ÇANAKKALE’DE TIBBİYELİ ŞEHİTLER - Bir Efsanenin Analizi
ÇANAKKALE’DE TIBBİYELİ ŞEHİTLER
Bir Efsanenin Analizi
Dr. Fatma Özlen
Giriş
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Kasım 1914 ile Ocak 1916 arasında yoğun muharebelerin yaşandığı Çanakkale cephesi, katılan bütün tarafların büyük kayıplarıyla sonuçlanmıştı. Çeşitli cephelerde süren Dünya Savaşı, Türkiye’de özellikle genç nüfusun giderek erimesine yol açmış; göçlere ve yoksulluğa eklenen salgın hastalıklar bu durumu daha da ağırlaştırmıştı. Seferberlik yıllarında, askerlik çağındaki bütün gençler gibi üniversite öğrencileri de silah altına alınmış, bu nedenle özellikle Çanakkale, toplumun tüm sınıflarının bir araya geldiği bir cephe olmuştu. Ama bu muharebelerde yitirilen üniversiteli gençlerin sayısı ve hangi fakültelerden geldikleri, bugün hala tam olarak belli değildir.
Çanakkale Savaşı’na katılan Darülfünun Tıbbiye öğrencilerinin kimliklerini araştırmak amacıyla yapılan bu çalışmaya konu olan hikayede; "Mayıs 1915’te tıp öğrencilerinin gönüllü olarak 2. Tümen içerisinde cepheye gittikleri; bu tümenin 19 Mayıs taarruzunda tümüyle yitirildiği ve 1915 dönemi öğrencilerini kaybeden Tıbbiye’nin 1921 yılında hiç mezun veremediği" iddia edilmekteydi. Yapılan araştırma, sözkonusu iddianın asılsız olduğunu; bilinenlere hiç uymadığını kanıtlamaktadır.
Tartışma
Mayıs 1915’te Çanakkale cephesindeki savunma birlikleri 5. Ordu Komutanlığı tarafından dört grup halinde (Anadolu-Güney-Kuzey-Saros) düzenlenmişti. Arıburnu ve Anafartalar sektörüne yerleşen Kuzey Grubu 19., 5. ve 16. tümenlerden oluşuyordu.
10 Mayıs’ta - bazı kaynaklara göre 11 Mayıs - Çanakkale cephesini denetlemeye gelen Enver Paşa, 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders ile birlikte Arıburnu cephe kesimindeki ANZAC Kolordusu’na karşı yeni bir taarruz kararı almıştı. Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa’nın İstanbul’dan taze kuvvet olarak istediği 2. Tümen de, 13-16 Mayıs’ta Akbaş Limanı’na, buradan da bir süre sonra Kuzey Grubu emrine girmek üzere, Serafim Çiftliği’ne gönderildi.
17 Mayıs’ta Kuzey Grubu birlikleri, Arıburnu cephesinde kuzeyden güneye doğru 19., 5. ve 16. tümenler olarak sıralanmış, yeni katılan 2. Tümen'in ise, 1. ve 5. alayları birinci hatta, 6. Alay'ı da ihtiyatta olmak üzere başlıca vurucu kuvveti teşkil etmesi düşünülmüştü. 19 Mayıs genel taarruzuna katılacak Kuzey Grubu birlikleri 4 tümenden (42 tabur) oluşuyordu ve muharip kuvveti 42.112 kişi idi.
Diğer yanda, General Birdwood komutasındaki 17.000 asker, olası bir Türk taarruzundan haberdardı ve 18 Mayıs geceyarısından sonra bütün ANZAC Kolordusu silahbaşı etmiş ve bu saldırıyı karşılamaya hazırlanmıştı.
Aynı gece, Karayörük Dere’de (Legge Walley) toplanan Türk birlikleri saat 03.20’de Gedik Dere’ye (Wire Gully) doğru ilerlediler. Saat 03.30’da ileriye doğru atıldılar ama şiddetli bir ateş altında kaldılar. Sessiz sedasız ani bir süngü hücumu olarak tasarlanan, ama bu şekilde gelişmeyen harekat sırasında, ilk kademeler daha ilk adımlarında öldürüldüler. Taarruz sonunda, kendisinden çok şey beklenen 2. Tümen, mevcudunun yarıya yakın kısmını kaybetmiş, bulunduğu mevzileri bile savunmakta zorlanmıştı. Arıburnu cephesindeki taarruz saat 10.00’dan itibaren durdurulduğunda, Türk tarafının zayiatının 10.000’e yaklaştığı anlaşılmıştı. Avustralya siperlerinin önünde sayılan şehitlerin sayısı 3.000’in üzerindeydi. ANZAC Kolordusu’nun kaybı ise sadece 600 kişiydi. Genelkurmay kayıtlarına göre bu savaşta verilen zayiat, 51’i subay olmak üzere 3.420 şehit, 97’si subay olmak üzere 6.064 yaralı ve 486 kayıptı.
Birinci Dünya Harbi'nde Hilal-i Ahmer (Kızılay) görevlileri
Yukarıda kısaca özetlenen 19 Mayıs harekatı irdelendiğinde;
Harekatın hemen öncesinde İstanbul’dan Çanakkale’ye gelen 2. Tümen’in özellikle 1. ve 5. alaylarının saldırıda ön safta yer almaları nedeniyle en ağır kayba uğradığı anlaşılmaktadır. Ortalama onbin kişilik bu tümenin subay kadrosu dışında tam bir listesini bulmak mümkün olmamıştır. Genelkurmay’ın Çanakkale şehitleri listesinde öncelikle 2. Tümen kayıtlı şehitler içinde, daha sonra listenin tümünde yapılan aramada, "tıbbiye öğrencisi" olarak belirtilen herhangi bir kayda rastlanmamıştır(1). Milli Savunma Bakanlığı arşiv kayıtlarına göre yine “tıbbiye öğrencileri” adı altında herhangi bir kayıt yoktur(2).
Bu savaştaki zayiatın yaklaşık 10.000’i bulduğu ve en büyük darbeyi mevcudunun yarıya yakınını kaybeden 2. Tümen’in aldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda daha önceki hikayede yer alan “2. Tümen’in tamamının yitirilmiş olması” mümkün değildir (altı çizilmesi gereken bir nokta da, burada geçen “second battalion” (2. Tabur) tanımının “second division” (2. Tümen) yerine hatalı kullanılmış olmasıdır).
Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Darülfünun Tıp Fakültesi İstanbul’da Haydarpaşa’da bulunuyordu ve Tıbbiye-i Şahane (askeri) ile Tıbbiye-i Mülkiye (sivil) öğrencileri bu tek fakültede bir arada eğitim görmekteydi.
1914’te, Tıp Fakültesi’nin tatil döneminde olduğu Ağustos ayında, Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte genel seferberlik ilan edildiğinden, tıp öğrencilerinin hemen hepsi silah altına alınmıştı. 1894 (1310) doğumlular birbuçuk ay Harbiye Mektebi’ne, diğerleri ise Bostancı’daki talimgaha sevkedilmiş; Harbiyeliler bölük çavuşu, Tıbbiyeliler de bunların emrinde er ve onbaşı olarak askeri eğitime tabi tutulmuşlardı.
1915 yılında, 1894’ten daha önce doğanlar birliklere dağıtılırken, 3., 4., 5. sınıf öğrenciler ile Şam Tıbbiyesi, Eczacı, Dişçi okulları öğrencileri, kısmen Beykoz’da Serviburnu’na, kısmen de Çanakkale, Beylerbeyi, Yeşilköy intan hastalıkları hastaneleri ile değişik birliklere dağıtılmışlardı. Askeri ve Sivil Tıbbiye'den askere alınan son sınıf öğrencileri "zabit vekili"; 4. ve 3. sınıf öğrencileri "başçavuş muavini", 2. ve 1. sınıflar "çavuş" rütbesi ile zabit namzedi (subay adayı) olmuştu.
Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi ile birlikte “Askeri İhtiyat Hastane” olarak ayrılan tıp fakültesi bir memleket içi harp hastanesi olmuş, öğrencilerin çoğu cephelere ve talimgahlara sevkedildiklerinden staj yapamamışlardı. Çanakkale’de savaşın başlamasını takiben de çok sayıda yaralı gönderilmeye başlanınca, İstanbul’daki birçok büyük okul binasında olduğu gibi, yaralılara ve hasta askerlere hizmet verilmeye başlanmıştı. Öğretim üyeleri ve öğrencilerin birliklere dağıtılması yüzünden 1915 yılında öğretimin hiç başlamadığı fakülte, 1 yıl boyunca kapalı kalmış ve Mecruhin (yaralılar) Hastanesi olmuştu.
Çanakkale Savaşı’ndan sonra Tıbbiye Hastanesi lağvedilmiş, 1 yıllık mecburi tatilin ardından 4 Mart 1916’da (1332) Tıp Fakültesi dersanelerini açmış, öğretime yeniden başlanmıştı. Birlik ve kurumlara verilmiş olanlardan sağ kalanlar okula dönmüşlerdi; fakat cephelerde bulunan hekimlerin bir çoğu ölmüştü ve bir bölümü de hala görevde bulunuyordu. Büyük bir hekim açığı ortaya çıkmıştı. Bu nedenle tıp öğrencilerinin terhis edilmesinin yanısıra, yeni öğrencilerin de okula kaydedilmesi gerekiyordu.
Fakat diğer taraftan, liselerde 1900 doğumlular dahi askere alınmaya başladığından, son sınıfların çoğu kapanmış, yaşları askerlik çağına erişmiş olanlar talimgahlara sevkedilmiş, dolayısıyla üniversite çağında çok az sayıda genç insan kalmıştı. Bu durum daha küçük yaştakilerden öğrenci almak zorunluluğunu getirince, Bakanlar Kurulu kararı ile Darülfünun’un yalnız Tıp Fakültesi için lise ve idadi mezuniyeti aranmaksızın öğrenci almaya başlaması ve kaybedilen zamanı telafi etmek amacı ile derslere bütün yıl devam edilmesi kararı alındı.
Çanakkale Merkez Hastanesi (üstte) ve Gelibolu Hilal-i Ahmer Hastanesi'nde tedavi gören yaralılar...
Birinci Dünya Savaşı süresince Tıp Fakültesi’nin yukarıda özetlenen durumuna göre, her sınıftan öğrencinin önce seferberlik kapsamında askere alındığı, daha sonra da çeşitli cephelere gönderildiği anlaşılmaktadır. Arşiv kaynaklarında öğrencilerin Tıp Fakültesi’ndeki sınıflarına göre hangi rütbelerle orduda görevlendirildikleri belirtilmektedir, fakat bu öğrencilerin sayısı ve hangi cephelere gönderildikleri açık değildir; ayrıca zorunlu askere alınanlar haricinde gönüllüler olup olmadığına da değinilmemiştir ve çok sayıda doktorun ve tıp öğrencisinin öldüğü yine rakam verilmeden ifade edilmektedir.
Bu durumda, 1914 yılında Darülfünun Tıp Fakültesi’nde kayıtlı bulunan askeri ve sivil öğrenci isimlerinin bulunarak, bu isimlerin Genelkurmay ve M.S.B. şehit kayıtları ile karşılaştırılmasına gerek duyulmuş, fakat ne yazık ki İstanbul Üniversitesi arşivlerinde yapılan çalışmada, Darülfünun’un 1914 ve öncesine ait öğrenci kayıtlarının bulunması mümkün olmamıştır(3). Ayrıca, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri’nde aynı doğrultuda yapılan çalışma da bir sonuç vermemiştir(4).
Mazhar Osman tarafından yayınlanan, Türk ordusunda 1. Dünya Savaşı’nda (1914-1917) şehit olan sağlık subayları listesinde 215 kişi yer almaktadır. Erkoç ve Kazancıgil’in yaptığı çalışmada ise, Ataç tarafından yayınlanan ve 1. Dünya Savaşı sırasında ölen 301 sağlık subayının listesi ile Mazhar Osman’ın listesi karşılaştırılmış ve kaybedilen bu hekimlerin çok büyük oranda bulaşıcı hastalıklar, özellikle de tifüs yüzünden öldüğüne, muharebe meydanındaki ölümlerin nadir olduğuna işaret edilmiştir. Cephede çarpışma sırasında gerçekleşen ölümü ifade eden “şehiden” ibaresi, sadece listede yer alan 9 kişi için kaydedilmiştir. Sözü edilen liste, görev yerleri ve ölüm tarihleri bakımından incelendiğinde, Çanakkale Savaşı sırasında 8 doktorun öldüğü anlaşılmaktadır(5). İncelenen bu listelerde tıbbiye öğrencilerine dair herhangi bir kayıt bulunmamaktadır.
İstanbul'a yaralı taşıyan Hilal-i Ahmer vapuru...
Çanakkale’de şehit olan tıp öğrencilerinin hikayesinde belirtilen diğer bir nokta, öğrenci ölümleri nedeniyle Darülfünun Tıp Fakültesi’nin 1921 yılında mezun vermediğidir. Oysa yapılan araştırmada, Darülfünun Askeri ve Sivil Tıbbiye’nin 1921 yılında mezun verdikleri belgelenmiştir
.
Diğer taraftan Özbay, bir yıllık aradan sonra 1916’da Tıp Fakültesi yeniden açıldığında, kaybedilen zamanı telafi etmek amacı ile derslere bütün yıl devam edilme kararı alındığını belirtmektedir. Buna göre; birinci sınıf öğrencileri fizik, kimya, botanik derslerini esasen liselerde okuduklarından üç ay sonra imtihanlara alınmış, ardından altı aylık bir eğitim ve 1 ay tatilden sonra Haziran’da tekrar derslere başlanmış; Kasım’da ikinci sınıf bitirilmiş, böylece 1 yılda iki sınıf okutulmuştur. Yine aynı kaynakta, 1 yıllık askerlik hizmeti yüzünden 1915’te Tıbbiye’den mezun olamayan sınıfın 1916’da diploma aldığı belirtilmektedir. Biten bir muharebenin ardından gelen ve savaşın başka cephelerde hâlâ sürdüğü bu kaotik ortamda, Tıp Fakültesi’ne yeni öğrenci kayıtlarının yapılmasından başka, rutin eğitim programında da birtakım değişikliklere gidildiği ortadadır. Dolayısıyla bu durumun mezuniyet zamanlarında da değişikliklerle yol açması kaçınılmazdır. Kesin olan yegane bilgi, Tıp Fakültesi’nde öğrenci mezuniyetinin gerçekleşmediği yılın 1921 değil, 1915 olduğudur.
Bir Efsanenin Analizi
Dr. Fatma Özlen
Giriş
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Kasım 1914 ile Ocak 1916 arasında yoğun muharebelerin yaşandığı Çanakkale cephesi, katılan bütün tarafların büyük kayıplarıyla sonuçlanmıştı. Çeşitli cephelerde süren Dünya Savaşı, Türkiye’de özellikle genç nüfusun giderek erimesine yol açmış; göçlere ve yoksulluğa eklenen salgın hastalıklar bu durumu daha da ağırlaştırmıştı. Seferberlik yıllarında, askerlik çağındaki bütün gençler gibi üniversite öğrencileri de silah altına alınmış, bu nedenle özellikle Çanakkale, toplumun tüm sınıflarının bir araya geldiği bir cephe olmuştu. Ama bu muharebelerde yitirilen üniversiteli gençlerin sayısı ve hangi fakültelerden geldikleri, bugün hala tam olarak belli değildir.
Çanakkale Savaşı’na katılan Darülfünun Tıbbiye öğrencilerinin kimliklerini araştırmak amacıyla yapılan bu çalışmaya konu olan hikayede; "Mayıs 1915’te tıp öğrencilerinin gönüllü olarak 2. Tümen içerisinde cepheye gittikleri; bu tümenin 19 Mayıs taarruzunda tümüyle yitirildiği ve 1915 dönemi öğrencilerini kaybeden Tıbbiye’nin 1921 yılında hiç mezun veremediği" iddia edilmekteydi. Yapılan araştırma, sözkonusu iddianın asılsız olduğunu; bilinenlere hiç uymadığını kanıtlamaktadır.
Tartışma
Mayıs 1915’te Çanakkale cephesindeki savunma birlikleri 5. Ordu Komutanlığı tarafından dört grup halinde (Anadolu-Güney-Kuzey-Saros) düzenlenmişti. Arıburnu ve Anafartalar sektörüne yerleşen Kuzey Grubu 19., 5. ve 16. tümenlerden oluşuyordu.
10 Mayıs’ta - bazı kaynaklara göre 11 Mayıs - Çanakkale cephesini denetlemeye gelen Enver Paşa, 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders ile birlikte Arıburnu cephe kesimindeki ANZAC Kolordusu’na karşı yeni bir taarruz kararı almıştı. Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa’nın İstanbul’dan taze kuvvet olarak istediği 2. Tümen de, 13-16 Mayıs’ta Akbaş Limanı’na, buradan da bir süre sonra Kuzey Grubu emrine girmek üzere, Serafim Çiftliği’ne gönderildi.
17 Mayıs’ta Kuzey Grubu birlikleri, Arıburnu cephesinde kuzeyden güneye doğru 19., 5. ve 16. tümenler olarak sıralanmış, yeni katılan 2. Tümen'in ise, 1. ve 5. alayları birinci hatta, 6. Alay'ı da ihtiyatta olmak üzere başlıca vurucu kuvveti teşkil etmesi düşünülmüştü. 19 Mayıs genel taarruzuna katılacak Kuzey Grubu birlikleri 4 tümenden (42 tabur) oluşuyordu ve muharip kuvveti 42.112 kişi idi.
Diğer yanda, General Birdwood komutasındaki 17.000 asker, olası bir Türk taarruzundan haberdardı ve 18 Mayıs geceyarısından sonra bütün ANZAC Kolordusu silahbaşı etmiş ve bu saldırıyı karşılamaya hazırlanmıştı.
Aynı gece, Karayörük Dere’de (Legge Walley) toplanan Türk birlikleri saat 03.20’de Gedik Dere’ye (Wire Gully) doğru ilerlediler. Saat 03.30’da ileriye doğru atıldılar ama şiddetli bir ateş altında kaldılar. Sessiz sedasız ani bir süngü hücumu olarak tasarlanan, ama bu şekilde gelişmeyen harekat sırasında, ilk kademeler daha ilk adımlarında öldürüldüler. Taarruz sonunda, kendisinden çok şey beklenen 2. Tümen, mevcudunun yarıya yakın kısmını kaybetmiş, bulunduğu mevzileri bile savunmakta zorlanmıştı. Arıburnu cephesindeki taarruz saat 10.00’dan itibaren durdurulduğunda, Türk tarafının zayiatının 10.000’e yaklaştığı anlaşılmıştı. Avustralya siperlerinin önünde sayılan şehitlerin sayısı 3.000’in üzerindeydi. ANZAC Kolordusu’nun kaybı ise sadece 600 kişiydi. Genelkurmay kayıtlarına göre bu savaşta verilen zayiat, 51’i subay olmak üzere 3.420 şehit, 97’si subay olmak üzere 6.064 yaralı ve 486 kayıptı.
Birinci Dünya Harbi'nde Hilal-i Ahmer (Kızılay) görevlileri
Yukarıda kısaca özetlenen 19 Mayıs harekatı irdelendiğinde;
Harekatın hemen öncesinde İstanbul’dan Çanakkale’ye gelen 2. Tümen’in özellikle 1. ve 5. alaylarının saldırıda ön safta yer almaları nedeniyle en ağır kayba uğradığı anlaşılmaktadır. Ortalama onbin kişilik bu tümenin subay kadrosu dışında tam bir listesini bulmak mümkün olmamıştır. Genelkurmay’ın Çanakkale şehitleri listesinde öncelikle 2. Tümen kayıtlı şehitler içinde, daha sonra listenin tümünde yapılan aramada, "tıbbiye öğrencisi" olarak belirtilen herhangi bir kayda rastlanmamıştır(1). Milli Savunma Bakanlığı arşiv kayıtlarına göre yine “tıbbiye öğrencileri” adı altında herhangi bir kayıt yoktur(2).
Bu savaştaki zayiatın yaklaşık 10.000’i bulduğu ve en büyük darbeyi mevcudunun yarıya yakınını kaybeden 2. Tümen’in aldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda daha önceki hikayede yer alan “2. Tümen’in tamamının yitirilmiş olması” mümkün değildir (altı çizilmesi gereken bir nokta da, burada geçen “second battalion” (2. Tabur) tanımının “second division” (2. Tümen) yerine hatalı kullanılmış olmasıdır).
Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Darülfünun Tıp Fakültesi İstanbul’da Haydarpaşa’da bulunuyordu ve Tıbbiye-i Şahane (askeri) ile Tıbbiye-i Mülkiye (sivil) öğrencileri bu tek fakültede bir arada eğitim görmekteydi.
1914’te, Tıp Fakültesi’nin tatil döneminde olduğu Ağustos ayında, Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte genel seferberlik ilan edildiğinden, tıp öğrencilerinin hemen hepsi silah altına alınmıştı. 1894 (1310) doğumlular birbuçuk ay Harbiye Mektebi’ne, diğerleri ise Bostancı’daki talimgaha sevkedilmiş; Harbiyeliler bölük çavuşu, Tıbbiyeliler de bunların emrinde er ve onbaşı olarak askeri eğitime tabi tutulmuşlardı.
1915 yılında, 1894’ten daha önce doğanlar birliklere dağıtılırken, 3., 4., 5. sınıf öğrenciler ile Şam Tıbbiyesi, Eczacı, Dişçi okulları öğrencileri, kısmen Beykoz’da Serviburnu’na, kısmen de Çanakkale, Beylerbeyi, Yeşilköy intan hastalıkları hastaneleri ile değişik birliklere dağıtılmışlardı. Askeri ve Sivil Tıbbiye'den askere alınan son sınıf öğrencileri "zabit vekili"; 4. ve 3. sınıf öğrencileri "başçavuş muavini", 2. ve 1. sınıflar "çavuş" rütbesi ile zabit namzedi (subay adayı) olmuştu.
Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi ile birlikte “Askeri İhtiyat Hastane” olarak ayrılan tıp fakültesi bir memleket içi harp hastanesi olmuş, öğrencilerin çoğu cephelere ve talimgahlara sevkedildiklerinden staj yapamamışlardı. Çanakkale’de savaşın başlamasını takiben de çok sayıda yaralı gönderilmeye başlanınca, İstanbul’daki birçok büyük okul binasında olduğu gibi, yaralılara ve hasta askerlere hizmet verilmeye başlanmıştı. Öğretim üyeleri ve öğrencilerin birliklere dağıtılması yüzünden 1915 yılında öğretimin hiç başlamadığı fakülte, 1 yıl boyunca kapalı kalmış ve Mecruhin (yaralılar) Hastanesi olmuştu.
Çanakkale Savaşı’ndan sonra Tıbbiye Hastanesi lağvedilmiş, 1 yıllık mecburi tatilin ardından 4 Mart 1916’da (1332) Tıp Fakültesi dersanelerini açmış, öğretime yeniden başlanmıştı. Birlik ve kurumlara verilmiş olanlardan sağ kalanlar okula dönmüşlerdi; fakat cephelerde bulunan hekimlerin bir çoğu ölmüştü ve bir bölümü de hala görevde bulunuyordu. Büyük bir hekim açığı ortaya çıkmıştı. Bu nedenle tıp öğrencilerinin terhis edilmesinin yanısıra, yeni öğrencilerin de okula kaydedilmesi gerekiyordu.
Fakat diğer taraftan, liselerde 1900 doğumlular dahi askere alınmaya başladığından, son sınıfların çoğu kapanmış, yaşları askerlik çağına erişmiş olanlar talimgahlara sevkedilmiş, dolayısıyla üniversite çağında çok az sayıda genç insan kalmıştı. Bu durum daha küçük yaştakilerden öğrenci almak zorunluluğunu getirince, Bakanlar Kurulu kararı ile Darülfünun’un yalnız Tıp Fakültesi için lise ve idadi mezuniyeti aranmaksızın öğrenci almaya başlaması ve kaybedilen zamanı telafi etmek amacı ile derslere bütün yıl devam edilmesi kararı alındı.
Çanakkale Merkez Hastanesi (üstte) ve Gelibolu Hilal-i Ahmer Hastanesi'nde tedavi gören yaralılar...
Birinci Dünya Savaşı süresince Tıp Fakültesi’nin yukarıda özetlenen durumuna göre, her sınıftan öğrencinin önce seferberlik kapsamında askere alındığı, daha sonra da çeşitli cephelere gönderildiği anlaşılmaktadır. Arşiv kaynaklarında öğrencilerin Tıp Fakültesi’ndeki sınıflarına göre hangi rütbelerle orduda görevlendirildikleri belirtilmektedir, fakat bu öğrencilerin sayısı ve hangi cephelere gönderildikleri açık değildir; ayrıca zorunlu askere alınanlar haricinde gönüllüler olup olmadığına da değinilmemiştir ve çok sayıda doktorun ve tıp öğrencisinin öldüğü yine rakam verilmeden ifade edilmektedir.
Bu durumda, 1914 yılında Darülfünun Tıp Fakültesi’nde kayıtlı bulunan askeri ve sivil öğrenci isimlerinin bulunarak, bu isimlerin Genelkurmay ve M.S.B. şehit kayıtları ile karşılaştırılmasına gerek duyulmuş, fakat ne yazık ki İstanbul Üniversitesi arşivlerinde yapılan çalışmada, Darülfünun’un 1914 ve öncesine ait öğrenci kayıtlarının bulunması mümkün olmamıştır(3). Ayrıca, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri’nde aynı doğrultuda yapılan çalışma da bir sonuç vermemiştir(4).
Mazhar Osman tarafından yayınlanan, Türk ordusunda 1. Dünya Savaşı’nda (1914-1917) şehit olan sağlık subayları listesinde 215 kişi yer almaktadır. Erkoç ve Kazancıgil’in yaptığı çalışmada ise, Ataç tarafından yayınlanan ve 1. Dünya Savaşı sırasında ölen 301 sağlık subayının listesi ile Mazhar Osman’ın listesi karşılaştırılmış ve kaybedilen bu hekimlerin çok büyük oranda bulaşıcı hastalıklar, özellikle de tifüs yüzünden öldüğüne, muharebe meydanındaki ölümlerin nadir olduğuna işaret edilmiştir. Cephede çarpışma sırasında gerçekleşen ölümü ifade eden “şehiden” ibaresi, sadece listede yer alan 9 kişi için kaydedilmiştir. Sözü edilen liste, görev yerleri ve ölüm tarihleri bakımından incelendiğinde, Çanakkale Savaşı sırasında 8 doktorun öldüğü anlaşılmaktadır(5). İncelenen bu listelerde tıbbiye öğrencilerine dair herhangi bir kayıt bulunmamaktadır.
İstanbul'a yaralı taşıyan Hilal-i Ahmer vapuru...
Çanakkale’de şehit olan tıp öğrencilerinin hikayesinde belirtilen diğer bir nokta, öğrenci ölümleri nedeniyle Darülfünun Tıp Fakültesi’nin 1921 yılında mezun vermediğidir. Oysa yapılan araştırmada, Darülfünun Askeri ve Sivil Tıbbiye’nin 1921 yılında mezun verdikleri belgelenmiştir
Diğer taraftan Özbay, bir yıllık aradan sonra 1916’da Tıp Fakültesi yeniden açıldığında, kaybedilen zamanı telafi etmek amacı ile derslere bütün yıl devam edilme kararı alındığını belirtmektedir. Buna göre; birinci sınıf öğrencileri fizik, kimya, botanik derslerini esasen liselerde okuduklarından üç ay sonra imtihanlara alınmış, ardından altı aylık bir eğitim ve 1 ay tatilden sonra Haziran’da tekrar derslere başlanmış; Kasım’da ikinci sınıf bitirilmiş, böylece 1 yılda iki sınıf okutulmuştur. Yine aynı kaynakta, 1 yıllık askerlik hizmeti yüzünden 1915’te Tıbbiye’den mezun olamayan sınıfın 1916’da diploma aldığı belirtilmektedir. Biten bir muharebenin ardından gelen ve savaşın başka cephelerde hâlâ sürdüğü bu kaotik ortamda, Tıp Fakültesi’ne yeni öğrenci kayıtlarının yapılmasından başka, rutin eğitim programında da birtakım değişikliklere gidildiği ortadadır. Dolayısıyla bu durumun mezuniyet zamanlarında da değişikliklerle yol açması kaçınılmazdır. Kesin olan yegane bilgi, Tıp Fakültesi’nde öğrenci mezuniyetinin gerçekleşmediği yılın 1921 değil, 1915 olduğudur.