Biyoloji Canlılık ve Materyalizm

Konu sahibi son olarak 3333 gün önce görüldü
Kitabımızın bu bölümünde canlılık konusunun materyalizm ağırlıklı tarihsel sürecini incelemeye çalışacağız. Geçmiş insanların canlılık konusunda ne düşündüklerini bilmenin aynı konunun bilimsel aşamalarını kavramakta büyük yararları vardır.

Varoluş, insanın var edilip düşünmeye başladığı ilk anlardan itibaren merak edip kendi kendine sorduğu, üzerinde en çok düşünüp yanıt aradığı sorulardan sadece biridir.

Canlılık nasıl oluştu sorusunun yanıtı materyalizmin en çok kafasını ağrıtanların başında gelmektedir.

Bu baş ağrısının gerçek nedeni bu yanıtı verirken kendilerini tek bir cevabın (varoluş ve canlılık rastlantılarla oluştu cevabının) tek yönlülüğüne hapsetmiş olmalarıdır.

Bu tek cevaba mahkûm oluş materyalizm taraftarlarına akıl, mantık ve bilim dışı bazı öngörüler ileri sürmeye, bu öngörüleri kabul etmeye, daha da kötüsü savunmaya mecbur bırakmakta, bu da onları ciddi şekilde rahatsız etmektedir.

Materyalizm felsefesinin gerek madde, gerekse canlılık konusundaki temeli her şeyin rastlantılarla var olduğudur.

Bir bakıma materyalizm, felsefesini maddenin ve rastlantıların dar ve kısır dünyasına hapsetmiştir.

Bilgi ve iradenin rastlantıların eseri olmayacağı, olamayacağı kesindir.
Varoluşta ise derin bir ilmin bu ilmi eyleme dönüştüren bir iradenin ve gücün varlığını açık şekilde görmekteyiz.

En koyu materyalizm taraftarları bile bu gerçeği inkâr edemez. Edemez ama akıl, mantık ve bilimin gösterdiklerinin aksine mutlak irade, güç ve bilim sahibi Bir Var Edicinin varlığını en baştan ret ve inkâr etmekten de ger kalmazlar.

Bu da onları iki yanıtlı bir soruya cevap arayıp verme özgürlüğünü yok ile tek yanıta mahkûm eder.

Canlılığın rastlantılarla oluştuğunu iddia etmekten başka seçenek bırakmaz.

Canlılık rastlantılarla oluşabilir mi? Bilimin bu soruya verdiği cevap kesin bir hayırdır. (Olasılık hesapları bölümüne bakınız)

= = =

Her şeye rağmen materyalist felsefeyi inananlar bu konuda çok yoğun çalışmalara girişmişler, canlılığın rastlantılarla oluştuğunu kanıtlamaya çabalamışlardır.

Fark edileceği gibi evrenin ve canlıların kökeni hakkındaki soruların birbirine zıt sadece iki yanıtı vardır.

Soru tek, yanıt iki tanedir ama doğru yani gerçek bir tanedir. Bu nedenle bu yanıtlardan birisi doğru, diğeri yanlış olacaktır.

Doğru yanıtı bulmak içinde tam bir tarafsızlıkla herhangi bir cevaba önkabulle bağlı kalmadan bilimsel bulgulara bakmak gerekir.

Bilim, bulguları ve bu bulgularla ilgili kanıtları inceler; herhangi bir tereddüde düşmeden gösterdiği gerçekleri kabul eder. Kimi felsefelerin doğrultusunda eğip bükmez.

Daha öncede belirttiğimiz gibi materyalizm; var oluş sorusuna; var oluş bir Var Edicinin eseridir şeklinde yanıtlayan görüşe bir tepki olarak ortaya konulmuştur. Bilimi amaç edinen bir arayıştan çok bir tepkimenin sonucudur.

= = =

Bir Var Edicinin varlığını en baştan ret ve inkâr eden materyalistlerin önünde eğer var oluş bir Var Edicinin eseri değilse nasıl meydana gelmiştir gibi yanıtlamaları çok zor, çetin bir soru durmaktaydı.

Var oluşu; cansızların var oluşu, canlıların var oluşu şeklinde iki parçaya ayırmak (tersinim teorisi her ne kadar varoluşu canlılık ve cansızlık olarak ayırmanın mümkün olmadığını savunsa da) var oluş sorusunu doğru yanıtlamak için gerekli olabilir.

Maddenin nasıl var olduğu konusunda kitabımızın daha önceki bölümlerinde yeterince bilgi verdik.

Tek bir atomun bile rastlantılarla oluşamayacak kadar kompleks yapılar sergilediklerini bilimin ışığında göstermeye çalıştık ve bu konudaki kanaatimizi açık bir şekilde belirttik.

Var oluş sorusunun ikinci bölümü olan canlıların nasıl var edildikleri ise materyalizm taraftarlarının açıklamakta en çok zorlandıkları konuların başında gelir.

Bu sorunun yanıtı öylesine önemlidir ki canlılığı temelleri doğrultusunda akılcı ve bilimsel yollarla izah edebilme becerisinin felsefelerini güçlendireceğinin farkındadırlar.

Bir bakıma canlılık konusunda materyalizmin vereceği yanıtlar, bu felsefenin maddenin var oluşu konusunda öne sürdüğü varsayımlara bilimin vurduğu ağır darbeden sonra bir ölüm kalım meselesi haline gelmiştir denilebilir.

Tarih boyunca materyalist felsefe canlılıkla çok yakından ilgilenmiş, bu konuda akla, mantığa, bilime uygun olan ya da olmayan pek çok teoriler, görüşler, düşünceler ileri sürülmüştür.

Bu teorilerin hepsi de felsefelerinin temelini teşkil eden Bir Var Edicinin varlığını inkâr yönündedir.

Muhakkak ki canlıların nasıl ortaya çıktığı; niçin neden, nasıl var oldukları sorularına verilen cevaplar doğrudan deney ve gözlemler yoluyla değil, kolaylıkla yanılabilir ve aldanabilir olmamız göz önüne alınarak, deney ve gözlemlerin ortaya koyduğu, kanıt zannettiğimiz bulgulara bir parça şüphe katarak tekrar, tekrar inceleyip yorumlayarak ortaya konulabilir.

Bir Var Edicinin var olduğunu inananlar canlıların var oluşunu da cansızların var oluşları gibi mutlak güç, mutlak irade ve mutlak bilim sahibi bir İradenin eseridir diyerek kendilerine göre yeterince ve açık bir şekilde ortaya koymuş görünüyorlar ve bu görüşlerine delil olarak da materyalistlerin bile ret ve inkâr edemedikleri canlı ve cansız dünyalardaki şaşırtıcı ve harika yaratılış olgularını gösteriyorlar.

Materyalist felsefenin ise bu konuda ortaya attıkları derli toplu bir görüş ve teorileri yoktu.

Bu eksikliği gidermek için taraftarları canlılığın nasıl meydana geldiği konusunda yoğun araştırmalara girişmişler, materyalist felsefenin ön gördüğü doğrultulara paralel bir teori ortaya koyup, geliştirmeye çalışmışlardır. Bu çalışmalar tarihsel açıdan çok eskilere dayanır.
 
Canlılık Konusunda İlk Araştırmalar.


Bir zamanlar bilimsel gözlem ve deneylerin, cansız maddelerden rastlantılar sonucu bir canlı oluşabilir mi sorusuna olumlu cevap verdiği sanılıyordu.

Yani cansız maddenin içinden, kendi kendine, canlılar türeyebileceği düşünülüyordu.

Fakat söz konusu gözlem ve deneyler bilimsel olmaktan uzak denilebilecek kadar basit ve ilkeldiler.

Bu tür gözlem ve deneylere teknolojik imkânlar yeterli olmadığından uygun şartlar sağlanamamıştı. Bu nedenlerle yanılmalara, aldanmalara açıktı.

Bilimin tarihsel süreci incelendiğinde bu tür gözlem ve deneylerin eski Mısırlılar dönemlerinde yapılmaya başlandığı görülür.

Nil nehrinin çevresinde yaşayan Mısırlılar, yağışlı mevsimlerde Nil çevre-sinde çoğalan kurbağaların, yılanların, solucanların, farelerin nehrin sürükleyip getirdiği çamurlardan türediklerini sanıyorlardı.

Taşkınlardan sonra bu hayvanların daha çok görülmesi bu kanıyı güçlendirmekteydi.

Genelde eski çağlarda yaşayan toplumlarda canlı ve cansız varlıklar arasında bellibelirsiz bir sınırın olduğu, bu sınırın kolayca aşılabildiği inancı yaygındı.

Diğer ifade ile cansız maddeler kolaylıkla canlılara dönüşebilmekteydi.

Hindu felsefesine göre ise, evren Prakriti adı verilen kocaman, yuvarlak bir maddeden oluşmuştu.

Canlı cansız tüm maddeler bu ilk maddeden evrimleşerek oluşmakta ve tekrar Prakriti’ye dönüşmekteydi.

Eski Yunan felsefecilerinden Thales'in öğrencisi Anaksi Doğa isimli şiirinde hayvanların, güneş ışığıyla buharlaşan bir tür balçıktan meydana geldiklerini yazmaktadır.

Fakat bu tür fikirler bölük pörçüktü, bir bütünlük göstermiyordu ve bilimsel denebilecek verilerden de uzaktı.

Daha öncede belirttiğimiz gibi canlılığın nasıl meydana geldiği konusunda derli toplu olma kaydıyla ilk fikir ve görüşler ileri süren Eski Yunan ve Roma medeniyetlerinin Epikür (M.Ö 341-270) ve Lucretus (M.Ö 99-55) gibi materyalist düşünürleridir denilebilir.

Epikür’e göre canlılar rastlantılarla basit ve ilkel olarak ortaya çıkmışlar, zaman içinde gelişerek bu günkü karmaşık yapılı canlıları oluşturmuşlardır.

Epikür’ün öne sürdüğü bu varsayıma göre, cansız maddelerin rastlantısal ve amaçsız etkileşimleri, sonsuz zaman içindeki bir seri rastlantısal kazalara neden olmuş, bu kazalar ve etkileşimler önce evreni, sonra Dünya'yı daha sonra da Dünya üzerindeki yaşamı oluşturmuştur.

Bu varsayımın derin bir bilgisizliğin sonucu canlılığı olabildiğince basite indirgeyen bir mantığın sonucu olduğu açıktır.



Epikür (m.ö 341-270)


Epikür bu varsayımını herhangi bir bilimsel kanıta dayanarak değil, sadece dünyayı Bir Var Edicinin varlığı fikrinden soyutlama isteğinin paralelinde üretmişti.

Epikür her ne sıfatlarla olursa olsun bir Var Edicinin varlığını şiddetle ret etmektedir.

Bu ret etmenin kendine göre basit bir mantığı vardır ki o da dinin insanlara yüklediği sorumluluklardır.

Eğer bu sorumlulukları kabul etmek istemezseniz bunu yapmanın en kolay yolu dini ve getirdiklerini ret ve inkâr etmeden geçer.

Görüldüğü gibi Epükür’ün bu görüşleri materyalizmin görüşleriyle tam bir koşutluk göstermektedir.

Bu görüş yüzyıllar sonra Darwin’in Evrim teorisinin temellerinden birini oluşturacaktır.

Daha doğru bir yazım ile Epikür’ün görüşleri bir Var Edicin varlığını en baştan ret ve inkâr etmenin getirdiği sonuca göre ortada kalan seçilebilecek tek seçeneğin fikirsel ifadesidir.

Epikür’ün fikirlerini Romalı Lucretus’unda paylaştığı görülür.

Onlara göre var oluşlar tamamen rastlantısaldır. Bu oluşumda her hangi bir iradenin rolü yoktur. Herhangi bir amaca da yönelik değildir.

Yine onlara göre doğa kendi kendine işleyen tam otomatik bir makinedir.

Canlılar arasında kıyasıya bir yaşam mücadelesi vardır. Bu mücadelenin sonunda zayıflar elemine edilir, yalnız güçlülerin yaşamasına izin verilir.

Epikür ve Lucretus’un bu varsayımları nice yüz yıllar sonra yeniden kotarılarak evrim teorisinde temel varsayımlar olarak karşımıza çıkacaktır.

Tüm bu görüşlerin temelinde, canlılığın basit bir yapıya sahip olduğu kanısı yatıyordu. Canlılar aynı yapı taşlarından oluşmuş çeşitli binalar gibiydiler. Bu nedenle basit, çok ve çeşitliydiler.

Dikkatli bir okuyucunun hemen fark edeceği, bu görüşlerin materyalizmin (pozitivizmin) ana prensiplerinden biri olan gözlem ve deneylerle sınanabilir olma kuralına uygun olmadığıdır.

Daha doğru bir ifade ile bu görüşler gözlem ve deneylere dayandırılmamıştır. Basit bir mantık yürütme şeklindedir.

Bu nedenle materyalist felsefe açısından bilimsel bir değer taşımamaktadır.

Taşımamaktadır ama materyalizmin canlılık konusundaki tek derli toplu varsayımı olan evrim teorisinin temellerini teşkil etmekten de geri kalmamıştır.

Epikür’ün ve Lucretusun bu görüşleri bütün olumsuzluklarına rağmen Charles Darwin’in evrim teorisini ortaya atıncaya kadar geçerliliğini koruyacak, yadsınamaz gerçeklermiş gibi kabul edilip ısrarla savunulacaktır.
 
Jean Babtiste LAMARCK

Modern bilim 16. yüzyıldan itibaren gelişmeye başladı denilebilir.

Canlıların canlıları meydana getiren maddelerin rastlantılarla bir araya gelip canlıyı oluşturduğu fikri spontane jenerasyon denen bir teorinin ortaya atılmasına neden olmuştur.

Bu teoriye göre tüm canlılar cansız maddelerin rastlantılar sonucu bir araya gelmesiyle oluşmaktaydı. Örneğin böcekler yemek artıklarından, fareler kirli paçavralar karışmış buğdaylardan meydana gelmekteydi.

Ölmüş ve canlılık özelliklerini yitirmiş hayvan etlerinin zamanla kurtlanması bu teorinin en önemli kanıtlarından birisi sayılmaktaydı.

Materyalistler, canlıların cansız maddelerden rastlantılar sonucu oluştuğu tezlerini ispatlamak için pek çok ve çeşitli deneyler yaptılar. fakat bu deneylerinden doyurucu, tezlerini ispatlayan bir netice alamadılar. Bu da onları yeni arayışlara itti.

Bu araştırmalar genelde materyalistleri büyük bir hayal kırıklığına uğratan neticeler vermekteydi.

Deneyler ya hiç sonuç vermiyor ya da düşündükleri, savundukları tezlerin tersini gösterecek şekilde sonuçlanıyordu.

Örneğin o dönemlerde ölmüş hayvan etlerinin zamanla kurtlanması canlılığın cansızlıktan meydana geldiği konusunda inkâr edilemez bir kanıt olarak gösteriliyordu.

Fakat daha sonraki araştırmalarda bu kurtların o etlerden meydana gelmediği, sinekler tarafından taşınan larvalarca yapıldığı ortaya çıkarılınca büyük bir hayal kırıklığına uğranıldı.

Fakat onlar fikirsel bir taassup içindeydiler. Bu nedenle büyük bir inatla araştırmalarını ve deneylerini devam ettiler.

Bu zaman dilimi içinde insanlar eldeki imkânlar ölçüsünde canlılığın sırlarını anlamaya çalışmışlar, bu konuda hayli ilginç deneyler yapmışlardır.

Örneğin 1580–1644 yılları arasında yaşamış olan Belçikalı kimyacı Jan Baptista von Helmont kirli bir gömleğin üzerine buğday taneleri döktü ve belli bir süre bekledikten sonra gömleğin çevresinde fareler bulunca, buğday ve gömlek karışımından farelerin oluştuğu sonucuna vardı.

Alman bilim adamı Athanasius Kircher (1601-1680) de buna benzer bir deney yaptı. Ölü sineklerin üzerine bal döken ve bir süre sonra bu balın çevresinde, uçuşan sineklerin bulunduğunu gören Kircher, sinek ölüleriyle birleşen balın canlı sinek ürettiğini sandı.

Zaman içinde teknoloji geliştikçe yapılan deneylerin daha bilimsel olduğu söylenebilir. Bu da daha bilinçli deneylerin yapılmasına imkân vermiştir.

İtalyan bilim adamı Francisco Redi (1626 –1697) bu konuda ilk kez bilimsel denilebilecek bir deney yaptı.

O dönemlerde hayvan leşlerinin kurtlanması canlılığın cansız maddelerden oluştuğu varsayımının en büyük delillerinden birisi zannedilmekteydi.

Francisco Redi deneyinde o dönem şartlarının imkânları elverdiğince izolâsyon yöntemini kullanmış, etlerin üzerindeki kurtların kendiliğinden oluşmadığını, sineklerin getirip bıraktıkları larvalardan çıktığını belirlemeye başarmıştır.

Bu nedenle Redi, canlılığın cansız maddelerden değil, ancak bir başka canlıdan gelebileceğini savundu.

Fakat bu görüş ilk canlı nasıl oluştu sorusunu beraberinde getirdiğinden ve ayrıca her şeyin maddelerden ve rastlantılarla oluştuğunu savunan materyalist felsefeye ters düştüğünden materyalistlerce kabul edilmemiştir.

Bu nedenle on yedinci yüzyılda bilim insanları canlılık konusunda; canlılık cansız maddelerden rastlantılarla oluşmuştur tezini savunanlarla, canlılık sadece canlılardan oluşabilir tezini savunanlar olmak üzere ikiye ayrılmışlardır.

Canlılığın cansız maddelerden oluşması tezine abiyogenez, canlılık sadece canlılardan oluşabilir tezine ise biyogenez ismi vermiştir.

Materyalistler felsefelerinin paralelinde olan abiyogenez tezini savunmakta, biyogenez tezini ise şiddetle ret etmekte idiler.

Materyalistler ve materyalizmin uzantısı olan diğer fikirsel akım taraftarları bir yaratıcının var olmadığı, canlılar dâhil her şeyin maddelerden rastlantılarla oluştuğu konusunda aynı görüşü paylaşmalarına rağmen hiç bir zaman biogenezi kabul etmemişlerdir. Bunun nedeni de biogenezin ilk canlı türü nasıl oluştu sorusuna her hangi bir yanıt verememesidir.

Abiogenez ve biogenez taraftarları arasındaki bilimsel tartışmayı 18. yüzyılda John Needham (1713-1781) ve Lazzaro Spallanzani (1729-1799) sürdürdü. Bu konuda pek çok ve çeşitli deneyler yaptılar.

Needham iyice kaynatıp dış ortamdan izole ettiği ette bir süre sonra kurtların oluştuğunu gözlemledi ve bunu abiyogeneze delil saydı.

Spallanzani ise aynı deneyi tekrarladı, ama eti daha uzun süre kaynattı. Böylece üzerindeki tüm organik formları öldürmüş oluyordu. Bunun sonucunda et kurtlanmadı. Böylece abiyogenez teorisini çürütmüş oluyordu ama eti çok fazla kaynatarak içindeki yaşam gücünü öldürdüğü söylenerek bu deney kabul edilmedi.

Materyalizm taraftarları, canlılığın rastlantılarla cansız maddelerden oluştu varsayımını ispatlamak için tekrar, tekrar yoğun çabalara girişmişlerdir.

Çünkü bu varsayım materyalizmin ana direğiydi. Bu varsayımın ispatlanamaması ya da çürütülmesi materyalizmin yıkılması anlamına geliyordu.

Bu nedenle binlerce bilim adamı, hayatın kökenine evrimsel bir açıklama getirmek için yoğun çabalar harcadılar.

On dokuzuncu yüzyılın başlarında Fransız biyolog Jean Baptiste Lamarck canlılık konusunda yoğun bir çalışma içindeydi. Bu konuda bazı deneyler, gözlemler yapmıştı.

Lamarck canlıların yaşamları sırasında kazandıkları özellikleri bir sonraki nesle aktardıklarını ve böylece zaman içinde geliştiklerini öne sürmüştü. Örneğin zürafalar, ceylan benzeri hayvanlardan türemişlerdi.



Jean-Baptiste Lamarck (1744-1829)


Yüksek ağaçların yapraklarını yemek için boyunlarını uzatıp çabalarken bu çabalar sonucu nesilden nesle boyunları uzamıştı.

Lamarck daha sonra yazdığı Zooloji Felsefesi adlı kitabında canlı türlerinin birbirlerinden evrimleştikleri varsayımını ortaya atmıştır.

Lamarck bu kitabında canlıların yaşamları sırasında kazandıkları değişimleri sonraki nesillere aktardıklarını öne sürmüştü.

Verdiği zürafalar örneğinde, bu canlıların eskiden çok daha kısa boyunlu olduklarını, ancak yüksek ağaçlara ulaşmak için çabalarken nesilden nesle boyunlarının uzadığını iddia etmekteydi.
 
Johann Gregor Mendel ve Kalıtım Kanunları

On dokuzuncu yüzyılda bir fikre ya da inanışa taassup derecesinde bağlı olmayan, bilimi sadece bilim için yapan gerçek bilim insanları da vardır. Bunlardan birisi de Johann Gregor Mendel’dir.

Fakat bu bilim insanlarının çalışmaları ortaya atılmaya hazırlanılan evrim teorisi açısından çok önemli oldukları halde nedense evrim teorisinin kurucusu ve duayeni konumunda olan Charles Darwin tarafından dikkate alınmamıştır.

Bunun nedeni belki de Mendel çalışmalarının değeri ancak uzun seneler sonra anlaşılabilmesi, çalışmalarının sonuçlarını yayınladığı ilk dönemlerde ilgi görmemesidir.

Fakat Mendel’in bulduğu kalıtım kanunları canlılık için öylesine önemlidir ki evrim konusuna girmeden kısaca bahsetmede büyük yararlar vardır.

Evrim taraftarları aynı dönemde yaşamış, ortaya koyduğu evrim teorisiyle çok yakından ilgili olduğu halde Charles Darwin’in ilgisini çekmeyen Johann Gregor Mendel'i iler ki yıllarda dikkate almış, onu ve ortaya koyduğu kalıtım kuramını, evrim kuramına yeni bir boyut kazandırmış olma şeklinde yorumlamıştır.

Gerçeği bulabilmek için Mendel ve Mendel’in buluşları bizim içinde göz ardı edemeyeceğimiz bir ışık kaynağıdır.

adszvygw.png


Johann Gregor Mendel


Johann Gregor Mendel 22 Temmuz 1822de bugünkü Çek Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Heinzendorf'ta doğdu, 6 Ocak 1884de Brünn şehrinde vefat etti.

Genetik biliminin kurucusu, Avusturyalı bir botanik bilgini olan Johann Grergor Mendel bir kilisede uzun yıllar rahiplik yapmıştır.

Kalıtım biliminin öncüsü botanikçi, bitkiler üzerine yaptığı çalışmalarda, bir türün özelliklerinin kalıtım yoluyla sonraki kuşaklara aktarıldığını bulmuştur.

Mendel'in öne sürdüğü ilkeler, 20. yüzyılın başlarında yapılan deneylerle doğrulandıktan sonra, kalıtım kuramının bütün canlılar için geçerliliği saptanarak, biyolojinin temel ilkelerinden biri haline gelmiştir.

Johann Gregor Mendel küçük yaşlarda bahçe işleriyle uğraşmaya başlamış, üniversite öğreniminden sonra bir din adamı olarak Moravya'da yaşamını sürdürmüştür. Bu arada bitkiler üzerinde pek başarıya ulaşamayan bazı incelemelerde bulundu.

1854'te Brünn'e dönerek bir teknik lisede öğretmenlik yapmaya başladı. Daha öncede öğretmenlik sınavlarına girmiş ancak başarılı olamamıştı.

19. yüzyılın ortalarında Darwin'in evrime yönelik doğal ayıklanma kuramının yayıldığı sıralarda canlı bir türün özelliklerinin kendisini izleyen nesillere nasıl aktarabildiği sorunu daha güçlü bir yoğunlukla tekrar ortaya çıkmıştı.

Biyoloji bilginleri özellikle bitkibilimciler bu sorunu bilim kuralları içinde yeterli ve doyurucu bir şekilde aydınlatamıyorlardı.

Daha sonra çalışmaları ve bu yoğun çalışmalar sonucunda elde ettiği bilimsel bulgularıyla genetiğin babası olarak kabul edilecek Mendel, aynı sorunla ilgili deneylere 1858’de başladı. (Darwin'in Türlerin Kökeni kitabını bu sene yayınladığını bu ara hatırlatalım)

Bu araştırmaları 8 yıl sürdü. Mendel sekiz yıl süren uzun ve sabırlı çalış-malarla bir sonuca ancak ulaştırabildi.

Başarısı, incelediği konuya elverişli olan yönteminden kaynaklandı.

Mendel bir yandan farkların az ve son derece belirgin olduğu bitki çeşitlerini ayırmayı, öte yandan aktarılan özelliklere göre sayısal ilişkileri araştırmalarda istatistikî yöntemleri benimseyip uygulamıştır. Bu nedenle çalışmaları son derece bilimseldir. Materyalizmin gözlem ve deneylere dayanma ilkesine de uygundur.
 
Geri