Çocuk Hikayeleri Anasınıfı Çocukları İçin

  • Kullanıcı Perii
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Forum Meydanı
Konu sahibi son olarak 4529 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
BİRKAÇ MAVİ BALIK

Evvel zaman içinde bir deniz varmış.
Denizin içinde kayaların arasında güzel bir yuva bulunuyormuş..
saray gibi bu yuvada küçük mavi balıklar yaşarmış gözleri kocaman yüzgeçleri çizgiliymiş. Üzerlerini bir elbise gibi örten pulları varmış.

Küçük mavi balıklar, yuvada durmak istemezlermiş. Engin sulara açılıp dolaşmak isterlermiş.
Yuvadan ayrılanlar çoğu zaman geri dönemezlermiş. Ya avcıların tuzaklarına düşerlermiş. Yada büyük balıklara yem olurlarmış.

Anne balık:
- yavrularım etmeyin eylemeyin !! Yuvasından uzaklaşanların başına gelenleri biliyorsunuz, demiş.

Küçük mavi balıklar:
- dışarısının tehllikeli olduğunu biliyoruz Ama biz çok hızlı yüzüyoruz. Üstelik çok ta akıllıyız.

- hiç bir balıkçı bizi avlayamaz. demişler..

Bir gün küçük mavi balıkların birkaçı yuvadan ayrılmışlar. Az gitmişler, uz gitmişler, dalga dalga düz gitmişler.
bazen suyun yüzüne çıkmışlar. Güneşe göz kırpmışlar. Oynayıp zıplamışlar, avcıların dikkatini çekmişler.

Avcılar balıkları görürde boş dururlarmı? hemen teknelerine atlayıp balıkların bulunduğu yere gelmişler..

Ağları yere atmışlar. Mavi balıklar, ne olduğunu anlamadan kendilerini ağların içinde bulmuşlar. Kurtulmanın çaresini düşünmeye başlamışlar..

Hep birlikte hareket edip ağı bir tarafa çekmişler.
Balıkçı ne olduğunu anlamadan ağ, elinden düşmüş. Balıklar, kurtulmayı başarmış lar.

Ağlardan kurtulduklarına çok sevinmişler.

Bu seferde bir köpek balığı peşlerine düşmüş.

Olanca hızlarıyla yüzüp onuda atlatmışlar.

Küçük mavi balıklar, yorgun argın yuvaya dönmüşler. Birkaç günde ancak kendilerine gelebilmişler.
Artık yuvadan ayrılmanın gerçekten tehlikeli olduğunu görmüşler.
 
ÇINAR İLE ELMA

Evvel zaman içinde iki ağaç varmış.

Bunlardan biri elma, Diğeri ise çınar ağacıymış.

Bu ağaçlar:

kuşlara yuva, yolculara gölge olurmuş. Herkes elma ağacının meyvelerinden yermiş.

Böylece ağaçlar kendilerine verilen görevi yerine getirirlermiş.

Yaz mevsimi sona ermiş.

Sonbaharın ilk günleriymiş. Yapraklar sararmaya başlamış. Elmalar olgunlaşmış..

sıcak bir sonbahar günüymüş. Anne sincap iki yavrusunu alıp pikniğe götürmüş.

Daldan dala atlayıp yol almışlar.

Az gitmişler, uz gitmişler. Gide gide elma ve çınar ağaçlarının bulunduğu yere gelmişler. Bir Süre ağaçların gölgesinde oyunlar oynamışlar..

Ağaçlar sincapların oyununu dikkatle seyretmişler.

GÖlgelerinde sincapların oynamasından çok mutlu olmuşlar.

Yavru sincaplar:

- anneciğim bize salıncak kurarmısın demişler.
salıncak sözünü duyan çınar ağacı çok mutlu olmuş.

Çınar ağaccı anne sincaba:
-Gördüğün gibi benim kocaman dallarım var. Bunların birine salıncak kurabilirsin. bundan çok mutlu olurum demiş..

Anne sincap çınarın en büyük ve en kalın dalına salıncak kurmuş.
Yavru sincaplar sırayla salıncağa binmişler..

Yavrular salıncakta eğlenirken anne sincap ta sofra hazırlamış..Palamut, ceviz, fındık her çeşit yiyeceklerden varmış sofrada..

Elma ağacı dikkatli bir şekilde sincapları seyrediyormuş.
çınarın dalına salıncak kurduklarını görmüş..

salınmaktan bıkan yavru sincaplar karınlarını doyurmuşlar.. daha sonra doğruca elma ağacına tırmanmışlar..

Elma Ağacı:
-hoşşgeldinizzz sevimli yavrular. demiş..
Onlara en tatlı ve kırmızı elmalarından vermiş. Sincaplarda ona teşekkür etmişşler.

Artık yuvaya dönme zamanı gelmiş.
Ağaçları, meyveleri, çiçekleri yarattığı için Allah' a teşekkür etmişler..​
 
GÜL İLE BÜLBÜL
Masal masal içinde şirinmi şirin bir yer varmış. burası çiçekleriyle ve bülbülleriyle ünlüymüş.
Kırlara bahat gelmiş hayvanlar kış uykusundan uyanmış.Güller menekşeler, sümbüller açmış. Her yer güzelleşmiş.
Göç eden kuşlar geri dönmüş. Ağaçlar yeşil elbiselerini giyinmiş bülbüllerde dönen kuşlar arasındaymış.Bir seher vakti , bir bülbül çam ağacının dalına konmuş.Tatlı tatlı şarkı söylemeye kırlara neşe saçmaya başlamış.
Sabah rüzgarı esmiş.Gülün yapraklarına dokunmuş. Gonca güller açılmış. Etrafa nefis gül kokuları yayılmış..Gülün tatlı kokusu bülbüle ulaşmış. O da hemen uçmuş gülün dalına konmuş. Konar konmaz ayağına gülün dikeni batmış.Bülbülün ayağından çıkan kan güle damlamış...
beyaz gül kıpkırmızı bir gül olmuş... Bülbül ayağının kanamasına aldırış etmeden gül ile konuşmasını sürdürmüş..
Bülbül:
- bende bu ormanda yaşıyorum. Her gün gelip seninle sohbet etmek isterim demiş..
gül bülbülün teklifini kabul etmiş...
Yaz boyu bülbül şarkılar söylemiş. Gül etrafa tatlı kokular yaymış. Günler neşe içinde geçiyormuş.
Mevsimler ilerledikçe gülün yaprakları solmaya başlamış. Göç zamanı gelmesine rağmen bülbül ormanı terk etmemiş..
Gül kuru bir dal haline dönmüş..
Bülbül, bu duruma üzülmüş Kuru gül dalını bekleyip durmuş..
Bülbülde kış mevsimini geçirecek ağaç aramaya başlamış.

sonunda çam ağacına sığınmış. kışı orada geçirmiş..

baharın gelmesiyle gül yeniden açmış..
Bülbül yine şarkı söylemeye başlamış.
Arkadaşlıkları masallarda bile sürüp gitmiş...​
 
UÇUÇ BÖCEĞİM

Bir varmış Bir yokmuş. Masal kahramanları çokmuş. Devler ejderhalar varmış. Fakat bunlar arasında uçuç böceği yokmuş.
Gel zaman Git zaman uçuç böceğide masal kahramanlarının arasına katılmış. Az uçmuş uz uçmuş. Bir süre nereye konacağına karar verememiş..
Uçuç böceği dereleri tepeleri aşmış. Kelebeklerle yarışmış. Çiçekleri selamlamış.Sonunda Ayşe'nin eline konmuş..
Ayşe çok sevinmiş:
- uç uç böceğim yarın düğün olacak. Annem sana terlik pabuç alacak diye şarkı söylemiş..
Şarkıyı dinleyen uçuç böceği neşesinden yerinde duramaz olmuş.. Ayşenin alacağı terliklerin pabuçların hayalini kurmuş..
O sırada yakınlarından bir uçurtma geçiyormuş..
Uçuç böceği olurdaaa uçmadan durabilirmi?
Pabucu terliği unutup uçurtmanın üzerine zıplayıvermiş..
Uçurtma yükselmiş, uçuç böceği yükselmiş. Ogün uçurtma günüymüş.
Rengarenk uçurtmalar gökyüzünde buluşmuş.
Kuşlarla yarışmışlar.
Biraz sonra rüzgar esmiş.
Uçurtmayı koparmış ipinden. Uçurtmanın sahibi olan çocuk bu duruma çokk üzülmüş.
Uçuç böceği ise sevinmiş..
Uçurtma uçmuşş uçuç böceği uçmuş. Bulut bulut yıldız yıldız uçmuşlar. Yıldızları gezegenleri uzaktan seyretmişler..

Sonraaaa nemi olmuşşşş ?

Uçurtma ve uçuç böceği uçmaktan sorulmuşlar..
Bir sabah süzüle süzüle alçalmaya başlamışlar...İKİ arkadaş yemyeşil ormanları, serin suları olan bir yere inmişler.. Onları çobanlık yapan bir çocuk bulmuş..
Çobanın şimdiye kadar bir uçurtması olmamış..
Onun sevimli kuzucukları varmış..UÇurtmayı bulunca sevinci kat kat artmış koyun yününden ip yapıp uçurtmaya bağlamış..
Çocuk uçurtmayı kırlarda neşeli bir şekilde uçurmuş.. Kuşlar kelebekler peşine takılmış. Uçurtmayla yarışmışlar. Çocuğun mutluluğuna eşlik etmişler..
Çocuk uçurtma uçurmaktan iyice yorulmuş.. Uçurtmanın ipini bırakmış.. Başka yerlerdeki çocuklarında uçurtmayla oynamasını istiyormuş.. Uçuç böceği ile uçurtma yeni bir yolculuğa çıkmışlar.​
 
TEMBEL TAVŞAN

Bir varmış bir yokmuş. Çok çok eski zamanlarda bir ormanda yaşayan mutlu hayvanlar varmış. Bir yaz ormanda korkunç bir kuraklık başlamış. Yaz gelip geçtiği halde , tek bir damla bile yağmur yağmamış. Ormandaki hayvanlar artık susuzluktan dayanamayacak hale gelince, bu duruma bir çare bulmak için toplanmışlar. İçlerinden birisinin teklifi üzerine, bir kuyu kazmaya karar verip çalışmaya başlamışlar. Bütün hayvanlar , hatta kuşlar bile gece gündüz çalışıyorlarmış. Ancak tavşan : ' ben daha çok küçüğüm ' diyerek çalışmak istemiyormuş.
tavşanın böyle nazlanması diğer bütün hayvanları çok kızdırıyormuş.
Gel zaman git zaman hayvanları çalışması boşa çıkmamış. Kazdıkları kuyudan buz gibi bir su çıkmış ve bütün hayvanlar çok sevinmiş. Kana kana içip yıkanmışlar. Tembellik yapıp, kuyunun kazılmasına yardım etmeyen tavşana ise su vermemişler.
Kral aslan tavşanın kuyuya yaklaşmasını önlemek için , kuyunun başında her gün bir nöbetçi görevlendirilmiş.
Tavşan yaptığı hatayı anlamış anlamasına ama iş işten geçtiği için yapacak bir şeyi de yokmuş. Bir gece kuyuda nöbet tutma sırası file gelmiş. Tavşan fili çok severmiş. '' kimse görmeden bana biraz su verir. '' düşüncesiyle yanına gidince , filin uyuduğunu görmüş. Çok uğraşmasına rağmen onu bir türlü uyandıramamış.En sonunda gidip kulağına bağırmış. Fil öyle bir zıplamış ki kuyunun etrafındaki taş ve toprak yığınına çarpmış. Bütün taş ve topraklarda kuyunun içine dökülmüş.Böylece kuyu kapanmış. Bu duruma çok üzülen fil ağlamaya başlamış. '' benim yüzümden oldu! şimdi ne içicez sabah olduğunda diğer hayvanlara ne diyeceğim?'
Bu kadar üzülme!'' demiş tavşan ''elbette bir çaresini buluruz hem ikimiz beraberce çalışırsak sabaha kadar kuyuyu temizleyip açarız'' demiş.
Fil: 'Ama sen küçük ve zayıfsın''! demiş. Tavşan ise şöyle cevap vermiş: '' sen beni şimdi gör! bak nasıl çalışıyorum'' demiş.

Gerçekten de tavşan bir çalışmış. Bir çalışmış ki sormayın. Sabaha kadar fille birlikte kuyuyu tekrar açmayı başarmışlar. Ertesi gün fil , bütün hayvanlara tavşanın çalışkanlığını anlatmaya başlamış. Herkes tavşanı alkışlayıp kuyudan su içmeyi hak ettiğini söylemiş. Tavşan sadece su içebildiğine değil, diğer hayvanlarla yeniden dost olduğuna da çok sevinmiş.​
 
KÜÇÜK KERTENKELE

Bir varmış bir yokmuş. Küçük bir kertenkele varmış. Bir gün bu küçük kertenkele ormanda dolaşıyormuş. Yerde parlayan bir cam parçası bulmuş. Bir de bakmış ki, ne görsün? Kırık bir ayna parçası değimliymiş bu?
Kertenkele ayna da kendini uzun uzun seyretmiş. Dilini çıkarmış, gözlerini açıp kapamış, burnunu oynatmış… Kendini pek beğenmiş. Korkunç bir yüzü, canavara benzeyen bir kafası, keskin dişleri ve uzun bir kuyruğu varmış.
“ Ben çok korkuncum! Bütün hayvanlar benden korkar,” diye düşünerek sevine sevine yürüyormuş ki, ne görsün! Karşıdan bir timsah gelmiyor mu?
Kertenkele çok şaşırmış! Timsah tıpkı ona benziyormuş. Onun da korkunç bir yüzü, canavara benzeyen kafası, keskin dişleri ve uzun kuyruğu varmış. Ama timsah kertenkeleden çooooooook çok kocamanmış.
“Belki ben de bir timsah yavrusuyum,” diye düşünmüş. “Büyüyünce de bir timsah olacağım.”
Küçük kertenkele artık diğer kertenkeleleri beğenmez olmuş. Annesini babasını da beğenmiyormuş.” Ben timsahım!” diyormuş böbürlene böbürlene.
Herkes ona “Hayır,sen küçük bir kertenkelesin. Büyüyünce de büyük bir kertenkele olacaksın”, diyormuş ama kertenkele, éHayır ben bir timsahım. Büyüyünce de kocaman bir timsah olacağım,” diyormuş.
Küçük kertenkele kendisinin bir timsah olduğuna o kadar inanmış ki, artı hep timsahların yanında dolaşıyor, onların yaptıklarını yapmaya çalışıyor. Timsahlar yemek yerken oda yemek yiyor, oyun oynarken o da oyun oynuyormuş. Timsahlar uyuyunca oda uyuyormuş.
Bir gün bakmış timsahlar suya giriyor. Öyle ya timsahlar suda tembel tembel dolaşmaya bayılırlar.
Küçük kertenkele de timsahların arkasından suya atmış kendini, yüzmeye çalışmış. Ama kertenkele timsah değil ki yüzsün! Timsahlar güzel güzel yüzerken, o suya batmaya başlamış. Bir yandan da bağırıyormuş, “İmdat, İMDATTT!Kurtarın beni!Kurtarın boğuluyorum!.
Oradan geçen bir balık, kertenkeleye seslenmiş.”Sen timsah değil misin? Bütün timsahlar yüzerler sende yüz!
“Hayır, hayır!Ben timsah değilim!” diye bağarmış kertenkele. “Ben yalnızca küçük bir kertenkeleyim, yüzme bilmem.. Kurtarın beni!.”
O zaman timsahlardan biri kuyruğunu uzatmış ve küçük kertenkeleyi alıp sahile çıkarmış.” “Bir daha sakın kendinden başkası olmayı isteme” demiş. “Ben de senin gibi bir ketenkele olmayı ve timsahların giremeyeceği küçüçük deliklere bile girebilmeyi isteyebilirim, ama kertenkele olabilir miyim?
Küçük kertenkele çok utanmış. Hemen evine, ailesinin yanına dönmüş. O günden sonra he yalnızca iyi bir kertenkele olmayı istemiş.​
 
Tembel Tavşan

Bir zamanlar ormanda korkunç bir kuraklık başlamış. Yaz gelip geçtiği halde, tek bir damla bile yağmur yağmamış. Susuzluk hayvanların canına tak edince, bu duruma bir çare bulmak için toplanmışlar. İçlerinden birisinin teklifi üzerine, bur kuyu kazmaya karar verip çalışmaya başlamışlar. Bütün hayvanlar, hatta kuşlar bile gece gündüz çalışıyormuş. Ancak tavşan; “Ben daha çok küçüğüm!” diyerek çalışmak istemiyormuş. Tavşanın böyle nazlanması diğer bütün hayvanları çok kızdırmış.

Hayvanların emeği boşa çıkmamış. Kazdıkları kuyudan buz gibi bir su çıkınca, herkes çok sevinmiş. Kana kana içip yıkanmışlar. Kuyunun kazılmasına yardım etmeyen tavşana ise su vermemişler. Kral aslan, tavşanın kuyuya yaklaşmasını önlemek için,kuyunun başına her gün bir nöbetçi görevlendirmiş.

Tavşan yaptığı hatayı anlamış anlamasına, ancak iş işten geçtiği için yapacak bir şeyi de yokmuş. Bir gece kuyuda nöbet tutma sırası file gelmiş. Tavşan fili çok severmiş “kimse görmeden bana biraz su verir” düşüncesiyle yanına gidince, filin uyuduğunu görmüş. Çok uğraşmasına rağmen, onu bir türlü uyandıramamış. En sonunda gidip kulağına bağırmış. Fil öyle bir zıplamış ki, kuyunun etrafındaki taş ve toprak yığınına çarpmış, bütün taş ve toprakları kuyunun içine dökmüş.
Böylece kuyu kapanmış. Bu duruma çok üzülen fil ağlamaya başlamış. “Benim yüzümden oldu!” diyormuş. “Şimdi ne içeceğiz, hem sabah olunca diğer hayvanlara ne diyeceğim?”
“Bu kadar üzülme!” demiş tavşan.
“Elbette bir çaresini buluruz. Hem ikimiz beraberce çalışırsak, sabaha kadar kuyuyu temizleyip açarız.”
Fil: “Ama sen küçük ve zayıfsın!” demiş. Tavşan şöyle cevap vermiş; “Sen beni şimdi gör! Bak ki nasıl çalışıyorum.”
Gerçekten de tavşan bir çalışmış, bir çalışmış ki sormayın. Sabaha kadar fille birlikte kuyuyu açmayı başarmışlar. Ertesi gün fil, bütün hayvanlara tavşanın çalışkanlığını anlatmaya başlamış. Herkes tavşanı alkışlayıp, kuyudan su içmeyi hak ettiğini söylemiş.

Tavşan sadece su içebildiğine değil, diğer hayvanlarla yeniden dost olduğuna da çok sevinmiş. Kendisini ormanın bir üyesi gibi görmek onu mutlu ediyormuş.​
 
FARELİ KÖYÜN KAVALCISI

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir köy varmış. Bu ülkenin halkı mutluluk içinde yaşarmış. Ama öyle bir zaman gelmiş ki, köyün bütün evlerine fareler dolmuş. Köyün bütün sokaklarına, bütün evlerine fareler dolmuş. İnsanlar evlerinin yatak odalarına da gitseler, mutfağa da gitseler farelerden kaçamıyorlarmış. Fareler de evlerde ne bulurlarsa yiyorlarmış. Halk ne yapacağını şaşırıp kalmış. Köyün muhtarından bu işe bir çare bulmasını istemişler. Muhtarın da elinden bir şey gelmiyormuş. Böylece köyün adına fareli köy denmiş. Fareli köyün çocukları da, bu pis yaratıklarda bıkmışlar.
Bir gün fareli köye bir çalgıcı gelmiş. Muhtara; "Eğer bana bir kese altın verirseniz, köyü farelerden temizlerim." demiş. Bütün köy halkı bu habere çok sevinmiş. Aralarında hemen çalgıcının istediği bir kese altını toparlamışlar ve muhtara vermişler. Halkın tek istediği bu farelerden kurtulmakmış.
Çalgıcı isteğinin kabul edildiğini öğrenince başlamış kavalını çalmaya. Kavaldan öyle tatlı, öyle güzel sesler çıkıyormuş ki, fareler saklandıkları yerlerden akın akın çıkarak çalgıcının yanına geliyorlarmış. Kısa bir sürede çalgıcının etrafı binlerce fare ile dolmuş. Köydeki bütün farelerin çalgıcının etrafında toplandığı sırada çalgıcı yürümeye başlamış. Köye gelirken gördüğü dereye doğru yürümüş. Çalgıcı önde kavalını üflüyor, fareler de onun peşinden gidiyormuş. Çalgıcı dere kenarına gelince suyun içine yürümüş. Dere derin olsa da çalgıcı karşı kıyıya geçmeyi başarmış. Fareler de peşinden gitmek isteyince, birer birer dereye düşüp boğularak ölmüşler. Bütün fareler ölünceye kadar çalgıcı kavalını öttürmeye devam etmiş. Çalgıcı bütün farelerin öldüğünü görünce ödülü olan bir kese altını almak için hemen köye geri dönmüş.
Fareleri yok eden çalgıcı başarısından sevinç duyduğu için, emin adımlarla yürüyormuş. Sonunda köye varınca; "Bir kese altınımı alırım. Bu altınlarla şehre gider, işimi kurarım. Bende zengin insanlar arasına katılır ve rahat yaşamaya başlarım." diye düşünmüş. Bu düşüncelerle muhtarın yanına varan çalgıcı muhtardan ödülünü istemiş. Muhtar oyunbozanlık yapmış. "Nasıl olsa farelerden kurtulduk, bir kese altını vermesem olur." diye düşünmüş. Çalgıcıya çeşitli bahaneler göstererek altınlarını vermemiş.
Çalgıcı kandırıldığını anlayınca; "Ben size bir oyun oynayayım da görün." demiş. Başlamış kavalını çalmaya. Kavalın sesini duyan bütün çocuklar çalgıcının yanına koşmuş. Çalgıcı da hem kavalını üflüyor, hem de yürümeye başlamış. Köyün bütün çocukları da kavalcının peşinden gitmişler. Köyde hiç çocuk kalmamış. Analar babalar kara kara düşünmeye başlamışlar.
Köylüler muhtara gidip; "Ne yapacağız, ne edeceğiz. Sen çalgıcının hakkı olan bir kese altını vermeliydin. Bak şimdi çocuklarımızı aldı götürdü." demişler. Kavalcı kızmış ve peşindeki çocuklarla birlikte ormana varmış. Ormanda bir ağacın altında dinlenirken aklına tekrar muhtara gitmek ve altınlarını bir daha istemek gelmiş. O sırada telaşla yerinden kalkınca kavalını almayı unutmuş. Sihirli kavalı bulan bir çocuk, arkadaşlarının yanına gelmesi için başlamış çalmaya. Kavalın sesini duyan çocuklar köye, annelerinin babalarının yanına dönmeyi düşünmüşler. Kavalı bulan çocuk köyün yolunu biliyormuş. Kavalı çalan çocuk önde, diğerleri arkasında köye geri dönmüşler. Anneleri, babaları çok sevinmişler. Şenlikler düzenlemişler. Kırk gün kırk gece bayram etmişler.
Tabi bu sırada da köylüler muhtarı azarlamışlar. Çalgıcının hakkını vermesini söylemişler. Hakkını alan çalgıcı da hayallerini gerçekleştirmek için köyden ayrılmış. Onlar ermiş muradına, biz gidelim diğer masalları okumaya.
 
KİRAZ AĞACI

Bahçenin birinde bir kiraz ağacı varmış. Ağacın önce beyaz çiçekleri, sonra da kırmızı kırmızı kiraları olurmuş. Kiraz ağacının kapısı konuklara açıkmış. O hiç yalnız kalmazmış.

Kiraz ağacının bodrum katında köstebekler, solucanlar otururmuş. Ağacın gövdesinde ise karıncalar, böcekler bulunurmuş. Üst kattaki konuklar ise çiçeklere gelen arılar, dallara konan kuşlarmış.

Bir gün kiraz ağacı evini dolduran bu konuklara dönmüş, şöyle demiş: “Ey konuklar! Söyleyin bakalım daha ne kadar zaman evimde konuk olacaksınız? Bütün gün . evimde rahat rahat oturuyorsunuz. Peki bana ne kira ödüyorsunuz?”

Konuklardan solucan ve köstebek hemen konuşmaya başlamışlar: “Bilir misin, biz sana yararlı olmaya çalışıyoruz. Köklerini saldığın toprağı gece gündüz eşeliyoruz. Böylece sen köklerini rahatça daha derinlere salabiliyorsun. Gelişiyorsun.”

Üst kattaki arılar ise şöyle demişler: “Senin çiçeklerinin balını kim çıkarıp topluyor? Niz olmasak senin çiçeklerinden hiç bal alınmazdı.”

Kuşlar ise şöyle konuşmuşlar: “Bizim neşeli sesimiz, şarkımız olmasa senin için sıkılırdı. Seni biz eğlendiriyoruz.”

Böylece kiraz ağacı konuklarının da kendisine bir şeyler verdiğini öğrenmiş. Bir daha da bu konulara hiç karışmamış. Onlar da ağacı hiç yalnız bırakmamışlar. Onu eğlendirmişler, zararlı böceklerden korumuşlar, toprağını temiz tutmuşlar.
alıntıdır.
 
Çiçeğin Ömrü

Güneşli güzel bir bahar sabahıydı. Elif bahçede küçük bir çiçek gördü. Sevimli, sarı renkli bir çiçek. Elif çiçeği öyle beğendi ki ona kendisi su verdi.
Günler geçti, çiçek büyüdü, büyüdü, büyüdü ve bir sabah ;
“Bu bahçede yaşadığıma çok memnunum” diyerek konuşuverdi. “Güneş çok iyi ısıtıyor, sen her gün su veriyorsun. Doğrusu, ben çok şanslı bir çiçeğim.”
“Demek güneşi seviyorsun” dedi Elif. Çiçek “Elbette” ısısıyla büyüyorum. Senin yemek yiyerek büyüdüğün gibi. Birde bol su içmem gerekiyor.” Öyleyse sen de insan gibisin” dedi Elif. “Evet, çünkü ben bir canlıyım. İnsanlar gibi.
Ağaçlar, kuşlar, kediler gibi. Bende her canlı gibi doğdum. Önce küçüktüm şimdi büyüyorum.”
Elif ve çiçek konuşa konuşa arkadaş oldular. Bahar geçti yaz geldi. Elif artık her gün bahçeye çıkıyor, çiçeğin hatrını soruyordu. Artık çiçek iyice büyümüş mis gibi kokuyordu.
Günler geçti. Yaz bitti. Sonbahar geldi. Hava soğudu, ağaçların yaprakları dökülmeye başladı.
Bir gün çiçek “Benimde yapraklarımı tutacak gücüm kalmadı” dedi. “Artık yaşlanıyorum. Rüzgar daha çok eserse yapraklarım dökülecek.”
Gerçektende ertesi sabah Elif bahçeye çıkınca tüm yaprakları yerde gördü. Çiçeğin rengi solmuş, boynu bükülmüştü.
Elif’ e kendimi öyle güçsüz hissediyorum ki dedi. Yakında öleceğim. Her çiçek gibi. Biz çiçekler bahar da doğar, büyür, yaz bitince ölürüz. Sonbahar’ın, kışın soğuklarına dayanamayız. Ama artık bıraktığım tohumlar toprakta baharı bekler.”
Elif üzülmüştü.” Seni özleyeceğim” dedi. Birlikte ne güzel günler geçirmişdik”. “Üzülme” dedi çiçek. “O güzel yaz günlerini düşün ve bekle”
Kış bitince yine bahar gelecek. Tohumlarımdan yeni çiçekler açaçak. Böylece bahçede yeni arkadaşların olacak. Ben bu bahçede güzel günler yaşadığım, seninle arkadaş olduğum için çok memnunum.
Kış bitince baharın geleceğini biliyor umutla bekliyordu.
Ertesi sabah Elif’i bir sürpriz bekliyordu. Kar yağıyordu ve bahçe karla kaplanmıştı. Elif camdan baktı, baktı… Her yer karla örtülü bembeyazdı. Çiçek ölmüş karlar altında kalmıştı. Hiç gözükmüyordu. Elif yine çiçeklerin açması için baharı beklemek zorundaydı.
alıntı​
 
BENEKLİ KELEBEK

Akşamdı. Kaybolan güneşle beraber insanlar evlerine, kuşlar uzaklara, böcekler yuvalarına gidiyordu. Tüm bunların arasında bir kelebek telaşla gezip duruyordu. Siyah benekleri vardı. Açık yeşil kanatları… Bir de çok mühim bir derdi vardı.

Bir kelebeğin derdi ne olabilir ki…

Yarın bayramdı. Ama bizim benekli kelebek, bir bayramlık alamamıştı hâlâ. Ne yapsa ne etseydi. Düşünüyor, düşünüyor ama aklına bir çıkar yol gelmiyordu.

Hafifçe kararan gökyüzüne baktı. Biraz erken olsa gidip onun renginden isteyebilirdi. Şöyle açık mavi bir kıyafet hiç de fena olmazdı hani. Ama gökyüzü artık gece elbiselerini giymişti ve bu renk bir kelebeğin bayramlığı için uygun bir renk değildi. Ağaçların yeşili olabilirdi aslında. Ama bu karanlıkta onlar da birer hayalet gibi olmuşlardı. Bulutlar yoktu, oysa beyaz bir gelinlik isteyebilirdi onlardan. Sapsarı bir elbise de iyi olurdu sanki ama güneş de yoktu ki… Hepsi de gitmişti işte. Kendini çok yalnız hissetmeye başlamıştı. N’apacaktı şimdi…

Böyle küskün küskün dolaşırken ilginç bir şey oldu. İçine bir umut doğdu benekli kelebeğin. Zor zamanda yetişen umutlar da bir başka güzel olur, bilirsiniz.

Gördüğü yere doğru uçtu hemen. Hem de bir helikopter gibi hızlıca… Beneklinin koştuğu yer, ışıkları yanan bir balkondu. Balkonda bir çocuk vardı. Ve masasına eğilmiş, bir şeyler yapıyordu. Kimdi bu çocuk, benekli onu nasıl görmüştü bilinmez. Aceleyle çırpıyordu kanatlarını.

Gideceği yerin yolu, heyecandan o kadar uzamıştı ki, benekli kelebek bir başka ülkeye gittiğini sandı. Sanki kocaman yollar, ormanlar ve denizler geçiyordu.

Kanatları güçsüz kalmıştı iyice.

Nihayet ışıklı balkona geldi. Ve çocuğun tam önüne kondu. Konduğu yer, çocuğun resim yaptığı beyaz kâğıttı.

Onu görünce sevinçle el çırptı çocuk. Nazikçe eline aldı. Benekli, heyecandan az kalsın ölecekti. Sesini toparlayıp:

- Merhaba, dedi.

Neşeyle gülümsedi çocuk.

- Merhaba cici kelebek, dedi. Kelebek devam etti sonra:

- Biliyor musun ben yalnız bir kelebeğim. Yarın bayram. Ama benim hâlâ bir bayramlığım yok!

- Üzüldüğün şeye bak, dedi çocuk. Ben hemen bir bayramlık hazırlarım sana.

- Sahi mi?, diye sordu kelebek. Bunu yaparsan çok sevinirim.

Çocuk hemen boyalarını çıkardı. Çabucak bir kelebek çizdi ve boyamaya başladı. Açık yeşil kanatlı, siyah benekli bir kelebekti çizdiği. Resmini bitirince kelebeğe gösterdi.

- Ooov, dedi kelebek. Tam bir bayramlık bu. Ne kadar da güzel oldu.

Muzipçe güldü çocuk:

- Biliyor musun, dedi sonra. Bu resmi senin kanatlarına bakarak çizdim. Senin kanatlarından daha güzel bir şey olabilir mi? Bence bayrama böyle girmelisin.

- Bir bayramlık kadar güzel mi sence?, diye sordu kelebek.

- Tabii ki güzel, dedi çocuk.

Gülümsedi kelebek. Şöyle bir baktı kanatlarına. Gerçekten de çok güzeldi kanatları. Biraz düşünüp:

- Sen beğendiysen, artık bayramlık aramayayım o zaman, dedi.

Sonra vedalaşıp kanatlarını açtı. Çocuk, kelebeğin arkasından küçük bir siyah benek olana kadar el salladı.

Bayramlıklar hep güzel olurdu. Ama en güzeli elimizdekiyle yetinmeyi bilmekti. Benekli kelebek, bu bayrama bunu öğrenmiş olarak girdi.

Nesibe Şahin
 
Bal Arısı ve Eşek Arısı

Bir gün bal arısı güzel kokulu çiçeklerin arasında geziniyormuş. Birden gözüne bal dolu bir çiçek ilişmiş. Tam çiçeğe yaklaşacakken birden karşısına iri bir eşek arısı çıkmış. Eşek arısı çekil oradan ufaklık o benim çiçeğim demiş. Bal arısı ama ne olur senin çiçeğinden biraz bal versen diye sormuşa? Eşek arısı bir düşüneyim demiş.Ama yalancıktan düşündüğü için hemencicik düşündüm demiş. Bal arısı ne düşündün kardeş demiş? Eşek arısı seni sokmayı düşündüm diyip bal arısını kovalamaya başlamış. Bal arısı canla başla koşmaya başlamış.

Birden önüne tesadüfen kovanı çıkmış. Bal arısı kovanın içine girip rahatlamış. Bundan sonra düşmanlarına güvenilmeyeceğini anlamış.
 
KIZILAY

Ali ile ablası Gizem, yolda yürürken Ali şaşkınlıkla dondu kaldı.
( Neden donup kalmış olabilir? )
- Neyin Var? Bir şey mi oldu? dedi.
- Abla bizim bayrağımız kırmızı, ay yıldızlı değil miydi?
- Evet öyle.
- Peki bu bayrak ne bayrağı Türk bayrağından farklı. Baksana beyaz ve kırmızı ay var üzerinde, dedi Ali.
- Neyi merak ettiğini anladım canım. Bu Kızılay bayrağı. Kızılay ülkemiz için çok önemli bir yardım kuruluşudur. Sana bununla ilgili bir hikaye anlatayım mı?
- Evet abla çok isterim, dedi Ali.
- Bir varmış. Bir yokmuş. Çok uzak zamanlar çok güzel bir ülkede büyük bir felaket olmuş. Evler yıkılmış, insanlar yaralanmış. Herkes çok üzgün ve mutsuzmuş. Bir gün o bölgeye büyük bir araba gelmiş. İçinden büyük çadırlar, battaniyeler, yiyecekler çıkmış. Gelenler insanlara yardım etmişler. Yaralarını sarmışlar. Yiyecek vermişler. Onları üşümemeleri için battaniyeye sarmışlar. Onlara kalmaları için çadırlar kurmuşlar.
İşte bunları yapan Kızılay’mış. Herkes onlara çok teşekkür etmiş.
- Peki abla bize de bir şey olduğunda Kızılay mı yardım edecek?
- Evet canım kardeşim. Kızılay gerektiği zaman herkese yardım eder dedi, Gizem.
Ali artık Kızılay’ın ne olduğunu biliyordu. Kızılay’ı çok sevmişti. Ülkemizde böyle iyi insanlar olduğu için ne kadar şanslıyız diye düşündü.
( Siz Kızılay hakkında neler biliyorsunuz? )

ALINTI…​
 
Yaşlı Değirmencinin Hikayesi


Uzak, çok uzak şehirlerden birinin fakir bir köyü varmış. Bu köyün adı da fakir köymüş. Fakir köyün toprağı çorak, havası kurakmış. Hal böyle olunca köydeki herkes bir dilim ekmeğe muhtaçmış. Bu köyde fakir ve yaşlı bir değirmenci varmış. Toprakta buğday yetişmiyormuş ki, insanlar buğdayını değirmene getirsin, öğütsün, un olarak geri alsın.

Yaşlı değirmenci erkenden kalkar, öğütülecek çuvallar dolusu buğday varmış gibi, hevesle değirmenin başına geçer, artık suları azalmış olan dereden topladığı kumları buğdaymış gibi değirmen taşının altına döker, kendini avuturmuş. Günler böylece geçip giderken, fakirlik boğazlarına kadar dayanmış. Bir dilim ekmek bulamaz olmuşlar.

Değirmencinin hanımı: “ Bey, herkes gibi biz de açlıktan ölmeden bu köyden gidelim,” demesine rağmen, yaşlı değirmenciye söz geçiremezmiş.

“ Ölürsem değirmenimin başında ölürüm. Sen istiyorsan git,” dermiş de başka bir şey demezmiş, yaşlı değirmenci.

Yaşlı değirmenci yine bir sabah erkenden kalkmış, değirmenin başına geçmiş, dereden topladığı kumları değirmen taşının altına dökmüş. Biraz sonra değirmen çalışmaya başlamış. Değirmenden farklı sesler gelmeye başlayınca değirmenci şaşırmış, bakmış, bir de ne görsün? Unun aktığı yerden çil çil altınlar akmıyor mu? Yaşlı değirmenci gözlerine inanamamış, avucuna alıp bakmış, yanlış görmüyormuş, bunlar gerçekten altınmış. Sevinçle hanımının yanına koşmuş. Olanları anlatmış. Kocasına ilk anda inanmayan hanımı altınları görünce inanmış. Çok mutlu olmuşlar, yoksulluktan kurtulmuşlar.

Yaşlı değirmenci ve karısı altınların bir kısmını alıp kasabaya inmişler. Kendilerine elbiseler, ayakkabılar ve yiyecekler alıp, köye dönmüşler. Onların bu durumunu gören köylüler olanlara bir anlam verememişler.

Gel zaman git zaman yaşlı değirmenci ve karısı zengin olmuşlar. İyi yürekli yaşlı değirmenci altınları sadece kendine ayırmayıp köylülere de dağıtmış. Köy fakirlikten kurtulmuş, fakir köyün adı zengin köy olmuş. Ancak köyden iki adam bu duruma tahammül edemiyormuş. Yaşlı değirmenci bu altınları nerden buluyor, diye merak etmişler.

Bir sabah erkenden değirmene giderken, yaşlı değirmenciyi yakalamışlar ve değirmene getirip bağlamışlar. Altınları nerden bulduğunu sormuşlar fakat bir türlü söyletememişler. Yaşlı değirmenci, ben size de altın verdim, yardım ettim, deyince adamlar, verdiğin onar altın bize yetmedi, biz altınların hepsini istiyoruz, demişler. Adamlar, değirmenciye altınların yerini söyletmek için, odunla dövünce yaşlı değirmenci oracıkta ölmüş. Bunun üzerine adamlar, korkup kaçmışlar. Daha sonra adamları kolcular yakalayıp, zindana atmış.

Yaşlı değirmencinin karısı, aynı yöntemle altın elde etmek istemiş ama bu mümkün olmamış.
Aradan zaman geçtikçe köy giderek fakirleşmiş ve adı tekrar fakir köy olmuş.

SON

Yazan: Ayla Yıldırım
Alıntı..
 
KAR TANESİ

Bir varmış,bir yokmuş...
Eski çağlarda, kuzey ülkelerinden birinde, ormanlar içindeki küçük bir köyde, Daniel adında bir çiftçi ve Anna adındaki karısı yaşıyorlarmış. Artık genç sayılmayacak yaşa gelmiş oldukları halde, Daniel ve Anna ın çocukları yokmuş.

Halleri vakitleri yerinde olduğundan, çocuksuz olmak, karı kocayı çok üzmekteymiş. Ama her ikisi de iyi kalpli insanlar oldukları için, yalnızlıklarını gidermek için türlü yollara sapar, huysuz ihtiyarlar gibi yaşamazlarmış.

Daniel ve Anna, köyün bütün çocuklarına sevgi gösterir, her fırsatta komşu çocuklar için pastalar yapar, onları evlerinde misafir eder ve ağırlarlarmış. Ayrıca evlerinde altı tane kedi, dört tane de köpekleri varmış. Yalnız ev hayvanlarına değil, ormanda yaşayan yaratıklara da iyi davranırlarmış. Bütün bunlara rağmen, yaşlı karı koca, bir çocukları olsa daha da mutlu olacaklarını düşünmekten kendilerini alamazlar mış.
Bir kış günü, Daniel ve Anna ın yaşadıkları köyü karlar kaplamış. O kadar kar yağmış ki,evlerin kapıları dışarda biriken kar yüzünden açılamaz olmuş. Çiftçiler bütün kış hazırlıklarını yazdan yapmış oldukları için evlerine çekilmiş, burunlarını bile dışarı çıkarmıyor, gürül gürül yanan ocaklarının karşısın da oturup pencerelerinden dışarı bakıyorlarmış. Çiftçi çocukları ise, kar yağmaya başlayınca sabırsızlan mışlar.Bir önceki senenin kışında kar ve buzla kaplı oyun yerlerinde oynadıkları oyunları hatırlıyor ve dışarı çıkmak istiyorlarmış.

Nihayet ertesi günü kar dinince artık çocukları evde tutmak mümkün olmamış. Her tarafı diz boyu karla kaplı olan bahçeler, sabahın erken saatlerinde irili ufaklı çocuklarla dolmuş. Kimisi kar topu oynamaya, kimisi kayak kaydırmaya, kimisi de kardan adam yapmaya başlamış.
Daniel ve Anna pencerelerinden çocukları seyrederken kendileri de dışarı çıkıp karlar arasında oynamak hevesine kapılmışlar. Üstlerine kalın elbiseler giyip bahçeye çıkmışlar.

Yumuşak, temiz bir halı gibi ayakları altında ezilen karın içinde gezmek bile başlı başına bir eğlen ceymiş. Karı koca, arkalarından köpekleri koşturarak bahçede kovalamaca oynamışlar.
Bir müddet sonra yorulmaya başlayınca daha az hareketli bir oyun oynamaya karar vermişler. Komşu bahçede çocukların yaptığı kocaman bir kardan adama gözleri ilişen Anna, ellerini çırparak bağırmış:
--Daniel . buldum... Değişiklik olsun diye biz de kardan bir kadın yapalım.
Daniel başını sallayarak itiraz etmiş:
--Hayır... Kardan bir çocuk yapalım.
Anna bu fikri çok beğenmiş. Hemen küçük bir kartopunu yerde yuvarlayarak büyütmüş ve bir kenara ayırmışlar. Bir yuvarlak kartopuna küçük kol ve bacaklar uydurmak için karları avuçlayıp şekil vermişler. Sonra daha küçük bir kartopundan da baş yapıp gövdenin üstüne oturtmuşlar. Usul usul kar parçasını yontarak kardan güzel bir çocuk yapmışlar. Çocuğun gözleri yerine iki yuvarlak kömür parçası, burnu yerine koni şeklinde bir küçük havuç, saçı yerine de bir tutam siyah at kılı yapıştırmışlar. O zaman kardan çocuk daha da güzelleşmiş.

İşin sonlarına doğru üşümeye başladığı için artık içeri girmeyi düşünen Anna,birden elinin üstünde ılık bir nefesin sıcaklığını hissetmiş. Hemen başını çevirip bakmış. Bir de ne görsün?.. Küçük kardan çocuğun gözleri beyaz karların arasında pırıl pırıl parlayıp dönmüyor mu?

Anna heyecanla kocasına seslenmiş:
--Daniel.. Hayal mi görüyorum? Bu kardan bebeğin gözleri oynuyor gibi geldi bana..
Ama Anna hayal görmüyormuş, gerçekten de kardan çocuk canlanmış. Daniel kollarını kardan çocuğun boynuna dolayıp onu sevmek isteyince, parmaklarının değdiği yerlerden, inceli kalınlı, sıva gibi kar parçacıkları dökülmüş. Bu döküntüler, tıpkı bir yumurtanın kabuğuna benziyormuş. Kabukların için den küçük, çok güzel bir kardan bebek çıkmış. Bebek gülüyor, sesler çıkarıyor ve kıpırdanıyormuş. Anna hemen atılıp bebeği etekliğine sarmış:

--Çabuk içeri gidelim Daniel, diye bağırmış. Tanrı dileğimizi kabul etti ve bize bir çocuk verdi. Ama onu hiç kimseye göstermeyelim. Köy halkı kardan yaptığımız bir bebeğin canlandığını duymasın..
Heyecanla hemen evlerine kapanmışlar. Kardan kızlarının adını "kar tanesi" koymuşlar. Bu isim ona çok da yakışıyormuş, çünkü bütün vücudu kar kadar beyaz olan bebeğin yalnız saçları ve gözleri siyahmış. Kar tanesi o kadar çabuk büyüyormuş ki bir hafta içinde on üç yaşlarında bir kız kadar gelişmiş, . büyümüş. Anna komşu kadınlara kar tanesini yeğenleri olarak tanıtmış. Kar tanesi gün geçtikçe büyüyor, güzelleşiyor ve bütün köylüler tarafından çok seviliyormuş. Her gün köyün çocukları kar tanesiyle oynamak için evlerine geliyormuş.

Bahar ayları yaklaştıkça, çocuklar başka oyunlar oynamaya başlamış. Ama kar tanesi kışın olduğu kadar neşeli görünmüyormuş. . Durumu farkeden Anna ve Daniel telaşlanmaya başlamışlar, çünkü kar tanesi artık her zamanki gibi yemek de yemiyormuş. Anne ve baba çocuğa sordukları halde bir cevap alamamışlar. Kar tanesi bahar boyunca gölgeli ve serin yerlerde tek başına dolaşmış ve her gün biraz daha solmuş. Yaz ayları gelip çattığında ise kar tanesi evden dışarı çıkmak istemiyor, davetleri reddediyormuş.

O ülkede her sene yaz ortası büyük bir bayram yapılırmış. Yaz bayramı günü gelince, Daniel ve Anna, yanlarına kar tanesini alarak bayram yerine gitmişler. Ormanın orta yerinde, ağaçlık ve çimenlik bir alana yerleşmişler. Bütün köy halkı ordaymış. Herkes gülüp oynuyor, eğleniyormuş. Yalnız kar tanesi günün güneşli olduğu saatler boyunca hiç bir eğlenceye katılmamış. Serin bir ağaç gölgesinde oturmayı tercih etmiş. Ortalık karardığı zaman, arkadaşları gelip kar tanesini saklandığı yerden almış ve oyuna götürmüşler. Ormanın açıklık bir yerinde kocaman bir ateş yakılmış. Bütün çocuklar ateşin üstünden atlayarak sevinç çığlıkları atmaya başlamışlar.

Kar tanesi bu oyunu seyretmekle yetinmiş. Arkadaşlarına katılmayı düşünmüyormuş ama öbür kızlar zorla kar tanesini ateşin yanına götürmüşler. Sıra kar tanesine gelince, arkalarından gelen bir "Ahh" sesi duymuşlar. Dönüp bakınca hiç bir şey görememişler. Kar tanesinin aralarında olmadığını görünce onun ailesinin yanına gittiğini sanmışlar. Oysa bu sırada Daniel . ve Anna da kar tanesini arıyorlarmış. Bütün bir gece herkes kar tanesini aramış ama bulamamışlar. Üzüntü içinde evlerinin yolunu tutmuşlar.

Bir gece, kar tanesinin kayboluşundan bir ay kadar sonra, Anna ın uykusu kaçmış. O sırada korkunç bir fırtına başlamış. Rüzgar çatıları sarsıyor, pencereleri çarpıyormuş. Hava birden bire soğumuş Karı koca oturup fırtınanın dinmesini beklerken, pencereden bir tıkırıtı duyulmuş. Ne olduğunu anlamaya çalışan Anna ve Daniel, kar tanesini pencereden kendilerine bakarken görmüşler. Hemen koşup kızlarını içeri almak istemişler, ama kız gülerek karşı koymuş. Onlara demiş ki:
--Ev çok sıcak. Sizin çok sevdiğiniz yaz aylarından ben hoşlanmıyorum. Ben kardan yapılmış olduğum için sıcağa dayanamıyorum. Yaz bayramında ateşin üstünden atlarken eriyip yok olmuştum. Benim için ne kadar üzüldüğünüzü gördüğüm halde, gelip sizinle birlikte yaşayamadım. Bu günkü fırtına benim amcamdır. Ondan rica ettim, havayı biraz soğuttu. Ben de sizi görmeye geldim. Yaz aylarında sizinle birlikte oturmama imkan yok. Ama kış gelip de ilk kar düşünce, kardan bir çocuk yaparsınız, yine sizin yanınıza gelirim.

Bu sözleri gözleri yaş dolu olarak dinleyen Anna, kış gelene kadar beklemeye razı olmuş. Ama Danielin aklına daha iyi bir fikir gelmiş.

--Senin bütün korkun sıcak havalardan ve güneş ışığından değil mi kar tanesi? diye sormuş. Kız evet demek ister gibi başını sallamış. O zaman Daniel şunları söylemiş.

--Öyleyse yarından tezi yok, evimizi ve tarlalarımızı satıp, daha kuzeyde, daha soğuk bir yere taşınıyoruz. Kışın yılda on ay sürdüğü o kuzey ülkelerinde, yaz aylarında bile kar vardır. Orada bizimle . beraber yaşarsın değil mi?

Bu fikir kar tanesinin çok hoşuna gitmiş. Sevinçle ellerini çırpmış.

Aradan bir ay geçtikten sonra, Daniel ve Anna, kuzeyde, soğuk bir yere, halkı balıkçılık ve avcılıkla geçinen bir köye taşınmışlar. Aynı gün, kar tanesi onların yanına gelmiş. Hep birlikte yaşamış ve ömürlerinin sonuna kadar mutlu olmuşlar.

Bu masaldan alınacak ders: Eğer insanlar çok güçlü bir sevgi bağıyla birbirlerine kenetlenmişlerse; birlikte olabilmek ve mutlu yaşayabilmek için önlerine çıkan her engeli kolayca geçerler.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri