KIRINTILAR MÜHİMDİR
I
Yol boyunca uzanan sarı, turuncu renklerde ağaç yaprakları… Yaz mevsiminin gelmesine aldırış etmemiş gibi duran bir manzara. Gökyüzünün maviliğine karşın solgun bir yer karosu misali duruk bir tablo…
Alin direksiyonun başında, rüzgârda dalgalanan sarı saçlarıyla bir mısır koçanı gibi süzülüyordu. Nehâr ile yolculuk muhabbeti sırasında bir şey dikkatini çekmişti. Her şey iyiydi güzeldi ama bir türlü asıl konuya gelemiyordu. Kafası hâlâ Milano’daki gezideydi. Yaklaşık bir saattir yoldalardı ve Nehâr uykuya dalış yapmıştı bile.
Sağ tarafta deniz tüm maviliği ile kendini gösterdiğinde saat 12.00’ye geliyordu. Güneşin baskın ışıkları altında salt maviliğini kaybetmemek için direnen deniz, sakinliği ile patlamaya hazır bir volkan görüntüsündeydi.
Alin arabadan indiğinde Nehâr halen uykudaydı. Hiçbir sesten etkilenmemişti. Birkaç şırınga narkoz yemişe benziyordu. Alin sinirli bir şekilde Nehâr’ı dürterek uyandırdı. Nehâr’ın relax ve vurdum duymaz tavırları Alin’i çileden çıkarıyordu.
İki genç yaklaşık bir sene önce üniversitede tanışmışlardı. Nehâr’ın parlak zekâsı ve fiziki cazibesi Alin’in ona sırılsıklam tutulmasına yetmişti. Birlikteliğin ilk aylarında ikili yoğun bir aşk yaşamışlar ve bu ilişkiyi kısmı şekilde resmileştirmek adına durumu ailelerine açmışlardı. Daha sonra iki sevdalı genç, öğretim dönemlerinin ortalarında nişanlanıp, sevgilerini taçlandırmışlardı.
Alin, yeşil gözlü ve sarı, düz saçlı bir kızdı. Dış görünüşü her erkeği cezbedecek bir güzelliğe sahipti. Bunun yanında sesindeki ince ton, rüya kıza daha bir endam katıyordu. Nehâr ise uzun boylu, zayıf bir yapıya sahipti. Dalgalı saçları ile şampuan reklamlarındaki erkek modelleri andırıyordu.
Dizlere sarılan küçük çocuklar gibi ayağa dolanan otların arasından hışırtılarla geçtiler. Eski bir bina karşılarında bekçi gibi duruyordu. Sol tarafta terk edilmiş, güneş sarısı bir Anadol vardı. Patlamış – ya da patlatılmış – tekerleklerinin üzerinde tam bir küsmüş çocuk portresiydi.
İkili, gıcırtılı kapıdan içeri girdiklerinde yüzlerine hafif bir serinlik çarptı. Burunlarına gelen küf kokusu boğazlarını yakmıştı, genizlerinde demir tadı hissetmişlerdi. Yaklaşık birkaç metre karşılarında ahşap masanın iki yanına kurulmuş Kara Dut, Grifikir, Mueddeb ve Ekol onları bekliyordu.
- Nerede kaldınız ya hu?
Ekol, bir elini oturduğu sandalyenin arkasına atmış bir şekilde seslenmişti. Sandalyedeki yan duruşuyla köy kahvelerindeki yaşlıları andırıyordu.
- Geldik işte, diye cevap verdi sarı kız. Henüz geçmemiş gerginliği yüz hatlarından belli oluyordu.
Dört arkadaş aynı mahallenin çocuklarıydı. Kara Dut, Azerbaycan kökenli bir melezdi. Babası Rus, Annesi Azeri’ydi. Siyah kıvırcık saçları, yine siyah koyu iri gözleri, küçük bir midye kabuğu kadar burnu ve neredeyse iki metreye yakın boyu vardı. Karşındakine ekseri kısık gözlerle bakardı; bu, görüş probleminden değil, çocukken edindiği bir alışkanlıktan ileri gelmekteydi.
Grifikir, sert bir dış görünüşe sahipti ama içinde bütün dünyadaki çocukların sığacağı oyun parkı misali bir yüreği vardı. Geniş omuzları ve ekseri seçtiği dar giyimler ona atletik bir görüntü sağlıyordu. Üsküdar Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümü son sınıf öğrencisiydi. Grafik ve Bilgisayar konusunda kimse eline su dökemezdi.
Mueddeb, 1.70 boylarında, 60-65 kg civarlarında, fazla sosyal olmayan bir bayandı. Muhafazakâr bir ailenin çocuğuydu. Başında Pierre Cardin marka, pembe gül desenli bir eşarp, üstünde eşarbına uygun renk tonunda bir ferace vardı. Ellerini masanın üzerinde birleştirmişti. Kur’an Kursu hocalarına benziyordu.
Ekol, sert bir delikanlıydı. Hareketleri hep bir kabadayı tarzındaydı. Kalın sesi, kalın parmaklarıyla uyum içindeydi. Kirli sakalı ve uzun yüz hatlarıyla henüz törpülenmemiş Tete heykeline benziyordu.
- Şimdi nereden başlıyoruz?, diye araya girdi Kara Dut. Sesindeki kadife ton, ortamdaki küf kokusunu silip atmıştı sanki.
Grifikir, masanın altında tuttuğu haritayı masanın üzerine, Anadolu köylerinde yufka açan kadınlar gibi serdi. Buruşmuş kuşe kâğıt bir hayli ses çıkarmıştı. Ardından hemen söze girişti:
- Parmağımla (işaret parmağını kast ediyordu) gösterdiğim nokta hazinenin olduğu tahmin edilen yer. Her yaptığım hesaplamada ufak sapmalar haricinde yeri burası çıktı. Bu alan şuan bulunduğumuz yerin güney batısında, yaklaşık beş-on km uzaklıkta. Hava kararır kararmaz yola koyuluruz, bütün araç gereç hazır. Tek arabaya sığmayız. Nehâr sen Alin ile birlikte bizi takip edersiniz.
Ortamda kısa süreli bir sessizlik oldu. Bu sessizliğe birkaç kuşun kanat çırpışı eklendi. Camsız pencerelerden kendini çeken güneş, mekânı git gide soğutmaya başlamıştı.
- Tamam, dedi Nehâr ve ardından ekledi: Daha havanın kararmasına çok var. Ne yapacağız bu süre zarfında?
- Şişe çevirmece oynarız, diye gülerek cevap verdi Kara Dut. Kullandığı söylem, yüzündeki olgunlukla örtüşmemişti.
- Ola ki hazineye ulaşırsak ne yapacağımızı netleştirelim, diyen Grifikir ortamı resmileştirdi.
Gençler daha önceden hazineyi buldukları takdirde nasıl bir taksimat yapacaklarını üstün körü konuşmuşlardı. Şimdi tam bir şekilde paylaşım kararı yapmaları gerekiyordu. Hazine bulunduktan sonra sağlıklı paylaşım yapmak pek mümkün olmayabilirdi.
Akşam olduğunda terk edilmiş bina neredeyse bir buzdolabı içi gibi soğumuştu. Yazın ortasında olunması bu soğuğu pek aykırı kılıyordu. Gençler son hazırlıklarını yapıp iki araba yola koyuldular…
Yolculuk esnasında en durgun gözüken Mueddeb idi. İnancına göre bu hazineden pay almak uygun değildi. Sahip olduğu meblağın kendisine bereket getirmeyeceğini, bilakis var olandan da götüreceğini biliyordu. Çocukluk arkadaşı olan Ekol’un yoğun ısrarlarını geri çevirememişti. Ola ki alacağı payı da tamamıyla bir hayır kurumuna bağışlamayı düşünüyordu. Yalnız bu düşüncesinden diğerlerinin haberi yoktu.
Haritada belirtilen noktaya geldiklerinde güneş ışınlarından eser kalmamıştı. Ellerindeki el fenerleri ile AFAD ekiplerine benziyorlardı. Grifikir sırtındaki mavi spor çantayı yere bıraktı: ‘’İşte burası’’
Erkekler vakit kaybetmeden kazma işlemlerine koyuldular. Kızlar ise ellerine geçirdikleri plastik eldivenlerle ameliyata hazır hemşireler gibi erkeklerin başında duruyorlardı. Mueddeb’in eşarbının arkası rüzgâr tulumu gibi hareket ediyordu. Kara Dut paylaşım yapılacak çantaları hazırlamıştı.
Karanlık, bir anda yerini yoğun bir ışık kütlesine bıraktı. Birkaç metre ötede bir araç farlarını açmıştı. Hazine avcıları ışığın içinde şaşkın tavşanlar gibi gözüküyorlardı. Karanlığın içindeki arabadan bir kapı sesi duyuldu. Etrafta herhangi bir karaltı yoktu ama yüreklere korku simsiyah bir bulut gibi çökmüştü.
Devam etsin mi… :cici:
YORUMLAR İÇİN LÜTFEN BURAYI TIKLAYINIZ
@Grifikir @Qasem @KaraBiber @EkoL @Mueddeb @Alin @KaRa DuT @Pentagram @Jose @Nehâr @Mathilda @Kül @Heavenly @Sezen @ecLipse @ilahimorluk @3W @Afra, @Akhilleus @ala'turka, @Aleyna @Almi @Arpes @Aslı @Azze @Bahar @Bardak @Berdush @Big Chief @Blair, @Cemre @Crowley @çıkmaz sorular @donatello @döngüsel @Ebu Said @Elia @Emre @Esra. @Exodus @Ezsgi @FeNeR1907 @Heisenberg @Hezarpare @hıhım @jared @Jose Chilavert @Kaan @Kayra @Kaşif @keroLayn @Kuzey @leavemealone @Lucky @mak res @MattMavi @Mavi @MrNobody @Nevra @Nfu @No Pasaran @Oggy @Oldstone @Onurcan @Pentagram @Poseidon @Rain @Raven @Restful @Sherlock @Shinigami @Simurg @Siyah @SiyahBeyaz @Türk @umut_istanbul @Waterlelie @XasthuR @Yabani @yolcu @ZiFiR @Şems
göremedimki