BirDevrinSonu
Üye
-
- Katılım
- Ocak 10, 2010
-
- Mesajlar
- 38,599
-
- Tepkime puanı
- 3,179
-
- Puanları
- 354
-
- Konum
- Napıcan ?
Çanakkale'de Mehmet
Gayrı dayanamam ben bu hasrete
Ya beni de götür ya sen de gitme
Ateş-i aşkınla yakma çıramı
Ya beni de götür ya sen de gitme
Çanakkale’de saatler akıp giderken güneş, her sabah kanlı bir savaşın üzerine doğuyordu. Bu küçücük toprak parçasında her gün doğumu daha çok ölüm demekti. Sesler, renkler, yüzler ve düşler, ateşlenen her silahla yere düşüp birbirine karışıyordu. Çanakkale’de hayat sanki ölümü; ölüm de yaşamı besliyordu. Ateş düştüğü yeri yakıyor , yanan her yerden önce bir çığlık yükseliyor sonra her yeri kısa süren bir sessizlik sarıyordu. Bir güne yüzlerce çığlık ve yüzlerce suskunluk sığıyordu. Sonra güneş ruhunu teslim etmiş veya etmek üzere olan askerlerin bulunduğu tepelerin ardından yavaş yavaş batıyordu. Gün ışığındaki cesaretli çığlıklar bu defa ay ışığında cesur suskunluklara dönüşüyordu. En karanlık ve en sessiz noktadan bir umut, bir düş gibi Türk eri Mehmet’in sesi yükseliyordu. Mehmet her gece ağrıyan kalbiyle yanık yanık türküler okuyordu:
Yavru yavru huma kuşu yükseklerden seslenir
Ağam yar goynunda bir çift suna beslenir
Yavru yavru sen ağlama kirpiklerin ıslanır
Ağam ben ağlim ki belki gönül uslanır
Bu ses ölümün suskunluğundaki savaş meydanına hatta bütün dünyayı kendine çekiyordu. Bir annenin çocuğunu kucaklayışı gibi sarıyordu. Gün ışığında birbirine top, bomba atanlar, silah sıkanlar, karanlık indiğinde hep birlikte Mehmet’in sesine tutunuyordu. Sanki yeniden doğuyor ve uzaktan uzağa birbirini hiç tanımamalarına rağmen dost oluyorlardı. İngiliz, İskoç, Fransız, Anzak Senegalli, Hintli, Nepallı askerler, Mehmet’in önünde düşüp şehit olan arkadaşlarının arkasından yaktığı ağıdı anlamasa da onlar da gözyaşları içinde dinliyorlardı, insanın içini yakan bu türküleri.
Gayrı dayanamam ben bu hasrete
Ya beni de götür ya sen de gitme
Ateş-i aşkınla yakma çıramı
Ya beni de götür ya sen de gitme
Çanakkale’de saatler akıp giderken güneş, her sabah kanlı bir savaşın üzerine doğuyordu. Bu küçücük toprak parçasında her gün doğumu daha çok ölüm demekti. Sesler, renkler, yüzler ve düşler, ateşlenen her silahla yere düşüp birbirine karışıyordu. Çanakkale’de hayat sanki ölümü; ölüm de yaşamı besliyordu. Ateş düştüğü yeri yakıyor , yanan her yerden önce bir çığlık yükseliyor sonra her yeri kısa süren bir sessizlik sarıyordu. Bir güne yüzlerce çığlık ve yüzlerce suskunluk sığıyordu. Sonra güneş ruhunu teslim etmiş veya etmek üzere olan askerlerin bulunduğu tepelerin ardından yavaş yavaş batıyordu. Gün ışığındaki cesaretli çığlıklar bu defa ay ışığında cesur suskunluklara dönüşüyordu. En karanlık ve en sessiz noktadan bir umut, bir düş gibi Türk eri Mehmet’in sesi yükseliyordu. Mehmet her gece ağrıyan kalbiyle yanık yanık türküler okuyordu:
Yavru yavru huma kuşu yükseklerden seslenir
Ağam yar goynunda bir çift suna beslenir
Yavru yavru sen ağlama kirpiklerin ıslanır
Ağam ben ağlim ki belki gönül uslanır
Bu ses ölümün suskunluğundaki savaş meydanına hatta bütün dünyayı kendine çekiyordu. Bir annenin çocuğunu kucaklayışı gibi sarıyordu. Gün ışığında birbirine top, bomba atanlar, silah sıkanlar, karanlık indiğinde hep birlikte Mehmet’in sesine tutunuyordu. Sanki yeniden doğuyor ve uzaktan uzağa birbirini hiç tanımamalarına rağmen dost oluyorlardı. İngiliz, İskoç, Fransız, Anzak Senegalli, Hintli, Nepallı askerler, Mehmet’in önünde düşüp şehit olan arkadaşlarının arkasından yaktığı ağıdı anlamasa da onlar da gözyaşları içinde dinliyorlardı, insanın içini yakan bu türküleri.