Cengiz Numanoğlu Şiirleri

Konu sahibi son olarak 1013 gün önce görüldü
Ey insan! Yaşıyorken, hem de Kur’ân çağında;
Çırpınıp duruyorsun, cehâlet batağında.
Kalbin katı, gözün kör, başın kibir dağında
Kur’ân sana gel diyor, bak bendedir adresin,
Ey eşref-i mahlûkat ! Daha Kur’ân ne desin!


Özgürce seçmen için, iki yoldan birini;
Apaçık bildiriyor, bütün âyetlerini.
Ya Peygamber, ya şeytan.. Seç diyor rehberini;
Öyle seç ki; sırattan rüzgar gibi geçesin,
İlle şeytan diyorsan.. Daha Kur’ân ne desin!


Ya Cennet bahçesidir, ya ateştir o mezar,
Mekân var mı dünyada, öyle derin, öyle dar?
Hiçbir şey yakın değil, insana ölüm kadar.
Diyor ki; hesabı var, aldığın her nefesin;
Mezarlar konuşurken..Daha Kur’ân ne desin!


Malın, mülkün, şöhretin, dünyada herşeyin var;
Ya dünyadan Rabb’ine, götürecek neyin var?
Bana yeter diyorsan, şu üç günlük îtibar;
Bir dördüncü gün var ki; çok çetindir bilesin,
Bunlar masal diyorsan.. Daha Kur’ân ne desin!


Âyet diyor ki; eğer, dağa inseydi Kur’ân;
Paramparça olurdu.. Dağ Allah korkusundan.
Hangi insan durup da, ibret almaz ki bundan?
Sen ki, bir dağ yanında, ne kadar da cücesin,
Haddini bilmen için.. Daha Kur’ân ne desin!


O münezzeh ruhundan, ruh vermekle insana;
Erişilmez bir şeref, bahşetti Allah sana,
Ne kadar sevdiğini, buradan anlasana !
Sen ki; taparcasına, kendine kul kölesin,
Nefsini put yapana.. Daha Kur’ân ne desin!


Bir gün var ki; çok yakın, dağların yürüdüğü,
Göklerin, güneşleri önünde sürüdüğü,
Kâinatı toz duman, dehşetin bürüdüğü;
Kıyâmet senaryosu, oyun değil bilesin;
Hâlâ ürpermiyorsan.. Daha Kur’ân ne desin!


O büyük mahkemede, bütün diller susacak;
Konuşacak bu defa, göz, kulak, el, kol, bacak.
Uzuvlar birer birer, haramları kusacak;
Açılacak önünde, defterleri herkesin;
Kendine gelmen için.. Daha Kur’ân ne desin!


O gün, buyruk verenler, buyruğa baş eğecek,
Cehennem öfkesinden, köpürüp kükreyecek,
Ve doldun mu dedikçe, daha yok mu diyecek;
Yandıkça o deriler, değişecek bilesin;
Hâlâ secde yok ise.. Daha Kur’ân ne desin!


Gör ki, dünya sırtında, nice insan taşıyor;
Kimi yaşarken ölmüş, kimi ölmüş yaşıyor.
Kimi Arş-ı Âlâ’ya dolu dizgin koşuyor;
İşte Cennet.. İşte sen.. Gayret et ki giresin;
Ey Eşref-i mahlûkat ! Daha Kur’ân ne desin!


Cengiz Numanoğlu

(2002)
 
Ey ! Gönül gözünden, yaşlar dökenler,
Allah Cemâli’ne, hasret çekenler,
Ey! Seherde kalkıp, boyun bükenler,
Sizlere müjdeler.. MÜJDELER OLSUN.


Ey ! Allah’ı kalp gözüyle görenler,
Mazlum gönüllere, gönül verenler,
Ey ! Fıtratın sırlarına erenler,
Sizlere müjdeler.. MÜJDELER OLSUN.


Ey ! Ölçü tartıda, denge kuranlar,
Fakir fukaraya, hatır soranlar,
Ey ! Zâlime karşı, dimdik duranlar,
Sizlere müjdeler.. MÜJDELER OLSUN.


Ey ! Resûlullah’ı, rehber seçenler,
Takvâ hırkasını, Hakk’ça biçenler,
Ey ! Allah yolunda, serden geçenler,
Sizlere müjdeler.. MÜJDELER OLSUN.


Ey ! Makam, mevkide, haddi bilenler,
Taş kalpleri, hoşgörüyle delenler,
Ey ! Kibir kirini, kalpten silenler,
Sizlere müjdeler.. MÜJDELER OLSUN.


Ey ! Tefekkür deryasına dalanlar,
Allah’ı zikirle, tatmin olanlar,
Ey ! Adresi, âyetlerde bulanlar,
Sizlere müjdeler.. MÜJDELER OLSUN.


Ey ! Yedi semayı, titreten eller,
Secdede aşk ile, çağlayan seller,
Ey! Hakk’a çağıran, mübârek diller,
Sizlere müjdeler.. MÜJDELER OLSUN.


Cengiz Numanoğlu

(2020)
 
Küçük bir tebessüm, içten bir selâm,
Dosta hatır soran, bir iki kelâm,
Kısaca diyor ki, insana İslâm;
İhlâsla yaptığın, herşey ibâdet.


Doğuştan var olan, îman özüyle,
İlimler kaynağı, Kur’ân sözüyle,
Maddeye hükmeden, gönül gözüyle;
Herşeyde bir mânâ, görmek ibâdet.


Kalbin, ‘istem dışı’ vuruşlarını,
Göklerin, direksiz duruşlarını,
Maddenin verdiği, ipuçlarını;
Akıl tığlarıyla, örmek ibâdet.


Bahar tenindeki, binbir kokudan,
Binbir kanattaki, renkli dokudan,
Balıktaki pul pul, gümüş takıdan;
Onu ‘Vâreden’ e, varmak ibâdet.


Gönül buzlarını, sevgiyle delmek,
Melekle insanın, farkını bilmek,
Kulda kusur varsa, affedip silmek,
Kırılmış bir kalbe, girmek ibâdet.


Ölümün açtığı, derin yarayı,
Kapatmaz.. Versen de, köşkü sarayı.
Bir evlâd kaybeden, bahtı karayı,
Dilin merhemiyle, sarmak ibâdet.


Bakıp da kişinin amellerine,
Dünyayı terkedip, giden birine;
Cennet cehenneme hüküm yerine,
Kulluk sınırında, durmak ibâdet.


Bir ‘fiskos’ modası, almış yürürken,
Gıybet, günden güne, rağbet görürken,
Şeytânî dürtüler, nefsi bürürken,
Diline bir kilit, vurmak ibâdet.


“Neme lâzım” sözü, korkuya perde,
Hiçbir zaman devâ, olmadı derde.
Zorbanın, hükümdâr olduğu yerde;
Mazlum hesabını, sormak ibâdet.
* * *
Bir rüyâ tokluğu, dünyalık sefâ,
Gör ki; ne cânânda, ne canda vefâ.
O Dost pınarından, günde beş defa;
Secde şerbetini, içmek ibâdet.


İftar saatinde, paslı dillerle;
Sağnak dualardan, kopan sellerle;
Yedi kat semâyı, delen ellerle;
Nîmet sofrasını, açmak ibâdet.


Şeytan der ki: zinâ, içki ve kumar,
Beşere vurduğum, en büyük şamar,
Vah ki; o şamardan kimler ne umar.
Dost ile düşmanı, seçmek ibâdet.


Sanma ki; mezarlık, tenhâ, korkulu,
Duâlar bekleyen, ruhlarla dolu.
Kim ki; kabristana, düşerse yolu;
Bir fatihâ ile, geçmek ibâdet.


Hakk aşkıyla doruklara çıkıp da;
Beytullah’a, kalp gözüyle bakıp da;
Gönül tüllerinden, kanat takıp da;
O çorak çöllere, uçmak ibâdet.


Servet, şöhret, makâm, nişan ve ünvân;
Hepsi, bu dünyada birer imtihan.
Tut ki; alkışlarla, dolsa da cihân,
Gurur ve kibirden, kaçmak ibâdet.


Firdevs’e adaydır, gelen her beden,
O’na ancak varır, Kur’ân’la giden.
Bize fırsat için, ömür lûtfeden;
Lâtif Sevgili’ye, azdır ibâdet.


En zorlu düşmana, savaşlarıyla,
Mekke’de atılan, çöl taşlarıyla,
Dökülen, pişmanlık göz yaşlarıyla;
Sel sel Arş’a taşan, hazdır ibâdet.


Allah aşkı ile, dolanlar için;
O yüce makâm’ı bulanlar için;
Namazı, mîraç’la, kılanlar için;
Âşıktan Mâşûk’a, nazdır ibâdet.


Vehim sislerini, alıp götüren,
Vâroluş sırrını, çözüp bitiren,
Ruh ile maddeye, ‘bir’lik getiren,
Mânâ hamurunda, özdür ibâdet.


Hani, kâinatın sınırı nerde?
Göz nereye baksa, bir kara perde.
Fizik ilimlerin, sustuğu yerde;
Karanlığı delen, gözdür ibâdet.

* * *
Biliyorsa eğer, göz bakmasını;
Bir ziyafet görür, çorba tasını.
Dünya sofrasının, her lokmasını,
Nîmet bilinciyle, tatmak ibâdet.


Her gece, uykuya dalmadan önce;
Hesaba dalıp da, inceden ince;
Rabb’in huzurunda, durup kalbince,
Şehâdet getirip, yatmak ibâdet.


O, sabâ makâmı, tiz perdelerden,
Çağlayıp inerken, minârelerden,
Yağarken sabahın nûru seherden;
Yorganı fırlatıp, atmak ibâdet.


Bir görünmez kazâ, olsa da neden,
Hasta yatağında, kıvransa beden,
Mevlâ’dan gelene, isyân etmeden,
Sancılara sabır, katmak ibâdet.


Ahlâkın güzeli, Rabb’in nîmeti;
Kusur gizleyene, açar Cenneti.
Taa mezara kadar, dost emâneti;
Sırları kusmadan, yutmak ibâdet.


Şu insan bedeni, gör ki; mû’cize,
Her hücresi Hakk’tan emânet bize,
Damla karışmadan, henüz denize;
Nefes kıymetini, bilmek ibâdet.


Elinde neşterle, hasta başında;
Belinde silahla, sınır taşında;
Yol kesen eşkiyâ, kâtil peşinde;
Görev inancıyla, dolmak ibâdet.


İnsanı hor görüp, küçümsemeden,
Peşin yargılarla; “câhil” demeden,
Cübbesiz olsa da, her kim söz eden;
İlim payı varsa, almak ibâdet.


Herşeyde bir sebep, vardır elbette;
Bütün düğümlere, çözüm niyette.
Yaşanan her hayır ve musibette;
İlâhî bir mesaj bulmak ibâdet.


Bilim; temellere, hızla inerken,
Kubbede güneşler, yanıp sönerken;
Mikrodan makroya, bu çark dönerken;
Durup, düşünceye dalmak ibâdet.


Bu ölüm telâşı, bu korku neden?
Ayrılacak bir gün, can ile beden.
Gerçeği görüp de; henüz ölmeden;
Ölümle, arkadaş olmak ibâdet.


Kimi görmez, önündeki aşını,
Dolu görür, başkasının boşunu,
Bırakıp da, kıskançlığın peşini,
Hasedi, şükürle yıkmak ibâdet.


Sevgi; sabunudur, gönül kirinin.
Rahmet bedeli var, her özverinin.
Hele bu dünyadan, giden birinin;
Varsa, kul borcunu, silmek ibâdet.


Geçim çarkı, helâl suyla dönerken,
Yollara düşüp de, her sabah erken,
Allah’ın adıyla, işe giderken;
Atılan her adım, ayrı ibâdet.


Cengiz Numanoğlu

(1991)
 
Kuluna göz verdin, “gör Beni’’ dedin,
Dil verdin, “bilene sor Beni’’ dedin,
Gönül verdin, “hayra yor Beni’’ dedin,
Gördüm, sordum, yordum, Sana yöneldim.


Nice dervişlerle, uzun söyleştim,
Kör kör bakan, kullarınla eyleştim,
İyi, kötü, ne verdiysen paylaştım,
Aldığım hisseyle, Sana yöneldim.


Bolca bolca verdin, gönül aşımı,
Müjdelere yordun, şu göz yaşımı,
Hiç kimseye, eğmediğim başımı,
Yalnız Sana eğdim, Sana yöneldim.


Beşer, kazanında, piştim pişeli,
Kimi üzgün gördüm, kimi neş’eli,
Kimi döner durur, aşka düşeli,
Pervaneler gibi, Sana yöneldim.


Kimi uykulara, derince dalmış,
Kimisi kararsız, ortada kalmış,
Kimi, Seni arar, kimi de bulmuş,
Bulanlardan oldum, Sana yöneldim


Kimi der ki; “varsa görünsün, bize’’.
Kimi, görmüş, gelmiş önünde dize.
Nasıl göstermeli, görmeyen göze?
Görenlerden oldum, Sana yöneldim.


Bir ana serçenin, içgüdüsünde,
Tavus kuşlarının ince süsünde,
Nice örümceğin, ak örtüsünde,
Hep, Seni gördüm de, Sana yöneldim.


Bir lokma, bir hırka hâllere düştüm,
Herkesi dost bildim, dillere düştüm,
İncecik, dikenli yollara düştüm,
Kan revân içinde, Sana yöneldim.


Bir Kitap gönderdin, cümle âleme,
Tek hecesi bile, gelmez kaleme.
Dedin: “Benden, başka bir şey dileme’’
Satır satır çözüp, Sana yöneldim.


Toprak verdin, tohum verdin ekmeye,
Çile verdin, dergâhında çekmeye,
O zengin sofranda, kuru ekmeğe,
Râzı ola ola, Sana yöneldim.


Hak verdin, bâtılı yanında kıldın,
Şeytanı, insanın kanında kıldın,
Akıl verip; nefsin, önünde kıldın,
Nefsime hükmedip, Sana yöneldim.


Sana inanmayan, hâkimler varmış,
Seni tanımayan, hekimler varmış,
Demek ki, cehâlet, bacayı sarmış;
Hayretler içinde, Sana yöneldim.


Âlimin ilmini, zâlim bilir mi?
Yol sokak bilmeyen, Seni bulur mu?
Bilenle bilmeyen, eşit olur mu?
Bilenlerden oldum, Sana yöneldim.


Kâbe’de şahlanan, elleri gördüm,
Yalvarıp, yakaran, dilleri gördüm,
Önünde durulmaz, selleri gördüm,
Kapıldım sellere, Sana yöneldim.


Gördüm; dolup taşan mâbetlerini,
Dinledim; çınlayan âyetlerini,
Hele; o kulların niyetlerini,
Duydum, duya duya, Sana yöneldim.


Saray dedikleri, yapılar gördüm,
Arkası karanlık, kapılar gördüm,
Mezar taşlarında, tapular gördüm,
Bu gafletten kaçtım, Sana yöneldim.


Duydum; kul hakkını, yiyenler varmış,
“Mahşer günü yoktur”, diyenler varmış,
Kürkten kefen dikip, giyenler varmış,
Buna şaşıp kaldım, Sana yöneldim.


Yürüdüm; sağı da, solu da gördüm,
Kavşakta yıllarca, düşünüp durdum,
Verdiğin vicdâna, elimi vurdum,
“Başka yol yok” dedi, Sana yöneldim.


Câmi kubbeleri, güyâ büyüktü,
Kubbeni görünce, bir korku çöktü,
Bu nasıl mîmârî, bu nasıl yüktü?
Aczimi bildim de, Sana yöneldim.


Bir köprü kurmuşsun, derler incedir,
Sordum; düşenlerin hâli nicedir?
Dediler; bağışlar, O çok yücedir,
Nice ümitlerle, Sana yöneldim.


Kulda kusur gördüm, kuldan sakladım,
Nice lekeleri, silip pakladım,
Sır verdiler, sır üstüne ekledim,
Doldum, dola dola, Sana yöneldim.


Akrabaya koştum dedim; “yaram var”,
“Biraz derincedir, incitmeden sar”
Ne yeminler etti, dedi; “elim dar”
Asıl, bu yarayla, Sana yöneldim.


Kul gördüm, kuluna hased çekmede,
Kin tohumun, nesil nesil ekmede,
Bir yudum su verse, başa kakmada,
“Muhtaç etme” dedim, Sana yöneldim.


Kimdir, dedim, bunca kitap indiren?
Bunca kula, acı verip dindiren?
Cehennemler tutuşturup söndüren?
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.


Kimdir, dedim, kalp gözüme nûr veren?
Bana, bunca güzellikler gösteren?
Bütün, şek ve şüpheleri susturan?
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.


Kimdir, dedim, o şeytanı nâr eden?
“Ol” deyip de, âlemleri var eden?
Melekleri, kullarına yâr eden?
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.


Ölümsüz kim? dedim, aradım durdum,
Bilgelere vardım, kapılar vurdum,
Nice âlimlere, danışıp sordum,
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.


Ölümsüz kim? dedim; güneş ve aya,
Dört milyar yaşında, fâni dünyaya,
Ölümsüz kim? dedim; ateş ve suya,
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.


Nice âhû gözler, samur saçlara,
Zümrüt saraylara, yakut taçlara,
Krallara, kılıçlara, meçlere,
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.


Sahip kimdir? dedim yüce dağlara,
Engin denizlere, sonsuz çağlara,
Göçüp gidenlere, kalan sağlara,
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.


Sahip kimdir? dedim. kurda kuşlara,
Ağaçlara, topraklara, taşlara,
Nice sultanlara, mağrur başlara,
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.


Sahip kimdir? dedim, ıssız çöllere,
Şimşeklere, tayfunlara, sellere,
Yedi kat semâya, bakan ellere,
Hep, Seni dediler, Sana yöneldim.


Hikmetinden, sorgu-sual olunmaz,
Bir sel var içimde, karşı durulmaz,
Yazdıkça yazar da, elim yorulmaz,
İçim döküp döküp, Sana yöneldim.


Günah denizine, boyumca daldım,
Çırpına çırpına, kumsala geldim.
Gör ki; bir kum tanesi de, ben oldum,
Yerimi buldum da, Sana yöneldim.


Bin kez tövbelerden, şaşırıp döndüm,
Bin kere nurlandım, bin kere söndüm,
Gel gör ki; bu defa, bir başka yandım,
Küllere döndüm de, Sana yöneldim.


Kendi gafletimden, düştüm kedere,
Yıllarca suçladım, küstüm kadere,
Ne fayda ki; geçen geçti bir kere,
Zararlardan döndüm, Sana yöneldim.


Dünya nîmetleri, başım döndürdü,
Gönül gözlerime, perde indirdi,
Yüreğimde, ne fenerler söndürdü,
Birer birer yakıp, Sana yöneldim.


Haram pazarında, tâcirlik ettim,
Sermayeden oldum, kârı tükettim,
Îtibârım vardı Sende, yok ettim,
Binbir “eyvah!” ile, Sana yöneldim.


Hazlar, zevkler verdin, çoğu yasaklı,
İçinde, bin vebâl, bin günah saklı,
Yalnız, kullarına verdiğin aklı,
Sabırla yoğurup, Sana yöneldim.


Şarap; nice derde, sandım ki değer,
Bunca içer miydim, bilseydim eğer,
Beni sarhoş eden, adınmış meğer,
Kırdım kadehleri, Sana yöneldim.


Bilmedim, verdiğin, can kıymetini,
Yüklendim dünyanın, bin zahmetini,
Gerçi yüzüm yok ya; o rahmetini,
Yine de ver, diye, Sana yöneldim.


Nankör oldum; buldum Sana bahâne,
Kibirlendim; oldum deli dîvâne,
En sonunda, harmanında bir tane,
Savrula, savrula, Sana yöneldim.


Dediler; “Hani, sen böyle değildin,
Gaflet lekelerin, neyledin sildin?
Adresi kim verdi, yolu ne bildin?”
Anlata anlata, Sana yöneldim.


“Yıllarca durmadan, meyhane sordun,
Kumarhanelere tezgâhı kurdun,
Dört nala koşarken, nasıl da durdun?”
Dedim; “durduran var”, Sana yöneldim.


Yön bilmez kullara, yollar neylesin?
Bağlanmış kollara, eller neylesin?
Mızrap, sarhoş vurur, teller neylesin?
Tel tel inledim de, Sana yöneldim.


Katı yürek gördüm, kurşunlar delmez,
Yüz adım giderim, bir adım gelmez,
Dediler; “nankördür, teşekkür bilmez,”
Dedim; bilen bilir, Sana yöneldim.


Zavallı bir zümre, gördüm ki hele,
Müşrikle münâfık, vermiş elele,
Hasetten çatlatır, şeytanı bile,
Hâlime şükredip, Sana yöneldim.


Gördüm, daha nice, yoldan sapanlar,
Dünya malın, putlaştırıp tapanlar,
Haram harmanında, hasat yapanlar,
Binlerce “ vah !” ile Sana yöneldim.


Sabahın geceyi, kovduğu yerde,
İlmin cehâleti, boğduğu yerde,
Îmanın kâlbime, doğduğu yerde,
Hep, Seni gördüm de, Sana yöneldim.


Ağaçlar, çiçekler, çimler, fidanlar,
Akrepler, böcekler, kuşlar, yılanlar,
Bütün emirleri, Senden alanlar,
Gördüm, göre göre, Sana yöneldim.


Fakir, fukarânın, dik başlarını,
Seyrettim onurlu savaşlarını,
Bir yetim yavrunun, göz yaşlarını,
Mendil mendil sildim, Sana yöneldim.


Sahipsiz, kimsesiz, felçli düşkünler,
Yaşları yetmişi, çoktan aşkınlar,
Bir el bekliyorlar, öyle şaşkınlar,
El verdim.. Verdikçe, Sana yöneldim.


Veren el, alandan üstün buyurdun,
Bunu bütün kullarına duyurdun,
Sonra da, onların seyrine durdun,
Verdim.. Vere vere, Sana yöneldim.


Komşu kapısını, usulca vurdum.
Aç mıdır, tok mudur, gizlice sordum,
İki lokmam vardı, birini verdim,
Rızânı almaya, Sana yöneldim.


“Dünya bir sınavdır, biliniz” dedin,
“Kısadır, sabırlı olunuz” dedin,
“Karnede, zayıfsız geliniz” dedin,
Bunca zayıflarla, Sana yöneldim.


İlim kandilini, içimde yaktım,
Mikrodan makroya, herşeye baktım,
Binbir kördüğüme, aklımı taktım,
Çözdüm.. Çöze çöze, Sana yöneldim.


Kendim için, nice akıllar yordum,
Neden geldim? diye, binlerce sordum,
Sebepler, hikmetler, aradım durdum,
Gör ki; buldum Yâ Rabb, Sana yöneldim.


Ölüm, bir karanlık geceyse eğer,
Bunca korkulara, dedim ki; değer.
Oysa; uyanmakmış, sabahmış meğer,
Seherin gördüm de, Sana yöneldim.


Anam, atam, çoktan sana varmışlar,
Huzurunda, huzur ile durmuşlar,
Fâtihâ gönderen evlât sormuşlar,
“Vâsıl eyle” diye, Sana yöneldim.


Hak yolunda, zincirlere vuruldum,
Ne fırtınalardan, durdum duruldum,
Seni, serap serap, sordum yoruldum,
Şimdi, pınar pınar, Sana yöneldim.


Zengin, fakir demez, bakmazsın yaşa,
Sevdiğin kulunu, çalarsın taşa,
Senden ne gelirse, râzıyım başa,
Affına sığındım, Sana yöneldim.


Dedim; vâdettiğin, o Cennet nerde?
Dedin; “kâlp gözüyle baktığın yerde.”
Belki, bir fakirde, belki hakirde”
Kâlbim göz eyleyip, Sana yöneldim.


Oruç mükâfatı, yalnız Sendeymiş,
Açlığın böylesi, ne güzel şeymiş,
Sabrın lezzetine, vardım ki; neymiş !
Onu, tada tada, Sana yöneldim.


Kul gördüm; yoksundur, elden ayaktan,
Dedim; yürüyemez, kalkıp yataktan,
Meğerse; o Sana, yürümüş çoktan,
Koştum, nefes nefes, Sana yöneldim.


Gördüm, kadın hakkı, bilmez er kişi,
Zulmeder aklınca, çünkü; o dişi.
En kutsal emânet, verdin ki; eşi,
Başıma tâc edip, Sana yöneldim.


Kötürüm anaya, dertler yükledin,
Oğlunda kızında, sabır yokladın,
Ayağı altına, Cennet sakladın,
Öptüm o Cenneti, Sana yöneldim.


Gördüm ki; kullara hudut çizilmiş,
Gurur, kibir; kullar için değilmiş,
En gururlu başlar bile eğilmiş,
Yerle yeksân olup, Sana yöneldim.


Mahşerde çözülür, diller konuşur,
Diller inkâr etse, eller konuşur,
Göz, kulak, parmaklar, kollar konuşur,
Nice utancımla, Sana yöneldim.


Bir damladan yaptın, insan denizi,
Ne huyları benzer, ne parmak izi,
Daha neler gördü, şu gönül gözü,
Kudretine hayrân, Sana yöneldim.


Vermekle bitse de, dünya nîmeti,
Verdikçe artıyor, gönül serveti,
Bu nasıl ticâret, nedir hikmeti?
Bunca servet ile, Sana yöneldim.


Falcılar var, avuçtaki izlere,
Bakıp, yazı yazar, mumlu bezlere,
O bezlerden, medet uman gözlere,
Seni gösterdim de, Sana yöneldim.


Milyarlarca galaksiler, yıldızlar,
Akıllar durduran, ulu sonsuzlar,
Kim bilir ötede, daha neler var,
Bir sorup, bin kere, Sana yöneldim.


Cepli kefen dikip, giyen görmedim,
Mezarda para pul, sayan görmedim,
Dünya sofrasında, doyan görmedim,
Aç kalktım sofradan, Sana yöneldim.


Rızkına, bilerek, haram katmadım,
Para pul verdiler, inanç satmadım,
Kul elini, minnet ile tutmadım,
Minnet, diye diye, Sana yöneldim.


Nefsimle savaştım, yendim, yenildim,
Dostum oldu; iyi günde anıldım,
Dünya makâmına, kandım yanıldım,
Makâm istemeye, Sana yöneldim.


Yıllar geçer, ömür geçer âheste,
İstemem, gözüm yok, altın kafeste,
Bana, bir servet ver, o son nefeste;
Îmân, diye diye, Sana yöneldim.


Serveti verirsin, her isteyene,
İlmi, ancak, onu servet bilene,
Ne mutlu ki; o serveti bulana,
Gör ki; bulmak için, Sana yöneldim.


Sevgim öyle çok ki; verdim bitmedi,
Bitirmeye, binlerce kul yetmedi,
Çoğu, bir teşekkür bile etmedi,
Nice hoşgörüyle, Sana yöneldim.


Dedin: “bir düşkünü, kim ki, dost seçer,
O ince köprüden, kolayca geçer,
Merhamet ekenler, merhamet biçer,
Ektim de, biçmeye, Sana yöneldim.


Rızân için, karşılıksız verenler,
Rızân için, gönüllere girenler,
Müjdelenmiş, kâlp gözünden görenler,
Müjdemi almaya, Sana yöneldim.


‘Tasavvuf’ dedim de, düşündüm derin,
Aşk ile kalbimi kapladı yerin,
Şaşırıp kaldığım, bunca eserin,
Ustasını görüp, Sana yöneldim.


Her kula katında, bir yer vermişsin,
“Onu ancak, Ben bilirim” dermişsin,
Hüküm verenlere, kahredermişsin,
Haddimi bildim de, Sana yöneldim.


Nefesleri sayıp, verirsin bize,
Gün be gün, tükenir, görünmez göze,
Şehâdet denilen, o güzel söze,
Nefes ihsân eyle, Sana yöneldim.


Bunu anlatması, zor gelir dile,
Nedir ki, dünyada çekilen çile,
Kabir azâbını, düşünmek bile,
Kuluna yetti de, Sana yöneldim.


Ne yaralar gördüm, ilâç kâr etmez,
Ne hastalar gördüm, gecesi bitmez,
Yine de; sabreder, isyâna gitmez,
Hayrân, hayrân bakıp, Sana yöneldim.


Kin ve intikamda, uyardın bizi,
Dedin; “Yumuşatın kâlplerinizi,
Sonra; boğar sizi, öfke denizi.”
Kıyılardan döndüm, Sana yöneldim.


Bu dünya; üç günlük bir saltanatmış,
Hani, var mı onu, bir gün uzatmış?
Ölüm; bazen azat, bazen azapmış,
Azat ! Diye diye, Sana yöneldim.


Geceler sultanı, Kadir Gecesi,
Yedi kat göklerde, kulların sesi,
Duydum ki; yerini, bulmuş nicesi,
Bir yer ver demeye, Sana yöneldim.


“O gece” hâcetler, bol tutulurmuş;
“O gece” arayan, Dost’u bulurmuş,
Gönüller, Muhammed tahtı olurmuş,
Gönlümü taht edip, Sana yöneldim.


“O gece” nefesler, yel yel olurmuş,
Bulutlar nûr döker, sel sel olurmuş,
Bedenler semâda, el el olurmuş,
Yel yel, sel sel, el el, Sana yöneldim.


“O gece” melekler, saf saf inermiş,
“O gece” acılar, dertler dinermiş,
“O gece” cehennem bile sönermiş,
Ben aşk ateşiyle, Sana yöneldim.


Aylar döner, mevsim döner, yıl döner,
Dünya döner, devrân döner, yol döner,
Bir gün gelir; tövbe eder, kul döner.
Döndüm.. Döne döne, Sana yöneldim.


Îmân ettim, birliğine, adına,
Erdim, Sana inanmanın tadına,
Bütün mü’minleri, Cennet katına,
Kabul eyle diye, Sana yöneldim.


Mânâyı, maddeyi, önüme serdin,
Defteri kalemi, elime verdin,
Beni tanıyorsun, yaz artık dedin,
Ne mümkün dedim de, Sana yöneldim.


Bu nâciz kuluna, ömür verdikçe,
Hayrına binlerce, hayır kat YÂ RABB,
Dünya vâr oldukça, mahşere kadar,
Amel defterini, açık tut YÂ RABB !

ÂMİN!


Cengiz Numanoğlu
 
Bir kitap ki; Allah’ın, beşere son kelâmı,
En büyük mûcizesi, ve en büyük selâmı.
Bir kitap ki; Ne dengi, ne benzeri , ne eşi;
İnsanlık âleminin, batmayan tek güneşi.

Bir kitap ki; nûrunda, karanlıkları boğan,
Bindörtyüz yıldan beri, hergün yeniden doğan.
Bir kitap ki; barışın, kurtuluşun rehberi,
İdrâkin temel taşı, akılların cevheri.

Bir kitap ki; Nebî’nin, en büyük emâneti,
Ne bir hükmü değişir, ne harfi, ne âyeti.
Bir kitap ki; vicdânın, adâletin tek sesi,
Ahlâk depremlerinin, sarsılmaz güvencesi.

Bir kitap ki; ilmiyle, cehâleti susturan;
Zulümler karşısında, heybetle dimdik duran.
Bir kitap ki; irfânın, zaptedilmez kalesi,
Çaresiz mazlumların, sönmeyen meş’alesi.

Bir kitap ki; ümidin tükendiği her yerde;
Açılır görenlere, kapılar perde perde.
Bir kitap ki; şefkâtin kucaklayan kolları,
Selâmete götüren, ince sabır yolları.

Bir kitap ki; gaflete, dalâlete son veren,
Mahremlerin üstüne, hayâ perdesi geren.
Bir kitap ki; tahtından, zorbaları indiren,
Mülkün temellerini, hukukla güçlendiren.

Bir kitap ki; müşrikler, münâfıklar listesi,
Kârun’dan, Firavun’dan, nice ibret hissesi.
Bir kitap ki; ihlâsı, tevhîdi müjdeleyen,
İsyankâr kavimleri, birer birer eleyen.

Bir kitap ki; bileni, bilmeyenden ayıran,
O kıyâmet gününde, muhlisleri kayıran.
Bir kitap ki; mahşerde, muttakiler gölgesi,
Cennet semâlarında, çınlayan “selâm” sesi.

Bir kitap ki; çağlara, çağlar üstü hükmeden,
Hükmünü yok sayacak, yoktur asla bir neden.
Bir kitap ki; âcizdir önünde tüm san’atlar;
Hikmetine dar gelir, o sonsuz kâinatlar.

Bir kitap ki; korkular ve ümitler harmanı,
En Yüce Padişah’ın, âlemlere fermanı.
Bir kitap ki; beş vakit secdelerde göz yaşı,
Mûminlerin elinde, değişmez mihenk taşı.

Bir kitap ki; mübîndir.. Apaçıktır görene,
Son nefeste korku yok, O’na gönül verene.
Adı; Kur’ân-ı Kerîm.. Mekânı; kalb-i selîm,
O’ndadır gerçek irşâd, O’ndadır gerçek ilim.

Ey ! Şânı mahşere dek, korunan yüce kitap;
Yetmez seni övmeye, hiçbir söz, hiçbir hitap.
Seni yazmak ne mümkün, cür’etimize bakma,
Hesap günü Mîzan’da, BİZİ YALNIZ BIRAKMA !


Cengiz Numanoğlu

(15-16 Eylül 2009- Kadir Gecesi)
 
Ey mahşer yolcusu ! Nedir bu hâlin?
Kalmamış, ilâhî aşka mecâlin.
Fıtrata isyandır, bil ki vebâlin;
Hiç değilse öğren, günde bir âyet;
Ver şu cehâlete, artık nihâyet.

Ey mahşer yolcusu ! Dur, düşün biraz,
Var mı kâinatta, Hakk’a îtiraz?
Düşün ki o Kur’ân; sana son ikâz.
Hiç değilse öğren, günde bir âyet;
Sen istersen verir, Allah hidâyet.

Ey mahşer yolcusu ! Hüsrâna dalma,
Hakk’ça mühürlenen, kapıyı çalma.
Niyetin Cennetse, Âraf’ta kalma;
Hiç değilse öğren, günde bir âyet;
Etmesin kalbine, fitne sirâyet.

Ey mahşer yolcusu ! Akıldan şaşma,
Hükümler verirken, haddini aşma.
Hele ki; öfkeyle köpürüp taşma;
Hiç değilse öğren, günde bir âyet;
Göster.. O şeytana karşı dirâyet.

Ey mahşer yolcusu ! Sen ki özgürsün;
Cenneti, cinneti, seçmekte hürsün.
Gözlerini aç ki; Kur’ân’ı görsün,
Bırak.. Rehber olsun, sana her âyet;
Yoksa.. Kaderinden etme şikâyet.


Cengiz Numanoğlu

(2018)
 
Maddeyi putlaştıran, o dünyevî korkular;
Vicdan ve ahlâkını, bulandıran tortular;
Düşünce sarnıcında, biriken kirli sular;
Atılır yüreğinden, Kur'ân'ı anladıkça.


Akıl tahtın önünde, hurâfeler diz çöker;
Bilinç ufuklarında, binlerce şafak söker;
Gözlerin damla damla, yaş değil umut döker;
O devâlar deryâsı, Kur'ân'ı anladıkça.


Çözülür, kalp gözünü bağlayan kördüğümler;
Açılır, örümcekli kapılar birer birer;
Varlık târifindeki, maddeye mânâ girer;
Şüpheler sona erer, Kur'ân'ı anladıkça.


Gör ki; sebepsiz değil, varlığın bir zerresi;
Ne bir yağmur damlası, ne de bir kum tanesi.
Gerçeğin karşısında, '' tesâdüf '' efsânesi;
Âciz kalır, alçalır, Kur'ân'ı anladıkça.


Katılaşan yürekler, hoşgörüyle beslenir;
Kirli eller, hidâyet selleriyle ıslanır;
Dinlersin ki; taş toprak ''Allah'' diye seslenir;
Zikirleri duyarsın, Kur'ân'ı anladıkça.


Her nefsin tadacağı, ölüm ve ötesinden;
Kabirde duyacağın, Münker Nekir sesinden;
Ve er geç varacağın, mahşer mahkemesinden;
İbretle ürperirsin, Kur'ân'ı anladıkça.


Gösterişin postunu, yerden yere vurursun;
Nefsine köle değil, ona sultân olursun.
Yalnızlık sancısından, ebedî kurtulursun;
Gerçek Dost'u bulursun, Kur'ân'ı anladıkça.


Yaratan hakkı için, insanla barışırsın;
Kibir dağından iner, ummâna karışırsın;
Hâk yolunda rütbesiz, isimsiz yarışırsın;
Sevgiyle tanışırsın, Kur'ân'ı anladıkça.


Kanayan bir yarayı, görmeden geçemezsin;
İnsanın bedelini, servetle biçemezsin;
Kavrulsan da, bir yudum haramdan içemezsin;
Kula el açamazsın, Kur'ân'ı anladıkça.


Allah'tan başkasına minnet sana âr gelir,
Onurlu bir yoksulluk, iffetine kâr gelir;
Ruhuna beden değil, dünya bile dar gelir,
Semâlar mekân olur, Kur'ân'ı anladıkça.


İlim mercekleriyle görürsün uzakları;
Fark eder ve seçersin, karalardan akları;
Hele ki; o şeytanın, kurduğu tuzakları;
An be an yakalarsın, Kur'ân'ı anladıkça.


Korkma ki; ak yürekte, kara sancı başlamaz,
Kem tohumlar kök salıp, toprağında kışlamaz.
Var git artık yoluna, sana kurşun işlemez;
Böyle gönül verip de, Kur'ân'ı anladıkça.


Cengiz Numanoğlu

(1992)
 
Bir insan ki; yenilmez, ne kalem, ne tüfekle;
Ne saray sofraları, ne kuru bir ekmekle.
Bir insan ki; dünyada, korkusuz bir yürekle,
Allah'a vekîl olur, Kurân'ı yaşadıkça.


Bir inanç ki; sarsılmaz, ne tayfun, ne tûfanla;
Güçlenir sabır denen, en zorlu imtihanla.
Bir inanç ki; beslenir, her nefeste îmanla,
Sonsuzlara tâc olur, Kur'ân'ı yaşadıkça.


Bir vicdan ki; düşmeden, nefsin tuzaklarına;
Mahşer penceresinden, bakar kul haklarına.
Bir vicdan ki; her çağda, zulmün uşaklarına,
Adâleti haykırır, Kur'ân'ı yaşadıkça.


Bir gönül ki; dost olur, ''aman'' diyen düşmana;
Şefkati şükran bilir, yaratılmış her cana.
Bir gönül ki; paklanır, kin ve kibirden yana;
'Yer ile yeksân' olur, Kur'ân'ı yaşadıkça.


Bir huzur ki; bozulmaz, şeytanî şüphelerle,
Ne tabiî afetler, ne de başka bir şerle...
Bir huzur ki; barışır, o ilâhi kaderle;
Ruhlara sükûn verir, Kur'ân'ı yaşadıkça.


Bir edep ki; hayânın, gölgesinde barınır,
Ahlâk imbiklerinden, süzüldükçe arınır...
Bir edep ki; namusu, servetten önde tanır;
Âyetlerle yıkanır, Kur'ân'ı yaşadıkça.


Bir hayat ki; doyumsuz, her mevsimi bir bahar;
Her baharda bin meyve,her meyvede bin tad var.
Bir hayat ki; ölümsüz.. Çünkü aslında mezar;
Bir cennet kapısıdır, Kur'ân'ı yaşadıkça.


Bir sevda ki; titretir, yürekleri derinden;
Dağılır kâinata, Medine göklerinden..
Bir sevda ki; açılır, semâlar kaç yerinden,
Muhammed nûru ile, Kur'ân'ı yaşadıkça.


Bir dünya ki; ne açlık, ne cinâyet, ne savaş,
Ne kan ağlayan mazlum, ne gözlerde damla yaş.
Bir dünya ki; ufuklar, ağarır yavaş yavaş;
Sabahlar müjdelenir, Kur'ân'ı yaşadıkça.


Cengiz Numanoğlu

(1992)
 
Kalbini bağla ki, Hakk kemendine,
Düşme, mahşer günü, yargı derdine,
Sen, kendi yargıcın, ol da kendine,
De ki; Allah için, ne yaptın bugün?


Bir gönül kapısı, bulup çaldın mı?
Bir sevgi seline, boyca daldın mı?
Bir dosta bedelsiz, selâm saldın mı?
De ki; Allah için, ne yaptın bugün?


Seher vakti kalkıp, vecde daldın mı?
Nûrlar dağılırken, payın aldın mı?
Hakk aşkına, kâlbi şâhid kıldın mı?
De ki; Allah için, ne yaptın bugün?


Bilmediğin, bilenlere sordun mu?
İlimle aranda, köprü kurdun mu?
Zarar ve kârını, hayra yordun mu?
De ki; Allah için, ne yaptın bugün?


Ezelî rızkına, râzı oldun mu?
Sabır sofrasında, lezzet buldun mu?
Îmânla şükredip, huzur doldun mu?
De ki; Allah için, ne yaptın bugün?


Gafleti, gayretle, yarıştırdın mı?
Alnını, secdeyle barıştırdın mı?
Bir akraba sorup, soruşturdun mu?
De ki; Allah için, ne yaptın bugün?


Kibir dağlarından, inip geldin mi?
Zorda kalmış, bir kişiyi bildin mi?
Sana borcu vardı, onu sildin mi?
De ki; Allah için, ne yaptın bugün?


Merhamette, Hakk serveti buldun mu?
Komşu kederiyle, ortak oldun mu?
Bir yetimin, şevkâtiyle doldun mu?
De ki; Allah için, ne yaptın bugün?


Acılar görünmez, gözler baksa da,
Her ateş, düştüğü yeri yaksa da ,
Hasta, bir dost bekler, ümit yoksa da,
De ki; Allah için, ne yaptın bugün?


Gönül gözlerini, açıp baksana,
Veren, neler vermiş, dünyada sana,
O'na gönderdin mi, bir hamd ü senâ?
De ki; Allah için, ne yaptın bugün?


Gramla yazılır, yaptığın hasat,
Bir zerre noksansız, çıkar yedi kat,
Tükenen her nefes, kaybolan fırsat,
De ki; Allah için, ne yaptın bugün?


Cengiz Numanoğlu

(1990)
 
Vefâsız dost için, yanma bu kadar;
Nankörlük, beşerin hamurunda var.
Gördüğün yarayı, sen yine de sar;
Kullar bilmese de, Mevlâ bilir ya.

Yanılıp, karşılık bekleme kuldan;
Ola ki; kıl vermez, verdiğin çuldan.
Saldığın selâmı, çevirme yoldan;
Kullar almasa da, Mevlâ alır ya.

Gönüller sarrafı, neyler parayı?
Bilir ki; sahtedir, dünya sarayı.
Yoksulun bağrında, binbir yarayı;
Kullar sarmasa da, Mevlâ sarar ya.

Gösteriş düşkünü, süzme cehâlet;
İslâmı etse de, servete âlet,
Üzülme.. Bu riyâ postunu elbet,
Kullar görmese de, Mevlâ görür ya.

El etek öperek, susan dillere;
Rüşvet kapısında, bükük bellere;
Zulmü alkışlayan, gizli ellere;
Kullar yetmese de, Mevlâ yeter ya.

Benlik sevdâsıyla, kalem tutana,
Allah’ın hükmüne, hüküm katana,
İşret sofrasında, makam satana;
Kullar sormasa da, Mevlâ sorar ya.

Öfkeye kapılma.. Sözü hoş eyle,
Kur’ân’da Allah’ın, buyruğu böyle.
Amaç ibâdetse, sâkince söyle;
Kullar duymasa da, Mevlâ duyar ya.

Sen ki; bozmadıkça, niyetlerini,
Uzatmaz kalbine, şeytan elini.
Temiz alnındaki, ter bedelini;
Kullar vermese de, Mevlâ verir ya.

Bir yudumluk hazdır, çöldeki testi,
Kaptırma, şu dünya çarkına postu.
Kim demiş ki olmaz; doğrunun dostu?
Kullar olmasa da, Mevlâ olur ya.


Cengiz Numanoğlu

(1992)
 
Kabir kapısında, Hakk müjdesini,
Cennet göklerinde, “Selâm” sesini,
Sonsuz saltanatın tek adresini;
“İstemem!” diyene, Kur’ân ne versin!

Cübbeye, rütbeye îtibar eden,
Şımarık zenginin, peşinden giden,
Her yerde kendini köle zanneden,
Sefil beyinlere, Kur’ân ne versin!

Üzüm yerken, bağını hiç sormayan,
Kıble desen, bir kerecik durmayan,
O temiz (!) kalbini, fazla yormayan,
“Çağdaş” müslümana, Kur’ân ne versin!

Kadeh gölgesinde, mertlik taslayan,
Günlük alkışlarla, nefsi besleyen,
Sanat diye, haramları süsleyen,
Şöhret sarhoşuna, Kur’ân ne versin!

Tâca, tahta, iktidara doymayan,
Kendini hiç, o tabuta koymayan,
Tebâsının, feryadını duymayan;
"Sağır sultan"lara, Kur’ân ne versin!

Ölüler kalksalar, gelseler dile;
Andolsun.. Faydası olmaz gâfile..
Kalbi mühürlenmiş, mağrur câhile;
Hâkk izin vermezse, Kur’ân ne versin!


Cengiz Numanoğlu

(1995)
 
Geri