"Mutsuz olduğu halde gülebilen insanlar" diye bir din yada tarikat olsaydı eğer, herhalde kıdemli bir mürit yada önemli kademelerde görev yapan bir kimse olabilirdim.
Gülmenin salt duygusal bir yansıma olmadığı, bazen en devrimci eylemlerden biri olduğunu düşünürüm. Hayatın kendisine yazdıklarını silmeye çalışanlar, sildikçe beraberinde silgisi de silinenler, çelikleşirken aldığı suyu unutmayanlar kervanı da diyebilirim buna.
Bir çocuktum. Gökkuşağı renginde bir dünya vardı benim için. Hayat o sevdiğim renklerden istediğim kombinasyonu kurmaktan ibaretti. Gel zaman git zaman o çocukluğumun üzerinden okullar, aileler, anne-baba, hükümetler, iktidarlar, yaşanmışlıklar geldi geçti. Diğer bir deyişle düşüncelerimin üzerinden tanklar geçti. Buruşuk değildi ama dümdüzdü. O gökkuşağının kimi yerleri islendi. Kimi yerleri kazırken beyazladı, kimisi de birbirine bulandı. Siyah, beyaz ve mor renklerinden oluşan bir kuşağa dönüştü artık. Bildiğim renklerle karşılaşıyorum. Tattığım koruklarla. Ve aynı nehirde iki defa yıkanmayarak. Çünkü ne nehir aynı nehirdi, ne de ben aynı ben.