Çanakkale Savaşı Belgeseli

Konu sahibi son olarak 2619 gün önce görüldü
Halil Koç

Çanakkale - Haliloğlu Köyü'nden

1309 (1893)'da doğdum. 88 yaşındayım.


Balkan'ı gördüm. Arıburnu'nu, Muş cephesinde Rus'u, Halep taraflarını da gördüm. Önce Eceabattaydık. Kabatepe'ye keşif koluna gittik.

Kabatepe'de İngiliz gemileri geldiler. Şamadıra bıraktılar. Bizimkiler kayalıklarda şamandıraları topladılar. Bir hafta sonra İngilizler geldiler.

Ben nöbet yerindeydim. Sabaha karşıydı.

İmroz'un her yanı ateşler içinde kaldı. Haber verdim.

Nöbet onbaşısına. Çavuşlar, subaylar hepsi geldiler.

İngilizler asker çıkarmaya başladılar. Şamandıraları bıraktıkları yerlere. Mavnalara dolduruyorlar askerleri. Karaya çıkarıyorlar. Harp gemileri de denizde. Arıburnu taraflarına çıkıyorlar. Bizim 4. Bölük Arıburnu'ndaydı.

Çiğnemiş gavur onları. Biz Kabatepe'deyiz, bakıyoruz. Bizim toplarımız vardı yanımızda, 4 tane top. Toplar ateş ediyordu. Gavurun mavnalarını karaya çıkarken ortadan bölübölüverirken gördüm. Dik yarlar var.

Böyle bir yarın kenarından görüyorum. 2-3 gün durduk orada. Aldılar bizi de. Saat dokuzda hücum yaptırdılar Kanlı Sırt'ta. Kanlı Sırt'a bir de varmıştık ki, ortalık hazır gibi insan ölüsü.

Onların aralarından sürünerek aştık öteki yüze.

Gavurun süngüleri görünüyor istihkamlarında.

Orada ateş ederken yanımdaki bütün arkadaşlarım şehit oldular. Bir ben kaldım. "Ben de vurulurum burada" diye düşündüm hep.

Kafamı kaldırmışım biraz herhalde. Kafama "Küttek" bir taş vurdu. Yüzbaşım geldi.

"Gidebileceksen git" dedi. Bıraktım tüfeğimi.

Elden ele beni geçirdiler... Gittim. Benim başıma taş değil de, şarapnel parçası gelmiş. Barmış kalmış. Biga'ya Demetoka Hastanesine gönderdiler. Orada çıkardılar şarapnel parçasını.

60 sene oluyor çıkarılalı. Demetoka'da bir ay kaldım.

Tekrar geldik Arıburnu'na. Giriverdik cepheye... 8 ay kaldık. 8 ay istihkamlarda durduk. İngilizler tünel kazdılar. Lağım ateşlediler. Dünyanın toprağını üstümüze kaldırdılar. Hiçbir şey olmadı gene de.

Çok hücum yaptık. İstihkamdan çıkarıyorlar dışarı. Hadi bakalım hücum... Hücum... Süngü hücumu. Süngüleri takıyorum. İstihkamdan çıkıyoruz. Gavurun istihkamı 20 adım. Onların istihkamlarına varmadan gavur öldürüyor seni.

Nereye gideceksin? Enver Paşa hücum yaptırıyor zorla. Enver Paşa'yı gördüm, oralara gelmişti.

Harbiye Nazırı idi.

Arıburnu'nda Şefik Bey Alay Kumandanımızdı bizim. Gavur, asker çıkarırken 9. Fırka Kumandanı emir veremedi. Şefik Bey kendi emriyle koydu bizi muharebeye. Şefik Bey başımızda 9 ay durdu. Bir de mülazim Kemal Bey vardı şehit olmuştu. Ben piyade idim. 27. Alay, 2. Tabur, 2. Bölük, 2. Takım'ın 9. Mangasındayım.

Elimde Alaman mavzeri vardı.

Gavur sonra Anafarta'ya asker çıkardı. Biz gitmedik Anafarta'ya. Düşman ordan da hücum etti... Geçemediler... 9 ay durduk... Geçirmedik kafiri Çanakkale'den.

.....

Bir gece keşif koluna gönderdiler bizi, iki kişiyiz... Gebeçınar Köyü'nden Mehmet Dayı vardı yanımda. Zifir gibi karanlık bir gece. Vardık gavurun siperine... Dinledik. Gavurlar "mınır mınır" konuşuyorlar. Geri döndük. Geri dönerken bir gavur ölüsünün üzerine bastık. Matrası falan tangur tungur etti. Gürültü oldu... Gavurlar siperlerinden başladılar üzerimize ateş etmeye... kaçamadık. Birer top mermisi çukuru bulup sindik içlerine. Dört saat sonra ateş yatıştı da çıkabildik dışarıya. 27. Alayın mevziilerini bulamadık. 72. Alayın mevziilerine düşmüşüz.

O gece 27. Alayda parola "Kasatura" idi. Gavur o gece sabaha karşı kaçmış gitmiş. Dört gün daha durduk orada biz. Aldılar bizi Kırklareli'ne getirdiler. Kırklareli'nde biz 2 günlük peksimetle, 250'şer mermi verdiler. Arkamızda 30 okka yük.

Çıktık hıdrellezde yola, Mart'ın 1'inde Diyarbakır'a vardık. Hep yayan. Diyarbakır'da yeni birlikler teşkil ettiler. Ben 24. Alay'ın, 3. Bölüğüne düştüm. Alay kumandanımız Süleyman Bey adında biriydi. Muş cephesine vardık.

Mevziilere girdik. Karşımızda Ruslar var. Bize hücum ettiler bozdular. Sonra biz onlara hücum ettik. Rus'dan 2 tane top ele geçirdik. Onlar hayvanlarını süngüleye süngüleye Muş'a çekildiler. Ruslar geri çekilmeye devam ediyorlar.

Fakat geriye bir takım asker bırakmışlar. Bu takım bize hücumlar yapıyor, oyalıyor bizi... Biz de arkadan kovalıyoruz Rus kuvvetlerini...
derken, Ruslar bize asıl kuvvetleriyle tekrar hücuma geçtiler.

Biz bozulduk, üç gün geriye kaçtık. Batıya... Billuriye'ye geldik... 15 gün sonra biz hücum ettik Ruslara... Ruslar geriye çekildiler. O sırada Ruslar içlerinden bozulmuşlar. Muş'a kadar Rusların ardından gittik... Muş'ta durduk...

Ben Muş'ta piyadeden, gönüllü olarak makinalı tüfeğe geçtim. Orada bir kış geçirdik... Geçirdik ama nasıl?...

Bir açlık... Bir açlık... O kadar işte... Ayaklarımızdaki çarıkların derilerini yiyoruz. At, mat eti de çok yedik... Ölü mü, canlı mı, sorma gari... Ben makinalıya geçtim demiştim ya... Hayvanların yeminden alıp kavurup yiyoruz. Yok ki başka bir şey... Ne yiyeceksin?

Bizim bir küçük Zabit vardı... Zeki Efendi. Aç kalmış. Herkes aç. Bana dedi ki: "Bana da kavuruver de ben de yiyeyim." Kavuruverdim... hayvanların yeminden... O da yedi... Sani Milazim'di.

Benim makinalı tüfek kızaklı makinalıydı. Alaman malı... Makinalı da iken savaş olmadı. 17. Alaya teslim ettik Şam'a giderken makinalıyı.

İngiliz hücum etmiş Şam taraflarında. Yüzbaşımız Cemil Bey telgraf çekti. "Gelliyoruz" diye Halep'e kadar yürüdük.

Halep'te Yüzbaşımız Cemil Bey'in yanında 8 ay durdum. Biz bozulunca Arabistan'da İngilizler her yeri teslim aldılar. Terk-i Silah oldu. Biz de Adana'ya geldik. Sonra Konya'ya geldik. Ben Alaşehir'den teskeremi alıp köye geldim.

Halep'te İaşe Zabiti Remzi Efendi'nin verdiği atlara baktım. Ötede beride otlatırdım atları. 3 ay da hastanede yattım. Sürgün olmuşum. Bir türlü sürgünüm kesilmedi.

.....

Yunan çıktığında İzmir'e biz köydeydik. Burada biz İngilizlerin elindeydik. Anadolu'ya Kuvayı Milliye'ye gidemedik. İngilizler köyümüze avlanmaya gelirlerdi. Çanakkale'deki İngilizler.

Bazı da İngiliz Süvarileri köyden geçip giderlerdi.

Çan'ın Bahadırlı Köyü'nde İngilizlerin bir zararını görmedik biz. Çanakkale'ye tel örgüden girip çıkardık.

.....

Atatürk'ü görmedim.

Yalnız Şerbetli Köyünden Adem vardı. O Atatürk'ün yanında durmuş. Borazanmış... Anlatırdı. "Grup Kumandanımızdı" diye.

....

Arıburnu'na babam da geldi benim yanıma. Beni dolaşmaya gelmişti. O da aynalı tüfekle ateş etmişti düşmana.

Aynalı tüfek dediğim aynı elimizdeki tüfeklerden de, önlü arkalı iki tane aynası var. Aynalarından bakıyoruz düşmana doğru.

Babam helva, yoğurt, yumurta getirmişti. Daha başka arkadaşların da babaları gelirlerdi... tabii yakın yerlerdekiler... Buradakiler...

Babam: "Bunlarda, bu evlatlarda umut yok.

Bunlar buralarda kalırlar..." derdi. Ateşin içinde nasıl umut olsun?

8 ay boyunca 24 saat ateş hattında, 24 saat geride istihkamda durdurduk. İstihkamın içine kaç defa bomba düşmüştü. Böyle çok arkadaşımız şehit oldu gitti.

Sigara paketleri atarlardı gavurlar bizim istihkamlarımıza.

Birinde İngilizler, kavurma kutusuna barut ve fişek doldurup, fitilini ateşleyip bizim istihkama attılar. Fısır fısır yanıyor kutu istihkamın içinde.

Biz kaçayım derken dirsek siperini yıktık. 7 kişi bu yıkıntının altında kaldık. Kutunun lehimleri eriyince açılıverdi... Deste deste fişekler yayılakaldı orta yerde. Kimseye bir şey olmamıştı. Masal gibi hep bunlar...

İstanbul'dan Muş'a, Muş'tan Halep'e yayan gittik.

Potinlerimizin altı tahta idi. Takunya gibi.

Tahtalar dağılıverdi de, potinlerle çıplak ayak yürüdük... Sonra sığır çarığı dağıttılar... Çarıklar da çıkıçıkıverirdi ayaklarımızdan... Çok çile çektik.

.....

Balkan Harbi'nde, İstanbul'da Eski Saray'da talimhaneydi. İçinde yangın kulesi filan var.

Mahmut Şevket Paşa Harbiye Nazırıydı. Mahmut Şevket Paşa'yı bizim talimhaneye geldiğinde görmüştüm.

Mahmut Şevket Paşa'yı Beyazıt önünde öldürdüler. Topal Tevfik diye biri öldürmüştü.

Beyazıt Meydanı'na 24 tane darağacı dikildi bir gece sabaha karşı. Ben de darağaçları diken askerler arasındaydım. O ara marangozhanede çalışıyordum. Topal Tevfik dedikleri adamın asılışını Eski Sarayın bahçesindeki parmaklıkların arasından gördüm. Topal Tevfik, 12. olarak asıldı. Darağacına çıkarılırken "Domuzun başını öldürdüm. Yaşasın millet bin sene" diye bağırdı.

Birincide urgan koptuydu. İkincide astılardı.

Ölüsü dört saat sallandı durdu meydanda.

...

Sultan Reşat'ı da gördüm. Ak sakallı bir ihtiyardı.

Edirne muhasaradaydı. Babam 100 Osmanlı lirası bedel verdi de ben köye döndüm. Babmın ödediği bedelle teskere alıp köye döndükten 7 ay sonra seferberlik açıldı. Bizi tekrar askere aldılar. Arıburnu'na gittim. İngiliz bir sene sonra yaza karşı asker çıkardı. 18 Mart'ta Arıburnu'ndaydım, top seslerini oradan duydum.

...

Askere gitmeden evlendim. Nine sağ. Esma adı.

İki kızım bir oğlum olmuştu. Kızlardan bir öldü.

Altı torunum var şimdi. Sağlığım iyi. Bir şikayetim yok.

Maaş filan almıyorum. Madalyam yok.
 
Mustafa Aksoy

Çan - Halilağa Köyü'nden

Ben Mustafa Aksoy. 309'luyum (1893). 88 yaşındayım. Seddülbahir'de bulundum. 9. Fırka, 26. Alay, 3. Tabur'daydım. Fırka kumandanımız Yüzbaşı Ali İhsan Bey'di. Takım zabitlerimizden de Yusuf Efendi, Ayin Efendi vardı. Piyadeydim.

Mevziilerdeydik Seddülbahir'de. Beşli mavzer tüfeğim vardı. Osmanlı mavzeri, 4-5 ay durduk mevzilerde. Düşman asker çıkardı, bize doğru geliyor. Düşmanın askeri talim terbiye görmemiş.

Sıçrama filan bilmiyorlar. Öyle geliyorlar bize doğru. Bizde makinalı tüfek var. Basıyoruz kurşunu, döşek gibi döşeniyorlar. Bizim arkadaşlar tutuveriyorlar makinalıyı, arayıp duruyor makinalı. Düşen kalıyor, dediler ki, "Arap askeriymiş bunlar. İngiliz bilmeden getirmiş bunları" diye konuşuluyor mevziide.

Bilmiyoruz ki, onlarla muharebe yaptık, çarpıştık adam gibi.

......


Önce, düşmanın zırhlıları denizden üzerimize ateş yağdırdılar. Attılar, attılar. Baktılar bizim taraftan karşılık yok, zırhlıları biraz daha sol,kuldular karaya. Tekrar ateş yağdırdılar.

Bizden bir kıpırtı yok. Daha da yaklaştı tekrar ateşe başladı. Bu defa bizim topçular da ateşe başladılar. Zırhlıların ateşi bizim topları susturdu.

Geldi doğru bizim önümüze Seddülbahir'e asker çıkardı. Zırhlısı, vapuru geldi oraya oturdu. Ben, "Bu gavur geçemez emme hadi hayırlısı" dedim kendi kendime. Mayınlar denizin altında gömülü.

Dışarıdan görünmüyor ama dışarda, deniz kıyısında adamları var ellerinde fitilleri. Gavurun zırhlıları geçerken fitili ateşleyecek. Kaç yerde var böyle adamlar. Bekleyip duruyorlar.

....


Gavurun zırhlıları yürüdüler boğaza doğru. Biraz daha ilerleyince bizim topların mesafesine girdiler. Çimenliktekiler, Kirtedeki toplar ateş etmeye başladılar gavura.

Çanakkale'deki koca toplar filan. Gavurun zırhlısının üzerine yukarıdan indiriverdiler. Biri de yaralandı. Hoop, devriliverdi gavurun zırhlısı.

Biz de istihkamlardan görüyoruz bunları.

Depinemedi gavurlar, geçemediler boğazı, geri döndüler, çekildiler geriye.

....


Orada yaralandım Seddülbahir'de. Hücuma kalkmıştık. Yüzbaşı Şerafettin Bey emir verdi. Bir konuşma yaptı önce mevziilerde. Besmele çekti baştan. Sonra "Ananız sizi bu günler için doğurdu. Hadi bakalım! Ben sizin önünüzden, siz benim arkamdan. Sakın geriye çekileyim demeyin, düşmandan korkup da. Öldüreceğiz düşmanı, denize dökeceğiz." dedi.

Yüzbaşımız İstanbullu idi. "Süngü tak. Muharebe fişengiyle doldur, kapat" emrini söyledi. Birer de bomba var her birimizde. "Hadi bakalım oğlum, ateş!" diye bağırdı.

Gavur da askerlerini çıkarıyor deniz kıyısından. İki yere iskele etmiş. Boyuna askerini boşaltıyor... "Şiddetli ateş!" diye bağırdı yüzbaşımız. Mevziilerdeyiz. At bakalım, at bakalım. Gavur bizi görmüyor. Biz gavuru görüyoruz mevziilerimizden. Biz hep ateş ediyoruz. Gavur zığındere tarafından çevirmiş.

Yüzbaşı : "Düşman bize ateş yapacak, geri çekilelim. Esir olacağız yoksa" dedi.

Ben o sırada mevzide vuruldum, bacaklarım tutmuyor. Kurşun delmiş iki ayağımı da dizlerimin bir karış altından. Sol kulağımın dibinden de bir kurşun geçti. Kafama bir de parça denk geldi. Şarapnel gibi bir şey. Ufak ama yardı attı. Bir çok arkadaşlar şehit oldular gözlerimin önünde. Yaralananlar oldular.

İsimlerini pek hatırlayamıyorum. Aklımda kalmadı ki. Vurulanlardan Kayserili Ahmet Çavuş vardı. Bir de Balıkesirli Nebi Çavuş.

Yaralandık, geri çekiliyoruz. Anaca- babaca günü. Kanlı Dere'nin içine indik. Katırları, atları da derenin içine indirmişler. Onlar da titreşip duruyorlar. Sıhhiye filan yok. Bacaklarım da soğudu kaldı. Yavaş yavaş hayvanların bacaklarının aralarından yukarı doğru Kirte'ye çıktık. Kirte'de kaldım, gidemedim. Takviyeye gelen birliklerden birinin zabiti geldi yanıma, eliyle işaret etti.

- Otur, otur, dedi.

Sıhhiye yok. Bir şey yok. Götürecek insan da yok beni, bayırın başı.

Baktı bana zabit.

- Ne oldu? dedi

- Yaralıyım efendim, dedim.

Atından indi, yanıma geldi çöktü.

Bana düşmanın nerelerde olduğunu sordu. Ben de gördüklerimi, düşmanınnerlerde olduğunu olduğu gibi söyledim.

O zabit geriden kendisine yetişen askerlerine silah çattırdı. İki askere emir verdi :

- Bunu Maydos'a (Eceabat) götüreceksiniz.

Hastaneye teslim edeceksiniz. Bir de teslim kağıdı alığ getireceksiniz bana, dedi.

" Oh... Hele Yarabbi şükür" dedim.

Aldı o iki asker beni Maydos'ta hastaneye yatırdılar. Maydos'a hastanede de pek tutmadılar. Karabiga'ya gönderdiler. Karabiga'da da at arabasına bindirdiler. Biga'ya hastaneye yatırdılar. 29 gün Biga'da hastanede yattım.

Hastaneden çıktım. Tekrar cepheye gönderdiler beni. Bizim tabur yerinden oynamış. Bulamadık taburu. Taburumuz Arıburnu civarında Semertepe'ye geçmiş. Oralardaymış. Maydos'ta bize silah, cephane verdiler. Haydi bakalım tekrar cepheye, birliğimize Semertepe'ye. 26. Alaya. Ben 26. Alayın 4. Bölüğündeyim. 3. Takım, 3. Mangadayım.

.....


Beni ve benim gibi olan hastaneden gelen arkadaşları muayene ettiler. Askerlik yapamaz dediler. Karadeniz Boğazı'nda, İstanbul'da 6 saat ileride, Ağaçlı denen yerdeki maden ocaklarına gönderdiler. 3 ocak vardı. Orada asker olarak madende çalıştırdılar. Madende kömür çıkarıyorduk. İstanbul'a gidiyordu kömürler. 2,5 sene kaldım madende. 7,5 sene geldim köyüme.

Madalyam yok, 2 senedir maaş alıyorum. Askerden gelince evlendim. Bayramiç'in Dongurlu köyünden. Adı Tayyire idi. 6 sene önce öldü. 1 kız, 2 erkek çocuğum var. Oğlumun yanında kalıyorum burada köyde.

....

Gece talim yapardık. Gündüz düşmana ateş ederdik. Gündüz pek talim yapamazdık. Düşmanın tayyaresi tepemizde gezerdi. Gördüğü zaman ateş yağdırırdı gavur üstümüze.

.....

Büyük kumandanlardan göremedik. Bizim gibiler nerde görecek onlar?
 
Mehmet Oral

Yenice - Akçakoyun Köyü'nden

Ben Hatipoğullarından Hüseyin Oğlu Mehmet, Mehmet Oral. 1309 (1893) doğumluyum. 88 yaşına girdim.

Arabistan'da Basra'da Aşer Kışlasındaydım. 9. Fırkadaydım. Piyadeydim. Talim yapardık. 8 ay kaldım Basra'da. Harp görmedim Arabistan'da.

Babam bedel verdi. Köyüme geldim. Geldiğimin 12. günü Çanakkale'de Savaş başladı. Ben de Çanakkale'ye katıldım. 18 Mart günü Çimenlik kalesindeydim.

gazi9.jpg

Düşman donanması boğazı zorladı. Toplar atılıyordu. Düşman gemileri Çimenlik Kalesini bombardıman ettiler. Bizim toplar da düşman zırhlılarına ateş ediyorlardı. Düşmanın iki zırhlısı batınca boğazdan geri çekildiler. Bu sefer harp karaya çevrildi. Düşman karadan hücum etti. Ben Çanakkale'de 9. Fırka'da Sıhhıye Bölüğü'ne düştüm.

Anafartalar'da Sargı mahallinde idim. Biz ilk tedavi yapıp Büyük Sargı mahalli'ne gönderirdik bize gelen yaralıları.

3-5 yerinden yara alanları, kolu, bacağı kopan, yarısı yok olmuş insanları gördüm. Çok yaralılar gördüm. Bizim başımızda Başkatip Galip Bey vardı. Rütbesi Kaymakamdı.

Ağabeyim, 26. Alayda piyade idi. Ayağında dum dum kurşunu patlamış. Ayağını bozmuş. Onu gece Kavaklıdere'den Silah deposundan getirdim. Başkatip Galip Bey'in arabasıyla getirdim. Ayağı çok kötüydü. Fena yaralanmış.

Sargı mahalline getirdim. Hıristiyan doktor vardı.

-Vapur kalkıyor. Şu kağıdı imza ediverin, dedim.

-Atıver şuraya, dedi.

-Köpek ileşi mi, atıyoruz Bey dedim. Bu yaralı, vapura yetiştireceğiz.

Kardeşimi vapurla karşıya, Demetoka Hastanesine gönderdik. Oradan hava değişimi alıp köye gitmiş. Bir daha da gelemedi cepheye.

Çanakkale Cephesi'nde 3,5 sene kaldım. Çok süngü hücumları oldu. Hatta bir kere öyle gördüm ki, unutamıyorum. Bir İngiliz askeriyle bizim askerlerden biri, süngülerini birbirlerine saplamışlar, yan yana yere düşmüşler.

Birbirlerini de şah damarlarını ısırmışlar. Yerde öylecene can vermişler. Yatıyorlardı.

Çanakkale'de bizim 9. Fırkanın Kumandanı Alaman Sabri Bey'di. Alay Kumandamız Kadri Bey'di. Başkatibimiz Kaymakam Galip Bey'di.

Yüzbaşımız Halil Efendiydi. Atatürk bizim fırkaya geldi. 12'şerden 24 topa, iki bataryaya kumandan oldu. Düşman o sıralarda deniz kenarında idi. Atatürk'ü cephede çok gördüm.

Bizim Fırkadaydı zaten. Çadırı bizim sargı mahalline yakındı. Bizim Fırka Kumandanı ile konuşurlarken duydum.

Atatürk'le, Fırka Kumandanı arasında şöyle bir konuşmayı duymuştum.

Atatürk:

-Biz mi onlardan toprak istiyoruz ? Yoksa, onlar mı bizden ?

Fırka Kumandanı:

-Onlar bizden toprak istiyorlar.

Atatürk:

-Öyleyse neden biz hücum edip de kırdırıyoruz askeri. Onlar bize hücum etsinler. Biz onları kıralım. Biz kırılmayalım.

Fırka Kumandanı:

-Enver paşa gelecek. Ona söyleyelim.

Sonra Enver Paşa geldiğinde Atatürk bunu ona da söylemiş. Hücumu kestirdilerdi. Bir daha da Enver Paşa gelmedi cepheye.

.....

Bizle beraber Alman subayları da vardı. Hatta Hintler diye bir Alman vardı. Mesela, bir makineli tüfek bozuldu mu tamir için giderken açıktan giderdi. Yapamazsa yerinde, alır makineli tüfeği Anafartalar'daki yapımhaneye götürürdü. "Böyle açıktan gitme, öleceksin," derlermiş. O da "Ölüm bizim için" dermiş. Sonra duyduk. Hintler dediğimiz Alman kendisini denize atmış. Neden? Bilmem...

.....

Atatürk, İngiliz topları ateşi kesmeden, bizim toplara ateşi kestirmezdi.

.....

Çanakkale bitince, 9. Fırka olarak Rus cephesine gittik. Bayburt'ta bulunduk. Alaman Sabri Bey, Fırka Kumandanımız Bayburt'ta şehit düştü. Bizi Rus bozdu. Geri çekildik. Kanlı Taş denilen yerde.

Ben orada sıhhıye onbaşısı idim. Baybur'ta geri çekilirken Alaman Sabri Bey makinalı tüfeklerle arkamızdan gelen Rusları 3-4 saat oyaladı. Orada kendisi de şehit düştü.

Bizi 9. Alay yaptılar. Yay olarak Ardahan kars, Sarıkamış'a kadar götürdüler. Sonra geriye Kars'a döndük. Ben orada Kars Menzil Hastanesinde bilemem kaç ay bulundum.

Mütareke olup da, silahlar bırakılınca da köye geldim.

.....

Kuvayi Milliye'de Karaağaç Cephesinde Edremit Kaymakamı Hamdi Bey'in yanında bulundum.

Bizi buralardan çete olarak Hamdi Bey toparladı.

Hamdi Bey'in yanından Yüzbaşı Ali Bey bizi birkaç kişi Yabancılar Cephesine aldı. Manisa Karaağacı'nın beri tarafında, üzerimizde de 5-10 mermi kalmıştı. Yunanlılar biz orada bozdu.

Yabancılarda piyade onbaşısı idim. Yanımda Hamdi Bey'den Mustafa Çavuş, Arap Mustafa, Süleyman, Aras Mustafa, Halil Çavuş vardı.

Karabey'den Latif Çavuş, Kazım'ın Hasan vardı.

Hamdi Bey'den Mülazimin Hasan vardı. Biz mevzide filan değildik. Bir zeytinlik içindeyiz.

Gavur geliyor. Cephanemiz bitti. Bozulduk.

Dereköy'de Rezil Değirmeni denilen yerde yeniden bir cephe tutmak istedik. Tutamadık.

Cephanemiz yoktu. Dağıldık.Biz orada 3 ay filan kalabildik.

Sonra Hamdi Bey Akbaş Cephaneliğini basıp silah ve cephaneyi bu taraf, Anadolu'ya geçirdi. Fakat İnova'da Anzavurcular tarafından şehit edildi.

Bizim köyü Yunanlılar işgal ettiler. Kalkım'da Yunan karakolu vardı. Bizi topladılar. Önce Edremit'e götürdüler. Edremit'ten 12 kişi İzmir'e götürdüler. Ben de varım. İzmir'de hapse attılar.

Bu sırada Yunanlılar Afyon Cephesinde bozulunca vapurla İzmir'den Pire'ye, Korfu Adası'na götürdüler.

İzmir'den bindiğimiz vapurda Tevfik Kaptan diye biri vardı.

Tevfik Kaptan "Bu vapuru kaçıralım. Kurtulalım." diye konuşurdu. Ali Kumpas adında birisi vardı Aydın'lı. Gitmiş söylemiş Yunanlılara. Çok dövdüler bizi. Çay istemiştim. Getirip sıcak çayı suratıma serpiverdi gavur. İzmir'de bir de Yunan mahkemesine çıkardılar beni. "Sen çetesin, kaç tane hristiyan öldürdün?" diye sordular.

Korfu Adası'nda pek kötülük, hakaret etmediler.

Bir parça ekmek verirlerdi. Başka bir şey vermezlerdi. Ben Korfu'da hapis yattım. Yerim sıcaktı. Üstümdeki odada mahkeme yapıyorlardı.

Sonra bizi korfu'dan çıkarıp Atina'nın sağ tarafında tel örgülerin içine koydular. Bu tel örgülerde 8-9 ay kaldık.

Atina'da esir bulunduğumuz tel örgülere Ankara'dan bir elçi geldi. Ak elbiseli, hasır şapkalı birisi. Tel kumandanıyla konuştular.

Aramızda bir de kaymakam vardı. Çıktı o gelen elçiyle el sıkıştı. Bizi o gece Pire Limanına sevkettiler. Yalnız o kaymakamı o gece bir kör kuyuya atmış Yunanlılar. Sabahleyin ölüsünü buldular.

Vapura bindik. İzmir'e geldik. Ben hasta oldum.

İzmir Hastanesinde 12 gün yattım. Hastaneden çıktıktan sonra Edremit üzerinden köyümüze geldim.

.....

Hafif bir misket yarası aldım Anafartalarda.

.....

Düğün yaptığımda gavurlar buralardaydı. Şimdi 5 çocuğum var. Çocuğum bakıyor. Hiçbir yerden maaş almıyorum. Nefes darlığı var. Gözümün biri görmüyor. Kulaklarım ağır duyuyor. Hali vakti yerinde olanlara bile verdiler maaş da, bizim gibilere vermiyorlar. Bir maaş çıkarsalar ban da elim genişleyecek. Burada oğlumun yanında kalıyorum. O veriyor arada birkaç kuruş...Harcanıyorum...

 
Mehmet Öztürk

Biga - Gürçeşme Köyü'nden

10 senede geldim askerden. İlkin Çanakkale'de girdim savaşa. Topçuydum. Sonra Çanakkale'yi geçemeyince kafir Arabistan'a kıvrıldı. Bağdat yanlarına gittim. İngilizle boğuştuk o tarafta da.

Sonra Fransızlarla Adana yanında çarpıştık. En sonra da Haymana taraflarına gelip Yunan'ın peşine düştük..

1310 (1894) doğumluyum. 87 yaşına bastım.

Çanakkale'de topçu ayırdılar beni. 5.bölüğe düştüm.Üç gün sonra geçirdiler bizi karşı yakaya. Arıburnu tarafına, Zığındere'de üç ay topların başındaydım. Üç ay ateş ettik düşmana. Ne boğazdan geçebildi, ne karadan. Geri gitti.

gazi10.jpg


Biz topları Akbaş İskelesine indirdik. Bir vapura yüklendik. İstanbul'a geldik. Toplar tamir oldular. Tekrar bir vapurla İzmir'e gittik.

İzmir'den trene topları, mandaları yükledik.

Konya Ulukışla'da indirdik trenden. Koştuk mandaları toplara. Tarsus'a geldik. Tekrar trene yüklediler bizi... 4 topumuz var.15'lik ağır obüs.

Neyse uzatmayalım. Bağdat yakınlarına sokulduk. Daha da ileri gittik. İran topraklarına filan girdik galiba...Kut'ül Amara denilen yerlere vardık.

İngiliz'e karşı veriyoruz ateşi. O da bize atıyor mermiyi. Bir mermi geldi...İngilizlerden toplardan ikisi işe yaramaz hale geldi...8 arkadaş da şehit oldu yanımızda. Ben ve Ali Çavuş kaldık topların başında.

Bozulduk. Geri çekiliyoruz. İngiliz de arkamızdan geliyor. Başka topların tekerleklerinden buluyoruz takıyoruz bizim toplara öyle çekiyoruz geriye. Bağdat'a geldik. Bağdat2ın yanında bir yer var, Samara dedikleri.

Samara'da toplandık. O gece Bağdat yandı.

Cephanelikleri ateşe vermiş İngilizler. Sonra Musul'a geldik. Musul'da toplar tamir edildiler.

Hadi bakalım Kürt harbine. 7 ay durduk Kürtlerin karşısında. Kürtler Musul'a doğru kaçtılar.

Musul'a geldik. Musul'da terk-i silah oldu.

Silahları bıraktık. Toplayıverdi İngiliz bizi önüne.- .. Nusaybin'e kadar getirdi.

Nusaybin'de Ali İhsan Paşa'yı İngilizler esir aldılar. 5. Ordu Kumandanıydı. Nusaybin'de trenin üzerine çıktı. Bir nutuk verdi Ali İhsan Paşa. Alay Kumandanımız vardı. Kenan Bey , albaydı. Ali İhsan Paşa dedi ki:

-"Kenan Bey, bu asker sana teslim. Diyarbakır, Urfa, Mardin, Elazığ bu arada bu askeri salmayacaksın. Beni İngilizler sınır çizmek için götürüyorlar. Ben gene geleceğim. Biz koştuk mandaları toplara Diyarbakır'a gittik. 1,5 sene durduk Diyarbakır'da. Yunan da o sıralarda çıktı İzmir'e. Fransızlar Adana'ya çıkmışlar. Biz adana tren yolunu Fransızlarla sınır yaptık. 1,5 sene ateş yaptık Fransız'a oralarda.

Fransız cephesinden hep gece gitmek üzere bir ayda Ankara'ya geldik.

Topları getiriyoruz Ankara'ya. Gündüzleri gidemiyoruz. Yunan'ın tayyaresi görmesin diye gece gidiyoruz. O zaman yol filan yok. Ali İhsan Paşa'nın fırkasından 350 kişiyiz. Ankara'ya 1 saat kalmış artık. Yakınlaşmışız. Deliktaş dedikleri bir köye varmışız.

Yüzbaşımız Hasan Tahsin Bey, Bursalı Rıfat Efendi vardı. Rıfat Efendi Mülazım-ı Evvel'di.

O köyden bir süvari yolladık Ankara'ya. Köyde kadınlar bize börekler, çörekler getirip karınlarımızı doyurdular. Kadının biri geldi bizim yüzbaşıya;ben de yüzbaşının yanındaydım.

-Efendi, bu bizim halimiz ne olacak ? diye sordu.
Yüzbaşı da

-Ne olacak kadın? dedi.

Kadın başladı konuşmaya:

-Bizim adamlarımızı aldılar, gittiler. Düşman da hep bu tarafa geliyor. Öte gitmiyor.

Haymana'nın üstünden de düşmanın top sesleri geliyor. "Güüürrr, Güüürrr" diye"
Yüzbaşı, kadına bizi gösterip dedi ki :

-Bugün dinleyin yarın ötemez Yunan'ın topları
Kadın sordu Yüzbaşı'ya:

-Neden?

Yüzbaşı bizi gösterdi eliyle kadına:

-Bu askeri görüyor musun? Çanakkale harbindendir bunlar...8 senelik hepsi. Arabistanı kıvrandı bu asker.katiyen gelemez Yunan.

Ankara'ya gönderdiğimiz süvari geldi. Çıktık yola. Mandalarla gidiyoruz. Sabahleyingirdik Ankara'ya. Marşlar söyleyerek istasyona varıyoruz.

"Ankara'nın taşına bak

Gözlerimin yaşına bak

Ankara'nın dardır yolu

Yunan almış sağı-solu

Gelsin Kemal Paşa Kolu"

Korku nedir? İçimizde bilinmez

Kanlı yazı alnımızda silinmez

Biz var iken, Ankara'ya girilmez."

Böyle marşlar söylüyoruz. İstasyonda bulunanlarda bizi alkışlıyorlar.

Atatürk orada başımızdaki Kenan Bey'e dedi ki:

-Asker saat 10'a kadar serbest. Saat 10'da tren gelecek.Sıçancık İstasyonunda inecekler.

Haymana'nın Çulluk Köyüne toplar kurulacak.

Sabahleyin ateşe başlayacaklar.

O sırada birçok kadın geldiler. Kimileri yaralı, kimisinin memeleri kesildi. Savaştepeli arkadaş var yanımda benim.

Kara Fatma dedikleri bir kadınmış o gene.

Çıktı biri trenin üstüne konuşuyor.

Biz onu yüzbaşı filan sanmıştık. Yaralı kadınları eliyle göstererek:

"Şu kadınların haline bakın. Çanakkale'nin Biga denilen yerinden beri bu Yunan böyle yapıyor. Bu kadınların kimisi anneniz. Kimisi bacınız yerine.

Bunları gördünüz ona göre, cepheden geri dönecek olanı, paşa da olsa vuracaksınız," dedi.

O gece biz Çulluk Köyüne gidip topları kurduk. Sabahleyin başlayıverdik ateşe.

Anam!anam!anam! Üçüncü gün saat 8 sıralarında Yunan kaçmaya başladı. Sakarya nehrinden sığamıyor geçmek için. Bütün koşulu beygirlerini köprü yapıyor geçmek için nehirden.

Biz de Polatlı İstasyonunun oradan geçtik. Yunan geçtikten sonra birinci köyü yaktı. "Yanık Köy" koyduk adını o köyün biz de. Yakıp kaçıyor Yunan. Biz hem gidiyoruz arkasından, hem ateş ediyoruz toplarımızla. Ağır obüs bizim toplar. Adi ateş yapıyoruz, 45 okka mermileri var.

Afyon'a gelince dayandı gavur. Kuvvetimiz yetmedi. Bir sene durduk Afyon köylerinde. Karadilli, Arızkaya, Göçenli, Kılıçkaya, Akşehir taraflarında bir sene durduk.

Sene geçti. Bir sabah hücuma başlayacağız. Topları doldurduk....Afyon Kalesi'nde Yunan'ın topu var.

Biz Ali İhsan paşa cephesindeyiz. Dumlupınar Cephesinde. Biz Topçuyduk dedim ya! Atatürk hiç sakınmazdı bizden. Yanımıza gelirdi. O sabah gene bizim yanımızdaydı. Öteki büyük paşalar da vardı. Çakmak, Karabekir, İnönü.

Fevzi Çakmak Atatürk'e dedi ki:

-Mustafa, ben sabah namazını kılsam,

Atatürk de:

-Hay hay Paşam kılın. Birazdan başlayacağız ateşe, bir daha kılamazsın.

Fevzi Çakmak ayrıldı namaz kılmaya gitti. Bizim 2 ağır obüs topumuz var . Yanımızda başka bölükte de 2 tane 7,5'luk top vardı. Sonra o 7,5'luklar İnönü tarafına gittiler.

Toplar hazır mı? Hazır dedik. Gün ışıyordu.

Başlayıverdik ateşe. Bir atış, ardından bir daha...

Yunan'ın Afyon Kalesindeki topu sustu. Öyle haber geldi. Başımızda Yüzbaşı Kemal Bey vardı.

Sonra o Menemen bağlarında şehit oldu.

Dürbün elinde söylerdi mesafeyi...Sektirmezdi.

Yunan'ın Afyon Kalesi'ndeki topunu benim topun ikinci mermisi susturdu.

Kumandanlarda yanımızdaydı. Atatürk, Yüzbaşı Kemal Bey'e dönüp dedi ki:

-Bravo be. Madalya yaz çavuşa!

İlk madalyayı ben aldım. Atatürk verdirdi benim madalyamı.

14 günde İzmir'e indik. İzmir'de vapurların üzerleri tütün dizileri gibi Yunanlı doluydu.

Denizin üzeride şapka...Vapur mu yeter onca Yunan'a....Defoldular...Gittiler. Sonra biz Manisa,Bursa,Bandırma'dan geçtik. İzmit'e dayandık. Ben İzmit'ten teskeremi aldım.

5. Fırka, 8. Alay,2.Tabur, 5. Bölükteydim.

Atatürk, Grup Kumandanıydı Arıburnu'nda. Bizim topların da yanına gelirdi. Orada Tahsin Bey vardı. Yüzbaşımızdı. Atatürk ona derdi ki:

-Maşallah, maşallah Tahsin Bey, bunlar öğrenmişler.

Afyon Kalesine attığımız zaman Yüzbaşı Kemal Bey şöyle emir vermişti. Ben de nişancıydım, topun başında.

"Mesafe 4600, 5. Barut hakkı, dane, doğru."
Emir buydu. İkinci mermide kaledeki topu sustu Yunan'ın.

Sonra bize döner:

,-Mermiyi şöyle yapın, kolunuzu dayayın da öyle koyun. Korkmayın, bir kere korku getirirseniz yüreğinize, hep korkarsınız. Korkmayın, diye konuşurdu.

Çanakkale Harbinde Zığındere'de Üç ay ateş yaptık...Düşman zırhlıları vardı dış denizde...Denizin üstü kasaba gibiydi...Gemi doluydu.

Arabistan'dan mandalarla çekip gelirdik toplarımızı. Haymana'ya geldik. Maraş'ta da kaldık biz, Fransızlar'a karşı. O yüzden Maraş fırkası da derlerdi bizim fırkaya.

Seferberlikte 80 kişi kadar gitti bizim köyden.

Ben Arabistan'a gittiğim için geç geldim köye.

Çanakkale'de kırıldı bizim bu köyden gidenlerin çoğu birkaç kişi gelmişler...Onlar da ya kolu yok...Ya bacağı...

Üç aylık evliydim askere giderken 10 sene sonra geldim köye. Beş kız, bir erkek çocuğum oldu.

Sonra oğlumu öldürdüler. Madalya maaşı.

Yaralanmadım. Nine öleli çok oldu. Gözlerimin birisi hiç görmüyor. Birisini ameliyat ettirip açtırdım. O biraz görüyor. Öteki hiç görmüyor.

Çanakkale'ye 18 Mart'a çağırıyorlar...Gidemiyorum ki...Gözler görmüyor...Nasıl gideyim...

 
Mehmet Yavaş

Çan-Göle Köyü'nden

16 yılda geldim köyüme. Yetim Mehmet derler bana. 1891 (1308)'liyim. 89 yaşına vardım.

Balkan'a, Rus'a gittim. Çanakkale'de çarpıştım.

Tekirdağdan Bulgar'a karşı gidiyoruz. Çıktık yola...Kış günü. Sürgün olmuşum, hastayım, 19 yaşındayım... Bacaklarım da kısa... Mecalim yok...Çantamı onbaşı aldı. Silahımı çavuş aldı...

gazi11.jpg



Gidiyoruz...Hayrabolu'dan, Lüleburgaz'a vardık.

Gece orada yattık. Kasabadaki insablardan kimse yok ortalarda...Kaçmışlar Bulgar'dan.Askerin biri dikilmiş bir dükkana öteberi satıyor, dükkancı gibi. Bir okka leblebi aldım. Sürgünüm ya...İyi gelir diye...

Bizim bir yüzbaşı vardı...Çok gözü açık bir adamdı...Kimseyi aç bırakmadı. Bizi yola çıkarır, kendisi atıyla hızlı gidip öndeki köylerde ekmek yaptırır, yolların kenarlarına koydururdu.

Dağıtırlardı bize ekmekleri sonra....Biga, Bayramiç taburlarına bile çok ekmek verdik biz.

Akşamdan Bulgar'ın evinin önüne siper yaptık. Sabah aydınlanıver,ince harbe kapıştık. Ha bakalım...Ha bakalım...Harp,harp,harp!..

Bizim köyden bir Molla Mustafa vardı. O da bizim yanımızda imamlık yapardı. Bir kara çalının arkasına siper yapmış. Ben ondan körpeyim ama aklım ondan fazlaymış. "Molla" dedim.

-Çalı tutmaz kurşunu, alnı kabağına yersin.

Çalının kökünün dibine yat. Molla yatıp öyle ateş ettiydi.

Akşama kadar ateş devam etti o gün. İmdat gelmedi. Bozulduk geri çekildik., İstanbul yakınına vardık. Çatalca'da Bulgarla anlaşma yapıldı.

Biz de teskere alıp geri geldik.

Seferberlik geldi. Kapalı kağıtlar açıldı.

Çanakkale Taburuna gittik biz de.Seddülbahir'de 6 ay siper kazdık. Soğandere'de de kazdık siper.

Sabaha karşı bir vapur geldi Seddülbahir önüne.

Demir attı. Ortalık aydınlanırken geminin etrafı fırdolayı kayık. Manga kolunda kayıklar bizim siperlere doğru geliyorlar. 1500'e gelince, tüfeklerin mesafesine girince , bir ateşe başladık.

Öğleye kadar kayık kırdık orada. Ne kayığı bitti, ne askeri bitti kafirin...

Denizin üzeri hep gemiydi. Gavurun zırhlısı çoktu. İngiliz zırhlılarından atılan mermiler üzerimizden geçip gerilerimize düşüyor. Bize imdat gelmesin diye. Sonra eşek adalarına doğru gittiler. Bir ateş açtılar üzerimize , 26. Alay'ı toprağa gömüverdiler. Biz 25 kişi bir sıçanyolu bulup çıktık...Bir de baktık Seddülbahir önlerindeyiz. Gökyüzünde bir mermi patlıyor...

Lapır lapır dolu gibi kurşun yağıyor üzerimize.

Bir binbaşı bizi orda bir derenin içine götürdü.

"Arkadaşlar vatan elden gidiyor, namus gidiyor, ırz gidiyor,"diye konuştu. Binbaşıyla 26 kişi olmuştuk.

Soğandere'de hücuma kalktık. Denizden gavurun makinalı tüfek ateşi geliyordu. Biz ateş ediyoruz. Gavur da askerini kılıçla döve döve üzerimize yürütüyor. Ama askeri yürüümüyor gavurun. Kılıç ağarı ağarıveriyor.

Yatsı namazı vaktine kadar ateş yaptık. Sonra 25. Alay imdadımıza yetişti.

Soğandere'de belimden ve bacağımdan yaralandım. Kurşunla yaralandım. Belimde kurşun hala duruyor.

"Çanakkale içinde bir dolu sandık
Alayların içinde dört asker kaldık
Çanakkale içinde bir top kestane
Kalan gazilere çalı dibi hastane."

Çalı dibinde doktor yaralarımı sardı, sipere geldim gene.

Bu akşam Soğandere'ye asker gelir...Sabaha kadar erirdi. İngiliz söktüremedi...Baktı baktı, gavur bir kolayını bulamadı, çekti gitti.

Ben hiç "babam" diyen duymadım. Herkes "anacım" diye inliyordu.

Gavur kaçtıktan sonra, İngiliz'in bıraktığı çuvallardan. Dereobalı Ali Çavuş, Hasan Onbaşı 3 okka üzüm almışlar. Yağmur yağıyor. Çantaları koyduk kıçımızın altına, avuç avuç üzüm yedik.

Gavur kaçtıktan sonra bir kısmımız Mekke tarafına gitti. Bizim alayı gündoğuya çevirdiler. Rus'a gittik.

Ruslarla ve Ermenilerle harp ettik.

Cephelerden geldim. Bir de baktım, çeteler be Çanakkaledeyken karımı kaçırmışlar. Düşmanın topundan, tüfeğinden korkup kaçanlar, buralarda çete olup benim karıyı kaçırmışlar.

İlk karının adı Medine idi. Sonradan Ayşe'yi aldım. Ayşe'den 6 çocuk oldu. Ne maaş alıyorum, ne de madalyam var. Yok bir şey.

Cenk için dolaştık dünyayı şöyle bir çevirdik. Hamdolsun.

 
Osman Kaçmaz

Çan - Çokamlı Köyü'nden

1307 (1891) doğumluyum. Esas yaşım 92. Ama nüfusa küçük yazdırmışlar. Önce Balkan Harbine gittim. Sonra Çanakkale'de İngilizlerle çarpıştım.

Bağdat'a bile gittim. 10 senede geldim köyüme.

Balkan Harbine gittik. Kafam de pek yerinde değil şimdi. Nasıl anlatayım bilmem ki. Kırklareli taraflarındaydım. Oraya gidiyorum. Siz buranın askeri değilsiniz, diyorlar. Çobansız koyun gibi ordan oraya geziyoruz. Birliği bulamadım.

En sonunda 14. Alayı buldum. 7 gündür açım.

Çok açlık çektim oralarda. Evlerin kapılarını çalıyorum. Ekmek istiyorum. Yok, diyorlar, vermiyorlar. Tüfeğimde de bir tane mermi yok.

Bir evin önüne geldim. Et kokuları burnuma geliyor. Camdan baktım içeri. Askerler et yiyorlar. Oturmuşlar 8 kişi hepsi. Ben de o zaman Osman Pehlivan'ım. Kapıya bir yüklendim.

Pervazıyla birlikte "Çatarrrt" diye kapı yıkıldı.

Çerdekiler kasaturayı çektiler. Ben de tüfeği çektim. Neyse zorla oturdum sofraya. Karnımı bir iyice doyurdum. Karnım doyunca ,alnımın damarı "çatartdanak" açıldı. Kırklareli'nin Karaağaç Köyünde oluyor bu. Seferberlikte de Çanakkale'ye gittik. Gavur zırhlıları top ateşiyle Kumkale'yi dövdükler önce.

Biz de Kumkaledeyiz. Hava da soğuk. Zemheri çıkımı mı ne? Yağmur öyle yağıyordu ki istihkamın içi su dolu boğulacağız.

Az miktarda asker çıkardı kafir Kumkale'ye. 2 takım, 80 kişi kadar. Biz 2 alay varız. Palaska, portatif kürek, tüfekle yasladık kafirin askerini.

Karıştı ortalık. Bir kısmı öldü, bir kısmı kaçtı, çekildi geri. Denize kaçanlar kayıklara çabalıyorlardı. Bizim yüzbaşının adı Abdülkadir Bey'di. Sonra karşıya geçirdiler bizi. Zığındere, Kirte Tepe, Anafarta ve Kemikli Burun'a gittim. Buralarda savaşlara katıldım.

Zığındere'de tüfeğin ucunu çıkarırdık mevziden, düşman hemen ateşe başlardı. Zığındere'deydi galiba, yoksa Kirte de mi? Gün inerken hücuma geçtik, yatsıya kadar sürdü hücum. 7-8 kişi kalmıştık akşam hücumdan sonra. 4 defa Çavuşluk geldi bana. Fadayi çıkardım ben hep.

Kasığımdan yara aldım. Bida'da taş Mektep hastanedeydi. Az yattım. İyileştim. Anafarta'ya gittim tekrar. 15. Alayda idim. Mustafa Kemal bizim zamanımızda orada tabur kumandanıydı.

İstiklal Harbini kazanınca büyük nam aldı. Ben çok gördüm. Askerin başında da gördüm. Cesur Paşa derlerdi. Çanakkale Cephesinde 2 sene kaldım. Sonra bizi ayırdılar, arabistan'a gönderdiler.

Yürüyerek Bağdat'a gittik. 22. Alaya gittik. Alay Kumandanımız Hacı İbrahim Bey'di. Halil Paşa vardı Bağdat'ta. Onu da gördüm.

........

Zığındere'de yanımda Çan'ın Yaveler Köyünden iki kişi vardı. Benim gibi asker. Biri Yetim İsmail, öteki Koca Bıyık İsmail'di. Yetim İsmail:

-Ayıttan matarada çay demleyeceğim, dedi.

"Gitme" dedimse de dinlemedi. Ayıt toplamaya giderken gavurun tek kurşunuyla öldü.

......

Fedayi idim ben. Kim gidecek dediler mi? Hemen ben atılırdım. İki yerimden yaralandım. Kasığımdan ve belimden.

......


Mevzilerde askerler bir yere gelince; herkes anasının pişirdiği yemeklerden bahsederdi .

"Anam dolma yapardı." Anam kuskus pişirince yanına da hoşaf yapardı" gibi laflar konuşulurdu.

Açlık vardı da tabii ondan.

 
Şehidlik ve Anıtları

Kırmızı
noktalı olanlar türk şehitleri, siyah işaretli olanlar yabancıların mezarlıkları.

sehitlik_harita.jpg


TÜRK ŞEHİTLİK VE ANITLARI


ok2.gif
18 Mart 1915 Yazısı

ok2.gif
57. Alay Şehitliği ve Anıtı

ok2.gif
Akbaş Şehitliği ve Mezarı

ok2.gif
Alçıtepe Garnizon Anıtı

ok2.gif
Alman Hemşire Erikanın Mezarı

ok2.gif
Anafartalar Köy Mezarı Şehitlikleri

ok2.gif
Asteğmen Halit Efendi Mezarı

ok2.gif
Atatürk Anıtı

ok2.gif
Barbaros Deniz Şehitleri Anıtı

ok2.gif
Binbaşı Çırpanlı Ali Zeynel Abidin Mezarı

ok2.gif
Büyükkemikli Anıtı

ok2.gif
Conkbayırı Anıtları

ok2.gif
Conkbayırı Mehmetçik Anıtı

ok2.gif
Çamburnu Balkan Harbi Şehitler Anıtı

ok2.gif
Çamtekke Şehitliği

ok2.gif
Çanakkale Şehitleri Anıtı

ok2.gif
Çanakkale Şehitliği

ok2.gif
Damakçılık Bayırı Anıtı

ok2.gif
Dur Yolcu Yazısı

ok2.gif
Eceabat Yüzbaşı Şehitliği

ok2.gif
Er Halil İbrahim Mezarı

ok2.gif
Erenköy Şehitliği

ok2.gif
Gözetleme Tepe Şehitliği ve Anıtı
ok2.gif
Hamidiye Şehitliği ve Anıtı
ok2.gif
Hasan Mevsuf Şehitliği ve Anıtı

ok2.gif
Hastane Bayırı Şehitliği

ok2.gif
Havuzlar Şehitliği ve Anıtı

ok2.gif
İlk Şehitler Anıtı

ok2.gif
İsimsiz Topçu Şehitliği

ok2.gif
İsimsiz Topçu Yüzbaşı Şehitliği

ok2.gif
İstihkam Yüzbaşısı Tahir Bey Anıtı

ok2.gif
Kabatepe Arıburnu Sahil Anıtı

ok2.gif
Kabatepe Tanıtma Merkezi Anıtı

ok2.gif
Kanlısırt Anıtı

ok2.gif
Kemalyeri Anıtı

ok2.gif
Kireçtepe Jandarma Anıtı ve Şehitliği

ok2.gif
Kumkale İntepe Batarya Şehitliği

ok2.gif
Küçük Arıburnu Anıtı

ok2.gif
Mareşal Fevzi Çakmak Anıtı

ok2.gif
Mecidiye Şehitliği ve Anıtı

ok2.gif
Mehmet Çavuş Anıtı

ok2.gif
Mehmetçiğe Derin Saygı Anıtı

ok2.gif
Mesudiye Tabya Anıtı

ok2.gif
Müftü Efendinin Mezarı

ok2.gif
Mülazım Üsteğmen Mustafa Efendinin Mezarı

ok2.gif
Onbaşı Seyit Anıtı

ok2.gif
Sargıyeri Anıtı ve Şehitliği

ok2.gif
Seddülbahir Cephanelik Şehitliği

ok2.gif
Sonok Anıtı ve Şehitliği

ok2.gif
Suyatağı Anıtı

ok2.gif
Talat Göktepe Anıtı

ok2.gif
Topçu Üstğm. Hasan Tahsin Mezarı

ok2.gif
Turgut Reis Anıtı

ok2.gif
Türk Askerlerine Saygı Anıtı

ok2.gif
Üsteğmen Nazif Çakmak Anıtı

ok2.gif
Üsteğmen Rıza Efendinin Mezarı

ok2.gif
Yahya Çavuş Şehitlik ve Anıtı

ok2.gif
Yalova Köy Mezarlığı Şehitlikleri

ok2.gif
Yarbay H. Avni Beyin Mezarı

ok2.gif
Yarbay Halit Bey Mezarı

ok2.gif
Yarbay Hasan Bey Mezarı

ok2.gif
Yarbay Ziya Bey Mezarı

ok2.gif
Yusufçuktepe Anıtı

ok2.gif
Yüzbaşı Mehmet Şehitliği

ok2.gif
Zığındere Nuri Yamut Anıtı.

YABANCI MEZARLIK VE ANITLAR

ok2.gif
4th Battalion Parade Ground Mezarlığı
ok2.gif
Arıburun Mezarlığı
ok2.gif
Baby 700 Mezarlığı
ok2.gif
Beach Mezarlığı ve Anıtı
ok2.gif
Canterbury Mezarlığı
ok2.gif
Cape Helles Anıtı
ok2.gif
Conkbayırı Yabancı Mezarlık ve Anıtları
ok2.gif
Courtneys and Steels Post Mezarlığı
ok2.gif
Doughty-Whlienin Mezarı
ok2.gif
Emberkation Pier Mezarlığı
ok2.gif
Fransız Savaş Mezarlığüı ve Anıtı
ok2.gif
Hill 60 Mezarlık ve Anıtı
ok2.gif
Johnstons Jolly Mezarlığı
ok2.gif
Lone Pine Mezarlık ve Anıtı
ok2.gif
New Zealand No:2 Outpost Mezarlığı
ok2.gif
No:2 Outpost Mezarlığı
ok2.gif
Plugges Pleteau Mezarlığı
ok2.gif
Quinns Post Mezarlığı
ok2.gif
Seventh Field Ambulance Mezarlığı
ok2.gif
Shell Green Mezarlığı
ok2.gif
Shrapnel Valley Mezarlığı
ok2.gif
Skew Bridge Mezarlığı
ok2.gif
The Farm Mezarlığı
ok2.gif
The Nek Mezarlığı
ok2.gif
V Beach Mezarlığı
ok2.gif
Walkers Ridge Mezarlığı
 
Çanakkale Albümleri

ki001.jpg


Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar'da yaptığı başarılı savunma savaşlarıyla savaşın kaderini değiştiren komutan Kur. Alb. Mustafa Kemal Çanakkale'de Siperde (1915)

ki002.jpg

Çanakkale'de savaşan komutanlardan bir grup:Önde oturanlar (sağdan); Hulusi ve Nazmi Beyler, Ayaktakiler (sağdan); 3. Kor. K. Esat (Bülkat) Paşa, Anafartalar Grubu K. Kur. Alb. M. Kemal Bey, Rüştü Bey. Arkadakiler (sağdan); Güney Bölge K.lığı danışmanı Kur. Alb. Kannengiesser Bey, soldan bozyakalı Wilmer Bey, daha geride Kor. Kur. Bşk. Yb. Fahrettin (Org. Altay) Bey, kalpaklı şahıs Kur. Kemal (ohri) Bey, yüzünün yarısı görülen Grup. Kur. Bşk. İzzettin (Org. Çalışlar) Bey.

ki004.jpg

Çanakkale'deki Türk birliklerinden 3. Kolordu ve Kuzey Grubunun komutanı Tuğg. Esat (Bülkat) Paşa Gelibolu Yarımadası'ndaki karargahında (1915)

ki008.jpg

Başkomutan Vekili Enver Paşa komutanlarla Çanakkale'de denetlemede (1914 sonraları)

ki010.jpg

Çanakkale cephesini yöneten 5. Ordu karargah subahları: Ayaktakiler (sağdan); İkinci Ordu Kur. Bşk. İsmet (İnönü) Bey, Yaver Ütğm. Asım Bey, Liman von Sanders'in yaveri süvari Bnb. Perike, 5. Ordu Kur. Bşk. Alb. Kazım Bey, 1. Ordu Kur. Bşk. Alb. Şükrü Bey, 2. Ordu Sıhhiye Bşk. Dr. Refik Münir Bey, Oturanlar (sağdan); Bahriye Nezareti Kur. Bşk. Yb. Rauf (Orbay) Bey, Güney Grubu K. Tuğg. Vehip Paşa, 5. Ordu K. Müşir (Mareşal) Liman von Sanders, Çanakkale Kor. K. Tuğg. Esat Paşa, Sıhhiye Dairesi Bşk. Tuğg. Dr. Süleyman Numan Paşa, İstanbul Merkez K. Tuğg. Cevat Paşa.

ki013.jpg

General Hamilton (İng.) ve General Gouraund (Fr.) durum değerlendirmesi yaparlarken (1915). Fransız general ülkesine Çanakkale'de bir kolunu kaybederek dönecektir.

ki017.jpg

Alman ve Türk Paşalar Gelibolu Yarımadası'ndaki tabyaları denetliyor (1915).

ki018.jpg

Deniz savaşlarının komutanları General Hamilton ve Amiral De Robec.

ki020.jpg

18 Mart 1915 Çanakkale deniz savaşlarında 215 okkalık (275 kg) top mermisini sırtında taşıyan er Edremit-Havranlı Mehmet oğlu Seyit.

ki028.jpg

Anafartalar Grup Komutanı M. Kemal muharebe arkadaşlarıyla (1915). Soldan; Kur. Bşk. Yb. İzzettin (Org. Çalışlar), arkasında Kur. Yzb. Tevfik (Kur. Alb. Bıyıklıoğlu), Grup K. Kur. Alb. M. Kemal, Dr. Hüseyin, Süvari Yzb. Pertev, Kur. Yb. Neşet (Bora), Süvari Ütğm. Saim (Korg. Önhon), Yzb. Hamit, Ütğm. Zeki (Org. Doğan).

ki035.jpg



ki081.jpg

Kaiser Wilhelm II'nin Sultan Reşad'ı ziyareti. Kaiser'in solundaki Enver Paşa.



Çanakkale Boğazı'nın Anadolu yakasında Fransız mezarlığı. Fransız birliklerine ilk çıkarma alanı olarak boğazın Anadolu yakası gösterilmişti.


ge006.jpg



ge025.jpg



ge028.jpg

"Nile" gemisi ile çıkarma sahasına getirilen İngiliz askerleri.

ge065.jpg


ha011.jpg
 
Çanakkale özel arşivi

Çanakkale Cephesi 1. Dünya Savaşında Osmanlı Devleti'nin en başarılı olduğu cephedir. Savaşın en kanlı safhası bu cephede cereyan etmiştir.

Müttefikleri Rusya'yla birleşerek savaşın seyrini lehlerine çevirmek isteyen İngiliz ve Fransız ve savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçişlerine 18 Mart 1915'te başarıyla karşı konuldu. İtilaf devletleri donanması ağır kayıplar verince, Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarıp kara savaşlarını başlattılar.

25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini 19. Tümen'e bağlı birliğiyle komuta eden Mustafa Kemal, düşmanı Conkbayırı'nda durdurdu. 28 Nisan 1915'te, 1. Kirte, 6-8 Mayıs 1915'te II. Kirte muharebesi yapılarak düşman çıkarmalarına karşı Yarımada savunuldu.

Cephedeki başarıları üzerine 1 Haziran 1915'te Mustafa Kemal albaylığa yükseltildi.

Haziran ayında da çıkarma harekatına karşı başarılı savunma muharebeleri verildi. 21 Haziran 1915 Kerevizdere muharebesi, 28 Haziran 1915'de Zığındere muharebeleri yapıldı.

İngiliz birlikleri 6-7 Ağustos 1915'te tekrar taarruz etti.

8-9 Ağustos günü Anafartalar Grup Komutanlığı'na getirilen Mustafa Kemal komutasında Türk ordusu, 9-10 Ağustos 1915'te 1. Anafartalar Zaferi'ni kazandı. Bu zaferi, 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta 2. Anafartalar zaferleri takip etti.

Çanakkale savaşlarında çoğu öğrenim çağında 253 bin Türk subay, er ve erbaşı şehit oldu.

Çanakkale'nin geçilemeyeceğini anlayan İngiliz ve Fransızlar arkalarında Türkler kadar kayıp bırakarak 19-20 Aralık 1915'te Anafartalar ve Arıburnu'ndan 8-9 Ocak 1916'da Seddülbahir'den çekildiler.

ÇANAKKALE CEPHESİ

Bir Efsaneydi Çanakkale


Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa ikiye bölünmüştü. Almanyanın öncülüğünde buluşan Avusturya Macaristan, İtalya daha sonra saf değiştirmişti,Bulgaristan İttifak Devletlerini meydana getirmişlerdi.

Bu ittifaka daha sonra Osmanlı İmparatorluğunun da katılmasına karşılık, Fransa, İngiltere, Rusya daha sonra ise Amerika, Japonya, Belçika, Romanya, Sırbistan, Yunanistan ve ve Karadağ İtilaf Devletlerini oluşturmuşlardı.

Almanyanın teknolojide gün geçtikçe ilerlemesi, bölgedeki etkinliğinin artması bu ülkeleri endişelendiriyordu. Bir Sırp gencinin Avusturya Macaristan veliahtı Ferdinandı Saraybosnada vurarak öldürmesi bardağı taşıran son damla olmuştu.

Rusya Sırbistanı korumak maksadıyla Avusturya Macaristan İmparatorluğuna saldırdı. Almanya derhal Avusturya Macaristan tarafından savaşa katılarak Rusyaya saldırmakta gecikmedi.

Nihayet Fransa ve İngiltere müttefikleri Rusya ya yardım etmek için savaşa girdiler. Böylece o zamana kadar yaşanan bütün savaşların en büyüğü, en korkuncu, en uzunu ve en geniş çaplısı başlamış oldu. İtilaf Devletlerinin saflarında toplam 42 milyon 700 bin, İttifak Devletlerinin saflarında ise toplam 22 milyon 900 bin asker savaşıyordu.

Bu savaş sonunda her iki taraf toplam 9 milyon 323 bin ölü, 38 milyon 481 bin yaralı vermişti.

Osmanlı Savaşa Nasıl Girdi ?

021ov1.jpg


İttihat ve Terakkinin güçlü önderlerinden Enver Paşa, henüz 33 yaşında bir gençken Saraya damat olmuştu. 3 Ocak 1914te birdenbire paşalığa yükseltildi, Harbiye Nazırlığına getirildi ve Başkomutan vekili oldu.

Enver Paşanın aşırı denebilecek vatanseverliği ve cesaretine tecrübesizliği de eklenirse bu tür durumlarda reaksiyoner politikalar üretmesi son derece doğaldı.

Karada ve denizde cehennemî savaş sürerken, İngiliz donanmasının sıkıştırdığı iki Alman gemisi Goeben ve Breslau Çanakkale Boğazını geçerek Osmanlıya sığındı. Ne padişahın, ne diğer bakanların, ne de Meclisin haberdar olmadığı bu olaydan, Sadrazam Halim Paşa da habersizdi kuşkusuz.

10 Ağustos 1914 gecesiydi ve Bakanlar Kurulu, Başbakan Said Halim Paşanın yalısında toplanmıştı. Harbiye Nazırı Enver Paşa toplantıya biraz geç kalmıştı ve içeri girer girmez de gülümseyerek şöyle demişti:

Bir oğlumuz dünyaya geldi

039bz.jpg


Enver Paşa oldukça rahat ve kendinden emin bir şekilde iki Alman gemisinin İngiliz donanması tarafından takip edildiğini, kurtulmak için Boğazı geçtiklerini, buna da kendisinin izin verdiğini söylüyordu.

İtilaf Devletleri ise Osmanlı İmparatorluğuna bir ültimatom vererek Alman gemilerini bırakmasını, aksi takdirde bunun savaş sebebi sayılacağını bildirmekte gecikmediler.

İttihat Terakki Hükümetinin gemilerin Almanyadan satın alındığını belirterek, gemilere Türk bayrağını çekmesinin ardından Rus şehirlerini bombalatması bardağı taşıran son damla olmuştu. Osmanlı artık I. Dünya Savaşının tam ortasındaydı.

Rus donanması 17 Kasım 1914 günü Trabzonu bombaladı. İngiliz, Fransız ve İtalyan donanmaları Çanakkale Boğazına çoktan dayanmıştı.

Çanakkale Geçilmez!


043yp.jpg


İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazını aşarak İstanbulu da kolayca ele geçireceklerini düşünüyorlardı. Böylelikle Akdeniz Karadeniz yolu İngiltere Fransa ve Rusyanın denetimine girecek, başkenti İstanbulu yitiren Osmanlı Devleti de oyun dışı kalmış olacaktı.

İngiliz Fransız donanması Osmanlı Devleti ile savaşa girdikleri Ağustos 1914ten başlayarak Çanakkale Boğazı na giriş çıkışı denetimleri altına almışlardı. Kasım Aralık 1914te Boğazı savunan Türk tabyalarına karşı bir kaç saldırı düzenlediler.

Ama asıl deniz harekatı 19 Şubat 1915te başlamıştı.

40 gemiden oluşan İngiliz Fransız filosunun saldırısını Türk topçuları Boğazın iki yakasından açtıkları şiddetli ateşle geri püskürttüler.

25 Şubat 1915teki ikinci büyük saldırıda Boğazı savunan dış tabyaları susturmayı başardılarsa da iç tabyaların direnmesi karşısında Boğaza girmeyi başaramadılar.

Bu durum karşısında ellerindeki bütün güçleri toplayarak kesin sonuç almak için bir harekat düzenlemeye karar verdiler.

Böylesi bir gelişmeyi bekleyen Türkler de Boğazın iki yakasındaki savunma güçlerini artırdılar.

Boğazın sularına da çok miktarda mayın döktüler. 18 Mart 1915 günü başlayan büyük saldırının başlangıcında İngiliz ve Fransız donanmasından dört zırhlı mayınlara çarptı.

Bunlardan ikisi batmış, ikisi de hareketsiz kalmıştı. Bu gelişmeler üzerine geri çekilmeye çalışan iki Fransız zırhlısı da mayına çarparak ağır yara aldı. Uzun hazırlıklar sonunda giriştikleri saldırının daha ilk gününde böylesi bir yenilgiye uğrayınca İngilizFransız filosu Çanakkale Boğazından ayrılmak zorunda kaldı.

Bu olayın Deniz Harp tarihindeki yeri inkar edilemeyecek kadar büyüktür. Bu yüzden Deniz Kuvvetleri Komutanlığının hemen hemen bütün birliklerinde her 18 Mart bütün heyecanı ve coşkunluğuyla yeniden yaşanır, yeniden yaşatılır. Marşlar, kahramanlık türküleri söylenir.

Bir esenliktir 18 Mart, zaferin efsanevî çığlığını hatırlatır.


 
NEDEN ÇANAKKALE

"Türkleri diri diri yaktık"


18 Martta Türk tarihinin büyük zaferlerinden birinin, Çanakkale Zaferinin 84. yıldönümünü kutluyoruz.

Ancak, Çanakkale Muharebeleri hakkında hâlâ herşeyi bildiğimiz söylenemez. Gün geçtikçe yeni belgeler ve bilinmeyenler de günyüzüne çıkmaya başlıyor. Bu dosyamızla, Çanakkale Savaşı ile ilgili bugüne kadar gizli kalmış, duyunca insanı ürperten bir gerçeğin perdesini aralıyoruz. Savaşın acı, insanın vahşi yüzü bu.

Bir insanlık utancı olan hadisenin daha fazla bu ülke insanlarından saklanmasını da doğru bulmuyoruz. Çünkü bu olayın doğrudan muhatabı biziz.

Çanakkale Muharebeleri sırasında 1915 Anadolusunda her üç evden ortalama bir şehit çıkmıştı. Hepimizin büyükbabası yahut onun akrabası bir şekilde bu savaşta bulunmuştu. Ne var ki, hemen hiçbirimiz o Geliboluda onların başından geçen hadiseleri tam anlamıyla bilmiyoruz.

Dedelerimiz savaşın, ordunun, stratejinin, taktiklerin vazgeçilmez parçaları olmalarının ötesinde Çanakkalede bir insan olarak, bizim ailemizin bir ferdi olarak yerlerini almışlardı ama biz onların yaşadıkları sıkıntıları, mahrumiyetleri, mahkumiyetleri, acıları, sevinçleri, beklentileri öğrenemedik. Çoğumuz onların mezarlarını dahi bilmiyoruz.

Onlar Meçhul Asker olarak Çanakkalede dünya durdukça duracaklar.

Çanakkale Muharebeleri 3 Kasım 1914te İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin Ertuğrul, Seddülbahir, Kumkale ve Orhaniye tabyalarımızı bombalamaları ile Osmanlı Devletine resmen savaş ilan edilmeden başladı.

İngiltere ve Fransanın resmen savaş ilan etmeleri ancak iki gün sonraya, 5 Kasım 1914e tekabül ediyor.

Böylelikle 1.Dünya Savaşının en önemli ve kanlı askeri cephesi açılmış oluyordu.

Neden Çanakkale ?

061qc.jpg


Müttefik Ordular Başkomutanı General Jean Hamilton bu sorunun cevabını hâtırâtında şöyle cevaplıyordu:

Çağımızın ekonomik zaferinin birinci şartı İstanbulu Türklerden almaktır. Her ne pahasına olursa olsun alacağız. Ümit ediyorum ki; geleceğin harp okulu öğrencileri büyük bir imparatorluğu harakiri yapmaya mecbur bırakmak için, neden bu kıraç, beş para etmez kayaların eteklerinde sıkıştığımızı değerlendireceklerdir.

Bu kayalıklar Osmanlı Sultanının kara kalbine hançerin saplanacağı en ideal yerdir. Yalnız hançer henüz elini deldi ve yarasından yeni yeni kan akmaya başladı. Her gün ölümden kurtulmak için çırpınıyor. Bir metre ilerleyemesek dahi, Halifenin canı alınıncaya kadar, kanı bu kaba akıtılacaktır.

Osmanlı Devletinin, Almanyanın yanında 1. Dünya Savaşına girmesi İngiltere Fransa Rusyayı zora sokmuştu. Çanakkaleden bir cephe açılması fikrini en çok İngiltere Bahriye Nazırı ve sonra II. Dünya Savaşında Başbakan olan Winston Churchill savunuyordu. Müttefik devletlerin stratejistleri Çanakkalenin geçilmesi halinde Osmanlı Devletinin teslim olacağını hesaplıyorlardı.

Osmanlının açtığı cepheleri tasfiye etmek, Süveyş Kanalı ve Hint yolu üzerindeki baskısını kaldırmak, Orta Avrupaya ilerleyen Alman Avusturya ordularını arkadan çevirmek, Balkan devletlerini de kendi saflarına çekmek gibi faydalar da savaştan bekleniyordu.

Geliboludan Rusyaya

Çanakkale Savaşının en önemli sebeplerinden biri ise, Müttefik Kuvvetlerin Çarlık Rusyasına Bolşevik devrimcilere karşı yardım götürme arzuları olduğu söylenir. Ders kitaplarında belirtilmeyen ancak dikkate alınması gereken bir tez de şöyle: Rusların Almanlar karşısında geçici olarak başarı gösterip Karpatları aşarak Macaristan ovalarına inmeleri, İngiltereyi kuşkulandırmıştı.

Ruslar Budapeşte üzerine saldırabilir ve merkezi devletlerle Türkiyenin bağlantısını keserek İstanbulun geleceğini belirlemek konusunda kendilerine avantaj sağlayabilirlerdi.

Rusyanın, Almanya ile anlaşarak İstanbul ve Boğazları ele geçirip savaştan çekilmesi tehlikesi karşısında İngiltere için Çanakkale seferini açmak kaçınılmaz olmuştu.

Rusya, bu sebeple Çanakkale seferini sanılanın aksine kaygı ile karşıladı. Yine aynı sebepten, müttefiklerin Rusyanın da bir donanma ile İstanbulu zorlaması teklifini, donanmasının yetersiz olduğunu öne sürerek geri çevirdi. 4 Mart 1915te müttefiklere bir nota vererek İstanbul ve Boğazların kendisine bırakılmasını istedi ve bu isteklerini kağıt üzerinde kabul ettirdi.

Ceset Tufanı

076aa.jpg


İngiltere, Kasım 1914ten 9 Ocak 1916ya kadar Çanakkale önlerine 50 bini aşkın Avustralyalı, 10 bini Yeni Zelandalı olmak üzere toplam 410 bin asker getirdi. Fransızlar 10 bini Senegalli olmak üzere 79 bin, biz ise istilacılara karşı ondört ay içinde toplam 700 bin askerle karşı koyduk.

Yani 1 milyon 200 bin insan Gelibolu yarımadasında ölümüne, göğüs göğüse çarpıştı ve neticesinde istilacılar 213 bin 980 kişi kaybederken bizim şehit sayımız Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığının resmi kayıtlara dayanarak tesbit ettiği rakama göre 213 bin 882 oldu.

İngilizler, Çanakkale Savaşı öncesinde sömürgelerine haber göndermiş ve yardımcı kuvvetler istemişti. Avustralya bu isteğe olumlu cevap vererek 20 bin Avustralyalı, 8 bin Yeni Zelandalıdan oluşan ilk ANZAK kuvvetini Türkiyeye doğru Kasım 1914te yola çıkarmıştı. 1. Anzak Tümenini taşıyan Orvieto gemisinde, savaş muhabiri Charles Bean de vardı.

Savaşta Bir Gazeteci

Charles Bean, Melbourne limanından demir alınmasından, istilanın sonuna kadar Anzak askerlerinin bütün serüvenini hem onlarla birlikte yaşadı hem de bütün ayrıntıları ile yazdı.

İstila başladığında 34 yaşında tecrübeli bir gazeteci olan Bean kısa sürede askerlerle kaynaştı ve kızıl saçlarından dolayı havuç kaptan lakabı ile anıldı. Bean en tehlikeli mevzilere bile girmekten geri durmadı. O yıllarda yeni gelişmekte olan modern savaş muhabirliğinde önemli ve örnek bir kariyer yaptı.

Son istila kuvvetlerinin çekildiği tarihi günden ancak bir gün önce Geliboludan ayrılan Bean ülkesine dönerken yanında 125 defter dolusu not ve yüzlerce fotoğraftan oluşan eşsiz belgelere sahipti.

Bean resmi muhabir olmasına rağmen Çanakkale Günlüğü savaşın gayri resmi tarihi idi. Zaten, Avustralyanın Resmi Tarihi adında 6 ciltlik bir eser de yazmıştı. Bu eserini tamamladıktan sonra elindeki notları Avustralya Savaş Tarihi Enstitüsüne devretti.

Bean, 1968de hayatını kaybetti. Enstitü de bu notları 1979 yılına kadar halka kapalı tuttu.

Beanın bu notları üzerinde çalışan araştırmacı Kevin Fewster, Çanakkale Günlüğünü 1983 yılında yayınladı.

Kitabın çıkması maalesef gereken ilgiyi uyandırmadı.

Özellikle Türk kamuoyu 64 sene sansürlü kalmış ve ancak 68 sene sonra yayınlanmış günlükteki bilgileri maalesef atladı.

 
Bir Facianın Hikayesi

Çanakkale Savaşı deniz ve kara muharebeleri olmak üzere ikiye ayrılıyor. İngiltere ve Fransa, Boğazı denizden zorlayarak geçeceklerine inanıyorlardı.

Bunun için 17 Mart 1915te Bozcaadada Akdeniz Orduları Başkomutanı General Hamiltonun da katıldığı son toplantıda Deniz Harekat Planı görüşülmüş ve Boğazın zorlanması planlanmıştı.

Bu plan yapılırken müttefik kuvvetler kurmaylarının ellerinde Boğazın mayından temizlendiği raporları vardı.

Bunun üzerine 18 Mart 1915 günü İngiliz ve Fransız ortak donanması Çanakkale Boğazına hücum etti.

O gece Nusret mayın gemisi Karanlık Liman bölgesini mayınlamış olduğundan müttefik donanması mevcudunun yüzde 35ini kaybederek çekilmek zorunda kaldı.

Geriye dönüş manevraları sırasında da o yılların en önemli savaş gemileri olan Bouvet, Ocean, Irrestible, ayrıca 2 muhrip, 7 mayın arama gemisi battı.

Goulois ve Inflexible da dahil 7 zırhlı gemi görev yapamaz hale geldi. Bu başarı tarihe Çanakkale Zaferi olarak geçecek, Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa da 18 Mart Kahramanı olacaktı.

Çanakkaledeki bu hezimetin haberi Londraya bomba gibi düştü.

Önce ajansların haberleri abarttığını düşünen Londra, daha sonra General De Robeckin raporu ile hezimetin gerçek olduğunu anladı. Bu hezimetin faturası 17 Martta Boğazın mayından temizlendiğine dair rapor veren subaylara çıkarıldı ve kurşuna dizildiler.

Ancak daha sonra verilen raporların doğru olduğu, Türklerin son dakikada burayı tekrar mayınladığı anlaşılacaktı ve kurşuna dizilen subayların itibarları iade edilecek, ailelerine maaş bağlanacaktı.

18 Mart mağlubiyeti Müttefik Kuvvetlerini, Çanakkale Boğazının karadan yardım ve destek olmaksızın geçilemeyeceği noktasına getirdi. Bunun üzerine bir ayı aşkın bir hazırlık yapıldı. 75 bin kişilik çıkarma kuvveti hazırlandı ve başına General Sir Hamilton getirildi.

25 Nisan günü Gelibolu yarımadasında Arı Burnu ve Seddülbahire Anadolu yakasında Kumkaleye çıkarma yapıldı.

Bean Anlatıyor

Bu çıkarmada bulunan tek sivil ve tek gazeteci Avustralyalı Charles Bean idi. Bean, o tarihi günü bakın nasıl anlatıyor:

25 Nisan Pazar (geceyarısı):
Gemiler Limniden geldi. Güvertede uykulu bir ses esnemelerle kesilen bir şarkı söylüyor. Derken ilk kez 4.38de, dikkatle kulak verdiğimde, ta uzaklarda bir takırtı duyuyorum; küçük tahta bir kutunun iç kısmına bir kurşun kalemle hafifce vurulurmuşçasına.

Bu takırtı sürekli gidip geliyor. Son derece uzaktan ve derinden gelen bir ses ama benim için artık yabancı değil. İlk defa işitmeme rağmen bunun ne sesi olduğundan hiç şüphem yok. Ateşlenen tüfeklerin yankılanan sesi bu; önce birkaç el, sonra daha ağır ve sürekli. İlerdeki tepelerde yoğun çarpışmalar oluyor.

Sandal 5060 santimetre derinlikte bir suda karaya çekildi. Dışarı fırladık.Limnide sırt çantalarının ağırlığından yıkılanlar olduğunu gördüğüm için dikkatle çıktım, kumsala dek suları yara yara yürüdüm ve sonunda Türk topraklarına ayak bastım.

Türkleri esir alma, öldür

Her gün olaylar hakkında küçük notlar alıp akşam kıt ışık altında veya ay ışığında bunları düzenleyen Resmi Savaş Muhabiri Cherles Bean, 29 Nisan 1915 tarihinde ise şu dehşet satırları yazıyordu:

Her gün kampa Türk esirler getiriliyor. Avustralyalıların esirlere hayli kötü gözle baktıkları kesin. Bu yüzden bizim Avustralyalılar eğer ellerinden geliyorsa, esir almayıp yaralıları öldürme yoluna gidiyorlar.

Hem Yeni Zelandalılar, hem de Avustralyalılar, kimi durumlarda en azından ilk karşılaşmalarda, hele işler kötüye giderken, Türklerden esir alınmaması yolunda üstlerinden kesin emir aldıklarını söylediler bana.

Bunlara inanmıyorum, ama doğru da olabilir.

Dehşet Dolu Satırlar.

Bean, günlüğüne 26 Eylül Pazar günü için ise, yaralıları öldürdüklerini içeren şu dehşet dolu notları kaydetmiş:

Nevinson ile birlikte İmroz adasında Panagia köyüne gittik. W.nin emir eri X bize yolda son derece şaşırtıcı şeyler anlattı. X, Munster alayındaymış. Bir çok süngü hücumunda bulunduğunu söyledi bana.

Anlattığına göre 2 Mayıs gecesi Türkler Munster hattını yarmışlar. Hattaki askerlerle subayların pek çoğu bunu bilmiyormuş. Türkler hattı yarıp Munster karargah bölüğünü darmadağın etmişler.

Hattaki askerler de arkalarından gelen insan seslerini duyunca kendi adamlarının takviyeye geldiğini sanmışlar.

Gene de bu konuda bir tereddüt belirince bir çavuş adamlarından bazılarına birer el ateş etmelerini emretmiş.

Ateşin açılmasının hemen ardından Allah Allah sesleri yükselmiş dört bir yandan. Ön hattakiler derhal ateş açmışlar ve Türkleri komuta eden Alman subayla birlikte 15 kişiyi öldürmüş ya da yaralamışlar.

Ertesi gün o Almanın canını alıverdik dedi X. Kulaklarıma inanamadım bir an.

Kent bölgesinden gelen tatlı, yumuşak, becerikli bir adamdı bu X. Evet, iyi eğitim görmemişti, cahildi ama yumuşakbaşlı iyi bir adamdı. Bu sözlerin üstüne gerçekten öylesine midem bulandı ki konuşamadım. Yaptığı işin dehşeti hakkında en ufak bir fikri bile yoktu.

Hatta bununla övünür gibiydi. Eğer bizim Tommylerimizin bir kısmı böyle savaşıyorsa, Tanrı yardımcımız olsun. Evet yaralıları öldürmekle böbürlenen bazı Avustralyalılar da görmedim değil, ama bu savaşın heyecanı içindeydi.

Ele geçirdiği yaralı adamı (Alman bile olsa) bir gün sonra soğukkanlılıkla öldürebilecek çok fazla insan olduğunu sanmıyorum.

Ve Esirleri Yaktılar

Resmi Savaş Muhabiri Beanin günlüğünde insanın tüylerini diken diken eden en önemli ayrıntı ise, maalesef Türk esirleri canlı canlı yaktıklarını itiraf ettiği satırlar. Bean, 8 Ağustos 1915 diye başlayan satırlarına şöyle devam ediyor:

Bugün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu.

Bugün hayatımda gördüğüm en alçakca davranışlardan birine şahit oldum. Sığınağımın hemen karşısında 100 kadar Türk ile 2 Alman esirin barındığı tutukevinin çevresine benzin döküp tutuşturuldu.

Türklere çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler tutukevinin en uç köşesine üşüştüler ama acı akıbetten kurtulamadılar.Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında İngilizler de Avustralyalılar da vardı.

Bu işi yapanların ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok muydu acaba? Aynı iş dün de yapılmıştı çünkü.

Bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak derecede. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen asker ve subaylarımıza olağanüstü iyi davranıyorlar.

Avustralyalı gazeteci Charles Beanin Çanakkale Muharebeleri sırasında cephede gazetecilik yapan tek özel muhabir olarak şahit olduğu bu olay yıllarca dünya kamuoyundan saklandı. Beanin yazdıklarından bu yakma olayının tek olay olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü Aynı iş dün de yapılmıştı diyor.

Çanakkale Mahşeri

1998 yılının son aylarında piyasaya çıkan ve iki ayda üç baskı yapan Çanakkale Mahşeri isimli belgesel tarihi romanın yazarı Mehmed Niyazi de, Çanakkale Muharebeleri üzerine 6 sene süren araştırmaları sırasında İngilizce ve Almanca kaynaklarda 100 Türk ve 2 Almanın yakılması ile ilgili bilgilere rastladığını belirtiyor ve Beanin güncesini doğruluyor.

Mehmed Niyazi, yakılma olayının Yüzbaşı Weistockun emriyle yapıldığını bildiriyor. Mehmed Niyazi, yakma olayının bir önceki gece gerçekleşen Türk saldırısının bir intikamı olduğunu ve tepelerden saldırıya hazırlanan Türklere bir gözdağı vermek ve morallerini bozmak gayesi ile yapıldığını söylüyor.

Madalyonun Öbür Yüzü

Beanin günlüğünde yukardaki dehşetengiz olaylar anlatılırken aşağıdaki insâni davranışlar da kaydediliyor:

4 Mayıs: Türkler, Kabatepede yaralılarımızı teknelerimize yüklememize izin verdiler. Bütün bu tahliye yükleme sırasında hiç ateş etmediler. Bugün öğleden sonra saat 14.00te donanmaya ait bir tekne, beyaz bir bayrak çekmiş olarak yaralıları toplamaya geldi. Türkler, teknenin gelip yaralıları almasına, sonra yeniden denize açılmasına izin verdiler.

11 Kasım:
Türklerle son zamanlarda epey yoğun haberleşmemiz oldu. Kendilerine gayet iyi bakıldığını belirten bazı esir mektupları ile Kahirede çekilmiş kanlıcanlı fotoğraflar attık karşı taraf siperlerine. Türklerden şu cevabı aldık;

Sizin sadakanız ile yaşayan domuzdur. Midelerimiz dopdolu. Kollarımızın ucunda ellerimiz, ellerimizde de süngülerimiz var. Eğer söylendiği kadar büyük milletseniz, neden o yüce ilkelere uygun davranmıyor ve neden başka milletleri kendi önderlerine bağlılıktan ayartmaya çalışıyorsunuz?

Son derece onurlu bir cevap. Türkleri ayartma yolundaki girişimlerde ipin ucunu kaçırmamız içten bile değildi.

Üç hafta önce Türklerin üç gün süren bir Bayramı vardı.

Bizim siperlere iki paket sigara attılar. Üzerinde bozuk bir Fransızca ile Afiyetle için kahraman düşmanımız yazıyordu. Başka paketin üzerinde de Sevgili düşmanımız bize süt gönderin. Konserve et gönderdik.

Bir taşla sopanın üstüne yazdıkları cevapta Konserve et istemeyiz dediler. Bunun üzerine biraz reçel, iyi bisküvi fırlattık. Bütün bunlar saat 08.30 ila 09.15 arasında olup bitti. Sonunda Türkler Tamam Fini diye bağırdılar. Ertesi gün aynı şeyler tekrarlandı. Üçüncü günün sabahında artık bu işe son verin şeklinde bir emir geldi
 
Çanakkaleden Gizlice Kaçış

Savaş muhabiri Bean gelişleriyle birlikte kaçışlarını da anlatıyor Çanakkale Günlüğünde.

16 Aralık: Anzak Koyu olağanüstü ıssız, kumsal tamamen boş. Evraklarımızı yaktık. Türkleri ilgilendirecek pek az şey kalacak arkada. Askerlerimizin çoğu buradan ayrılacakları için üzgün değil. Yalnızca silah arkadaşlarını burada gömülü bırakacaklarına üzülüyorlar.

17 Aralık: Dün 5. Bölük mühendislerini kazma�kürek ve borularını yakarken gördüm. Kendi elimle imal ettiğim mobilyayı yine kendi elimle yok ettim. Sığınağımdan çıkarken de su geçirmez çarşafıma bir bıçak attım.

23 Aralık: Tüm mevzilerimizi çırılçıplak bir şekilde Türklere bırakmamız bu gece de boş mevzilerde tüm ışıkların yanık bırakılması, hat boyunca Türk tüfeklerinin, sabah bombalayıp ardından da çoktan terkettiğimiz siperlere hücum etmesi ve gece boyunca olup bitenleri gerilim içinde gözleyerek bekleyişimiz.Bütün bunlar hiç de fena bir savaş hikayesi değil aslında

Çanakkale Geçilmez

Çanakkale ne denizden ne de karadan geçilebildi.


İstilacılar 6 Aralıkta Anafartalar, Arıburnu ve Seddülbahir cephelerini boşaltarak savaşa son verme kararı aldılar. Boşaltma işlemi yani kaçış ise, Anafartalar ve Arıburnu cephesinden 1920 Aralık 1915, Seddülbahir cephesinden ise 8 9 Ocak 1916 gecesi oldu.

Çanakkale Muharebelerinin Osmanlı Devletinin zaferi ile neticelenmesi Bulgaristanı Almanya ve Osmanlı Devleti yanında savaşa girmeye itti.

Rusyanın itilaf devletleri ile ilişki kuramaması dolayısıyla ülkedeki finansal bunalım iç huzursuzluğu artırarak Bolşevik ihtilalinin başarı ile sonuçlanmasına sebep oldu.

İtalya, Romanya ve Yunanistan ise, İtilaf devletlerine katıldılar ve I. Dünya Harbi tahminlerin aksine 3 sene daha devam etti.

Çanakkale'de Mehmetçiğe Kimyasal Silah

Çanakkale Zaferi'nin 90. yıldönümü kutlanıyor.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden çıkan yeni bir belge, savaşla ilgili korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı: İtilaf Devletleri Mehmetçiğe karşı kimyasal silah kullandı. Savaşı anlatan rakamlar ise oldukça manidar. 10 bin askerimiz kayıplara karışmış.

20 Temmuz 1915. Yer Çanakkale Savaş bütün dehşetiyle sürüyordu. Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri, Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken insanî boyutu öne çıkan bir haber geçer: "Türkler pek merdane ve soylu bir tarzda harp ediyor. Bunlardan biri şiddetli ateş altında olduğu halde askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor.

Mert Türk askerlerinden bir başkası İngiliz siperlerinden uzak bir mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor. Türklerle çarpışan İngiliz askerlerinin hemen hepsi Türkler tarafından İngiliz esirlere iyi muamele yapıldığı konusunda hemfikir."

Çanakkale Boğazı girişinde batan Saphir adlı Fransız denizaltısından Türk askerleri tarafından kurtarılan Elektrik Çavuşu Logal ailesine gönderdiği mektupta, nasıl bir esaret geçirdiğini şu cümlelerle anlatıyor: ".Tahlisiye sandalı gelinceye kadar yarım saat suda kaldık. Kurumuş yapraklar gibi tir tir titriyorduk. Lakin bereket versin, Türk zabitleri bizi pek hoş karşıladı.

Sandal içinde zabitlerden birisi bana ceketini bile verdi.

Türk mülazımı kıyafetine girdim. Bizi hemen ısıttılar. Bir şişe rom getirdiler. Bir nefesçik rom çekmek, bilsen ne kadar büyük bir iyilik icra etti. Bizi bir kışlaya götürdüler. Orada bize elbise verdiler.

Zira denize düşerken çırılçıplak olmuş idik. Bizi İstanbul'a getirdiler. Bulunduğumuz mahalleye arada sırada Türk zabitler geliyor. Bize sigara paketleri ikram ediyorlar.

Hemen ekserisi Fransızca biliyor. Halbuki biz başka türlü muamele göreceğimizi zannediyorduk."

Çanakkale'de sadece askerler savaşmadı. Aynı zamanda, farklı dünya görüşleri de mücadele etti. Hem de insan olma konusunda.

Düşmanının canını kurtarmak için çırpınmak, matarada kalan bir yudum suyu düşman askerine vermek başka türlü nasıl izah edilebilir ki? Reuter muhabirinin geçtiği haber ile Çavuş Logal'ın ailesine gönderdiği mektup bu örneklerden sadece birkaçı.

Ancak, madalyonun bir de öteki yüzü var. İtilaf Devletleri, Çanakkale'de direnen Osmanlı askerini yok etmek için her türlü yolu denemekten çekinmedi.

Uluslararası savaş kuralları yok sayılıp siviller katledildi, hastaneler bombalandı. Dahası topyekûn bir öldürme operasyonu için kimyasal silahlar bile kullanıldı.

Mehmetçik Gaz Karşısında Çaresiz

Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde görevli uzmanlarca ortaya çıkarılan yeni bir arşiv belgesinde İtilaf Devletleri'nin Türk askerlerine karşı boğucu türden gaz içeren kimyasal silah kullandığı belirtiliyor. Belgeye göre, Osmanlı askeri kimyasal silahlar karşısında çaresiz kalıyor. Belgede gazın hangi ülke kuvvetleri tarafından kullanıldığı belirtilmiyor.

Verdiği zarar konusunda da bir bilgi yok. Fakat, araştırmacılar binlerce askerin kimyasal silahların tesiriyle şehit düşme ihtimalinin olduğunu belirtiyor ve muhtemelen İngilizler tarafından böyle bir yola başvurulduğu görüşünde birleşiyor.

2 Temmuz 1915 tarihinde Başkumandan vekili namına Müsteşar imzasını taşıyan ve cepheden Hariciye Nezareti'ne gönderilen belgede düşman kuvvetleri tarafından kimyasal silahlar kullanıldığı belirtilip tarafsız ve dost devletlerin olayı protesto etmesi isteniyor.

Dost devletlerin insanlık dışı bu hadiseyi protesto ettiğine dair bir bilgiye rastlanmıyor; ama bu belge Çanakkale'yi kimyasal silahların kullanıldığı savaşlar arasına sokuyor. Daha önce 19. yüzyılın sonlarında Fransızlar Almanlara karşı zehirli gaz kullanmış, aynı şekilde Almanlar da Fransızlara misillemede bulunmuştu.

Domdom Kurşunu.

Çanakkale'de destan yazan askerlerimize yönelik uluslararası savaş hukukuna aykırı hareketler kimyasal silahlarla sınırlı değil. Tespit edilen iki ayrı belge, iki ayrı savaş ihlalini daha ortaya çıkarıyor.

Savaş hukukuna kesinlikle aykırı olmasına rağmen domdom (parçalayıcı, dağıtıcı özelliği çok fazla) kurşunları da Mehmetçiğe sıkılmış. Başkumandan vekili Enver imzasını taşıyan 20 Mayıs 1915 tarihli Hariciye Nezaretine gönderilen belgede Çanakkale'de yaralanıp Tekirdağ Hastanesi'ne yatırılmış bir askerin bacağından domdom kurşunu çıktığı rapor ediliyor.

Aynı belgede domdom kurşunlarının İngiliz askerleri tarafından kullanıldığının altı çiziliyor.

10 Mayıs 1915 tarihini taşıyan bir başka belgede de İngiliz savaş gemilerinin balonlar yardımıyla Maydos kasabasında Hilal-i Ahmer bayrağı çekmiş hastaneyi bombalayarak 30 kadar yaralı askerin şehid olmasına yol açtığı belirtiliyor.

Osmanlı Hükümeti "insanlığa sığmayan" bu saldırı sonrasında Amerika Sefareti aracılığıyla İngiltere'nin uyarılması talebinde bulunuyor. Bu üç belge ve üç örnek, savaş kurallarının hiçe sayıldığı Çanakkale'de nasıl bir trajedinin yaşandığını gözler önüne seriyor.

Belgeler şimdi sergide, sonra kitapta Çanakkale Savaşları hakkında Genelkurmay Başkanlığı'nın yayımladığı birkaç çalışma dışında belgelere dayalı, ilmi, ciddi ve kapsamlı bir kitabın yazılmamış olması büyük bir eksiklik.

Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü bu alandaki eksikliği gidermek için savaşların 90. yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde iki ciltten oluşan "Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri" kitabının ilk cildini kısa bir süre sonra piyasaya sürecek.

Kronolojik olarak 10 Ağustos 1914 ile 31 Ağustos 1915 tarihleri arasındaki olayları anlatan belgelerden oluşan ilk kitap muhteva bakımından oldukça geniş. İkinci cildiyle birlikte bu kitap bir yıl içinde tamamlanacak.

İkinci cilt ise 1 Eylül 1915 ve 9 Ocak 1916 tarihleri arasını kapsayacak. Arşiv bünyesinde kurulan ve beş uzmanın çalıştığı Çanakkale Masası'nın ortaya koyduğu belge ve fotoğraflar da kitaptan önce bir sergide kamuoyuna sunulacak.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi ile 18 Mart Üniversitesi tarafından 14-25 Mart tarihleri arasında ortaklaşa düzenlenecek sergide 50 arşiv belgesiyle çeşitli fotoğraflar yer alacak.

 
Türk Anası Ne Düşünüyor?

Zavallı valide ciğerparesini bir daha kokladı. Dedi ki: Hüseyin. Dayın Şıbkada, baban Dömekede ağaların da sekiz ay evvel Çanakkalede yatıyorlar.

Bak son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şıbkaya uğrarsa dayının ruhuna Fatiha okumayı unutma! Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin.

(Oğlu Asker Hüseyin'i teşyî' ederken [uğurlarken])

Sonbaharın aysız gecelerinden biriydi. Bulutlar birbiri üzerine yığılmış, hava toprakla bu bulutlar arasında sıkışmış, ağırlaşmış göğüs darlığı çeken insanlar gibi sıcak dalgalarıyla teneffüsü boğucu bir tazyik altına almıştı.

Karanlık o kadar yoğun idi ki sakin yıldızlı geceler bu korkunç karanlığa nispetle adeta gündüz sayılabilirdi.

Yağmur bardaktan boşanırcasına dökülüyor, şimşekler, gökleri yere indirecek gibi yıkıyor, parçalıyor, güya cenge koşan askerleri top ve bomba bombardımanlarına alıştırmak istiyormuş gibi kulakların zarını patlatacak derecede kesilmeksizin devam ediyor, yıldırımlar birbirine rekabet edercesine zikzaklı ve ateşli hatlar çizerek tesadüf ettiği tabii ve sınaî her tabyayı tahrib ve ihrakta olanca şiddetiyle çalışıyordu.

Tabiatın kıyametten bir numûne olan bu dehşetli hengamesi arasında beşerin kudret ve azmine delil olacak bir askeri faaliyet, bütün intizamıyla, bütün sakinliği ve ihtişamıyla devam ediyor; harekâtına zerre kadar halel getirmeden bir dakikasını bile kaçırmıyordu.

Bilecik İstasyonunda bir askerî tren harekete âmâde idi, lokomotif istim hazinelerinde fazla geleni keskin bir hışırtıyla semâya savuruyordu, otuz iki vagon birbirine yapışmış, şanlı yolcularını taklid edercesine dizilmişti.

İkinci kampana çalınmış olmalı ki vagonlara inen binen yok. Fakat askerî trenlerin ikinci kampanalarıyla üçüncü kampanaları arasında epeyce zaman geçtiğini biliriz.

Sivil yolcu trenlerinin ân-ı hareketini ihtar eden kondüktörlerin Tamam, tamam nidaları askerî bir trenin harekete hazır olduğunu itham edemez.

O sağdan saydıran, mevcudun adedini anlatan başka bir usule, başka bir tamama tâbi olduğundan askerî memurlar bütün mevcudiyetleriyle çalışıyorlar, vazifelerini ikmâle uğraşıyorlardı.

Trenin tam karşısında ve kapısı açık kırk beşlik bir vagonun hizasında bir karaltı vardı, oraya mıhlanmış duruyordu.

Abdulkadir Kemal bu karaltının ne olduğunu anlamak istemişti, evvela nöbetçidir diye hükmetti. Hakikatte bu bir evlâd-ı vatan bekleyen şefkatli bir anneydi.

Yanına yaklaştığı vakit, vücudu manevi kederlerin büktüğü bellerin rükû şeklini andırır bir şekilde biraz önüne doğru eğilmişti. Elinde bir değnekcik sırtında bağlı bir torba vardı.

Karaltı, kendisinin sessiz lisanına ve inleyen kalbine tercüman olan mukaddes bir maksadla canlı bir abide gibi orada kakılmış kalmış bir Türk anasıydı. Yıldırımların salıverdiği kuvvetli projektörlerin aydınlığı sararmış, çizgili çehresini gösterdi.

Başındaki örtü ıslanmış, çenesine, şakaklarına akçıl saçlarına yapışmıştı. Şimşek çaktığı her kısa zaman aralığında gözleri vagona yöneliyordu.

Abdulkadir yaklaştı:

- Valide burada ne duruyorsun? Sualiyle aşağıdaki konuşma başladı:

- Şimendiferde asker oğlum var; onu geçirmeye, selametlemeye geldim.

- Oğlun kimdir, nerelidir?

- Söğüt�ün Akgünlü köyünden, Osmancığın ana yatağından Mahmud oğlu Hüseyin.

- Çağırayım mı, görmek istiyor musun?

- Ona bir sözüm var, söyleyecektim. Zahmet olmazsa, sana duâ ederim.

Abdulkadir vagona koştu. Bir künye okudu. Mahmud oğlu Hüseyin, Söğüt. Bir ses:

- Efendim. Benim Mahmud oğlu Hüseyin, Söğüt. Akgünlüden.

- Gel oğlum, seni anan görmek istiyor.

Delikanlı vagondan atladı. Şimşeğin ışığı altında seçilebilen levendine bir vücud, filiz gibi bir boy, Hüseyin Polat, müheykel gibi hazır ol vaziyetinde sağ el selam ve ihtiram mevkiinde Abdulkadirin karşısında emre âmâde idi. Beraberce yürüdüler.

Muhterem validenin karşısında durdular. Hüseyin anasının elini öptü. Zavallı valide ciğerparesini bir daha kokladı. Dedi ki:

- Hüseyin. Dayın Şıbkada, baban Dömekede ağaların da sekiz ay evvel Çanakkalede yatıyorlar.

Bak son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse, sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şibkaya uğrarsa dayının ruhuna Fatiha okumayı unutma! Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin. dedi.

Hüseyin bu sözleri kalbinin en derin ahd ve vefa yerine gömdüğünü îma eden bir saygı ile dinlemişti. Anasını ve Abdulkadiri selamladı, gitti.

Abdulkadir, bu büyük ruhlu kadınla yalnız kalmıştı, sordu:

- Valide demek ki sizin soyun erkekleri hep şehit oldular öyle mi?

- Yalnız bizim soy değil, oğul. Elli yıldır köylü, mezarlığa delikanlı gömemedi. Din dursun da; ko biz hep ölelim.

- Şimdi köyünüzde hiç erkek yok mu?

- Köyümüz bütün erkek dolu.

Bizi beğenemediniz mi, hiçbir işimiz geri kalmadı.

Evvelden nasılsak yine öyleyiz, bağrımıza kara taş bağladık düşman mahvoluncaya kadar dayanacağız.

Yaradanım bana o günü göstermeden canımı almasın dedi. Abdulkadir bu ulu validenin karşısında donmuş kalmıştı.

Dayanamadı, gözlerinden iki iftihar damlası salıverdi ve bir îman ve kanaatle şu sözleri söyleyerek ayrıldı:

Milleti doğuran da ana, yaşatan da. Türk anası hâlâ oradaydı, trenin hareketini bekliyordu.

Çanakkale Kahramanları

Bir zabitin müşahedâtından;
Aylardan beri devam eden siper hayatı, aylardan beri kulaklarımızı dolduran top ve humbara tarrakaları artık bizim için bir itiyad hükmüne girmişti.

Düşman mermileri devam eden uğultularla tepelerimizden aştıkça biz gülüyor ve eğleniyorduk.

Bütün düşüncelerimiz düşmana fazla telefât verdirmek için tedbirler, çareler aramaktı.

Düşmana ekseriya hile ile ansızın baskınlar icra ediyorduk.

Bir gün yüzyirmi yedinci alaydan Mülâzım-ı sâni Çerkeşli İsmail Efendi düşman siperlerine kadar ilerlemiş, tepelediği bir düşman neferinden elbisesini almış, palaskasını kuşanmış, siperler içinde dolaşarak düşmanın kuvvetine, ahvâl ve meziyetine dair malumat almak cesaretini göstermişti.

İsmail Efendinin bu emsalsiz soğukkanlılığı fikir sukuneti ve daha doğrusu hayatı hafife alma hususundaki gayreti bütün silah arkadaşlarının takdirini celb eylemişti.

Çanakkalede yaşananlar hurafe değil destandır

Ailemde geçen yıl Çanakkale ile ilgili hazırladığımız dosyada, niçin her yıl 18 Mart günleri Türkiyenin dört bir yanında mevlid merasimleri yapılmadığını sormuştuk.

Edirneden Ardahana, Hakkariden Muğlaya kadar Çanakkalede her aileden en az bir şehit varken bu insanların bu tarihe Sevgililer Günü ya da Cadılar Bayramı kadar önem vermemesindeki garipliği sorgulamıştık.

Aradan geçen zamanda ne resmi ne de sivil cenahta olumlu bir gelişme yaşanmadı.

Sadece Çanakkalede şehit olanlar için değil, İstiklal Harbi şehit ve gazilerimizle birlikte niçin Filistinde, Yemende, Galiçyada, ve özellikle Kafkaslarda ölen kahraman ecdadımız için her camide aynı saatlerde hatimler indirip, sevabını onların muazzez ruhlarına neden hediye etmeyi düşünmüyoruz diye sormuştuk.

Diyanet İşleri Başkanlığımıza ve sivil toplum kuruluşlarına bu noktada büyük görevler düştüğünü hatırlatmıştık.

Ancak geçen yaz ilginç bir polemik yaşandı. Şehitlikleri ziyaret eden insanlar rencide edildi.

Aralarında tesettürlü hanımların da bulunduğu insanımızın dedelerinin kabrini ziyaret edip Kuran okumaları Şehitliğe irtica/hurafe turizmi gibi garip başlıklarla yansıtıldı. Geçtiğimiz yıl, Her yıl 25 Nisan günü dünyanın öbür ucundan gelerek Şafak Duası yapan Anzakların torunları kadar olamaz mıyız?diyorduk.

Demek ki, artık oralara gitmek için de en az şehit dedelerimiz kadar cesur olmamız gerekecek.

Çanakkaleden Çıkartılacak Dersler

18 Martta kutlanan zafer Deniz Savaşlarında elde edilen ve tarihin o güne kadar görmediği muhteşem bir zaferdir. Dönemin süper devletleri Çanakkale önünde pes ederek geri çekilmiştir.

Çanakkale Geçilmez destanı sırasında eli silah tutan bütün vatan evlatları görev almıştır. Kürdü, Çerkezi, Lazı, Arnavutu, Arapı, Boşnakı, Gürcüsü ile toplam 250 bine yakın askerimiz İslamın son ve asil bayrağını düşürmemek için şehit düşmüş, geride ise on binlerce gazi kalmıştır.

İnanç, vatan sevgisi, dayanışma, birlik ve beraberlik duyguları, zamanın en güçlü ve donanımlı ordularına karşı koymada en önemli faktörler olmuştur.

Bugün de aynı ruh ve inanca milletçe ihtiyacımız var. Çanakkalede şahlanan ruh, milletimizin mayasını oluşturan ruhtur. Yeni nesilleri bu duygularla yetiştirmeli, dedelerinin emanetini torunlarına aktarabilmeliyiz.
 
Millet Oluşumuz Çanakkaledeki Ruhta Gizli

Çanakkale Savaşlarının ve elde edilen muhteşem zaferin tarihimizde çok özel bir yeri ve önemi vardır. Bu zafer, kahraman askerlerimizin, dünyaya parmak ısırtan bir îman ve kahramanlık destanıdır.

Müslüman milletimizin, iman ve azminin, metanet ve gücünün açık bir göstergesidir. Hep söylendiği gibi düşmanlarımız Çanakkaleden askeri olarak geçememiştir.

Ancak, onlar öğrendiler ki, içeriden yıkmak daha kolay.

Bugün bizi biz yapan ve Çanakkalede şahlanan değerler her geçen gün erozyona uğruyor.

Özellikle tüm İslamî değerlerle birlikte, vatan sevgisi, namus ve ahlak gibi hassasiyetler öylesine zayıfladı ki, artık genç kitle içinde bunlar can vermeye değmez duygusu yerleştirilmeye çalışılıyor.

Bazı ilahiyatçılarımız planlı yollarla nasıl oruç tutulmaz, nasıl namaz kılınmaz, niçin örtü takılmaz, nasıl kurban kesilmez fetvalarıyla geniş kitlelerin zihinlerini bulandırıyor.

Aynı isimler, hıdırellez, aşure günü gibi toplumsal birlik günlerini hurafe deyip küçümserken, büyük reklamlarla lanse edilen ve her biri bir dini gün ya da bizdeki kandile denk gelen Aziz Valentin Günü (Sevgililer Günü), Noel/Christmas ve Hallowen Day (Cadılar Bayramı) kutlamayı normal görebiliyor.

Bunun özellikle ana sınıflarından itibaren ne kadar etkili olduğu ise ayrı bir konu.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlunun bu süreçle ilgili değerlendirmesi şöyleydi: Bu bayramların ve bunlarla ilgili olarak yapılan adet ve törenlerin Müslümanlarca benimsenip uygulanması dinsel ve kültürel bir yozlaşma olarak görülmeli; böylesi bir tutumun, kendi değerlerimizden uzaklaşma ve başkalaşma sürecini hızlandırdığı gözden uzak tutulmamalıdır. Mustafa Aydın

Harp Mecmuası, Bir Dönemin Tarihini Anlatıyor

Harp Mecmuası, Kaynak Kitaplığı tarafından Çanakkale Savaşlarının 90. yılı münasebetiyle aslına uygun bir biçimde yayınlandı.

Eseri yayına hazırlayan Ali Fuat Bilkan ve Ömer Çakır, eserde yer alan ve günümüz okuyucusu açısından fazla önem taşımayan bazı siyasî ve özellikle de harp tekniğine ait yazıları çalışmanın dışında bıraktıklarını söylüyorlar. 360 sayfalık eserde çoğu ilk kez yayınlanan beş yüzden fazla fotoğraf yer almaktadır.

Harp Mecmuasının ilk sayısı, dönemin Harbiye Nezareti tarafından 1915 yılının Kasım ayında yayınlandı. Dergi, Servet-i Fünun Dergisinin sahibi Ahmed İhsanın matbaasında basıldı. On beş günde yayınlanacağı duyurusuna rağmen, genellikle ayda bir, hatta bazen de birkaç ay arayla yayınlanan bu mecmua, 1918 yılının Haziran ayına kadar sürmüştür.

Mecmuanın son sayısı 27. sayıdır. Ancak bu son sayıda derginin artık çıkmayacağı konusunda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Bu dergi, Harbiye Nezaretinin bir harp edebiyatı oluşturma ve bu çerçevede yazılacak eserleri değerlendirme gayesiyle (dönemin aynı amaçla yayınlanan Türk Yurdu, Yeni Mecmua dergileri gibi) yayınlanmıştır. Bu kampanyanın amacı, şair ve yazarlar tarafından askerlerimizin cephelerde gösterdikleri yiğitlik, kahramanlık ve fedakârlığın edebî eserler vasıtasıyla ifade edilmesini sağlamaktır.

Nitekim Ziya Gökalp, bu mecmuada yayımlanan bir şiirinde şâirlere şöyle seslenir:

O, orada senin için kanını

Seve seve döker iken ey şâir

Sen ne için ona birkaç anını

Vakfederek yazmıyorsun bir şiir

Böylece askerlerimizin yurdun dört bir yanında gösterdiği olağanüstü fedakârlıklar, yiğitlik destanları ve başarılar gelecek nesillere belgeler ve fotograflarla nakledilecektir.

Bu mecmuada yayımlanan yazı, şiir ve fotoğraflarla, bir yandan savaşın gidişatı ve cephelerin durumu hakkında halka bilgi verilirken, bir yandan da hissî bir atmosfer oluşturularak herkesin yurt savunmasına koşması ve fedakârca mücadele etmesi yönünde bir millî heyecan ve ruh oluşturulmuştur.

Dönemin önde gelen yazar ve şairlerinden Ziya Gökalp, Abdülhâk Hamîd, Ahmed Refik, Süleyman Nazif, Falih Rıfkı (Atay), Midhat Cemal (Kuntay), Mehmet Emin (Yurdakul), Cenap Şehabettin gibi edebiyatçıların cephelerde gezdirilerek böylesi bir millî coşkuyla yazdığı eserlerin de süslediği bu mecmua, o zor günlerin canlı tanıklarını içermektedir.

Asker mektupları, şehitlik anıları, annelerin fedakârlıkları ve yüzlerce kahramanlık destanının yer aldığı bu çalışmada her Türk, bir yakınının izini de bulabilecektir.

Dergi sayılarındaki Yaşayan Ölüler ve Mübarek Şehitler listesinde, Osmanlı coğrafyasının hemen her köşesinden cepheye koşan yiğitlerin fotoğrafları, şehadet tarihleri ve şehitlik destanları da yer almaktadır.

Savaşın Dehşeti Anzak Günlüklerine de Yansıdı

1. Dünya Savaşının en kanlı deniz ve kara çarpışmalarının yaşandığı Çanakkalede, savaşan taraflardan yaklaşık 250 bine yakın insan hayatını kaybetti.

Savaş tarihine istatistiki bir bilgi olarak giren bu rakam, aynı zamanda Çanakkale Yarımadasında sona eren binlerce kişisel yaşam öyküsünü de sembolize ediyor.

O dönemde Türklere karşı savaşanların tuttuğu günlükler, savaştan yıllarca sonra bile hem savaşın hem de insanlığın doğasına yönelik bildik renkleri yansıtmaya devam ediyor. İşte söz konusu günlüklerden birkaç satır:

William George Malone (Yeni Zelandalı subay); 25 Nisan 1915: Sabah 06.10da Gaba Tepesine çıkartma yapacağız. 6 mil uzağımızdaki Queen Elizabethin 15 inchlik topları ise 29. İngiliz birliğinin çıkartma yaptığı Seddülbahir tepelerindeki Türk birliklerini bombalıyor.

Dürbünümden kıyıda cehennemi andıran bir savaş yaşandığını görüyorum. Majestic, Triumph Queen, Inflexible ve diğerleri aralıksız Türk mevzilerini dövüyor. Saat 16.30da birliklerim karaya ayak bastı. Türkler bizi ağır bir topçu ateşi ile karşıladı. Her yerde şarapneller uçuyor. (Malone, 18 Ağustos�ta Conkbayırı muharebelerinde öldü.)

George Bollinger (Yeni Zelandalı er); 25 Nisan Sabah 06.00: Son sürat Gelibolunun güney kıyılarına yaklaştık.

Ana savaş gemilerimizden birkaç mil uzaktayız. Kıyıda tam bir kıyamet kopuyor. Sanırım binlerce Türk ölüyor.

Acaba tarih bu kadar büyük bir bombardımana şahit olmuş mudur? Bom, bom, bom. Hiç susmuyorlar! Bu 15 inchlik toplara kim karşı koyabilir ki? 27 Nisan sabah 10: Düşman ateşi altında tepeye çıkmaya çalışıyoruz.

Arkadaşlarım daha bir el bile ateş edemeden patır patır düşüyor. Neredeyse yüzer yüzer ölüyoruz!

İngiliz Çavuş James Milnein eşine yazdığı mektuptan:

Kıymetli karıcığım, daha önce sana hiç böylesi şartlarda yazmamıştım. Bunu postalamayacağım, cebimde olacak. Eğer vurulursam arkadaşlarım sana iletecekler.

Birazdan tepeyi Türklerden almak için saldıracağız.

Ölürsem yeryüzünde hatırladığım son görüntü olan yüzün hafızamda, ismin dudaklarımda ona gideceğim.

Çocuklarımıza iyi bak ve babalarına nasıl öldüklerini anlat lütfen. Daha fazla yazamayacağım. Seni seviyorum. Tanrı seni korusun. Jim

Çanakkalede tam bir istihbarat çuvallaması oldu

Jay Winter (Cambridge Üniversitesi): Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar, İngilizler ve bunların Fransız destekçilerinin niyeti, Türkleri savaş dışı bırakmaktı. 1. Dünya Savaşında bir istihbarat çuvallaması olduysa bu, Çanakkalede olmuştur. Geliboluyu fethetmek, hayaldi.

Komutanların, yapabilecekleri fazla bir şey olmadığını anlamalarına kadar geçen sürede, imkansızı başarmaya çalışan 200 bin adam heba oldu.

Trevor Wilson (Adelaide Üniversitesi): Çanakkale Operasyonunun daha başından başarı şansı yoktu.

Coğrafik yapısı açısından dar kıyıları ve uçurumlarıyla Gelibolu, tüm ordular açısından bir savunmacının hayali olarak kabul edilebilirdi. Türkler bu avantajı iyi kullandı.

 
Saygı ve dua ile.Mekanları cennet olsun.Bu güzel arşiv için teşekkürler.
 
Geri