzerinde hakları olduğu
gibi çocukların da anne baba üzerinde hakları vardır.
Onları helal lokmayla beslemek, dinine bağlı, vatanına,
milletine, insanlığa faydalı, güzel ahlaklı bireyler olarak
yetiştirmek çocuklarımızın bizim üzerimizdeki hakkıdır.
Nitekim Allah Resûlü (s.a.s) bir hadislerinde şöyle
buyurmaktadır: “Hiçbir anne baba, çocuğuna güzel
terbiyeden daha kıymetli bir bağışta bulunmamıştır.”4
Değerli Müslümanlar!
Din, ırk ve cinsiyet farkı olmaksızın her insanın
hayat hakkı vardır. Allah’ın çizdiği sınırlar dışında
hangi gerekçeyle olursa olsun bir cana kıyılması,
kadınların, çocukların, masumların yaşama
haklarının ellerinden alınması çok büyük vebaldir.
Rabbimiz, bu hususta şöyle buyurur: “Kim bir
mümini kasten öldürürse cezası, içinde devamlı
kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap
etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap
hazırlamıştır.”5
Muhterem Müslümanlar!
Dinimize göre; sadece insanlara değil, hayvanlara da
şefkat ve merhametle yaklaşmalıyız. Hayvanlara eziyet
etmenin, hayat haklarını hiçe saymanın ahiretteki neticesi
hüsrandır. Nitekim Rahmet Peygamberi (s.a.s), bir kediyi
hapsedip aç kalarak ölmesine sebep olan bir kadının bu
zulmü yüzünden cehenneme gireceğini6 buna mukabil
susamış bir köpeğe su içiren bir adamdan Allah Teâlâ’nın
hoşnut olup onu bağışladığını7 haber vermiştir.
Aziz Müminler!
Hak ve hakikatin kitabı olan Kur’an-ı Kerim’de
şöyle buyrulur: “Takva sahiplerinin mallarında
yardım isteyenlerin ve yoksulların belli bir hakkı
vardır.”8 Malında ihtiyaç sahiplerinin de hakkı
olduğu bilincini taşıyan bir mümin, fakire, yoksula,
yetime, kimsesize yardım etmekte bir an bile
tereddüt etmez. Harcamalarında ölçülü hareket eder.
İsraf ve gösterişten kaçınır. Sadeliği ve kanaatkârlığı
tercih eder. Bir lokma ekmekte bile yeryüzü
sakinlerinin hakkı olduğunu bilir.
Kıymetli Müminler!
İçinde yaşadığımız topluma karşı da
sorumluluklarımız vardır. Bunları yerine getirmek,
kul hakkı kadar kamu hakkını da gözetmek
hepimizin vazifesidir. Zira hak ihlalleri bir toplumda
huzura ve kardeşliğe yönelen en ciddi tehdittir.
Şiddete göz yummak, çevreyi kirletmek, trafik
kurallarına uymamak, kaçak elektrik kullanmak,
stokçuluk yapmak, kamu malına zarar vermek gibi
davranışların sonu toplumsal gerilim ve kayıptır.
Peygamber Efendimiz bu kaybın ahirete uzanan
boyutunu şöyle anlatır: “Âhiret gününde ne altın ne
de gümüş para vardır. Bu nedenle haksızlık
yapanın iyilik ve sevapları varsa bunlardan alınıp
hak sahibine verilir. Şayet sevabı yoksa mağdur
ettiği kişinin günahlarını yüklenir.”9
Kardeşlerim!
Allah’a döndürüleceğimiz, herkese hak ettiği
karşılığın tam olarak verileceği ahiret gününe
hazırlanalım. Hakka girmekten, hakkımız olmayanı
talep etmekten, hakları sahiplerinden esirgeyerek
zulmetmekten Allah’a sığınalım. Samimi bir kul,
hürmetkâr bir evlat, şefkatli bir anne baba, vefakâr
bir eş olalım. Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevelim
ve merhamet edelim.

1 Buhârî, Savm, 51.
2
İbn Hanbel, V, 239.
3
İsrâ, 17/23.
4 Tirmizî, Birr ve sıla, 33.
5 Nisa, 4/93.
6 Buhârî, Bed’ü’l-halk, 16.
7 Buhârî, Müsâkât, 9.
8 Zâriyât, 51/19.
9 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 2.
Din Hizmetleri Genel Müdü
 
maddi ve manevi arınma temizlik
Cumanız Mübârek Olsun Aziz Kardeşlerim!
Muhterem Müslümanlar!
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, mümini maddeten ve manen temizleyen abdest, gusül ve teyemmümü emrettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez, fakat O sizi tertemiz kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.”[1]
Okuduğum hadis-i şerifte Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Allah her türlü noksanlıktan, kusurdan münezzehtir, davranışlarında, sözlerinde nezih olan kullarını sever; temizdir, temiz kullarını sever.”[2]
Aziz Müminler!
Temizlik; maddi ve manevi anlamda kirden arınmak, pak ve nezih hale gelmektir. Rabbimizin bizlere emanet olarak verdiği bedeni, iman ile huzura kavuşmuş kalbi duru tutmaktır. Temizlik hem sağlıklı bir hayatın kaynağı hem de mümini kötülükten alıkoyan namaz gibi kıymetli bir ibadetin ön şartıdır.
Kıymetli Müslümanlar!
İslam; maddi ve manevi her türlü temizliğe teşvik eden bir fıtrat ve hayat dinidir. Kâinat daimi bir yenilenme ve arınma içindedir. Yeryüzündeki bütün canlılar, fıtratları gereği temiz olmaya çalışır. Ancak temizlik hususunda, eşref-i mahlûkat olan insanoğlunun bütün canlılar içinde ayrı bir yeri ve sorumluluğu vardır. Nitekim doğayı kirleten de, temiz tutacak olan da odur.
Değerli Müminler!
Temizlik bir yönüyle maddi kirlerden arınmadır. Vücudumuzun sıhhati, iç âlemimizin huzuru temizlikte saklıdır. İnsan olmanın onuruna yakışan vücut temizliği, ağız ve diş bakımı maddi temizliğin başında yer alır. Sevgili Peygamberimiz de ümmetine zor gelmeyeceğini bilse her namaz vaktinde misvakla ağız temizliğini emredecek[3] kadar bu konuyu önemsemiştir.
Kıymetli Müslümanlar!
Peygamberimiz (s.a.s), Hira mağarasında geçirdiği inziva döneminden sonra vahiy alarak risâletle görevlendirildiği zaman “Elbiseni tertemiz tut. Her türlü pislikten uzak dur”[4] emrini almıştır. Önemli olan elbiselerin eski olması değil kirli olmamasıdır. Camilere kirli elbise ve çoraplarla gelmek, nahoş kokularla kardeşlerimize rahatsızlık vermek doğru bir davranış değildir. Mümin, hangi ortamda bulunursa bulunsun temizliğin, zarafetin ve ferahlığın timsali olmalıdır. Allah Resûlü, üzerinde kirli elbiseler bulunan bir adama rastlayınca, “Bu adam elbisesini yıkayacak bir şey bulamamış mı?”[5] diye buyurmuştur.
Beden ve elbise temizliğinin yanı sıra çevre temizliğine dikkat etmek, müminlere namazgâh kılınan yeryüzünün tamamını temiz tutmak dini ve insani bir görevdir. Tabiatta yüzyıllarca kalan ve zehir saçan plastik ve benzeri atıkları rastgele savurmak yerine geri dönüşüm kutularına atmak, çevre ahlakına uygun davranmak gelecek nesillerimize karşı sorumluluktur.
Muhterem Müminler!
Temizlik aynı zamanda insanın manevi kirlerden kurtulması anlamı taşır. Bu yönüyle temizlik, müminin İslâm’la aydınlanan kalbini karanlıktan, kirden, pastan uzak tutmasıdır. Gönlünü kibir, riya, haset, yalan, cimrilik gibi hastalıklardan arındırması; tevazu, dürüstlük, cömertlik, merhamet, edep gibi güzel hasletlerle donatmasıdır. Ruhunun aynası, kalbinin tercümanı olan dilini kaba ve yüz kızartıcı sözlerden, terbiye dışı konuşmalardan, yalan ve iftiralardan beri kılmasıdır. Göz, kulak, el, ayak gibi azalarını kötülüklerden ve haramlardan korumasıdır. Her işinde helal olana yönelmesidir. Hata ve yanlışlarından tövbe ederek günah yükünden kurtulmasıdır. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Tövbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, dünyada yolcu gibi yaşayanlar, rükûa varanlar, secde edenler, iyiliği teşvik edip kötülükten alıkoyanlar, Allah’ın sınırlarını gözetenler; işte o müminleri müjdele!”[6]
Aziz Müminler!
İmanımızın gereği temiz ve nezih olmaktır. Dinimizin emri olan maddi ve manevi temizlik kaidelerine dikkat edelim. Ne vücudumuzu bakımsız bırakıp dağınık olalım, ne de bakımlı olmak adına aşırılıklara meyledelim. Dünya ve ahiret saadetini uman müminler olarak temizliğin ve güzel ahlakın örneği olalım. Etrafımıza dış görünüşümüzle umut; söz ve davranışlarımızla huzur ve güven verelim. Temizliğimiz imanımızın delili olsun. İçimiz dışımız, etrafımız tertemiz olsun.
Kıymetli Müslümanlar!
Diyanet İşleri Başkanlığımız, aziz milletimizin desteğiyle yurtiçinde ve yurtdışında nice camiler inşa etmektedir. Âl-i cenap milletimizin dün olduğu gibi bugün de camilerin yapımına katkı sağlayacağına olan inancımız tamdır. Yüce Rabbimizden niyazımız tertemiz bir bedenle, dupduru bir gönülle yaşam sürmek, camisiz ve ezansız kalmamaktır.
[1] Maide, 5/6.
[2] Tirmizî, Edeb, 41.
[3] Buhârî, Cum’a, 8.
[4] Müddessir, 74/4-5.
[5] Ebû Dâvûd, Libâs, 14.
[6] Tevbe, 11/112.
Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
 
AİLEDE ŞEFKAT VE NEZAKET DİLİ Muhterem Müslümanlar! İslam, cahiliye dönemine ait olan her türlü kötü söz ve alışkanlığın son bulduğu, imanın ve güzel ahlakın hâkim olduğu bir saadet asrı inşa etmiştir. İslam’ın ilk muhatapları olan sahabe-i kiram, iyi huylu, güzel sözlü, halis niyetli insanlardan oluşan seçkin bir topluluktur. Onların ardından gelen nesillere ve bugün bizlere yakışan da ashâb-ı güzîni örnek almaktır. Onların Kur’an ile kıvam bulan, sünnet ile yoğrulan hayat tarzını çağımıza yansıtmak, güzel ahlakın, şefkat ve merhametin öncüleri olmaktır. Kıymetli Müminler! Sözün en güzelini, en yakınlarımız hak eder. Nezakete, hoşgörüye, en özenli sevgi ve saygı davranışlarına layık olan, ailemizdir. Bu yüzden Peygamber Efendimiz “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım”1 buyurmuştur. Resûl-i Ekrem (s.a.s)’in kendi ailesiyle iyilik ve ihsan üzerine kurduğu ilişkiyi bize model olarak göstermesi son derece değerlidir. Çünkü aile bir ömür boyu sevgi, huzur ve güvenin yaşanacağı en samimi ortamdır. Aziz Müminler! Allah Teâlâ, aile ile bize dede, nine, anne, baba, eş, çocuk, torun ve kardeş olmayı lütfetmiştir. Aile, anne yüreğinin güzelliği, baba ocağının bereketidir. Eşler arasındaki sevginin ve sadakatin derinliğidir. Evladın anne babaya gösterdiği hürmet ve ikramın genişliğidir. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz aile gibi değerli bir hazinenin önemini bizlere şöyle bildirmektedir: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması, aranızda sevgi ve merhamet var etmesi Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”2 Kıymetli Müslümanlar! Huzurlu bir aile, sevgi ve fedakârlıkla kurulur. Adalet ve vicdanla ayakta durur. Ülfet ve merhametle korunur. En sıkıntılı anlarda bile, gönül alıcı bir çift söz
aileyi birbirine kenetler. Büyük-küçük her cana saygının hâkim olduğu bir ailede, rahmet konuşur, şiddet susar. Kadın-erkek her ferdin şefkat kuşandığı bir ailede, ima ile de olsa can yakılmaz, gönül yıkılmaz. Nitekim Sevgili Peygamberimiz hayatı boyunca kimseyi incitmemiştir. Eşlerine karşı daima anlayışlı, sabırlı, nazik ve hoşgörülü olmuştur. “Mümin bir kimse eşine karşı nefret beslemesin. Onun bir davranışından hoşlanmasa da razı olduğu bir başka davranışı mutlaka vardır”3 buyurarak bizleri olumluyu görmeye, insaflı olmaya davet etmiştir. Muhterem Müslümanlar! Hayırlı bir mümin, hayatın çilesini onunla birlikte çeken, derdine ortak olan, sevincine eşlik eden aile bireylerinin kıymetini bilir. Onların Allah’ın birer nimeti oldukları kadar, aslında emanet de olduklarının farkına varır. Mümin olmanın yani “elinden ve dilinden emin olunan kimse”4 vasfını taşımanın önce ailede başladığını idrak eder. Hayırlı bir eş, nikâhlanırken verdiği söze sadık kalır. Ahdine vefa gösterir. İyi bir baba, ailesinde adil ve merhametli haliyle sevilir. Aile bireyleriyle iyilik yolunda her daim gönül birliği içinde, kol kola, omuz omuza yürür. Değerli Müslümanlar! Aile içinde huzur ve mutluluk, sağlıklı bir iletişimle kalıcı hale gelir. Sevgili Peygamberimiz “Allah’a ve ahiret gününe inanan ya hayır söylesin ya da sussun”5 buyurmuş, müminlere daima hayrı dile getirmeyi ve hayırlı olanın peşinde koşmayı öğütlemiştir. Bu öğütlerin muhatabı olarak bizlere düşen de güler yüzümüzü, güzel sözümüzü, takdir ve teşekkürümüzü ailemizden esirgememektir. Aziz Müminler! Acısıyla, tatlısıyla ömür yolculuğunu birlikte geçirdiğimiz ailemizin değerini bir kere daha hissedelim. Eşlerimize ve evlatlarımıza karşı müşfik ve nazik olalım. Öfkeyle kalkıp zararla oturmayalım. İncitmeyelim, incinmeyelim. Aksine her hal ve şartta, herkese karşı merhameti ve fazileti kendimize şiar edinelim. Ailede huzursuzluğun sebebi değil, mutluluğun ve güvenin teminatı olalım. Rabbimizin Kur’an-ı Kerim’de bize öğrettiği şu duayı dilimizden düşürmeyelim: “Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.”6
1 Tirmizî, Menâkıb, 63. 2 Rûm, 30/21. 3 Müslim, Radâ’, 61. 4 Müslim, Îmân, 65. 5 Ebû Dâvûd, Edeb, 122, 123. 6 Furkân, 25/74. Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
 
TEMİZ GIDA TEMİZ NESİL Muhterem Müslümanlar! Allah Resûlü (s.a.s), bir gün ashabına ve onların ÅŸahsında bütün insanlığa şöyle seslendi: “Ey insanlar! Allah Teâlâ temizdir, ancak temiz olanı kabul eder. Allah, Peygamberlerine emrettiÄŸi ÅŸeyleri müminlere de emretti.†Peygamber Efendimiz bu sözlerinin ardından ÅŸu âyeti okudu: “Ey Peygamberler! Temiz olan ÅŸeylerden yiyin, güzel iÅŸler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyla bilmekteyim.â€1 Allah Resûlü (s.a.s) konuÅŸmasına devam ederek, ashabına bir adamın halini anlattı. Bu adam uzun yolculuklar yapmış, üstü başı toz toprak içinde kalmış, ellerini göğe açmış “Yâ Rab, yâ Rab!†diye yalvarıyordu. Sonra Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Fakat onun yediÄŸi haram, içtiÄŸi haram, giydiÄŸi haram, gıdası haram idi. Peki, böyle birisinin duası nasıl kabul edilsin?â€2 Kıymetli Müminler! Yerlerin ve göklerin sahibi olan Allah, uçsuz bucaksız bir kâinat ve bu kâinat içinde insanın hayatını devam ettirmesine uygun bir dünya var etti. Tatlı ve latif sularla, bin bir çeÅŸit leziz yiyecekle çevremizi donattı. Ekinlerin yetiÅŸtiÄŸi arazileri, meyve bahçelerini, onları büyüten güneÅŸi ve yaÄŸmuru lütfetti. Her biri ayrı güzel ve birbirinden deÄŸerli nice varlığı insanın emrine amade kıldı. Sonra da kullarından seçici davranmalarını isteyerek şöyle buyurdu: “Allah’ın size verdiÄŸi helâl ve temiz rızıklardan yiyin ve iman etmiÅŸ olduÄŸunuz Allah’ın yasaklarından sakının.â€3 Ancak insanoÄŸlu, çoÄŸu zaman Rabbinin verdiÄŸi nimetlerden istifade edip yeryüzünü ıslah etmek ve iyiliÄŸi çoÄŸaltmak yerine, fesat çıkarıp kendisine ve
dünya evine zarar verdi. Åehir hayatının, lüks ve konforun cazibesi karşısında ziraatı, doÄŸal hayatı, dengeli yaÅŸamı terk etti. Kimi zaman tohumların genetiÄŸini bozarak, kimi zaman kimyasal ve yapay ürünlerle tabiatı zehirleyerek tertemiz nimetlere yazık etti. Halbuki toprağımıza, ürünümüze, el emeÄŸimize sahip çıkmak hepimizin vazifesiydi. İnsanoÄŸlu “Sakın dengeyi bozmayınâ€4 ilahi uyarısına riayet etmeyerek kendi elleriyle toprağı, havayı ve suyu kirletti. Maddi menfaatlere aldanarak, kendisi dışındaki varlıklara ve gelecek nesillere karşı da sorumlu olduÄŸunu unuttu. Oysaki Allah Teâlâ, bizi şöyle uyarmıştı: “Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın…â€5 Aziz Müminler! Bir toplumda maddi ve manevi tahribat gıdanın bozulmasıyla baÅŸlar. Helal haram duyarsızlığı, insanlarda bir bilinç kirlenmesine dönüşür. Ahlaki ve insani deÄŸerler göz ardı edilince, yenilip içilenler, üretilip tüketilenler fayda yerine zarar verir. Nihayetinde toplumsal bir yozlaÅŸma gerçekleÅŸir; küçücük dimaÄŸların ve gencecik yavruların fıtratı bozulur. Sevginin, saygının ve hoÅŸgörünün tükendiÄŸi, kötülüğün, hayâsızlığın ve adaletsizliÄŸin çoÄŸaldığı bir ortam oluÅŸur. Nitekim Cenâb-ı Hak, münafık ÅŸahsiyetinden bahisle, “O, senin yanından ayrılınca yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise bozgunculuÄŸu sevmezâ€6 buyurmuÅŸtur. O halde, dünya üzerinde huzuru ve barışı yok etmek isteyenler, ekini ve nesli ifsat etmek için çaba göstermektedir. Müminler için bu ayet hem bir uyarı hem de temiz bir gıda ve nezih bir nesil inÅŸa etmeye davettir. DeÄŸerli Müslümanlar! Her söz ve davranışımız gibi, her lokmamızın da hayatımızda derin tesiri vardır. İnsan ne yediÄŸine ve ailesine, sevdiklerine ne yedirdiÄŸine dikkat etmekle mükelleftir. Bu dünya bize, biz de birbirimize emanetiz. O halde sorumluluÄŸumuzun farkına varalım; ölçülü ve ahlaklı bir hayatı benimseyelim. Helal kazancın, temiz üretimin, dengeli tüketimin ve saÄŸlıklı nesillerin gayreti içinde olalım.
1 Mü’minûn, 23/51. 2 Müslim, Zekât, 65; Tirmizî,Tefsîru’l-Kur’ân, 2. 3 Mâide, 5/88. 4 Rahmân, 55/8. 5 A’râf, 7/56. 6 Bakara, 2/205.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
 
SAĞLIK: DÜNYALARA DEĞER NİMET Muhterem Müslümanlar! Okuduğum âyet-i kerimede Hz. İbrahim, Yüce Rabbimizi şöyle tanıtmaktadır: “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. O, beni yediren ve içirendir. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek ve sonra diriltecek olan da O’dur.”1 Okuduğum hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Sizden kim huzuru yerinde, bedeni sağlıklı ve günlük yiyeceği de yanında olarak güne başlarsa, sanki dünyalar ona bağışlanmış gibidir.”2 Aziz Müminler! Rahmet kaynağı olan dinimiz, bizleri bir taraftan Allah’ın koyduğu sınırlara riayet etmeye davet ederken, diğer taraftan da sağlıklı bireyler olmamız ve huzurlu bir toplum oluşturmamız için evrensel ilkeler belirler. Müminler için vazgeçilmez olan bu ilkelerin başında, canın muhafazası gelir. Zira Allah Teâlâ’nın insana emaneti olan can, imtihan dünyasına açılan kapımızdır. Hayır da şer de ancak can bedende iken elde edilir. İnanmak ve yaratılış gayemize uygun salih ameller işlemek ancak ruh ve beden sağlığımızla mümkündür. Kıymetli Müminler! Yaşamak, insan olmanın şerefini ve sorumluluğunu tatmak, dünyayı imar edecek akla ve iradeye sahip olmak eşsiz bir nimettir. İyi işler yaparak ardında güzel eserler bırakmak ise sağlıklı olmayı gerektirir. Ancak ne hazindir ki, Allah’ın lütfettiği canın ve sağlığın kıymetini çoğu kez bilemeyiz. Zararlı alışkanlıklarla, ihmal ve israfla bu hazineyi heba ederiz. Sağlıklı bir nefesin, sıhhatli bir bedenin, huzurlu bir kalbin değerini iş işten geçtikten sonra anlarız. Bu sebepledir ki, Allah Resûlü (s.a.s) bizi şöyle uyarır: “İki nimet vardır ki, insanların
çoğu onları değerlendirme hususunda aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit.”3 Değerli Müslümanlar! Sağlığının kıymetini bilen insan, kendini maddi ve manevi her türlü zarardan koruduğu gibi, hastalanınca tedavi olmaya da özen gösterir. Yüce Allah’ın “Şâfi” ismine sığınarak tedavi yolları aramak ve can emanetinin hakkını vermek hepimizin mesuliyetidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s), “Tedavi olunuz. Çünkü Allah yarattığı her hastalığın mutlaka şifasını da yaratmıştır”4 buyurarak şifadan ümit kesmemeyi tavsiye etmiştir. Muhterem Müminler! Erdemli ve insaflı bir mümine yakışan, kendi sağlığı kadar çevresinin sağlığını da korumak, şifa bekleyen kardeşleriyle ilgilenmek, tedavileri için elinden gelen gayreti göstermektir. Hasta ziyaretine, hasta için dua ve manevi desteğe büyük önem veren Allah Resûlü (s.a.s) “Kim bir Müslüman’ın sıkıntısını giderirse, Allah da onun kıyamet sıkıntılarından birini giderir”5 buyurur. Günümüzde farklı sebeplerle sağlığını kaybeden, tedavi yolları tükenen pek çok hasta ve yakını, hasretle ve ümitle organ nakli beklemektedir. Allah’ın takdir ettiği an gelip fâni dünyadan göç ederken, hiçbir maddi karşılığı olmaksızın organlarını şifa bekleyen bir kardeşine emanet etmek, insanî ve ahlâkî bir davranıştır. Zira dinimizde esas olan, insanı yaşatmak, hayatı korumak ve umuda destek olmaktır. Muhterem Müslümanlar! O halde, sağlıklı geçen her dakikanın paha biçilmez bir nimet olduğunu unutmayalım. Genç, dinç ve sağlıklı olduğumuz günleri iyi değerlendirelim. Helâl ve temiz gıda ile beslenmeye dikkat edelim. Sağlığımızı tehdit eden ve dinimizce de yasaklanan zararlı maddelerden uzak duralım. Peygamberimizin şu tavsiyesini can kulağıyla dinleyelim: “Beş şey gelmeden önce beş şeyin değerini bil. İhtiyarlığından önce gençliğinin, hastalığından önce sağlığının, fakirliğinden önce zenginliğinin, meşguliyetinden önce boş vaktinin ve ölümünden önce hayatının.”6
1 Şuarâ, 26/79-81. 2 Tirmizî, Zühd, 34. 3 Buhârî, Rikâk, 1. 4 İbn Mâce, Tıb, 1. 5 Ebû Dâvûd, Edeb, 60; Tirmizî, Birr, 19. 6 Hâkim, Müstedrek, IV, 341. Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
 
EN BÜYÜK ZENGİNLİĞİMİZ GENÇLERİMİZ
Muhterem Müslümanlar!
Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, ‘Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluşu ve doğruya ulaşmayı kolaylaştır’ demişlerdi.”
Bu ayette anlatılanlar, Ashab-ı Kehf adıyla anılan ve Allah’a iman edip hakkı söylemekten çekinmeyen bir avuç gençtir. Tıpkı genç yaşında tevhidi kuşanan, güzel örnekliği ve ibretli sözleriyle halkını uyaran Hz. İbrahim gibi. Canıyla imtihana tabi tutulan ve “Babacığım! Sana emredileni yap; inşallah beni sabredenlerden biri olarak bulacaksın” diyen gencecik Hz. İsmail gibi. Kardeşleri tarafından kuyuya atılması, ağır imtihanlara tabi tutulmasına rağmen Rabbine itaatten vazgeçmeyen, “Ben Allah’a sığınırım” diyerek nefsiyle mücadele eden iffet abidesi Hz. Yusuf gibi. Tıpkı annesi tarafından mabede adanan, hakaret ve iftiralara rağmen imanı ve sadakatiyle tarihe geçen Hz. Meryem gibi.
Kıymetli Müminler!
Allah Resûlü (s.a.s), neşeyi ve huzuru Rabbine kullukta bulan gencin ideal bir genç olduğunu bildirmiş, iffetini koruyan ve gönlü mescitlere bağlı olan gencin ise mahşer günü Allah’ın arşının gölgesinde gölgeleneceğini müjdelemiştir. Zira gençlik; hayallerin, heyecanın, merak ve arayışın en yoğun olduğu dönemdir. Ömrün en verimli ve değerli çağıdır. Dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmanın, yorulmaksızın çalışarak iyiliği çoğaltmanın zamanıdır. Bu sebeple mümin, gençliğini nerede ve nasıl harcadığından sorguya çekileceği bilinciyle hareket etmeli ve bu nimetin kıymetini bilmelidir.
Aziz Müslümanlar!
Her asırda olduğu gibi günümüzde de gençlerimizi kuşatan bazı sorunlar bulunmaktadır. Onların ümit ve ideallerini çalmak, heyecan ve enerjilerini istismar etmek isteyen hain eller vardır. Genç yüreklerle iletişim kanallarımızı kapattığımızda, nice sahte kurtarıcılar ve sanal âlemler onlara kapılarını açmaktadır. Cazip ve eğlenceli görünen, geçici menfaatler öneren başıboş bir dünya, gençlerin aile ve toplumdan kopmasına, mahremiyet sınırlarının çiğnenmesine ve bağımlılık tuzağına düşmesine sebep olacaktır.
Muhterem Müslümanlar!
Gençlerimizi tehdit eden bir diğer problem, zararlı akımlar ve zehirli ideolojilerdir. Ailesinden yeterli ilgi ve sevgiyi göremeyen, sorularına ikna edici cevaplar bulamayan, kendisini yalnız ve desteksiz hisseden gençlerimiz, İslam’ı temsil ettiklerini iddia eden din tacirlerinin, bozgunculuk yapan ve kan döken hain şebekelerin hedefi olmaktadır. Bu durumda bize düşen, ister sanal âlemde isterse gerçek dünyada kurulan bütün tuzakları boşa çıkarmak için gençlerimize rehberlik etmek, onları inanç ve medeniyet değerlerimizle buluşturmak olmalıdır.
Değerli Müminler!
Genç nesillerimiz için en önemli tehlikelerden biri de hayatın anlamını, var oluşun gayesini kaybetmeleri, beden ve ruh sağlığının en büyük düşmanı olan zararlı alışkanlıklara ve teknoloji bağımlılığına müptela olmalarıdır. Göz aydınlığımız, sevincimiz, ümidimiz olan yavrularımız genç yaşta elimizden kayıp gitmektedir. Yüce dinimiz İslam’a, hidayet rehberi Kur’an’a, âlemlere rahmet ve en güzel örnek olarak gönderilen Resûl-i Ekrem (s.a.s)’in sünnetine sımsıkı sarılmak, gençlerimize sahip çıkmak önceliğimiz olmalıdır.
Aziz Müminler!
Gençler bir milletin geleceği, en büyük imkânı ve zenginliğidir. Gençliğine sahip çıkıp onları eğitimli ve güzel ahlaklı bir şekilde yetiştiren toplumlar geleceklerini inşa etmiş demektir. Peygamber Efendimiz (s.a.s), “Allah Teâlâ’nın İslam yolunda kendisine itaat eden nice fidanlar yetiştirmeye devam edeceğini” müjdelemektedir. Aziz milletimizin ve ümmet-i Muhammed’in bekası için gençlerimizi anlamalı, onlara değer vermeliyiz. Düşüncesini, hayat tarzını, giyim kuşamını yargılayarak dışlamak yerine, hepsine kucak açmalıyız. Kendilerini keşfetmelerini sağlayacak bir rol model de biz olmalıyız. Şuurlu nesiller için gençlerimizi sahih din bilgisiyle ve kültürümüzle donatmalıyız. Çağımızın gençlerine Resul-i Ekrem gibi yaklaşabilir, O’nun metodu ile İslam’ı temsil ve tebliğ edebilirsek bu asırda da ashabın gençlerine dost olacak yiğitler çıkacağını asla unutmamalıyız.
 
NEFİS: İYİ VE KÖTÜNÜN MÜCADELE ALANI
Muhterem Müslümanlar!
Varlık âleminin en nadide üyesi, vahye muhatap olan insanoğludur. Yeryüzünün en şerefli varlığı olmak, nimetin yanı sıra imtihanı da beraberinde getirir. İnsan kimi zaman korkuyla, açlıkla, canıyla ve evladıyla, kimi zaman da varlıkla, servetle, makam ve mevki ile imtihan olur. En büyük imtihanlardan birisi de insanın nefsiyle mücadelesidir. Nefis; kulun içindeki olumsuz duyguların, meşru olmayan isteklerin, kötü huy ve fiillerin kaynağıdır. Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Yusuf’un dilinden nefsin bu özelliği şöyle anlatılır: “Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, Rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder; şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”1
Kıymetli Müminler!
Cenâb-ı Hak insanı en güzel şekilde yaratmış, onu selim bir akıl, sağlam bir irade ve engin bir gönül ile donatmıştır. Doğruyu yanlıştan ayırt etmesi için ona Kur’an’ı ve peygamberlerin örnekliğini bahşetmiştir. Verdiği nimetleri gereği gibi kullanmasını ve nefsinin sınır tanımayan istekleriyle mücadele etmesini emretmiştir. Tercihlerini doğrudan yana yapan, iradesine sahip olan, nefsine dur diyebilen, günahlarından arınıp kendini ıslah eden kişi, kurtuluşa erer. Nefsinin isteklerine boyun eğen, hevâsının esiri olan, aklını kullanarak arzularını kontrol edemeyen ise hüsrana uğrar. Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de bu hususu bizlere şöyle hatırlatmaktadır: “Nefse ve onu şekillendirip düzenleyene; ona kötü ve iyi olma kabiliyeti verene yemin olsun ki, nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu arzularıyla baş başa bırakan da ziyana uğramıştır.”2
Değerli Müslümanlar!

Nefis, iyiyle kötünün mücadele alanıdır. İnsanlık tarihi, nefsine uyup kendini ve yaşadığı toplumu felakete sürükleyen nice örneklerle doludur. Hz. Âdem’in çocuklarından biri olan Kâbil, hırsına, hasedine yani nefsine uymuş ve kardeşi Hâbil’i öldürmüştür. Hz. Yakub’un oğulları, nefislerinin esiri olmuş, kıskançlıkları yüzünden kardeşleri Hz. Yusuf’u kuyuya atmıştır. Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar, Ebu Cehiller hep nefislerinin peşinden koşmuş, vahyin rehberliğine sırtlarını dönmüş, kimi tahtına, kimi gücüne, kimi servetine, kimi de benliğine güvenmiş, hem dünyada zelil hem de ahirette azaba düçar olmuşlardır.
Kıymetli Müslümanlar!
Mümin için asıl olan, nefsini lanetlemesi değil, onu terbiye etmesi ve güzel huylarla donatmasıdır. Allah’ın çizdiği sınırlara, ahlâka ve vicdana aykırı olan her türlü isteğine karşı, nefsini kontrol altında tutmasıdır. İyiliğin ve iyilerin tarafında, kötülüğün ve kötülerin karşısında yer almasıdır.
Aziz Müminler!
Resûl-i Ekrem (s.a.s), bir hadislerinde şöyle buyurur: “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölümden sonrası için çalışandır. Zavallı kişi ise, nefsinin her türlü arzu ve isteklerine uyan ve buna rağmen hâlâ Allah’tan iyilik temenni edendir.”3 O halde, geçici dünyanın aldatıcı renklerine heves eden nefsimizin peşine düşmeyelim. Aklımızı, irademizi, sabrımızı daima canlı tutalım. Hayatın bir imtihan olduğunu, ölümün ve hesabın ansızın gelebileceğini hafızamızda canlı tutalım. Yüce Rabbimizin gizli açık her halimizi gördüğü şuuruyla yaşayalım. Böylelikle küfrün karanlığından uzak, günahın yükünden arınmış, huzurlu ve kâmil bir mümin olalım. Hutbemi Sevgili Peygamberimizin şu duasıyla bitiriyorum: “Allah’ım! Nefsime takvayı ver. Nefsimi arındır; onu en iyi arındıracak olan sensin. Onu koruyan da onun sahibi de sensin. Allah’ım! Faydasız ilimden, huşu duymayan kalpten, doymak bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan sana sığınırım.”4
1 Yûsuf, 12/53.
2 Şems, 91/7-10.
3 Tirmizî, Sıfâtü’l-kıyâme, 25; İbn Mâce, Zühd, 31.
4 Müslim, Zikir ve dua ve tevbe ve istiğfar, 73.
Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
 
SELÂM: İSLÂM’IN GÜVEN VE BARIŞ ÇAĞRISI
Mübarek Cuma günü, aynı safta bir araya gelen aziz müminler!
Bizi yaratan, yaşatan, türlü nimetlerle donatan Allah’a hamdü senalar olsun! O’nun habîb-i edîbi Muhammed Mustafa’ya salâtü selâm olsun! Resûl-i Ekrem’in pâk ve temiz âline, aziz ve kerim ashabına selâm olsun! Barış ve esenlik dini İslam’a sımsıkı sarılan, etrafına huzur ve güven veren Müslüman gönüllere selâm olsun!
Muhterem Müslümanlar!
Allah Resûlü (s.a.s), emin belde Mekke’den esenlik diyarı Medine’ye hicret için yola çıktığında, Medineli Müslümanlar günlerce hasret ve heyecan içinde onu beklemişlerdi. Nihayet Sevgili Peygamberimizin şehre ulaştığı haberi duyulunca ahali büyük bir coşkuyla yollara döküldü. Herkesin gözü ve kulağı Peygamberimizde, onun mübarek ağzından dökülecek ilk sözlerde idi. Allah Resûlü (s.a.s), o gün kalabalığa şöyle seslendi: “Ey insanlar! Selâmı aranızda yayın, birbirinize yemek ikram edin, insanlar uykuda iken namaz kılın ki, selâmetle cennete giresiniz.” 1
Kıymetli Müminler!
“Selâm”, Rabbimizin esmâ-i hüsnâsından biridir. Allah Teâlâ, kullarını selâmete eriştiren, onlara sağlık ve afiyet bahşedendir. Muhammed Mustafa (s.a.s), insanlığı tevhide ve adalete davet eden, Allah’a kulluk etmeye, güven ve huzuru hâkim kılmaya, kardeşçe yaşamaya çağıran son peygamberdir. İslâm, adı üzerinde, barış ve ebedi kurtuluş dinidir. Müslüman ise, elinden ve dilinden diğer insanların güvende olduğu kişidir. 2
Değerli Müslümanlar!
Müminlerin birbirlerine “Selâmün aleyküm”, “Allah’ın selâmı üzerinize olsun” diyerek seslendiği her an, selâmın zengin anlam dünyası hayatımıza yansır. Mümin, imanından aldığı huzur ve güveni selâm ile çevresine yayar ve iyi niyetlerini duaya döker. Selâm, kalabalıklar içinde kendi telaşına düşmüş, belki de birbirine yabancılaşmış insanları tanıştırır ve kaynaştırır. Bir dost selâmı, yalnız olmadıklarını onlara hatırlatır. Kalpleri yumuşatır, kırgınlıkları ortadan kaldırır. Selâm denizi coştuğunda gönüllerden kini giderir. Cennete ulaşan yolda, selâm ile yayılan muhabbetin payı vardır. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s), şöyle buyurmaktadır: “İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olamazsınız. Yaptığınızda birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız.”3

Muhterem Müslümanlar!
Mümin, kâinattaki her varlıkla selâm ve güven ilişkisi kurar; her işinde selâm ve barış dili kullanır. Allah’ın selâmını veren Müslüman, adeta bulunduğu yerde sözleriyle ve davranışlarıyla huzurun teminatı olur. Can yakmaz, gönül yıkmaz, kimseyi hakir görmez, kimsenin onur ve haysiyetini zedelemez, kaba ve kırıcı konuşmaz. Hâsılı Müslüman’ın verdiği selâm kuru bir sözden ibaret değil, bilâkis mana ve maksadına uygun bir iyilik şiarıdır.
Aziz Müminler!
Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de bize şöyle hitap ediyor: “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (yani İslam’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”4 O halde, en yakınlarımızdan başlamak üzere selâmı yayalım ve tanımasak da selâm verdiğimiz müminlerin sayısını artıralım. Bir huzur ve bereket duası olan selâmın hakkını verelim. Varlığımızla bulunduğumuz her yere güven ve huzur taşıyalım. Selâmımızla dillerden gönüllere kardeşlik bağları kuralım. Böylelikle misafiri olduğumuz fani dünyayı kavga ve ızdırap yurdu olmaktan çıkarıp sulh ve selâmet yurdu haline getirelim.
1 Tirmizî, Sıfâtü’l-kıyâme, 42.
2 Tirmizî, Îmân, 12.
3 Müslim, Îmân, 93.
4 Bakara, 2/208.
Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
 
Geri